Gough / Birleşik Krallık - 49327/11 - 28.10.2014 tarihli Karar [IV. Bölüm]
Olaylar — Başvuran, insan vücudunun zararsızlığı fikrine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu durum, toplumsal çıplaklık olgusuna inanmasına neden olmuştur. Başvuran, bu inancını, kamusal alanda çıplak dolaşarak ifade etmiştir. 2003 yılında, ilk yolculuğunu Birleşik Krallık’a yapmaya karar vermiş ve kendisine “çıplak gezgin” lakabı takılmıştır. Yıllar içerisinde, pek çok kez gözaltına alınmış ve cezalandırılmıştır.
Hukuki Değerlendirme — Madde 10
(a) Şikâyetin kapsamı — Başvuran, kamusal alanda kıyafet giymeyi reddetmesi nedeniyle huzuru bozduğu gerekçesiyle sürekli olarak gözaltına alınması, hakkında kovuşturma başlatılması, mahkûm edilmesi ve hapis cezasına çarptırılması hususlarında açıkça şikâyette bulunmuştur. Bu durum, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde öngörülen altı ay kuralının amaçları doğrultusunda devam eden bir durum teşkil etmemekle birlikte, olaylar, bir alışkanlık sürecinin parçasıdır. Dolayısıyla, başvuranın gözaltına alınması, hakkında kovuşturma başlatılması, mahkûm edilmesi ve hapis cezasına çarptırılması bağlamında sadece 2011 yılına ait şikâyeti kabul edilebilir nitelikte olsa da, Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesine uygunluk incelemesini, bu tür olaylarla ilgili olarak daha önce ve daha sonraki dönemlerde söz konusu olan alışkanlık durumunu dikkate alarak gerçekleştirmiştir.
(b) Uygulanabilirlik — Başvuran, insan vücudunun zararsız olduğu yönündeki görüşünü ifade etmek amacıyla kamusal alanlarda çıplak dolaşmayı tercih etmiştir. Bu nedenle, başvuranın kamusal alandaki çıplaklığı, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamına giren bir ifade şekli olarak değerlendirilebilir. Başvuranın gözaltına alınması, hakkında kovuşturma başlatılması, mahkûm edilmesi ve cezaevinde tutulması, söz konusu görüşlerini ifade etme şekli karşısında alınan zorunlu tedbirler olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahale söz konusu olmuştur.
(c) Esas — Mahkeme, müdahalenin yasayla öngörüldüğü ve genel anlamda kanuna uyulmasının sağlanması ve bu şekilde suç işlenmesinin ve kamu düzeninin bozulmasının önlenmesi amacına hizmet ettiği kanaatine varmıştır. Başvuranın kanuna uymaması karşısında cezasız bırakılmaya devam edilmesi halinde bu tür durumlar ortaya çıkabilecektir.
Modern bir toplumda kamusal alanda çıplaklığın ne ölçüde ve hangi koşullarda kabul edilebileceği hususu, kamu menfaatini ilgilendiren bir konudur. Başvuranın kamusal alanda çıplaklık olgusuna ilişkin görüşlerinin çok az sayıda kişi tarafından paylaşılması, Mahkeme önündeki konu açısından tek başına belirleyici nitelik taşımamaktadır. Başvuran, kamuda çıplaklık olgusunun daha fazla kişi tarafından kabul edilmesini sağlamak amacıyla bu tür bir tartışma başlatma hakkına sahiptir ve bunu yapmasına izin verilmesinde kamu menfaati bulunmaktadır. Ancak, kamuda çıplaklık meselesi, aynı zamanda ahlaki ve kamu düzenine ilişkin meseleleri de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla, konu hakkında sadece beyan veya iddialarda bulunmanın aksine, kamuda çıplaklık olaylarına verilecek tepkiler hususunda kabul edilebilir takdir yetkisinin geniş olduğu söylenebilir.
Başvuran aleyhine alınan tedbirler, genel bir yasaklamanın neticesinde alınmamıştır. Her olay, kendine özgü koşullarda ve başvuranın kendi suç geçmişi ışığında değerlendirilmiştir. Mahkeme, uygulanan yaptırımların ağırlığıyla ilgili olarak, başvuranın ilk mahkûmiyetlerinin ardından kendisine ya ihtar ya da kısa süreli hapis cezaları verilmiş olmasının dikkate alınması gereken bir husus olduğunu belirtmiştir. Mahkemeler, ancak birkaç mahkûmiyet kararının ardından daha ağır hürriyeti kısıtlayıcı cezalar vermeye başlamışlar ve hatta bu durumda dahi hafif ceza verilmesi için çaba gösterilmiştir. Mahkeme, bu nedenle, verilen cezanın orantılı olup olmadığını değerlendirirken, davalı Devletin tek bir olaya verdiği tepkiden ziyade, başvuranın kamusal alanda ısrarlı bir şekilde çıplak dolaşmasına ve yıllarca kasıtlı olarak yasaya uygun davranmamakta ısrar etmesine verilen tepkiyi dikkate almıştır.
2011 yılında verilen cezaya kadar, başvuranın hali hazırda toplam beş yıl üç ay boyunca cezaevinde bulunduğu ve Mayıs 2006’dan beri sadece dört gün özgür kaldığı doğrudur. Başvuranın, kamuya açık alanlarda kıyafet giymeyi sürekli olarak reddettiği gerekçesiyle İskoçya’da 2003 yılından beri cezaevinde kaldığı toplam süre, yedi yıldan fazladır. Her bir suç için verilen ceza, tek başına değerlendirildiğinde, orantılılığın bulunmaması bakımından Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında herhangi bir sorun teşkil edecek nitelikte olmamakla birlikte, davalı Devlet tarafından alınan tedbirlerin başvuran üzerinde bir bütün olarak yarattığı etki aksini göstermektedir. Ancak, başvuranın verilen mahkûmiyet kararları ve cezalar konusundaki kendi sorumluluğu da göz ardı edilemez. Başvuran, ifade özgürlüğünden faydalanırken, kural olarak, ülkenin kanunlarına saygı göstermekle yükümlüdür ve yasal veya sosyal değişiklikler yapma isteğini bu kanunlara uygun olarak gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Başvuranın çıplaklıkla ilgili görüşlerini açıklamasının veya konu hakkında bir kamuoyu tartışması başlatmasının başka pek çok yolu da vardır. Başvuran, aynı zamanda, özellikle de kendi davranışına müsamaha gösterilmesi yönündeki isteği dikkate alındığında, toplumun diğer üyelerinin de görüşleriyle ilgili olarak müsamaha ve duyarlılık göstermekle yükümlüdür. Ancak, görüldüğü üzere, başvuran, kamuda çıplaklığın, bulunulan yerin niteliğine ve toplumun diğer üyelerinin mevcut olup olmadığına bağlı olarak değişebileceği yönündeki her türlü görüşü reddetmektedir. Başvuran, başkalarının görüşleriyle ilgili duyarlılık göstermeksizin ve başkaları tarafından rahatsız edici olarak nitelendirilebilecek davranışlarına dikkat etmeksizin, her zaman ve her yerde çıplak görünme hakkı bulunduğu konusunda ısrar etmiştir.
Başvuranın davası, sıkıntılı bir davadır. Zira başvuranın ısrarcılığı, tek başına değerlendirildiğinde, genellikle nispeten hafif bir suç olarak nitelendirilebilecek bir suç nedeniyle cezaevinde uzun bir süre geçirmesine neden olmuştur. Ancak, bu durumun sebebi, başvuranın, karşılaşabileceği tüm sonuçları bildiği halde, modern demokratik bir toplumda kabul edilen kamusal alanlardaki davranış standartlarıyla bağdaşmayan ve aynı zamanda toplumun durumdan habersiz olan ve kendi olağan işleriyle ilgilenen diğer üyeleri açısından endişe verici ve ahlaki yönden veya faklı yönlerden rahatsız edici olabilecek davranışlar sergileyerek, Ceza Kanunu’nu sürekli olarak ihlal etmiş olmasıdır. Mahkeme, bu nedenle, başvuranın tercih ettiği ifade şekli konusunda alınan zorunlu tedbirlerin, acil bir sosyal ihtiyacı karşıladığı ve bir bütün olarak değerlendirilse dahi, orantılı olduğunun söylenebileceği kanaatine varmıştır.
Sözleşme’nin 10. maddesi, gerçekten kendi inançları nedeniyle mahkûm edilen kişilerin dahi, anti-sosyal davranışlarını toplumun diğer üyelerine istemedikleri halde sürekli olarak empoze etmelerine ve daha sonra kamu için zararlı olan davranışlardan kamuyu korumakla görevli olan Devlet tarafından, söz konusu kasıtlı ve ısrarcı anti-sosyal davranışlarla ilgili olarak kanunun uygulanması yoluna gidildiğinde ise ifade özgürlüğü haklarına orantısız bir şekilde müdahale edildiği şeklinde bir iddiada bulunmalarına imkân vermemektedir.
Sonuç: ihlal yok (oy birliğiyle).
Madde 8: Sözleşme’nin 8. maddesi, özellikle, bir kimsenin, kamusal alanda ne şekilde görünmek istediğine ilişkin kişisel tercihleri bağlamında, bu konuda makul olan her kişisel tercihin güvence altına alındığı şeklinde yorumlanamaz. Bahsi geçen dış görünüşle ilgili tercihin, önemsiz sayılabilecek bir ağırlık seviyesine sahip olması gerekir. Dünyada bilinen herhangi bir demokratik toplumda bu tür bir tercihin desteklenmediği dikkate alındığında, başvuranın her durumda ve her yerde istisnasız olarak çıplak görünmesi yönündeki tercihiyle ilgili olarak gereken ağırlık seviyesine ulaşılıp ulaşılmadığı konusunda şüpheye düşülebilir. Ancak, her halükarda, Sözleşme’nin 8. maddesinin somut davanın koşullarında uygulanabileceği kanaatine varılsa dahi, söz konusu koşullar anılan maddenin ihlaline neden olacak nitelikte değildir. Kısacası, başvuranın özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına yönelik olarak yapılan müdahale, özellikle de, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında yapılan inceleme bağlamında belirtilen gerekçeler dikkate alınarak, Sözleşme’nin 8 § 2 maddesi kapsamında haklı kılınmıştır.
Sonuç: ihlal yok (oy birliğiyle).
Full & Egal Universal Law Academy