AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
GÖK / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 70098/11)
KARAR
STRAZBURG
31 Ocak 2023
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Gök / Türkiye davasında,
Başkan
Egidijus Kūris
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Frédéric Krenc
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan,1983 doğumlu, Giresun’da ikamet eden ve Batman Barosuna bağlı Avukat A. Duman tarafından temsil edilen Türk vatandaşı Hüseyin Gök’ün (“başvuran”) 26 Eylül 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu 70098/11 no.lu başvuruyu,
Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerine ilişkin şikâyetlerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde Türkiye yetkilisi olan Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun beyan edilmesine ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
10 Ocak 2023 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, 2009 yılında düzenlenen gösterilere katıldığı gerekçesiyle, örgüte üye olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işleme, terör propagandası yapma ve kolluk kuvvetlerine direnme nedeniyle başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararı ile ilgilidir.
2. Başvuran, 6, 15 ve 18 Şubat, 20 Mart ve 15 Nisan 2009 tarihlerinde Batman’da düzenlenen gösterilere katıldığı için 15 Nisan 2009 tarihinde yakalanmıştır.
3. Asliye Ceza Mahkemesi 16 Nisan 2009 tarihinde, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
4. Diyarbakır Savcılığının 27 Nisan 2009 tarihli soruşturma raporuna göre, başvuran, söz konusu gösteriler sırasında “Yaşasın Başkan Apo” gibi PKK (Kürdistan İşçi Partisi, yasa dışı silahlı örgüt) ve lideri Abdullah Öcalan lehine sloganlar atarak zafer işareti yapmıştır. Raporda ilgili kişinin, 20 Mart 2009 tarihli gösteri sırasında Abdullah Öcalan’ın portresini salladığı da belirtilmekteydi. Ayrıca, 15 Şubat 2009 tarihli gösteri sonunda, aralarında başvuranın da bulunduğu bir grup göstericinin, polis memurlarına taş atarak saldırdığı ifade edilmekteydi.
5. Başvuran, 8 Nisan 2010 tarihinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”) tarafından, örgüte üye olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemekten altı yıl üç ay hapis cezasına çarptırılmıştır (Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası, aynı Kanun’un 220. maddesinin 6 ve 7. fıkraları ile 314. maddesinin 3. fıkrası yollamasıyla). Ayrıca, terör örgütü propagandası yapmaktan (3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası) dört kez on ay hapis cezasına; 15 Şubat 2009 tarihli gösteri sırasında kolluk kuvvetlerine taş atarak direnmekten (2911 sayılı Kanun’un 33. maddesinin c) fıkrası) dört yıl iki ay hapis cezasına çarptırılmıştır.
6. Yargıtay 2 Mart 2011 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin 2911 sayılı Kanun uyarınca verilen cezaya ilişkin kararını bozmuş ve cezai yaptırımın, anılan Kanun’da sonradan yapılan değişiklikler ışığında yeniden incelenmesi gerektiğini belirtmiştir. Öte yandan, diğer tüm mahkûmiyet kararlarını onamış ve böylelikle söz konusu mahkûmiyetler kesinleşmiştir. Karar, başvurana 3 Mayıs 2011 tarihinde tebliğ edilmiştir.
7. Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Haziran 2011 tarihinde, dosyayı yeniden inceledikten sonra, başvuranı, kolluk kuvvetlerine direnme ve bir gösteriye silahlı katılma suçundan iki kez beş ay hapis cezasına (2911 sayılı Kanun’un 32. maddesinin 1. fıkrası ve 33. maddesinin 1. fıkrası) ve ayrıca 15 Şubat 2009 tarihli gösteri sırasında taş atma nedeniyle beş ay hapis cezasına (Türk Ceza Kanunu’nun “görevi yaptırmamak için direnme” başlıklı 265. maddesi) mahkûm etmiştir.
8. Yargıtay 11 Şubat 2013 tarihinde son cezayı onamış; ancak 2911 sayılı Kanun uyarınca verilen cezaları, bunların, bazı cezai yaptırımlar için yeniden inceleme usulünü düzenleyen 6352 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra yeniden değerlendirilmesi gerektiğini belirterek bozmuştur.
9. Bozma kararı sonrasında, Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Kasım 2013 tarihinde, 2911 sayılı Kanun’a muhalefet suçlarına ilişkin kovuşturmaların üç yıllığına ertelenmesine karar vermiştir.
10. Bu arada, 6352 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesi sonrasında (yukarıda 8. paragraf) başvuran tarafından açılan uyarlama davası kapsamında, Ağır Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6 ve 7. fıkraları ile 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesi uyarınca başvurana 8 Nisan 2010 tarihinde verilen ve kesinleşmiş cezaları yeniden değerlendirmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi 4 Aralık 2012 tarihli kararla birinci cezayı beş yıl on bir ay yirmi beş gün hapis cezasına indirmiş; 3713 sayılı Kanun uyarınca verilen dört kez on ay hapis cezasında direnmiş ve ayrıca beş yıllığına hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Başvuran bu kararlara itiraz etmemiştir.
11. Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri (314. maddesi ve 220. maddesinin 6 ve 7. fıkraları) ve iç hukukun ilgili diğer hükümleri, Işıkırık/Türkiye (no. 41226/09, 14 Kasım 2017) kararının 30 ila 33. maddelerinde belirtilmiştir.
12. Başvuran, Sözleşme’nin 7. maddesiyle birlikte 10 ve 11. maddelerine dayanarak, mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarına haksız bir müdahale teşkil ettiğini ileri sürmektedir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
13. Mahkeme, mevcut davada ileri sürülen temel hukuki sorunun, Sözleşme’nin yalnızca 11. maddesi ışığında incelenmesi gerektiği kanaatindedir (Kudrevičius ve diğerleri / Litvanya [BD], no. 37553/05, § 85, AİHM 2015, kararı ile karşılaştırınız).Kabul Edilebilirlik Hakkında
14. Hükümet, kabul edilemezliğe ilişkin üç itiraz ileri sürmektedir. İlk olarak, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, Mahkemeyi, başvuruyu reddetmeye davet etmektedir. Bu hususta, Ağır Ceza Mahkemesinin 6352 sayılı Kanun’la öngörülen uyarlama davası kapsamında aldığı kararın 4 Aralık 2102 tarihinde, yani 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun açılmasından sonra verildiğini ifade etmekte ve başvuranı bu başvuru yolunu kullanmamakla eleştirmektedir. Öte yandan Hükümet başvuranın, Ağır Ceza Mahkemesinin, ceza indirimi talebine ilişkin 4 Aralık 2012 tarihli kararına itiraz etmesi gerektiği kanaatindedir. İkinci olarak, Hükümet, başvuran hakkında 2911 sayılı Kanun’a muhalefet suçu ve silahlı terör örgütü propagandası yapma nedeniyle başlatılan kovuşturmaların ertelenmesi nedeniyle, ilgili kişinin şikâyetlerine ilişkin olarak artık mağdur olduğu iddiasında bulunamayacağını ileri sürmektedir. Son olarak, Hükümet, başvuran tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemleri ve atılan yasadışı sloganlar dikkate alındığında, ihtilaf konusu gösteriler ile bu gösteriler kapsamında başvuran tarafından işlenen eylemlerin, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamına girmediği kanaatine varmaktadır.
15. Başvuran, başvurusunun kabul edilebilirlik açısından Sözleşme’nin gerekliliklerini karşıladığı kanısındadır.
16. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin birinci itirazla ilgili olarak, daha önce, 6352 sayılı Kanun’la öngörülen yeniden inceleme usulünün, ceza yargılamasının esasının gözden geçirilmesine değil, fakat yalnızca bu yargılama sonucunda verilen cezayı değiştirme ihtimaline dayandığı sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Öner ve Türk/Türkiye, No. 51962/12, § 17, 31 Mart 2015). Öte yandan, Öner ve Türk davasında (yukarıda anılan) vardığı sonuca atıfta bulunan Mahkeme, mevcut davada başvurana verilen cezanın, Yargıtay’ın 2 Mart 2011 tarihinde verdiği kararla, yani 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa Mahkemesi önünde açılan bireysel başvuru yolunun yürürlüğe girmesinden önce kesinleştiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle, başvuranın, hakkında açılan ceza yargılamasına ilişkin şikâyetleri Yüksek Mahkemeye sunmak için bahse konu başvuru yolunu kullanamayacağını kaydetmektedir. Sonuç olarak, iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itiraz her durumda kabul edilemezdir.
17. Mağdur sıfatına ilişkin itirazla ilgili olarak Mahkeme, Gülcü/Türkiye davasında benzer bir itirazı daha önce incelediğini ve reddettiğini hatırlatmaktadır (no. 17526/10, § 100, 19 Ocak 2016). Dosyada farklı bir sonuca varılmasını sağlayacak herhangi bir unsur bulunmadığından bu itirazı da reddetmektedir.
18. Mevcut davaya 11. maddenin uygulanabilirliğine ilişkin üçüncü itirazla ilgili olarak Mahkeme, başvuranın mahkûm edilmesine neden olan sloganlara benzer sloganların, şiddete, silahlı direnişe veya ayaklanmaya teşvik eden bir ifade biçimi olarak kabul edilemeyeceğine karar vermiştir. Bunlar, Mahkemenin nazarında, dikkate alınması gereken temel bir unsuru oluşturan nefret söylemi olarak da değerlendirilemez (Agit Demir / Türkiye, no. 36475/10, § 75, 27 Şubat 2018). Polise taş atılması hususuyla ilgili olarak Mahkeme, ulusal mahkemelerin dosyada yer alan rapor ve kararlarına göre, başvuranın yalnızca 15 Şubat 2009 tarihli gösteri sırasında bu şekilde hareket etmekle suçlandığını kaydetmektedir. Buna karşılık, başvuran, polis ve göstericiler arasında herhangi bir tartışmanın bildirilmediği diğer dört gösteriye katılmaktan yargılanmış ve mahkûm edilmiştir. Davanın koşullarını göz önünde bulunduran Mahkeme, 15 Şubat 2009 tarihli gösteri sırasında başvuran tarafından işlendiği iddia edilen şiddet eylemlerinin, Sözleşme’nin 11. maddesinin başvurunun tamamına uygulanamayacağı sonucuna varmak için yeterli olmadığı kanaatine varmaktadır. Bu nedenle, Hükümet tarafından ileri sürülen üçüncü itirazın reddedilmesi gerekmektedir.
19. Mahkeme, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve Sözleşme’nin 35. maddesi kapsamında başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas Hakkında
20. Mahkeme, başvurana, ihtilaf konusu gösterilere katılması nedeniyle verilen mahkûmiyetlerin, toplanma özgürlüğü hakkını kullanmasına bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir.
21. Bu türden bir müdahale, “kanun tarafından öngörülmediği”, 11. maddenin 2. fıkrasında belirtilen meşru amaçlardan birini veya birkaçını izlemediği ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sürece, Sözleşme’nin 11. maddesine aykırıdır.
22. Mahkeme, Işıkırık davasında (yukarıda anılan, §§ 55-70) benzer bir şikâyeti daha önce incelediğini ve ardından Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasının, başvurana, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının kullanılmasına yönelik keyfi müdahaleye karşı yasal koruma sağlamadığı için, Sözleşme anlamında “öngörülebilir olmadığı” kanaatine vardığını kaydetmektedir (ibidem, § 70). Bu nedenle, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Mahkeme, yukarıda anılan Işıkırık davasında ifade edilen mülahazaların mevcut davada da geçerli olduğunu ve dosyadaki hiçbir unsurun, bu davada varılandan farklı bir sonuca varmaya sevk edecek nitelikte olmadığını tespit etmektedir.
23. Buna göre, mevcut davada Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasının uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiş olup bu nedenle Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
24. Mahkeme yukarıda vardığı Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği tespitini dikkate alarak, başvuran hakkında 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesi ile 2911 sayılı Kanun uyarınca açılan ceza yargılamasının 11. madde ile uygunluğunu incelemeyi gerekli görmemektedir (yukarıda anılan Işıkırık kararı ile karşılaştırınız, § 71).
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
Başvuran, maddi tazminat olarak 10.000 avro (EUR); manevi tazminat olarak 30.000 avro talep etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde yürütülen yargılama kapsamında yapmış olduğu masraf ve giderler bağlamında 2.525 avro talep etmektedir. Başvuran, talebine dayanak olarak, Mahkemeye, avukatı tarafından dava dosyasının incelenmesine ilişkin olarak yapılan çalışmayı detaylı olarak gösteren ve bunlarla ilgili diğer masrafları belirten özetleyici bir çizelge sunmaktadır.
25. Hükümet, söz konusu talebin aşırı ve haksız olduğu kanısındadır.
26. Mahkeme, başvuranın maddi tazminat talebini destekleyecek herhangi bir kanıt sunmadığını kaydetmekte ve bu nedenle söz konusu talebi reddetmektedir. Mahkeme, hakkaniyete uygun olarak, başvurana manevi tazminat olarak 7.500 avro ödenmesine karar vermektedir.
27. Mahkeme, masraf ve giderlerle ilgili olarak, elinde bulunan belgeleri ve içtihatlarını göz önünde bulundurarak, başvurana, avukat masrafları için 500 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme, başvuranın bu bağlamda gerekli destekleyici belgeleri ibraz etmemesi nedeniyle, diğer masraflara ilişkin talebi reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna,Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı devletin para birimine çevrilmek üzere:Manevi tazminat olarak, bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 7.500 avro (yedi bin beş yüz avro) ödenmesine;Masraf ve giderler olarak, başvuran tarafından bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 500 avro (beş yüz avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,Adil tazmine ilişkin geri kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 31 Ocak 2023 tarihinde bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Egidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy