AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
GALİP DOĞRU / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 36001/06)
KARAR
STRAZBURG
28 Nisan 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Galip Doğru / Türkiye davasında,
Başkan,
András Sajó,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü, Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 24 Mart 2015 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (36001/06 No.’lu) davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Galip Doğru’nun (“başvuran”) 17 Ağustos 2006 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır. Başvuran, İstanbul Barosu’na bağlı Avukat İ. Akmeşe tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Kötü muamele iddialarına ilişkin şikâyetler ile tutukluluk süresi, ceza davasının süresi, gözaltı sırasında avukat bulunmaması ve baskı altında elde edildiği iddia edilen ikrarlara dayanılarak verilen mahkûmiyet kararına ilişkin şikâyetler, 14 Eylül 2010 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir. Başvurunun kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI Başvuran, 1983 doğumludur.
A. Başvuranın yakalanması ve hakkında yürütülen ceza davası Başvuran, 15 Şubat 2003 tarihinde, saat 20.00 sularında polis memurları tarafından yakalanmıştır.
Yakalama tutanağı, saat 20.30’da düzenlenmiş ve ilgili tarafından imzalanmıştır; bu tutanakta, aşağıda belirtilen unsurlar yer almaktadır.
Başvuran, İstanbul’un Sultanbeyli ilçesinde bir bankaya molotof kokteyli atmak üzere iken polis tarafından suçüstü yakalanmış ve kaçmıştır. Koşarak şantiye binasına girmiştir; merdivenleri çıktığı sırada sendeleyerek düşmüştür. Polis memurları, ilgilinin üzerine atılmışlar ve ilgili karşı koymaya çalıştığı sırada kendisini zapt etmek için güç kullanmışlardır.Başvuran, ardından Sultanbeyli Hastanesi’ne götürülmüştür. Saat 21.20’de düzenlenen sağlık raporunda, sağ kaşta bir kesik, çenede sıyrıklar ve burunda bir morartı ile bir ödeme rastlandığı belirtilmiştir. Hekim, başvuranın daha ayrıntılı muayeneler yapılması ve tıbbi bakımının sağlanması amacıyla Kartal Hastanesi’ne sevk edilmesini önermiştir.Başvuran, saat 22.00 sularında Kartal Hastanesi’ne geldiğinde, Acil Cerrahi Servisi’nde kendisine tıbbi bakım sağlanmıştır. Başvuranın muayenesi sonucunda, sağ kaşın kenarında bir kesik ve bir hematom, sağ omuzda ve sol uyluk kemiğinde hassasiyetin bulunduğu tespit edilmiştir.Başvuran, 16 Şubat 2003 tarihinde, saat 14.00 sularında, Fatih Adli Tıp Kurumu’nda tıbbi muayeneye tabi tutulmuştur. Hekim, kaşta yaralanmaların, yani dikilmiş bir kesik ile bir morartının ve sağ gözün altında 2x2 cm’lik bir morartı ile çenede sıyrıkların bulunduğunu belirtmiştir. Muayenesi sırasında, başvuran, göğsünde, tüm vücudunda ve uyluk kemiğinde hissettiği ağrılardan şikâyetçi olmuştur.Başvuran, aynı gün bir avukat ile görüşmüştür. Dosyada, bu görüşmeye ilişkin herhangi bir belge bulunmamaktadır. Polis, 17 Şubat 2003 tarihinde, başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran, bir arkadaşı ile birlikte molotof kokteylli saldırının yanı sıra PKK’ya (yasadışı silahlı örgüt) destek amaçlı üç gösteriye katıldığını kabul etmiştir. Bu sebeple, başvuran, avukat yardımından yararlanmamıştır. Polis, 18 Şubat 2003 tarihinde, olayların yeniden kurgulanması için başvuranı molotof kokteylli saldırı ile gösterilerin yapıldığı yere götürmüştür. Olay yerinde yapılan keşiflerin her biri için bir tutanak düzenlenmiş ve başvuran tarafından imzalanmıştır. Bu keşifler sırasında, başvuran avukat yardımı almamıştır. Polis, aynı zamanda, olay yeri keşiflerinin her birini video ile kayıt altına almıştır. Başvuran, 19 Şubat 2003 tarihinde, Adli Tıp Kurumu’nda yeniden muayeneye tabi tutulmuştur. Başvuranın muayenesi sonucunda düzenlenen raporda; 16 Şubat 2003 tarihinde gerçekleştirilen muayene sırasında tespit edilen yaralanmalar ile aynı olan yaralanmalar belirtilmiştir. Muayenesi sırasında, başvuran, yakalanması sırasında darp edildiğini ve karakola geldikten sonra herhangi bir kötü muameleye maruz kalmadığını belirtmiştir. Başvuran, aynı gün Cumhuriyet savcısının huzuruna çıkarılmış ve savcı huzurunda kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında sessizliğini korumuştur. Sağlık raporlarında belirtilen yaralanmalar hakkında ifadesi alınan başvuran, bu yaralanmaların, yakalanması sırasında polislerin uyguladığı muamele nedeniyle meydana geldiğini beyan etmiştir. Başvuran, yine 19 Şubat 2003 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Hâkimi huzuruna çıkarılmıştır. Hâkim, atılı suçun vasıf ve mahiyeti, elde edilen delilleri ve kaçma riskini göz önünde bulundurarak başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Hâkim huzurunda, bir avukat tarafından temsil edilen başvuran, polise verdiği ifadeleri geri çekmiştir: başvuran polis memurlarının kendisini olay yerinden geçerken yakaladıklarını ve kendisini molotof kokteylli saldırı yapmakla suçladıklarını ileri sürmüştür. Başvuran, polislerin, ifade tutanağını, içeriğine dair bilgi edinemeden kendisine imzalattıklarını belirtmiştir. Başvuran, 21 Şubat 2003 tarihli iddianame ile eski Ceza Kanunu’nun 168. maddesinin 2. fıkrası ile 264. maddesinin 6. ve 8. fıkralarına dayanılarak, yasadışı bir örgüte üye olmak ve patlayıcı madde kullanmakla suçlanmıştır. Molotof kokteylli saldırı sırasında kendisine eşlik eden arkadaşı da suçla itham edilmiştir. Dava, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başlamıştır. Devlet güvenlik mahkemelerinin kaldırılmasının ardından, başvuranın davası İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam etmiştir. 16 Mayıs 2003 tarihinde yapılan ilk duruşma sırasında, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın beyanlarını almıştır. Başvuran, kendisine atfedilen suçları kabul etmemiş ve baskı altında elde edildiği gerekçesiyle polise verdiği ifadeyi reddetmiştir. Başvuran, olay günü, polislerin kimlik kontrolü yaptıklarını ve kendilerine Kürt yanlısı siyasi bir partinin üyesi olduğuna dair kartını gösterdiğini ifade etmiştir. Başvuran, sözlerine şunları eklemiştir: başvuran, polis memurları tarafından Pendik karakoluna götürülmüştür, ardından polisler, kendisini gözleri bağlı şekilde bir başka yere götürmüşlerdir; burada, polisler kendisine çeşitli muamele ve işkenceler uygulamışlardır; daha sonra polisler başvuranı bir diğer yere götürmüşler ve burada başını kaldırıma vurarak kendisini yaralamışlardır; akabinde başvuranı Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne, daha sonra yeniden karakola götürmüşlerdir, başvuran geceyi karakolda geçirmiştir; ertesi gün başvuran yeniden Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne götürülerek, burada darp edilmiştir; ertesi gün, başvuran sorguya çekilmiştir ve polisler, kendisini, içeriğine dair bilgi edinemeden, baskı ve işkence altında söz konusu ifadeyi imzalamaya zorlamışlardır. Yargılama sırasında, başvuranın kötü muamele iddialarının doğruluğunu teyit etmek amacıyla, Ağır Ceza Mahkemesi, olay yeri keşifleriyle ilgili video kayıtlarının çözümünü talep etmiş ve bu kayıtları izlemek için üyelerinden birini görevlendirmiştir. Ayrıca, mahkeme, bazıları istinabe yoluyla olmak üzere polisleri dinlemiştir: mahkeme, başvuranın yakalanmasından sorumlu polis memurları ile ilgilinin beyanlarını alan ve olay yeri keşifleri için ilgiliye refakat eden polisleri dinlemiştir. Polis memurları, ilgili hakkında gerçekleştirilen soruşturma işlemlerine dair açıklamalar sunmuşlar ve kötü muamele suçlamalarını reddetmişlerdir. Yakalamayı gerçekleştiren polisler, yakalama koşullarını anlatmışlardır. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, Sultanbeyli Asliye Ceza Mahkemesi’nde bazı polisler hakkında yürütülen ceza davası hakkında bilgi toplamış (aşağıda geçen 32. paragraf) ve yargılanan polis memurlarının ifadelerinin suretini talep etmiştir. Bütün yargılama boyunca, Ağır Ceza Mahkemesi, atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, tutuklanma tarihi ve tutuklama nedenlerinin devam etmesini göz önünde bulundurarak, başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Söz konusu mahkeme, özellikle, dört kez kaçma riskini ileri sürmüştür. Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, mahkeme, atılı suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphenin varlığına ve söz konusu Kanun’un 100. maddesinin 3. fıkrasında öngörülen bir suçun söz konusu olması hususuna da dayanmıştır. Aynı mahkeme, iki kez, kanunda öngörülen cezayı dikkate alarak kaçma riskine dayanmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, yargılamanın sonunda, 26 Mayıs 2006 tarihinde, başvuranı, kendisine atfedilen suçlardan suçlu bulmuştur. Yargılama sırasında yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu hükümlerinin başvuranın lehine olduğunu tespit ederek, mahkeme, başvuranı, yeni Ceza Kanunu’nun 170. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi, 174. maddesinin 1. fıkrası ve 314. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak, yasadışı örgüte üye olmak, patlayıcı madde kullanmak ve bulundurmak suçlarından on yıl beş ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bu karara varırken, başvuranın gözaltında verdiği ifadeler, olay yeri keşiflerine ilişkin video kayıtları ve polislerin ifadelerine dayanmıştır. Söz konusu mahkeme, ilgilinin, baskı altında ifade verdiğini ve vücudunda yaraların tespit edildiğini ileri sürmesine rağmen, dosyadan, başvuranın kaçarken düştüğü ve polislerin kendisini durdurmak için güç kullandıklarının anlaşıldığını kaydetmiştir. Mahkeme yine, başvuranın, Cumhuriyet savcısı huzurunda, yakalanması sırasında yaralandığını ve suç ortağının polise verdiği ifadesini hâkim huzurunda kısmen doğruladığını beyan ettiğini kaydetmiştir. Son olarak, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın, savunmasında atılı suçları reddederek, mahkûmiyet kararını engellemeyi amaçladığını belirterek, bu hususta yapılan savunmanın dikkate alınmamasına karar vermiştir. Başvuran temyiz başvurusunda bulunmuştur; başvuran, hakkındaki mahkûmiyet kararından şikâyet etmiş ve bu bağlamda, gözaltında bulunduğu sırada, baskı altında alınan beyanlarına dayanıldığını iddia etmiştir. Yargıtay, 12 Aralık 2006 tarihinde, ilk derece mahkemesi kararını usulü nedenlerle bozmuş: 26 Mayıs 2006 tarihli duruşma tutanağının hâkimler tarafından imzalanmadığını tespit etmiştir. Yüksek Mahkeme, dosyayı Ağır Ceza Mahkemesi’ne geri göndermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 2 Şubat 2007 tarihinde, herhangi bir gerekçe belirtmeksizin, başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Mayıs 2007 tarihinde, suçun niteliği dikkate alındığında kaçma riskinin devam etmesi, tutukluluk süresi ve [isnad edilen suç için] kanunda öngörülen ceza miktarı, CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasında öngörülen bir suçun söz konusu olması ve kuvvetli suç şüphesi ile delilleri değiştirme tehlikesine dayanarak, adli kontrol tedbirinin yetersiz olduğu kanaatine varmıştır. Yine Mahkeme, 3 Temmuz 2007 tarihinde, benzer gerekçelerle tutukluluğun devamına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Temmuz 2007 tarihinde, tutukluluk süresi, mevcut delil durumu ve dosya kapsamını göz önünde bulundurarak, başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 31 Ekim 2007 tarihinde, 26 Mayıs 2006 tarihli ilk hükmünde benimsediği tutumu yinelemiştir. Yargıtay, yasadışı örgüte üye olma ve patlayıcı madde bulundurma suçları nedeniyle başvuran hakkında verilen ikinci mahkûmiyet hükmünü 29 Eylül 2009 tarihinde onamıştır. Patlayıcı madde kullanımına ilişkin olarak ise Yargıtay, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin CMK’nın 231. maddesinin, davanın koşullarına uygulanıp-uygulanamayacağının değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararını bozmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Eylül 2010 tarihinde, kararın patlayıcı madde kullanımına ilişkin kısmında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına gerek olmadığı kanaatine varmış ve ilk mahkûmiyet kararını yinelemiştir. Yargıtay, 5 Aralık 2012 tarihinde bu kararı onamıştır.
B. Başvuranın yakalanmasından sorumlu polisler hakkında yürütülen ceza davası
Başvuranın yakalanmasının sonra, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, ilgilinin kötü muamele iddiaları nedeniyle, resen soruşturma başlatmıştır. Savcı, 21 Şubat 2003 tarihinde görevsizlik kararı vererek, dosyayı Sultanbeyli Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir. Sultanbeyli Savcısı, 20 Mart 2003 tarihinde, başvuranın yakalanmasından sorumlu üç polis memurunun beyanlarını almıştır; polisler, tutanakta belirtildiği şekliyle, söz konusu yakalamanın koşullarını anlatmışlardır. Polisler, başvuran merdivenden düştüğünde karşı koymaya çalıştığı sırada, silahlı olup olmadığını bilmeyerek, kendisini durdurmak için üzerine atıldıklarını belirtmişlerdir. Ceza davası, bu polisler hakkında Sultanbeyli Asliye Ceza Mahkemesi’nde yürütülmüştür. Yargılama süresince, Asliye Ceza Mahkemesi, mağdur ve müdahil taraf olarak, polislerin savunmalarını ve başvuranın ifadelerini dinlemiştir. Bu yargılama çerçevesinde avukat yardımı alan başvuran, olay yerinde bulunduğu sırada polislerin kendisini yakaladıklarını, vurarak kendisini yere düşürdüklerini, ardından da dövmek için kendisini karanlık bir yere götürdüklerini beyan etmiştir. 18 Aralık 2003 tarihli karar ile, Asliye Ceza Mahkemesi, polislerin beraatına karar vermiştir. Dosyada yer alan unsurları dikkate alarak, mahkeme, başvuranın kaçtığı, kaçarken düştüğü, polislerin kendisini zapt etmek için güç kullandıkları ve ilgilinin bu sebeple yaralandığının tespit edildiği ve kötü muamele iddialarının kanıtlanamadığı kanısına varmıştır. Bu karar, 18 Aralık 2003 tarihli duruşma sırasında başvuranın yüzüne karşı tefhim edilmiştir. Temyiz başvurusu yapılmadığından, söz konusu karar, yedi gün sonra kesinleşmiştir. Başvuran, 2011 yılında, söz konusu karara karşı temyize başvurmuştur. Yargıtay, bu temyiz başvurusunu, dava hakkının düşmesi nedeniyle 18 Haziran 2013 tarihinde reddetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle, eski Ceza Kanunu’nun 168. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, yasadışı bir örgüte üye olma suçu, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaktaydı. Aynı kanunun 264. maddesinin 6. ve 8. fıkraları uyarınca, patlayıcı madde kullanımı en az beş yıl hapis cezası ile cezalandırılmaktaydı ve bu ceza ağırlaştırıcı koşullar nedeniyle üçte bir ila yarı oranında artırılabilmekteydi. Yeni Ceza Kanunu, 5237 sayılı Kanun olarak düzenlenmiş ve 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Yeni Ceza Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan yasal hükümler ile bu tarihten sonra yürürlüğe giren hükümler arasında farklılık bulunması halinde, suçun failinin lehine olan kanun uygulanmalıdır (yargılama sırasında yeni Ceza Kanunu’nun daha hafif hükümlerinin uygulanmasına ilişkin örnekler için, bk. diğer birçok karar arasında, Bülent Kaya/Türkiye (No. 52056/08, § 19, 22 Ekim 2013), Alican Demir/Türkiye (No. 41444/09, § 33, 25 Şubat 2014), ve İbrahim Demirtaş/Türkiye kararları (No. 25018/10, § 15, 28 Ekim 2014)).
Yeni Ceza Kanunu’nun 170. maddesinin 1. fıkrasının c) bendine göre, patlayıcı madde kullanımı, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. Söz konusu kanunun 174. maddesinin 1. fıkrasına göre, patlayıcı madde bulundurmak, üç ila sekiz yıl hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. Son olarak, yeni Ceza Kanunu’nun 314. maddesi uyarınca, yasadışı bir örgüte üye olma suçu, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca, eski Ceza Kanunu’nun 168. maddesinde ve yeni Ceza Kanunu’nun 314. maddesinde belirtilen suçlar da dâhil olmak üzere, terör suçları için öngörülen cezalar yarı oranında artırılmaktadır. Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu, 5271 sayılı Kanun olarak düzenlenmiş ve 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Tutuklama ile ilgili düzenlemeler, bu kanunun 100. ve devamı maddelerinde yer almaktadır. 100. maddeye göre, bir kişi ancak kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve maddede sayılan bir tutuklama nedeninin bulunması halinde tutuklanabilmektedir. Şüphelinin kaçma ihtimali, delilleri değiştirme ya da gizleme ihtimali veyahut tanıkları etkileme ihtimali varsa tutuklama nedenleri var sayılmaktadır. Şüphelinin özellikle devletin güvenliğine karşı ve Anayasal düzene karşı suçlar gibi çok ciddi suçları işlediğine dair kuvvetli suç şüphesi bulunması durumunda, 100. maddenin 3. fıkrası, tutuklama nedenlerinin var olduğunu varsaymaktadır. CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendi, tutuklu olarak yargılanan ve makul bir süre içerisinde herhangi bir karar elde edemeyen kişiler için maruz kalınan zararın tazminini talep etme imkânını öngörmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yakalanması ve gözaltına alınması sırasında kötü muamelelere maruz kalmasından şikâyet ederek, Sözleşme’nin 3. maddesini ileri sürmektedir. Söz konusu madde uyarınca:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulmaz.” Hükümet, Mahkeme’yi, altı ay süre kuralına riayet edilmediği gerekçesiyle bu şikâyeti reddetmeye davet etmektedir. Hükümet, kötü muamele iddialarına ilişkin davanın 18 Aralık 2003 tarihinde sona ermesine rağmen, başvuranın mevcut başvuruyu 17 Ağustos 2006 tarihinde sunduğunu belirtmektedir. Hükümet, başvuranın söz konusu tarihte verilen kararın açıklanması sırasında hazır bulunduğunu ifade etmektedir. Hükümet, başvuranın avukatının davayı takip etmesi gerektiğini eklemektedir: Son duruşmanın 18 Aralık 2003 tarihinde yapılacağından haberdar olarak, söz konusu avukatın, bu duruşmada hazır bulunması veya bu kararın içeriğine dair bilgi edinmek için en azından dosyayı incelemesi gerekirdi. Ancak söz konusu avukat, ne duruşmada hazır bulunmuş ne de dosyayı incelemiştir. Başvuran, hem kendisinin hem de avukatının söz konusu karara ilişkin herhangi bir tebligat almadıklarının altını çizmektedir. Başvuran, mercilerin, söz konusu kararı, ancak, Mahkeme’nin başvuruyu Hükümet’e tebliğ etmesinin ardından 2011 yılında avukatına tebliğ ettiklerini eklemektedir. Mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 18 Aralık 2003 tarihinde verilen kararın iç hukukta kesinleşmiş karar teşkil ettiğini gözlemlemektedir. Oysa dosyadaki belgeler dikkate alındığında, başvuranın temyize başvurmadığı ve bu kararı izleyen altı ay içinde Mahkeme’ye de başvuruda bulunmadığı tespit edilmektedir (bk. bu anlamda, Soyhan/Türkiye, No. 4341/04, § 29, 6 Ekim 2009, ve Rifat Demir/Türkiye, No. 24267/07, § 52, 4 Haziran 2013). 18 Aralık 2003 tarihli kararın başvurana ya da avukatına tebliğ edilmediği aşikâr olsa da, ilgilinin, bu kararın açıklandığı sırada hazır bulunduğu ve dolayısıyla bu karardan tamamen haberdar olduğu bir gerçektir. Başvuranın gerekçeli karar tebliğ edilinceye kadar beklemek istediği varsayıldığında, Mahkeme, başvuranın söz konusu kararın suretini daha önce elde edebilmek için azami özen göstermesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Nitekim başvuranın, yerel yargılamanın seyrinden ve buna ilişkin sürelerden haberdar olan bir avukat tarafından temsil edildiği gayet açıktır. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, başvuranın mevcut başvuruyu iki yıl sekiz aylık bir gecikmeyle sunmasının kendi ihmalkârlığından kaynaklandığı kanısına varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, Hükümet’in bu husustaki itirazını kabul etmektedir. Bu şikâyetin geç sunulduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 3. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, tutukluluk süresinin aşırı uzun olmasından şikâyet ederek, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Bu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin (...) makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.” Mahkeme, Şefik Demir/Türkiye kararında (No. 51770/07, 16 Ekim 2012), tutukluluk süresine ilişkin şikâyetin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. İlgilinin tutukluluğunun, ilk derece mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararı ile sona ermesi ve CMK’nın 141. maddesinde öngörülen tazminata ilişkin hukuk yolunun kesinleşmiş yerel mahkeme kararı ile erişilebilir olması sebebiyle, Mahkeme, ilgilinin bu hukuk yolunu kullanmakla yükümlü olduğu kanısına varmıştır. Mahkeme, dolayısıyla Hükümet’in itirazını kabul etmiş ve iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamındaki şikâyeti reddetmiştir.
Mahkeme, bununla birlikte, mevcut davada, Hükümet’in, CMK’nın 141. maddesinde öngörülen tazminat yoluna ilişkin herhangi bir itiraz ileri sürmediğini kaydetmektedir. Böylelikle, Mahkeme, mevcut şikâyetin incelemesini sürdürmeye karar vermektedir. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını, esasa ilişkin incelemeye konu edilmesi gerektiğini ve başka açılardan bakıldığında, herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir. Başvurana yöneltilen suçlamaların ciddiyetini vurgulayarak, Hükümet, ilgilinin tutukluluk halinin devamının kaçmasını önlemek için gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, mercilerin yargılamanın yürütülmesinde özel bir ihtimam gösterdiklerini belirtmektedir. Mahkeme, belli bir durumda, sanığın maruz kaldığı tutukluluk süresinin makul sınırı aşmamasını sağlama görevinin öncelikle ulusal adli makamlara ait olduğunu hatırlatmaktadır. Bu görevi yerine getirmek için ulusal makamların; masumiyet karinesini dikkate alarak, bireysel özgürlüğe saygı kuralına istisna getirmeyi haklı kılacak bir kamu yararı gereklerinin varlığını tespit edecek ya da reddedecek nitelikteki tüm koşulları incelemeleri ve serbest bırakılma taleplerini reddettikleri kararlarında bu gerekçelere yer vermeleri gerekmektedir. Mahkeme, esas itibarıyla söz konusu kararlarda yer alan ve ilgilisi tarafından layihalarında karşı çıkılmayan olgulara ve gerekçelere dayanarak Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edilip edilmediğini belirlemelidir (Assenov ve diğerleri/Bulgaristan, 28 Ekim 1998, § 154, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑VIII). Bu bağlamda, yakalanan kişinin suç işlediğine dair makul şüphelerin devamlılığı, tutukluluğun devamının usulüne uygun olarak değerlendirilmesi için olmazsa olmaz (sine qua non) şarttır, ancak belli bir süre geçtikten sonra bu gerekçe de yeterli olmamaktadır: Böylesi bir durumda Mahkeme, adli makamlar tarafından kabul edilen diğer gerekçelerin özgürlükten yoksun bırakmanın devamlılığını haklı kılıp kılmadığını değerlendirmelidir. Söz konusu diğer gerekçelerin “ikna edici” ve “yeterli” olduğu ortaya çıkarsa, Mahkeme ayrıca, ulusal makamların yargılamanın devamında “özel bir özen” gösterip göstermediklerini araştırmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Labita/İtalya [BD], No. 26772/95, § 153, AİHM 2000-IV). Mahkeme, mevcut davadaki durumda olduğu gibi, birçok tutukluluk dönemi söz konusu olduğunda, bu dönemlerin tamamının dikkate alınması gerektiğini hatırlatmaktadır (Solmaz/Türkiye, No. 27561/02, § 37, 16 Ocak 2007). Somut olayda, Mahkeme, ilk tutukluluk döneminin 15 Şubat 2003 tarihinde başladığını ve Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla 26 Mayıs 2006 tarihinde sona erdiğini saptamaktadır. 26 Mayıs 2006 tarihi itibariyle, başvuran, yetkili mahkeme tarafından mahkûm edilmesinin ardından tutuklanmıştır (Baltacı/Türkiye, No. 495/02, § 44, 18 Temmuz 2006). Dolayısıyla söz konusu ilk tutukluluk dönemi, üç yıl üç aydan fazla sürmüştür.
Yargıtay’ın ilk derece mahkemesi kararını bozduğu, 12 Aralık 2006 tarihinden itibaren, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası anlamında, ikinci tutukluluk dönemi başlamıştır. Bu tutukluluk dönemi, başvuranın serbest bırakılmasıyla 25 Temmuz 2007 tarihinde sona ermiştir. Dolayısıyla ikinci tutukluluk dönemi yaklaşık sekiz ay sürmüştür.
Böylelikle, başvuran, toplam yaklaşık üç yıl on bir ay tutuklu kalmıştır. Dosyada yer alan unsurlardan, başvuranın tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların, atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve tutuklama nedenlerinin devamlılığı gibi, basmakalıp dememek için neredeyse hep aynı gerekçelere dayandırıldığı anlaşılmaktadır. Yeni CMK’nın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, hâkimler, yine, atılı suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin varlığı ile CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasında öngörülen bir suçun söz konusu olması hususuna dayanmışlardır.
Ayrıca, Ağır Ceza Mahkemesi, bozma kararının ardından, davayı ikinci defa incelediğinde, yukarıda belirtilen iki unsurun yanı sıra, kanunda öngörülen ceza, kaçma riskinin devam etmesi ve delilleri değiştirme tehlikesine dayanmıştır. Mahkeme öncelikle, kuvvetli suç şüphesinin varlığının, tek başına, bu denli uzun bir tutukluluk sürecini haklı gösteremeyeceğini de hatırlatmaktadır. CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasına ilişkin olarak, Mahkeme, başvurana atfedilen suçun da aralarında bulunduğu bazı suçlar için tutuklama nedenlerinin varlığı hakkında yasal bir karinenin mevcut olduğunu gözlemlemektedir (kaçma tehlikesi veya delilleri değiştirme ve tanıkları, mağdurları ve diğer kişileri baskı altına alma tehlikesi). Bu bağlamda, Mahkeme, her türlü otomatik tutuklama sisteminin, tek başına, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ile uyumlu olmadığını yeniden belirtmektedir (Ilijkov/Bulgaristan, No. 33977/96, § 84, 26 Temmuz 2001). Kanun, tutuklama nedenlerine ilişkin bir karine öngördüğünde, bununla birlikte, bireysel özgürlüğe saygı kuralına aykırı davranılmasıyla sonuçlanan somut olguların varlığı ikna edici biçimde kanıtlanmalıdır (Contrada/İtalya, 24 Ağustos 1998, §§ 58-65, Derleme 1998-V). Oysa bu durumda, Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi’nin CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasına atıfta bulunmakla yetindiğini kaydetmektedir: Söz konusu mahkeme, ne gerekçesinde, bu hüküm ile öngörülen her türlü tehlikenin varlığını destekleyen somut koşulları özellikle belirtmiş, ne de benzer risklerin nasıl ortaya çıktığını ve bu denli uzun bir süre devam ettiğini açıklamıştır. Başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermek amacıyla adli makamlar tarafından ileri sürülen diğer gerekçelerle ilgili olarak, Mahkeme, kaçma ve delilleri değiştirme tehlikelerinin, herhangi bir açıklama sunulmaksızın ileri sürüldüğünü ve Ağır Ceza Mahkemesi’nin zaman zaman kanunda öngörülen ceza konusunda kaçma riskine dayandığını kaydetmektedir. Oysa Mahkeme, her ne kadar, kanunda öngörülen cezanın ağırlığı, kaçma riskinin değerlendirilmesi sırasında kabul edilecek bir unsur olsa bile, bu unsurun, tek başına, uzun tutukluluk dönemlerini haklı gösterecek nitelikte olmadığını hatırlatmaktadır (bk. bu anlamda, yukarıda anılan, Ilijkov, §§ 80-81). Mahkeme ayrıca, tutukluluk süresinin ilgilinin mahkûm edilebileceği hapis cezasından mahsup edilme ihtimali göz önünde bulundurulduğunda, kaçma riskinin zaman geçtikçe ister istemez azaldığını hatırlatmaktadır (Neumeister/Avusturya, 27 Haziran 1968, § 10, A serisi, No. 8). Bu etken, özellikle, başvuranın geçirdiği ikinci tutukluluk dönemi için geçerlidir; zira ilgili, yaklaşık dört yıl boyunca tutuklu kaldıktan sonra ikinci kez tutuklanmıştır. Gerçekte, başvuranın daha öncesinde maruz kaldığı tutukluluk süresine rağmen, Ağır Ceza Mahkemesi, kaçma riskinin devamlılığını hiçbir zaman doğrulamamıştır (bk. bu anlamda, Ergezen/Türkiye, No. 73359/10, § 39, 8 Nisan 2014). Son olarak, delilleri değiştirme tehlikesine ilişkin olarak, Mahkeme, bu tehlike yargılamanın ilk aşamasında geçerli bir neden olarak görülse de, bu tehlikenin, deliller toplandıkça, zamanla azalacağını ve yargılamanın ileriki aşamasında ileri sürülemeyeceğini vurgulamak gerektiğini hatırlatmaktadır. Somut olayda, başvuranın tutukluluk halinin devamı, delillerin daha önce toplanmış olması sebebiyle, ikinci tutukluluk dönemi sırasında söz konusu nedene güçlükle dayandırılabilirdi. Yukarıda belirtilenler dikkate alındığında, Mahkeme, ulusal makamların başvuranın tutukluluk halinin devamını ikna edici ve yeterli nedenlerle haklı kılmadığı kanaatine varmaktadır. Bu değerlendirme ışığında, Mahkeme ayrıca, yetkili ulusal mercilerin yargılamanın devamında “özel bir özen” gösterip göstermediklerinin araştırılmasına gerek olmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yargılamanın hakkaniyete uygun olmamasından şikayetçidir: Başvuran, kendi bakış açısına göre, gözaltında bulunduğu sırada uygulanan kötü muamelelerin ardından ve avukat yokluğunda verdiği ifadeye dayanılarak mahkum edildiğini ileri sürmektedir.
Başvuran, davasının makul süre içinde görülmemesinden de şikayet etmektedir.
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ve 3. fıkrasının c) bendini ileri sürmektedir. Bu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından, hakkaniyete uygun olarak (...) görülmesini isteme hakkına sahiptir.
(...)
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddi olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek.”
Yargılamanın süresi hakkında
Mahkeme, Ümmühan Kaplan/Türkiye (No. 24240/07, 20 Mart 2012) davasında pilot karar usulünün uygulanmasının ardından, Türkiye’de tazminata ilişkin yeni bir hukuk yolunun oluşturulduğunu tespit etmektedir. Mahkeme, Turgut ve diğerleri/Türkiye kararında (No. 4860/09, 26 Mart 2013), başvuranların iç hukuk yollarını, yani söz konusu yeni başvuru yolunu tüketmedikleri gerekçesiyle yeni bir başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bu sonuca varırken, Mahkeme, özellikle, bu yeni hukuk yolunun, ilk bakışta (a priori) erişilebilir ve yargılama süresine ilişkin şikâyetlerin giderilmesi açısından makul perspektifler sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır. Mahkeme, aynı zamanda, Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan, § 59), özellikle Hükümet’e daha önce tebliğ edilen aynı tür başvuruların incelemesini normal usul yoluyla sürdürebileceğini belirttiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme ayrıca, Hükümet’in, somut olayda bu yeni hukuk yolu hakkında herhangi bir itiraz ileri sürmediğini kaydetmektedir. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, mevcut başvurunun incelemesini sürdürmeye karar vermektedir. Bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, Mahkeme, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir. Mahkeme, göz önünde bulundurulacak sürecin, başvuranın yakalanmasıyla 15 Şubat 2003 tarihinde başladığını (yukarıda geçen 5. paragraf) ve Yargıtay kararı ile 5 Aralık 2012 tarihinde sona erdiğini (yukarıda geçen 29. paragraf) kaydetmektedir. Dolayısıyla söz konusu süre, iki dereceli bir yargılama sürecinde yaklaşık dokuz yıl on ay sürmüştür. Mahkeme, yargılama süresinin makul olup olmadığının, davanın koşullarına göre ve içtihadında belirtilen kriterler, özellikle davanın karmaşıklığı ile başvuranın ve yetkili makamların tutumu dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bk. diğer birçok karar arasında, Pélissier ve Sassi/Fransa [BD], No. 25444/94, §67, AİHM 1999-II). Mahkeme, ardından, mevcut davadakine benzer sorunların ileri sürüldüğü pek çok davada, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (bk. diğerleri arasında, yukarıda anılan, Ergezen, §§ 65-68, ve yukarıda anılan, Rifat Demir, §§ 37-40). Bu durumda, kendisine sunulan bütün unsurları inceledikten sonra, Mahkeme, Hükümet’in, mevcut davada farklı bir sonuca varmasını sağlayacak herhangi bir olgu ya da delil sunmadığı kanısındadır. Konuya ilişkin içtihadını göz önünde bulundurarak, Mahkeme, somut olayda, ihtilaf konusu yargılama süresinin aşırı olduğu ve “makul süre” gerekliliğini karşılamadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.Başvuran tarafından verilen ve baskı altında alındığı iddia edilen ifadelerin kullanılmasıHükümet, başvuranın ifadelerinin baskı altında alındığı yönündeki iddialarının dayanaksız olduğunu ileri sürmektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 19. maddesi uyarınca, Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ın bu Sözleşme ile üstlendikleri taahhütleri yerine getirmelerini sağlamakla görevlidir. Mahkeme, özellikle, yerel bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hatalar Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, bu hataları incelemekle yükümlü değildir. Sözleşmenin 6. maddesi, her ne kadar adil yargılanma hakkını güvence altına alsa da, delillerin kabul edilebilirliği gibi öncelikle iç hukuku ilgilendiren bir konuyu düzenlememektedir (Teixeira de Castro/Portekiz, 9 Haziran 1998, § 34, Derleme 1998‑IV, Schenk/İsviçre, 12 Temmuz 1988, §§ 45‑46, A serisi No. 140, ve Bykov/Rusya [BD], No.4378/02, § 88, 10 Mart 2009).Dolayısıyla, Mahkeme’nin, kural olarak, herhangi bir delil türünün, örneğin hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin iç hukuk açısından kabul edilebilirliği veya yine başvuranın suçluluğu hakkında karar verme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Mahkeme, delillerin toplanma şekli de dâhil olmak üzere, yargılamanın bir bütün olarak hakkaniyete uygun olup olmadığını ve bu bağlamda, söz konusu “hukuka aykırılığı” ve şayet Sözleşme ile korunan başka bir hakkın ihlali söz konusu ise bu ihlalin niteliğini incelemelidir (bk. özellikle, Jalloh/Almanya [BD], No. 54810/00, § 95, AİHM 2006-IX).Bunun yanı sıra, Mahkeme daha önce, Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı olarak toplanan delil unsurlarının kabul edilmesi mahkûmiyet kararı için belirleyici olmasa bile, bu delillerin ceza yargılaması çerçevesinde kullanılmasının söz konusu yargılamanın adilliğine zarar verdiği kanaatine varmıştır (yukarıda anılan, Jalloh, § 99). Ayrıca Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edilmemesinin, Mahkeme’nin, Sözleşme’nin 6. maddesi açısından kötü muamele iddialarını dikkate almasını engellemediğini belirtmek gerekmektedir (Kolu/Türkiye, No. 35811/97, § 54, 2 Ağustos 2005).Somut olayda, Mahkeme, başvuranın polis tarafından sorgulandığını ve gözaltında bulunduğu sırada olay yeri keşiflerine katıldığını tespit etmektedir. Bu süreç boyunca, ilgili, kendisini suçlayıcı beyanlar vermiştir ve bu beyanlar, daha sonra, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararının diğer gerekçeleri arasında delil unsurları olarak yer almıştır.Mahkeme, diğer yandan, başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesi bağlamındaki şikâyetinin, altı ay süre kuralına uyulmadığı gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verdiğini vurgulamaktadır (yukarıda geçen 47.paragraf). Bu nedenle, Mahkeme, bu şikâyetin, başvuranın yakalanmasından sorumlu polisler hakkında yürütülen ceza yargılaması çerçevesinde Asliye Ceza Mahkemesi tarafından incelendiğini saptamaktadır: Söz konusu mahkeme, başvuranın kaçtığını, bu nedenle düştüğünü ve polislerin kendisini durdurmak için güç kullandıklarını tespit etmiş ve ilgilinin bu vesileyle yaralandığı ve kötü muamele iddialarının kanıtlanamadığı kanaatine varmıştır (yukarıda geçen 34. paragraf). Mahkeme, başvuranın, kendi yüzüne karşı tefhim edilen Asliye Ceza Mahkemesi kararına karşı temyize başvurmadığını saptamaktadır.Mahkeme, akabinde, başvuranın, aynı zamanda kendisi hakkında yürütülen ceza yargılaması çerçevesinde kötü muamele iddialarını ileri sürdüğünü gözlemlemektedir. Ağır Ceza Mahkemesi, böylelikle, bu iddiaların doğruluğunu teyit etmek amacıyla bir dizi yargılama işlemi gerçekleştirmiştir: Söz konusu mahkeme, soruşturma işlemlerinin yerine getirilmesinde rol oynayan tüm polisleri dinlemiş, olay yeri keşiflerine ilişkin kayıtları izlemek için hâkimlerinden birini görevlendirmiş ve yargılama çerçevesinde polislerin Asliye Ceza Mahkemesi huzurunda verdikleri ifadelerin suretini talep etmiştir (yukarıda geçen 18. paragraf). Ancak, dosyada yer alan unsurların ve kendisi tarafından gerçekleştirilen yargılama işlemlerinin tamamı ışığında, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın bu husustaki iddialarının dayanaksız olduğu kanısına varmıştır. Aynı mahkeme, dolayısıyla, başvuranın gözaltında bulunduğu sırada elde edilen delil unsurlarının, ilgilinin ifadelerinin baskı altında alındığının düşünülmesini sağlayacak herhangi bir sebep bulunmadığı gerekçesiyle, dosyada kalması gerektiğine karar vermiştir (bk. bu anlamda, Fidancı/Türkiye, No. 17730/07, § 36, 17 Ocak 2012).Yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, Mahkeme, başvuranın gözaltında verdiği ve hakkındaki mahkûmiyet kararına dayanak oluşturan ifadelerin baskı altında alındığı sonucuna varamayacaktır.Bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.Gözaltı sırasında avukat bulunmaması
Hükümet, başvuranın, gözaltına alınmasının ikinci gününde, 16 Şubat 2003 tarihinde avukatıyla görüştüğünü belirtmekte ve ertesi gün polis tarafından başvuranın ifadesinin alındığını tespit etmektedir. Hükümet, başvuranın Cumhuriyet savcısı huzurunda susma hakkını kullandığını eklemektedir. Hükümet, başvuranın avukat bulunmamasına ilişkin iddialarının dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varmaktadır.Başvuran, buna karşılık olarak, 16 Şubat 2003 tarihinde avukatıyla görüşmüş olsa bile, 17 Şubat 2003 tarihinde polis tarafından ifadesinin alınması sırasında ya da Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenmesi sırasında avukatının hazır bulunmadığını belirtmektedir.Mahkeme, daha önce, başvuranın gözaltı süresi boyunca avukat bulunmamasına ilişkin şikâyeti hakkında karar verme fırsatı bulduğunu ve bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ve 3. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Salduz/Türkiye [BD], No. 36391/02, §§ 45-63, AİHM 2008). Mahkeme, aynı şekilde, yargılamanın adilliğinin, bir sanığın avukata özgü her türlü yardımdan yararlanabilmesini gerektirdiğini belirttiğini hatırlatmaktadır (Dayanan/Türkiye, No. 7377/03, § 32, 13 Ekim 2009). Bu bağlamda, soruşturma işlemlerinin yerine getirilmesi sırasında avukat bulunmaması, Sözleşme’nin 6. maddesinin gerekliliklerinin ihlalini teşkil etmektedir (bk. özellikle, İbrahim Öztürk/Türkiye, No. 16500/04, §§ 48‑49, 17 Şubat 2009, ve Karadağ/Türkiye, No. 12976/05, § 46, 29 Haziran 2010).Davaya ilişkin koşullarda, Mahkeme, başvuranın bir avukat ile görüşebildiğini ve gözaltı süresinin bir kısmı boyunca avukat yardımından yararlanabildiğini saptamaktadır. Bu sebeple, dosyada yer alan belgeler dikkate alındığında, ilgilinin, olayların yeniden kurgulanması ile birlikte olay yeri keşfi ve polis tarafından ifadesinin alınması gibi gözaltı süresi boyunca gerçekleştirilen bazı yargılama işlemleri dolayısıyla bu tür bir yardımdan yararlanmadığı anlaşılmaktadır. Hükümet, diğer yandan, söz konusu yardımın alınmamasının nedenlerine dair herhangi bir açıklama sunmamaktadır.Mevcut davayı içtihadında belirtilen ilkeler ışığında inceleyerek (yukarıda geçen 83. paragraf), Mahkeme, Hükümet’in somut olayda farklı bir sonuca varmasını sağlayacak herhangi bir olgu ya da delil sunmadığı kanısına varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile birlikte 6. maddenin 3. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDASözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Şayet Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku, bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.” Tazminat
Başvuran, maruz kaldığını belirttiği manevi zarar bağlamında 135.000 avro talep etmektedir.Hükümet, bu meblağa itiraz etmektedir.Mahkeme, manevi zarar için başvurana 6.500 avro ödenmesi gerektiği kanaatindedir.
Masraf ve giderler
Başvuran, aynı zamanda, Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler için de 4.938 Türk lirası (TRY - yaklaşık 2.250 avro) talep etmektedir. Başvuran, avukatlık ücretine dair bir makbuz ve tercüme masraflarına ilişkin bir fatura ibraz etmektedir.Hükümet, başvuranın iddialarını kabul etmemektedir.Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvurana, masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir.
Somut olayda, elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, Mahkeme, başvuran tarafından talep edilen meblağın makul olduğu kanısıyla, bu meblağın tamamının ödenmesine karar vermektedir.
Gecikme faizi
Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,Başvurunun, tutukluluk süresi, ceza yargılamasının süresi ve gözaltı sırasında avukat bulunmaması bağlamındaki şikâyetlere ilişkin kısmının kabul edilebilir ve kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasıyla birlikte 6. maddenin 3. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiğine;a) Davalı devletin, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, başvurana aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna; Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 6.500 avro (altıbinbeşyüz avro); Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 2.250 avro (ikibinikiyüzelli avro);
b) Söz konusu sürenin bitiminden itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 28 Nisan 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith András Sajó
Yazı İşleri Müdürü Başkan
İşbu kararın ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve İçtüzüğün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, yargıçlar, Lemmens ve Spano’nun sunduğu ayrık görüş yer almaktadır.
A.S.
S.H.N.
YARGIÇLAR, LEMMENS VE SPANO’NUN MÜŞTEREK MUTABAKAT ŞERHİ
(Çeviri)Başvuranın, avukat yokluğunda, 17 Şubat 2003 tarihinde polise ve 19 Şubat 2003 tarihinde Cumhuriyet savcısı huzurunda verdiği kendisini suçlayıcı ifadelerin, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hakkındaki mahkûmiyet kararına dayanak olarak kullanılması sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının c) bendi ile birlikte 6. maddenin 1. fıkrasının ihlali neticesinde mağdur olmuştur. Dolayısıyla, Mahkeme’nin bu hususta vardığı sonuçları onaylıyoruz. Bununla birlikte, ayrık görüş sunuyoruz, zira ihlal tespitinin Mahkeme tarafından sunulan gerekçeden farklı bir gerekçeye dayandırılması gerektiği kanaatindeyiz. Yargıç, Lemmens’in katıldığı ve Aras/Türkiye ((No. 2), No. 15065/07, 18 Kasım 2014) kararına eklenen Yargıç, Spano’nun muhalefet şerhinde, öncelikle, “[Salduz/Türkiye ([BD], No. 36391/02, AİHM 2008)] kararının gerekçesinde; avukat bulunmamasının savunma makamının haklarına halel getirdiği (...) ortaya konulmaksızın, bu durumun otomatik olarak, Sözleşmeci devletin [6. maddenin 3. fıkrasının c) bendi ile birlikte 6. maddesinin 1. fıkrasını] ihlal ettiği anlamına gelmesini öngören geniş ve katı bir kuralın uygulanmasını (...) haklı kılan herhangi bir unsurun bulunmadığı sonucuna varılmıştır (bk. muhalefet şerhinin 11. paragrafı). İkinci olarak, bu muhalefet şerhinde, Taxquet/Belçika ([BD], No. 926/05, AİHM 2010) ve Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık ([BD], No. 26766/05 ve 22228/06, AİHM 2011) davalarında Büyük Daire tarafından verilen kararların, 6. maddenin 1. fıkrasında belirtilen adil yargılama güvencesinin ve 6. maddenin 3. fıkrasında sunulan ikincil güvencelerin “kendiliğinden işleyen ceza muhakemesi kurallarını kapsadığı şeklinde yorumlanmaması gerektiğini açıkça gösterdiği tespit edilmiştir. Söz konusu güvenceler, bir suç ile itham edilen kişinin ulusal düzeyde hakkaniyete uygun bir muameleye tabi tutulup tutulmadığı hususunda kapsamlı bir hukuki değerlendirmeyi gerektirmektedir.” Böylelikle, Mahkeme’nin sonraki bu içtihadıyla tamamen çelişecek şekilde Salduz kararını uygulamak için hukuken savunulabilir herhangi bir gerekçenin bulunmadığı kanısındayız (bk. 13. paragraf).Mahkeme’nin mevcut davaya ilişkin verdiği kararda, başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının c) bendi ile birlikte 6. maddesinin 1. fıkrasından doğan haklarının ihlal edildiği yönündeki tespit, yine, yalnızca ve otomatik olarak, başvuranın 17 Şubat 2003 tarihli polis sorgusu sırasında ya da 19 Şubat 2003 tarihinde Cumhuriyet savcısı tarafından ifadesinin alınması sırasında avukat yardımından faydalanmamasına dayandırılmaktadır (kararın 83. paragrafı)Ancak, avukat bulunmamasına dayanan, Sözleşme’nin yukarıda belirtilen hükümlerinin ihlal edildiği yönündeki tespitin; bu koşullar altında elde edilen suçlayıcı beyanların, sanığı mahkûm etmek için kullanılan delil unsurlarının dayanağı olarak ve böylelikle, sanığın adil yargılanma hakkını ihlal ederek, savunma makamının haklarına zarar verip vermediği hususunda genel bir değerlendirme yapılmasını gerektirdiği konusunda ikna olmuş durumdayız. Bu kriter davaya ilişkin olay ve olgular dikkate alınarak yerine getirildiğinden, Mahkeme’nin kararına katılıyoruz.
Full & Egal Universal Law Academy