Olaylar – Başvuran, babası ve evliliğinden iki tane çocuğu olan bir kadının evlilik dışı cinsel ilişkisi üzerine 1943 yılında doğmuştur. 1970 yılında Bay ve Bayan M. (başvuranın annesi ve annesinin kocası), ölümlerine kadar ömür boyu mülkiyet haklarını saklı tutarak, servetlerini iki meşru çocuğu arasında paylaştırmıştır. Bay M. 1981 yılında, Bayan M. ise 1994 yılında hayatını kaybetmiştir. 1983 yılında, Yüksek Mahkeme başvuranın, Bayan M.’nin “gayri meşru” çocuğu olduğunu beyan etmiştir. 1998 yılında başvuran, annesinin mirasından payını talep edebilmek için çocukların miras paylarında azaltılmaya gidilmesi için, iki meşru çocuğa Yüksek Mahkeme nezdinde dava açmıştır. O zaman, 3 Ocak 1972 tarihli yasa, zina üzerine doğan çocuğun anne veya babasının mirasından, meşru çocuğun payının yarısı kadar pay talep edebileceğini öngörmüştür. Mahkeme, 2000 yılında Mazurek / Fransa davasında Fransa aleyhine karar verdikten sonra, Fransa, mevzuatını değiştiren ve zina üzerine doğan çocuğa, meşru çocuklarla aynı miras haklarını sağlayan 3 Aralık 2001 tarihli kanunu yürürlüğe sokmuştur. Yüksek Mahkeme, Eylül 2004 tarihli bir kararında, başvuranın açtığı davanın kabul edilebilir olduğunu ve taleplerinin esas bakımından onaylandığını bildirmiştir. Meşru çocukları tarafından yapılan itirazın ardından, temyiz mahkemesi, alt mahkemenin kararını iptal etmiştir. Başvuran itiraz etmiş ancak hukuki açıdan başarısız olmuştur.
Mahkeme’nin bir dairesi 21 Temmuz 2011 tarihli bir kararında, iki oya karşılık beş oy olarak, iç hukuk mahkemelerinin 1972 ve 2001 tarihli yasaların geçici hükümlerini uygularken, Bay ve Bayan M.’nin meşru çocuklarının süregelen haklarını ve başvuranın maddi menfaatlerini ortak noktada buluşturmuş olması sebebiyle, 1 no’lu Protokol’ün 1.maddesi ile beraber ele alındığında Sözleşme’nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
Hukuki Değerlendirme – 1 no’lu protokolle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 14. maddesi
• 14. maddenin uygulanabilirliği – Başvuranın, meşru çocuklar arasında yapılan ve annesi tarafından imzalanan miras paylaşımında azaltma talebinin reddedilmesi, tamamen başvuranın “zina üzerine doğan” bir çocuk konumunda olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrımcı gerekçe olmasaydı, iç hukuk kanunu uyarınca, başvuranın, söz konusu servete ilişkin uygulanabilir bir hakkı olabilirdi. Hayattayken yapılan hibe, mülkiyetin devredilmesinde derhal geçerli olurken, hibe edenin ölümüne kadar (mevcut davada 1994 yılı) bir miras paylaşımı olmamıştır. 1994 yılına kadar, başvuranın soyu saptanmıştır. Başvuranın maddi menfaatleri, 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi ve aynı madde tarafından korunan, mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkı kapsamına girmiştir. Bu, Sözleşme’nin 14. maddesini uygulanabilir kılmak için yeterlidir.
• Esas – Başvuran, mahfuz payından mahrum bırakılmış ve annesinin mirasına ilişkin olarak meşru çocukların durumundan tamamen farklı bir konuma konmuştur. Muameledeki bu farklılık, bu tarihten önceki paylaşımlara izin vermeyen 4 Aralık 2001 tarihinden önce veraset davası açan, “zina üzerine doğan” çocuklara yeni miras hakları için başvuruyu kısıtlayan, 2001 yasasından kaynaklanmıştır. Yargıtay, ilgili geçici hükmü yorumlarken, miras paylaşım davasının, başvuranın annesinin hayatını kaybettiği 1994 yılında gerçekleştiğini ve bu hususta uygulanan yerleşik içtihatlar doğrultusunda, kişilerarası paylaşım açısından, bağışlayıcının ölümünün hem veraset hem de paylaşım davalarının açılmasına yol açtığı kanaatine varmıştır. Kişiler arası paylaşımdan çıkarılan veya sözleşme imzalandığında gebe kalınmamış meşru bir çocuğun, mahfuz payını veya miras payını alması engellenemez. Bu nedenle, başvuranın maruz kaldığı muamele farklılığının tek gerekçesinin, evlilik dışı doğmuş olduğu gerçeği tartışılamaz.
Fransa Devleti, Mazurek kararının ardından, “zina üzerine doğan” çocuklara ilişkin ayrımcılık yapan maddeleri feshederek, miras kanunu maddelerini değiştirmiştir. Ancak, Hükümet, üçüncü taraflar –mevcut davada diğer mirasçılar- tarafından kazanılmış hakların zayıflatılmasının mümkün olmadığını ve bu durumun, 2001 yasasının bu tarihe kadar açılan davalarda paylaşıma olanak vermemesini ve yasanın çıkış tarihinden önce açılan davalarda, geçmişi kapsama etkisini sınırlandırmasını haklı çıkardığını belirtmiştir. Bu yüzden geçici hükümler, mirasın daha önceden bölündüğü durumlarda, hak sahipleri tarafından elde edilen hakları güvence altına alarak, huzurlu aile ilişkilerini korumak için çıkarılmıştır.
Azaltma için yasal olarak dava açılmasına tabi olarak, başvuranın üvey erkek kardeşi ve üvey kız kardeşi, annelerinin mirasının 1994 yılında hayatını kaybetmesinden ötürü onlara geçmesinden dolayı elde ettikleri, 1970 tarihli kişilerarası paylaşıma dayanan mülkiyet haklarını elde etmiştir. Bu bağlamda, mevcut dava, mirasın henüz hak sahiplerine miras kalmadığı Mazurek davasından ayırt edilebilirdir. Ancak, “ölmüş kişi ve ailelerinin ‘meşru beklentilerinin’ gözetilmesi, evlilik üzerine ve evlilik dışı doğan çocuklar arasında eşit muamele yapılması gerekliliğinden daha sonra gelmelidir. Bu bağlamda, başvuranın üvey erkek ve kız kardeşi, haklarına itiraz edilme olasılığının bulunduğunu bilmekteydi veya bilmesi gerekirdi. 1994 yılında anneleri hayatını kaybettiğinde, kişiler arası paylaşımda azaltmaya yönelik dava açmak için yasal olarak belirlenmiş beş yıllık bir süre bulunmaktaydı. Üvey erkek kardeşlerinin mirastaki payını talep etmesi için 1999 yılına kadar zamanı vardı ve böyle bir dava, bunun gibi bir paylaşımı değil ama neslin her bir ferdinin sahip olduğu hakların kapsamının yerindeliğini sorgulayabilirdi. Ayrıca, başvuranın 1998 yılında azaltma için açtığı dava, doğum sebebiyle miras haklarındaki eşitsizliğin Sözleşme’ye aykırı olduğu bildirilen Mazurek davasında karar verildiği ve yasada bulunan ilkeler ile Fransa hukukunu birleştirerek hükmü icra eden 2001 yasasının çıkarıldığı tarihte, ulusal mahkemeler nezdinde derdest bulunmaktaydı. Son olarak, 1983 tarihli bir kararla annelerinin “gayri meşru” çocuğu olarak tanındığı için, başvuran, varlığı üvey kardeşleri tarafından bilinmeyen bir çocuk değildir. Bu, mirasın kalıp kalmadığı hususunda haklı olarak şüphe uyandırmak için yeterlidir. Bu noktada, Avrupa içtihadının ve ulusal yasal reformların, evlilik dışı doğan çocukların miras haklarına ilişkin tüm ayrımcılıkların kaldırılması yönünde açıkça eğilim gösterdiği mevcut davanın belirli koşulları altında, başvuran tarafından 1998 yılında iç hukuk mahkemeleri nezdinde açılan ve 2007 yılında reddedilen dava, muamele farklılığının orantılılığını incelemede önemli bir etkendir. Davanın 2001 yılında hala derdest olması gerçeği, Bayan M.’nin diğer mirasçılarının, miras üzerinde karşı konulamayan hakları olduğunu kabul ettirmeyi başarabilecekleri beklentisini güçlendirmiştir. Sonuç olarak, başvuranın üvey erkek ve kız kardeşinin miras haklarını korumanın meşru amacı, başvuranın, annesinin mirasından hak talep etmesine ağır basacak kadar önemli değildir. Ayrıca, ulusal yetkililerin nazarında bile, kişilerarası paylaşımın hak sahipleri olan mirasçıların beklentileri, tüm durumlarda korunamamıştır. Kişilerarası paylaşımda azaltma için aynı dava aynı zamanda, daha sonra doğan veya paylaşımdan kasten hariç tutulan başka bir meşru çocuk tarafından açılsaydı, kabul edilemez olarak beyan edilmezdi.
Bundan dolayı, kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmeye çalışılan meşru amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmamaktadır. Bu yüzden, başvuranın maruz kaldığı muamele farklılığına ilişkin tarafsız ve makul herhangi bir gerekçelendirme bulunmamıştır.
Bu sonuç, devletlerin, Sözleşme’nin 46 § 1 maddesi uyarınca yükümlülükleriyle uyuşan yeni bir yasama reformunu kabul ettikleri, geçici hükümler çıkarma haklarının yerindeliğini sorgulamamıştır. Ancak, Mahkeme kararlarının esasen açıklayıcı yapısı, ihlalin sonuçlarını gidermek için hangi yolu seçeceğini devlete bırakırken, aynı zamanda, genel tedbirlerin uygulanması, ilgili devletin, Mahkeme kararında bulunan benzer ihlallerin gelecekte dikkatle önlemesini gerekli kılmıştır. Bu, iç hukuk mahkemelerine, anayasal düzenlerine uygun olarak ve yasal belirlilik ilkesi göz önünde bulundurularak, Mahkeme tarafından yorumlandığı gibi, Sözleşme standartlarının tam olarak karşılanmasından emin olma yükümlülüğünü yüklemiştir. Ancak mevcut davada böyle yapılmamıştır.
41. madde: bu maddeye ilişkin haklar saklıdır.
Full & Egal Universal Law Academy