AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
GÖZÜM / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 4789/10)
KARAR
STRAZBURG
20 Ocak 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirlenen şartlara göre kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Gözüm/ Türkiye Davasında,
Başkan
GuidoRaimondi,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
AndrásSajó,
NebojšaVučinić,
EgidijusKūris,
Robert Spano,
JonFridrikKjølbro,
ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) heyeti, 13 Kasım 2014 tarihinde gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USULTürkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan (4789/10No.lu) başvurunun temelinde, T.C. vatandaşı olan Nigar Gözüm’ün (‘‘başvuran’’), 12 Ocak 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (‘‘Sözleşme’’) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.Başvuran, Mahkeme önünde İstanbul’da görev yapan Avukat Habibe Yılmaz Kayar tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (‘‘Hükümet’’), kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.Başvuran, özellikle ulusal makamların, evlat edindiği çocuğun nüfus kayıtlarına kendi isminin anne ismi olarak geçirilmesini reddetmeleri sebebiyle, Sözleşme’nin 8. maddesinin tek başına veya Sözleşme’nin 14. maddesi ile birlikte ihlal edildiğini iddia etmektedir.Başvuru Hükümete 31 Ağustos 2012 tarihinde tebliğ edilmiştir.
OLAY
I. DAVANIN KOŞULLARIBaşvuran, 1966 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.Üsküdar (İstanbul) Aile Mahkemesi, 20 Temmuz 2007 tarihinde kesinleşen 22 Mayıs 2007 tarihli bir kararla, medeni durumu bekâr olan başvuranın, 5 Kasım 2003 doğumlu ve S.Ö.’nün çocuğu olan küçük E.’yi evlat edinmesine izin vermiştir.
Dolayısıyla, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 314. maddesinin 2. ve 3. fıkraları gereğince, nüfus kayıtlarında ve ilgili nüfus cüzdanlarında E.’nin soyadı hanesine ‘‘Gözüm’’ adı kaydedilmiştir. Buna karşılık, yetkili nüfus memuru, çocuğun biyolojik annesi ‘‘S.’nin’’ isminin yer aldığı ‘‘anne’’ hanesine başvuranın ismini kaydetmeyi reddetmiştir.Başvuran, 23 Kasım 2007 tarihinde, ‘‘S.’’ isminin kendi ismiyle değiştirilmesi talebiyle, Üsküdar Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur. Başvurana göre, evlat edindiği oğlunun anne hanesine kendi isminin kaydedilmesinin kabul edilmemesi, Anayasa’ya aykırı olduğu gibi aynı zamanda kişisel, ailevi ve sosyal gelişimlerini engelleyen, dolayısıyla diğer hükümler arasında, Sözleşme’nin 8. ve 14. maddelerini ihlal eden ayrımcı bir muamele teşkil etmektedir. Başvuran, tek ebeveynli evlat edinme konusunda, hâkimin Medeni Kanun hükümlerinin 1. maddesi uyarınca re’sen karar vermesini gerektiren hukuki bir boşluk bulunduğu, bu boşluğun doldurulmaması durumunda Anayasa Mahkemesi’ne somut norm denetimi yoluyla, normun gönderilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.Mahkeme, 26 Şubat 2008 tarihinde, başvuranın talebini yasal dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Mahkemeye göre Medeni Kanun, sadece çift ebeveynli evlat edinme -yani bir çifte müştereken verilen evlat edinme imkanı- konusunu ele almayı seçerek, evlat edinilen çocuk ile evlat edinen eşler arasında kurulan soy zincirini, anne veya babanın bulunmadığı tek ebeveynli evlat edinme durumunda mümkün olmayan ‘‘doğal bir ilişkiye’’ dönüştürmek istemiştir. Ayrıca somut olayda ortaya koyulan hukuki durum, Anayasa’ya aykırı bulunmamıştır. Başvuran 14 Nisan 2008 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur.Bu yargılama halen derdest iken, medeni durumu bekâr olan bir ebeveyne, nüfus kayıtlarında biyolojik ebeveynin ismi yerine kendi ismini kaydettirme olanağını sunan Küçüklerin Evlat Edinilmesinde Aracılık Faaliyetlerinin Yürütülmesine İlişkin Tüzük (‘‘Tüzük’’), 15 Mart 2009 tarihinde yürürlüğe girmiştir (aşağıda 14. paragraf).Yargıtay, 5 Kasım 2009 tarihinde, gerekçelerinde yukarıda bahsi geçen mevzuat değişikliğine değinmeyen bir karar ile temyiz edilen kararı onamıştır.Söz konusu karar, 14 Aralık 2009 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.Başvuran, 9 Kasım 2010 tarihinde, nüfus müdürlüğünden yeni Tüzüğün 20. maddesinin 4. fıkrası uyarınca, isminin E.’nin annesi olarak resmi kayıtlara geçirilmesini talep etmiştir. Bu talep, aynı gün kabul edilmiş ve bu vesileyle çocukla ilgili bütün kayıtlar o günden geçerli olmak üzere düzeltilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
13. 8 Aralık 2001 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Medeni Kanunun 314. maddesinin 3. ve 4. fıkraları aşağıdaki gibidir:
‘‘ Evlâtlık küçük ise evlât edinenin soyadını alır. Evlât edinen isterse çocuğa yeni bir ad verebilir. Ergin olan evlâtlık, evlât edinilme sırasında dilerse evlât edinenin soyadını alabilir.
Eşler tarafından birlikte evlât edinilen ve ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüklerin nüfus kaydına ana ve baba adı olarak evlât edinen eşlerin adları yazılır.’’
14. Bu hüküm bu haliyle tek ebeveynli evlat edinmeler hakkında, böylesi bir durumda evlat edinen anne ya da babanın isminin, çocuğun biyolojik anne veya babasının ismi yerine kayıt edilmesi konusunun belirsiz olması nedeniyle hukuki bir boşluk teşkil etmekteydi. Bu boşluk, 15 Mart 2009 tarihli resmi gazetede yayınlanan ve aynı tarihte yürürlüğe giren veyukarıda bahsi geçen Tüzüğün düzenlenmesiyle doldurulmuştur.
Bu Tüzüğün 20. maddesinin 4. fıkrasına göre:
‘‘ Eşler tarafından birlikte evlât edinilen ve ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüklerin nüfus kaydına, ana ve baba adı olarak evlât edinen eşlerin adları yazılır. Tek başına evlât edinilmesi halinde de aynı yöntem uygulanır. ’’
15. Kanunda herhangi bir boşlukla karşılaşan hâkimlerin yükümlülükleriyle ilgili olarak, konu hakkındaki yerleşik doktrini esas alan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından verilen 25 Şubat 2004 tarihli ilke kararının ilgili kısımlarını belirtmek uygundur (No. 2004/10-106 – 2004/115):
‘‘ Hukukun görevi toplumsal yaşamı düzenlemek ve ilişkilerden doğacak sorunları çözümlemektir. O nedenle, herhangi bir olay, hakkında kural yoktur diye çözümsüz bırakılmaz. Bu gibi hukuki boşluğun bulunduğu durumlarda; hâkim bizzat yasa koyucu gibi davranarak, olayı çözümlemek üzere Medeni Kanun’un 1. maddesi hükmünce olaya uygulanacak kuralı bulmak ve uygulamakla yükümlüdür. (Y.I.B.K 18/11/1964 T. 2/4) Bu hâkim için aynı zamanda bir görevdir. Hâkim önündeki davayı sonuçlandırmak zorundadır. Anayasa’nın 36. maddesinin 2. fıkrası uyarınca hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya dayanarak bir hâkim önündeki uyuşmazlığı çözmekten kaçınamaz. Aksi halde sorumlu olur (HUMK573/6,7). (...). Hâkimin, hukuk yaratma alanına girebilmesi için, çözümü gereken olaya uygulanabilir yasa hükmü veya örf ve adet kuralının bulunmaması yeterlidir. (...). Bu aşamada hâkim, yasa koyucunun yapacağı gibi, tarafların karşılıklı menfaatlerini tespit ederek, bunları adalet süzgecinden geçirip; hayat ihtiyaçlarını karşılayan ve aynı zamanda mevcut hukuk düzeni ve hukuki güvenlikle bağdaşan bir kural bulmalıdır (Prof. Kemal Oğuzman, Medeni Hukuk Dersleri İstanbul 1990 sh. 80-81).’’
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 8 VE 14. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
16. Başvuran, ilgili dönemde uygulandığı şekliyle, medeni hukuka ilişkin kuralların, Sözleşme’nin 8. maddesi tarafından öngörülen özel hayata ve aile hayatına saygı hakkını,tek başına Sözleşmenin 8. maddesi bağlamında ve/veya 14. maddesi ile birlikte ihlal ettiğini iddia etmektedir. Bu hükümler aşağıdaki gibidir:
Madde 8
‘‘ 1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir. ‘‘
Madde 14
‘‘ Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır. ’’
17. Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
A. Tarafların Görüşleri
1. Kabul Edilebilirlik Hakkında
18. Hükümet öncelikle, mevcut başvurunun on sekiz sayfa uzunluğunda olması ve kısa bir özetle birlikte gönderilmemesi sebebiyle, başvurunun sunulmasında, İçtüzüğünün 47. maddesinde Mahkeme Başkanı tarafından tamamlayıcı nitelikte yayınlanan ‘‘pratik yönergeye’’ riayet edilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
19. Hükümet ikinci olarak, Liga Portuguesa de Futebol Profissional/Portekiz Kararına (No. 49639/09, 3 Nisan 2012) atıfta bulunarak, somut olayın Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendi anlamında başvuranla ilgili olarak önemli bir zarara neden olmadığını ileri sürmektedir. Bu hükmün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
‘‘ 3. Aşağıdaki hallerde Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan bireysel başvuruları kabul edilemez bulur:
(...)
b) Başvuru, Mahkemece daha önce incelenmiş ya da uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merciine daha önceden sunulmuş bir başka başvuruyla esasen aynı olup yeni olgular içermiyorsa.
4. Mahkeme bu maddeye göre kabul edilemez bulduğu tüm başvuruları reddeder. Mahkeme, yargılamanın her aşamasında bu yönde karar verilebilir.’’
Bu bağlamda Hükümet, somut olayda dava konusu olan kanunun uygulamasının, 15 Mart 2009 tarihinde ilgili Tüzüğün yürürlüğe girmesiyle birlikte değişmesinden dolayı, başvuran tarafından aranılan hakkın kullanımında iddia edilen ihlalin etkisinin ve başvuranın kişisel durumu üzerindeki olası sonuçlarının kısa süreli olduğunu gerekçe göstermektedir.
Hükümet ayrıca, her ne kadar zarar gördüğünü iddia etse bile, başvuranın, isminin resmi olarak kayıtlara geçirilmesini 15 Mart 2009 tarihinden itibaren talep edebilecekken, bu talep için 9 Kasım 2010 tarihine kadar beklediği olgusuna vurgu yapmaktadır.
20. Hükümet üçüncü olarak, söz konusu Tüzük gereğince başvuranın talep ettiği telafiyi elde ettiği ve buna ilişkin ihtilafın iç hukukta çözüme kavuştuğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 34. maddesini ve 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendini ileri sürerek, başvuranın her halükarda, herhangi bir ihlalden mağdur olduğunu artık iddia edemeyeceği kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla artık başvuru Sözleşme hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) uyumlu değildir.
Hükümet ayrıca, yine söz konusu mevzuat değişikliğine dayanarak, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendi ile 37. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesi arasında bulunan ilişkiyi gerekçe göstermekte ve başvuranın iddialarının içerik olarak boşa çıkarıldığını, başvurusunun incelenmesine devam edilmesi için hiçbir gerekçe bulunmadığını ileri sürmektedir.
21. Başvuran, olayın bu yönleri hakkında yorumda bulunmamıştır.
2. Esas Hakkında
22. Başvuran, yerel mahkemeler önünde dile getirdiği gerekçeleri yineleyerek (yukarıda 7. paragraf), mevcut durumda devletin, evlat edindiği oğluyla kurduğu özel hayatı ve aile hayatını yaşama hakkına riayet etmediğini ileri sürmektedir. Başvurana göre, ulusal mahkemeler tarafından tek ve çift ebeveynli evlat edinmeler arasında yapılan ayrım, kendisine karşı haksız ve hatta söz konusu müdahaleye medeni durumunun bekâr olmasının gerekçe gösterilmesi sebebiyle ayrımcı bir müdahale teşkil etmiştir.
23. Bu noktada başvuran, Medeni Kanunun 314. maddesinde yer alan hukuki boşluk sebebiyle, bu türden sorunlarla karşılaşacağını veya kendisince son derece meşru olan talebinin reddedileceğini öngörmesinin imkânsız olduğunu belirtmektedir.
24. Biyolojik ebeveynlerin menfaatlerine verilecek ağırlık ne olursa olsun, evlat edinen bir bekâr anne olması ve tek ebeveynli evlat edinme olgusunun, özel hayatının gizliliğine saygı gösterilmesi hakkına aykırı olarak, kamuoyu önünde açığa vurulmasının herhangi meşru bir amacı da olamaz.
Bu duruma örnek olarak başvuran, oğlunun okul öncesi eğitimi için kaydını yaptırırken ve birlikte yolculuk yaparken her defasında, yersiz olarak E.’nin evlat edinildiğini ifşa etmek ve çocuğun velayetinin kendisine verildiğini ispatlamak için mahkeme kararını göstermek zorunda kalmasını göstermektedir.
25. Sonuç olarak başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesinin 2. fıkrasında tanımlanan hangi durumun, evlat edinen bir annenin, nüfus kayıtlarında kendi ismini çocuğunun annesinin yazıldığı hanede görmekten men edilmesini gerektirebileceğini anlayamadığını belirtmektedir.
26. Hükümet ise, ulusal makamların biyolojik annenin ismini evlat edinen annenin ismiyle değiştirmeyi reddetmesinin Sözleşme’nin 8. maddesinde güvence altına alınan haklara müdahale olarak değerlendirilemeyeceğini ileri sürmektedir. Nitekim, olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan hukuk rejimi, evlat edinilen çocuk ile esas ailesi arasındaki bağın kopmaması ve yine “nesebin sahihliğini’’ ve biyolojik ebeveynlerin haklarına riayet edilmesini sağlamak için ve ayrıca evlat edinilenin diğer haklarıyla birlikte miras hakkının da korunması amacıyla bu şekilde düzenlenmiştir: Türk Medeni Hukuku sistemi içerisinde, her türlü evlat edinme, evlat edinene kişisel haklar sağlamak amacıyla değil, sadece çocuğun menfaatine yönelik olarak, yani evlat edinilene bir aile hayatı sağlama amacıyla gerçekleştirilmelidir.
27. Hükümet, tek ebeveynli evlat edinme hususuyla ilgili olarak ve Tüzüğün yürürlüğe girmesinden önce, bir taraftan ayırt etme gücüne sahip olmayan küçükler ve diğer taraftan evlat edinilenin öz ailesinin haklarını korumak amacıyla, hakimin evlat edinenin adının öz ebeveyn adı olarak kaydedilmesi bakımından her durumu kendi şartları içinde değerlendirmesine imkan tanımak amacıyla kanun koyucunun bilinçli olarak kanunda düzenleme yapmadığını ifade etmektedir. .
Diğer taraftan Hükümete göre, evlat edinen bir anneye, çocuğun anne adı hanesine kendi ismini yazdırma hakkı verilen örnekler de bulunmaktadır. Bu bağlamda Hükümet, 10 Kasım 2008 tarihinde Sarıyer (İstanbul) Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen bir kararın örneğini Mahkeme’ye sunmaktadır (Dosya No. 2008/339 – 2008/382). Bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
‘‘ (...) Davacının nüfus kaydına kendi ismini yazdırmak istemesi doğal bir durumdur. O yaştaki [yaklaşık olarak iki yaş, üç aylık olan] bir çocuğa annesinin başka birisinin olduğunu açıklamak birçok uygunsuz duruma ve zorluklara sebep olacağından çocuk belirli bir yaşa geldiğinde bu konuyla ilgili bilgilendirmek uygun olacaktır. Örneğin çocuğun okula başlayacak yaşa geldiğinde ve okula başladığında nüfus cüzdanında annesinin isminin yazılı olduğu hanede başka bir isim yazdığını öğrenmek zorunda kaldığında hayal kırıklığı yaşayabilir ya da çok üzülebilir, konu çocuğun arkadaşları tarafından öğrenildiğinde muhtemelen çocuğa karşı önyargılı davranılacaktır. Dolayısıyla mahkememiz de talebi haklı bulmaktadır. ‘‘
28. Böyle olmakla birlikte Hükümet, söz konusu dönemde Medeni Kanunun 314. maddesinin 4. fıkrasının uygulamasının, uygulamada ve evlat edinmek isteyen medeni durumu bekâr olan bireylerin anlayışında çeşitli belirsizliklere yol açtığını kabul etmektedir. Nitekim Hükümete göre kanun koyucu, tam da bu zor sorunu tamamen çözüme kavuşturmak için 15 Mart 2009 tarihli Tüzüğü yürürlüğe koymuştur.
29. Başvuran cevaben, ne mevzuat değişikliğinin ne de 9 Kasım 2010 tarihli davada sonuç olarak haklı bulunmasının, söz konusu tarihe kadar yaşadığı mağduriyetin acı verici sonuçlarını yok etmek için yeterli olmadığını ileri sürmektedir.
Başvuran, 15 Mart 2009 tarihli Tüzüğe verilecek önemle ilgili olarak, bu Tüzüğün ulusal hukuk düzeyinde beklenilen etkiyi göstermediğini ileri sürmektedir. Başvurana göre, bu türden bir değişikliğin, bir tüzük şeklinde değil, yine bir kanunla Medeni Kanun kapsamında yapılması gerekirdi. Zira tüzeükle yapılan bir değişiklik kamuoyu tarafından bilinmediği gibi, Yargıtay tarafından da bilinmemiştir. . Yoksa Yargıtay’ın 5 Kasım 2009 tarihinde, yani söz konusu Tüzüğün yürürlüğe girmesinden dokuz ay sonra ilk derece mahkemesinin kararını nasıl onamış olduğu başka şekilde açıklanamaz.
Aslında bizzat söz konusu değişikliğin yapılma sebebi bu değişiklikten önce insan hakları ihlallerinin yapılmış olduğunun bir göstergesidir. Nitekim Hükümet de "uygulamada bazı belirsizliklerin" var olduğunu belirterek bu durumu kabul etmektedir.
30. Başvuran son olarak, Hükümet tarafından atıf yapılan Sarıyer Sulh Hukuk Mahkemesi’nin kararının, konu hakkında çok daha az ılımlı bir tutumu olan Yargıtay’ın incelemesinden geçmeksizin kesinleşmiş, bilinen ve münferit bir emsale dayandığını ileri sürmektedir.
B. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
1. Kabul Edilebilirlik Hakkında
a) Mahkeme İçtüzüğünün 47. Maddesi
31. İçtüzüğün (24 Haziran 2009 tarihli şekli) 47. maddesi uyarınca yayımlanan Pratik Yönerge’nin ihlal edildiği iddiasıyla (yukarıda 18. paragraf) ilgili olarak, Mahkeme, söz konusu metnin uygulamasının, kendi önündeki yargılamaların yönetimine ilişkin olarak özel yetki alanına girdiğini belirtmek istemektedir. Dolayısıyla Sözleşmeci Devletler, Sözleşme’nin 35. maddesi alanında Pratik Yönerge’nin uygulanmasına ilişkin kabul edilemezlik gerekçelerini ileri süremeyeceklerdir. (bk. mutatis mutandis, Yüksel/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 49756/09, 1Ekim 2013).
Dolayısıyla Hükümetin bu bağlamda ileri sürdüğü gerekçenin dikkate alınmasına gerek yoktur.
b) Sözleşme’nin 35. Maddesinin 3. Fıkrasının (b) bendi
32. Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendi anlamında önemli bir zarara maruz kalınmadığına ilişkin itirazla ilgili olarak (yukarıda 19. paragraf), öncelikle, -hâkim ehemmiyetsiz meselelerle uğraşmaz (de minimis non curat praetor) ilkesinden yola çıkarak- bu yeni kabul edilebilirlik kriterinin, iddia edilen ihlalin, uluslararası bir yargı organı sıfatıyla Mahkeme’nin incelemesini haklı çıkarmak için azami bir ağırlık derecesine ulaşıp ulaşmadığının bilinmesi hususuna dayandığını hatırlatmak gerekmektedir (örneğin, Adrian Mihai Ionescu/Romanya [kabul edilebilirlik hakkında], No. 36659/04, § 32, 1 Haziran 2010 ve Korolev/Rusya (kabul edilebilirlik hakkında), No. 25551/05, 1 Temmuz 2010). Hükümet tarafından da ileri sürüldüğü gibi, bu sorunun incelenmesinde; ihlal edildiği iddia edilen hakkın doğası, ihlal iddiasının ciddiyeti ve/veya ihlalin başvuranın kişisel durumu üzerinde oluşturacağı olası sonuçları da göz önünde bulundurmak gerekmektedir: (Giusti/İtalya, No. 13175/03, § 34, 18 Ekim 2011 ve daha önce anılan Liga Portuguesa de Futebol Profissional, § 34).
33. Somut olayda, benzer bir değerlendirmenin, ihtilaf konusu davanın nesnel amacını olduğu kadar, Sözleşme’nin 8. maddesi anlamında özel hayat ve aile hayatı kavramlarından doğan temel bir hakkının ve tek ebeveynli evlat edinen statüsüne dayanan bir ayrımcılığa maruz kaldığı iddiasıyla Sözleşme’nin 14. maddesinin ihlal edildiği kanısına varan başvuranın öznel algısını da dikkate alması gerekmektedir (daha önce anılan Adrian Mihai Ionescu, § 34 ve Cusan ve Fazzo/İtalya, No. 77/07, § 36, 7 Ocak 2014).
34. Mahkeme, bu konu hakkında, Sözleşme’nin 8. maddesinin, diğer haklarla birlikte , kişilik ve kişisel gelişime ilişkin bir hakkı ve emsalleriyle dış dünya arasında ilişkiler kurma ve geliştirme hakkını koruduğunu (bk. Burghartz/İsviçre, 22 Şubat 1994, § 24, A Serisi No. 280B) ve daha önce de bu hükmün, -"özel hayat" yönünden olduğu kadar "aile hayatı" yönünden de- bireylerin isim ve soyadlarına ilişkin ihtilaflara da uygulanabilir olduğunu kabul ettiğini hatırlatmaktadır (Nihan Güroğlu/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 47188/06, 28 Eylül 2010 ve bu kararda yer alan atıflar– ayrıca bk. Boulgakov/Ukrayna, No. 59894/00, § 42, 11 Eylül 2007 ve Kemal Taşkın ve diğerleri/Türkiye, No. 30206/04, 37038/04, 43681/04, 45376/04, 12881/05, 28697/05, 32797/05 ve 45609/05, § 45, 2 Şubat 2010).
35. Bu bağlamda Mahkeme, Türkiye’de nüfus cüzdanlarının üzerinde yer alan bilgiler arasında kart sahibinin baba ve annesinin isimlerinin de yer aldığını yinelemektedir. Dolayısıyla bu belge, sadece toplumdaki kimliğin kişisel olarak tespit aracı olarak değil, aynı zamanda hak sahibinin ebeveynlerine ilişkin soy zinciri bağlarını da göstermesi sebebiyle aile bağını belirten bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple, başvuranın menfaati açısından evlat edindiği oğlunun kişisel evraklarında yapılan, anne tarafından soy zincirine ilişkin verilen bilgilerin değiştirilmesi hususu, Sözleşme’nin 8.maddesinin alanına girmektedir (daha önce anılan Nihan Güroğlu).
36. Dolayısıyla başvuran için konunun öznel bir önemi olduğu açıktır. Nitekim başvuran, evlat edindiği oğlunun nüfus kaydında ve nüfus cüzdanında anne hanesinde kendi isminin yazması için bir hukuk davası açmış ve davayı temyiz aşamasına kadar takip etmiştir (bk. mutatis mutandis, Eon/Fransa, No. 26118/10, § 34, 14 Mart 2013 ve daha önce anılan Cusan ve Fazzo, § 37).
Başvuranın, yeni Tüzüğün hükümlerinden yararlanmak için bir yıl, sekiz ay boyunca niçin beklediği hususu (yukarıda 19. paragrafın sonu), davanın bu yönüne ilişkin olarak önem arz etmemektedir, benzer koşul, gerektiği takdirde, ancak Sözleşme’nin 41. maddesinin uygulanması amacıyla dikkate alınabilir.
37. Sonuç olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendinin ilk şartı olan başvuranın önemli bir zarara maruz kalmaması koşulunun, gerçekleşmediği kanısındadır ve Hükümetin itirazını reddetmektedir.
c) Sözleşme’nin 34. maddesi ve 37. maddesinin 1. fıkrası
38. Dolayısıyla geriye Hükümetin, Sözleşme’nin 34. maddesi ve öz olarak 37. maddesinin 1. fıkrası anlamında, başvuranın ‘‘mağdur’’ sıfatını kaybettiğine dair itirazının incelenmesi kalmaktadır (yukarıda 20. paragraf).
Mahkeme, birinci yönle ilgili olarak, ancak ulusal makamların, açıkça veya en azından öz olarak, Sözleşme’nin ihlalini tanıyıp, tazmin etmiş olmaları halinde, başvuranın lehinde verilen bir karar veya tedbirin, kendisinin ‘‘mağdur’’ sıfatını, ilke olarak ortadan kaldırabileceğini hatırlatmaktadır (örneğin bk. Konstantin Markin/Rusya[BD], No. 30078/06, § 82, AİHM 2012 (karar özetleri) ve daha önce anılan Cusan ve Fazzo, § 31 ve bu kararda gösterilen atıflar).
Bu ilke dikkate alındığında, nüfus müdürlüğünün, Üsküdar Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurulmasından yaklaşık olarak üç yıl sonra, 9 Kasım 2010 tarihinde başvuranın talebini kabul etmiş olması (yukarıda 7. ve 12. paragraflar) kendisinin mağdur sıfatını ortadan kaldırmamaktadır, zira nüfus müdürlüğünce verilen kararda hiçbir şekilde ilgilinin Sözleşme ile güvence altına alınan haklarının, en azından öz olarak, ihlal edilmiş olduğu yönünde bir kabul yer almamaktadır. Ayrıca başvurana tazminat olarak herhangi bir meblağın ödendiğini veya ödenmesinin öngörüldüğünü gösteren bir unsur bulunmamaktadır.
39. Mahkeme, itirazın ikinci kısmı ilgili olarak, Hükümet gibi, Sözleşme’nin yeniden düzenlenen 35. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendinin, gerçekten de kısmen Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasından esinlendiğini hatırlatmaktadır. Nitekim Mahkeme, daha önce de, bu hüküm alanında, mesela ilgili mevzuatın değişikliğe uğraması ve daha önce kendisine başvurulan diğer davalarda benzer sorunların çözüme kavuşması halinde, insan haklarına riayetin, davanın incelenmesine devam edilmesini gerektirmediği kanaatine varmıştır (Léger/Fransa (kayıttan düşürülme kararı) [BD], No. 19324/02, § 51, 30 Mart 2009 ve daha önce anılan Liga Portuguesa de Futebol Profissional, § 41).
40. Bu tespiti yaptıktan sonra Mahkeme, kararlarının sadece kendisine yapılan başvuruların çözümlenmesine hizmet etmediğini, aynı zamanda daha geniş anlamda, Sözleşme normlarının açıklığa kavuşturulmasına , korunmasına ve geliştirilmesine ve böylece devletlerin, Sözleşmeci taraflar sıfatıyla üstlendikleri yükümlülüklere riayet etmelerine de katkıda bulunduğunu hatırlatmaktadır; Sözleşme tarafından oluşturulan sistemin başlıca amacı, şahıslara bir başvuru yolu sunmak olsa da, ayrıca insan haklarını koruma normlarını yükselterek ve bu alandaki içtihatları Sözleşme’ye taraf devletlerin toplumlarının tümüne yayarak, genel menfaat içerisinde, kamu düzeninde meydana gelen sorunları inceleme amacı bulunmaktadır (özellikle bk. daha önce anılan Konstantin Markin, § 89 ve bu kararda gösterilen atıflar).
Bu bağlamda Mahkemenin bugüne kadarSözleşme’nin tek başına 8. maddesi açısından somut olayda ileri sürülen özel sorun hakkında karar verme imkânı olmadığını gözlemlemek yeterlidir. Kıysalanabilir diğer tek dava da Nihan Güroğlu/Türkiye davasıdır ki Mahkeme orada sadece 14. madde ile bağlantılı bir inceleme yapmıştır. .
41. Mahkeme, Türk Medeni Kanunu’nun 314. maddesi tarafından düzenlenen kuralların uygulanmasına ilişkin olarak, yukarıda bahsedilen tevzu değişikliğinin şüphesiz hukuk güvenliğini ve bireylerin güvenini güçlendirmiş olduğunu kaydetmektedir. Bununla birlikte, mevcut başvurunun konusu, incelenmesiyle ilgili tüm tarafların menfaatine olacak şekilde Sözleşme tarafından öngörülen koruma normlarının açıklığa kavuşturulmasına, korunmasına ve geliştirilmesine imkân tanıyan ve toplumun genelini ilgilendiren bir soruna ilişkindir.
42. Dolayısıyla, Hükümetin üçüncü itirazının da tüm yönleriyle reddedilmesi uygundur.
d) Sonuç
43. Sonuç olarak Mahkeme, tek başına veya Sözleşme’nin 14. maddesiyle değerlendirildiğinde, Sözleşme’nin 8. maddesine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna, herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığına karar vermiştir.
2. Esas Hakkında
a) Sözleşme’nin 8. maddesine ilişkin olarak
44. Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesinin, devlete, kamu yetkilerinin keyfi müdahalelerden kaçınmasını emretmekle yetinmediğini hatırlatmaktadır: daha çok negatif olan bu yükümlülüğe, özel hayata ve/veya aile hayatına saygıyı amaçlayan tedbirlerin alınmasını içeren pozitif yükümlülükler (Dickson/Birleşik Krallık [BD], No. 44362/04, § 70, AİHM 2007V ve özellikle aile hayatıyla ilgili olarak bk. Todorova/İtalya, No. 33932/06, § 69, 13 Ocak 2009) ve ilgili hakların etkin korunmasına ilişkin bir sistemin oluşturulması da eklenebilir (Taliadorou ve Stylianou/Kıbrıs, No.39627/05 ve 39631/05, § 49, 16 Ekim 2008).
Söz konusu yükümlülükler ayrıca, kişisel hakların korunmasına ayrılan, söz konusu haklara getirilen olası kısıtlamaların orantılılığını etkin olarak değerlendirmeye kendi önünde imkân veren türden bir adli bir mekanizma (daha önce anılan Taliadorou ve Stylianou, § 55 in fine) ve icra mekanizmasını kuran bir mevzuat çerçevesinin oluşturulmasının yanı sıra gerektiği takdirde özel tedbirlerin alınmasını da içermektedir (X ve Y/Hollanda, 26 Mart 1985, § 23, A Serisi No. 91 ve Tysiąc/Polonya, No.5410/03, § 110, AİHM 2007I).
45. Somut olayda Üsküdar Sulh Hukuk Mahkemesi, başvuranın talebini yasal dayanaktan yoksun olduğu ve bu bağlamda herhangi bir anayasaya aykırılık sorununun bulunmadığı gerekçesiyle reddetmiştir (yukarıda 8. paragraf). Yargıtay, 5 Kasım 2009 tarihinde söz konusu kararı, karar vermeden önce yürürlüğe girmiş olan yeni Tüzük hakkında bile olsa, başka herhangi bir gerekçe veya açıklama yapmaksızın tüm hükümleriyle onamıştır (yukarıda 9 ve 10. paragraflar).
46. Dolayısıyla mevcut dava, tek ebeveynli evlat edinmeyi gerçekleştirmek için istekli kişilerin karşılaşabileceği sorunların bir yönünü ele almaktadır ve Mahkeme, bu sorun karşısında verilen hukuki tepki dikkate alındığında, söz konusu davanın, Devletin, yasama, icra ve adli makamları aracılığıyla özel hayata ve aile hayatına etkin olarak saygı gösterilmesini güvence altına almaya dair pozitif yükümlülükleriyle ilgili bir dava olarak incelenmesinin uygun olduğuna hükmetmektedir (mutatis mutandis, Evans/Birleşik Krallık [BD], No. 6339/05, §§ 75 ve 76, 10 Nisan 2007, daha önce anılan Taliadorou ve Stylianou, § 50 ve daha önce anılan Todorova, § 70).
Bu konuda, ilgili dönemde Türk Medeni Kanunun, bu kişilere evlat edindikleri çocuklara kendi soyadlarını verme hakkını tanıdığını ancak, biyolojik ebeveynin isim hanesine evlat edinen ebeveynin isminin kaydedilmesine ilişkin olarak hiçbir normatif çerçeve öngörmediğini hatırlatmak uygun olacaktır (yukarıda 13 ve 14. paragraflar - bk. Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına giren diğer yönleri ilgilendiren kıyaslanabilir durumlar için, mutatis mutandis, daha önce anılan X ve Y/Hollanda, § 27, L./Litvanya, No. 27527/03, §§ 57 ve 58, AİHM 2007IV, ve daha önce anılan Taliadorou ve Stylianou, § 57).
47. Bununla birlikte Hükümete göre, burada kanuni bir boşluk söz konusu değildir: kanun koyucu, sadece biyolojik ebeveynlerin ve ayırt etme gücüne sahip olmayan evlat edinilen çocukların haklarını korumak (yukarıda 27. paragraf) ve biyolojik soy ilişkisini, “nesebin sahihliğini ‘‘ ve sonuç olarak mirasa ilişkin bağları devam ettirmek amacıyla, hâkimlere her davanın koşullarını duruma göre değerlendirme imkânı sunarak, somut olayda ileri sürülen sorunu bilinçli olarak belirsiz bırakmıştır (yukarıda 26. paragraf).
48. Mahkeme, bu türden davalarda, çatışmalarının engellenmesinin zor olduğu menfaatlerin varlığını yadsımamaktadır: bu menfaatler bir taraftan öz annenin, diğer taraftan evlat edinen ailenin ve kamunun menfaatleridir. Mahkeme, benzer menfaatlerin dengelenmesinin sağlanması amacıyla devletin belli bir takdir yetkisinin olduğununu kabul etmektedir. Ancak, bütün bu durumlarda çocuğun üstün ve öncelikli bir menfaatine öncelik tanınmalıdır (Odièvre/France [BD], No. 42326/98, §§ 40 ve 45, AİHM 2003III, daha önce anılan Todorova, § 77 ve daha önce anılan Evans, § 75).
49. Bu şekilde tanımlanan takdir yetkisi, tek ebeveynli evlat edinmelerin altında yatan farklı kişisel menfaatlerin uzlaştırılması konusunda Türk hukuk mahkemelerine verilmiş olan sözde takdir yetkisiyle açıkça örtüşmektedir. Mahkeme, bu belirli husus ile ilgili olarak, kendisini, söz konusu mahkemelerin yerine koyma görevi bulunmadığının; ancak bu mahkemelerin, söz konusu takdir yetkisini kullanarak verdikleri kararları Sözleşme bağlamında incelemekle yükümlü olduğunun altını çizmektedir. (daha önce anılan X ve Y/Hollanda, § 29 ve daha önce anılan Todorova, § 72).
50. Bu tespitten sonra Mahkeme, öncelikle ne ilk derece mahkemesi hâkimlerinin, ne de Yargıtay hâkimlerinin, en azından, E.’nin evlat edinilmesine bağlı olarak yarışan menfaatleri koruyacak şekilde kanunda (yukarıda 15. paragraf) görülen boşluğudoldurmalarını gerektiren ve başvuranın Medeni Kanun’un 1. maddesinden kaynaklanan yorum kurallarından çıkardığı çözüm yolunu dikkate almadıklarını gözlemlemektedir (yukarıda 7. paragraf).
Mahkeme ayrıca, ihtilaf konusu kararlarda, söz konusu hâkimlerin mevcut davanın özel koşullarını dikkate alan, dahası E.’nin menfaatlerinin korunması endişesi taşıyan bir değerlendirme yaptıklarına dair kendisini ikna edebilecek herhangi bir unsur görmemektedir.
Dolayısıyla, Hükümetin de iddia ettiği gibi, hâkimlerin aslında, E.’nin miras veya diğer haklarının korunması için öz ailesinden koparılmasının engellenmesi amacı içerisinde davranmak isteyip istemedikleri pek de önem arz etmemektedir. Zira, böyle bir amacın olduğu varsayılsa bile, bu amaç tek başına,başvuranın talebinin reddedilmesini haklı gösteremeyecektir. Gerçekten de, E.’nin öz ailesi ile olan bağı ve evlat edinilmesi hakkındaki resmi bilgiler zaten nüfus müdürlüğü resmi kayıtlarında bulunmaktaydı ve gerektiği takdirde, devlet her halükarda kanun tarafından öngörülen koşullarda, çocuğun usulüne uygun olarak öz ailesine (de cujus) mirasçı olmasını sağlayabilirdi.
Böylesi bir maca ulaşmak için, evlat edinilen ve edinenin statülerini açığa vurmak veya küçük yaştaki çocuğa bu hassas durumu bir anda açıklamak zorunda kalma baskısı altında, başvuranı acı veren bir duruma sokacak şekilde, oğluyla özel hayatının ve aile hayatının sürdürülmesi için kişisel belgeleri üzerinde biyolojik annesinin isminin belirtilerek, E.’nin evlatlık olduğunun ifşa edilmesi için zorlayıcı herhangi bir ek üstün menfaat bulunmamaktaydı.
51. Türk kanun koyucununbir taraftan çocukların, diğer taraftan da onların öz aileleri ve evlat edinen bekar ebeveynlerin menfaatleri arasında kurmayı amaçladığı denge, esasen Sözleşme’nin 8. maddesinden doğan pozitif yükümlülüklere özel bir önem verilmesini gerektirmekteydi.
Bu amaçla, hedeflenen korumanın etkin olması için, yerel hukuk siteminde Sözleşmenin 8. maddesi tarafından başvurana tanınmış olan temel haklara veya ‘‘özel’’ nitelikte olan haklara getirilen kısıtlamaların orantılılığının değerlendirilmesine imkân vermek amacıyla açık bir çerçevede düzenlenmiş olması gerekirdi, zira, -somut olaydaki gibi- bu hakların kullanımı hakkında yerel mahkemelerin yetersiz ve gerekçesiz değerlendirmeleri kabul edilebilir bir takdir yetkisi niteliğinde değildi . (bk. mutatis mutandis, Connors/Birleşik Krallık, No. 66746/01, § 82, 27 Mayıs 2004 ve burada yer alan atıflar, daha önce anılan Taliadorou ve Stylianou, § 58).
52. Son olarak, Hükümet’in kendi iddiasına dayanak olarak sunduğu emsal (yukarıda belirtilen 27. paragraf in fine) ile ilgili olarak, bu emsalde başvuranınkine benzer bir durum söz konusudur ve hâkim talebi kabul ederken çocuğun ve kendisini evlat edinen annesinin menfaatlerinin uygun şekilde değerlendirilmesine dayanmıştır. Bu sebeple, Hükümet, evlat edindiği oğlu okul çağına gelmiş olan başvuranın davasında -muhtemelen tek örnek olan- bu emsalde yer alan benzer gerekçelerin neden kullanılamayacağını ve hatta dikkate alınamayacağını açıklayamamıştır.
Bu şekilde değerlendirildiğinde, Mahkeme, Türk Hukukunun tek ebeveynli evlat edinmeler konusunda hâkimlerin takdir yetkisinin alanının ve uygulama şeklinin yeterince açık olarak belirtilmemiş olması sebebiyle, emsal kararın - Hükümetin de kabul ettiği gibi- olayların meydana geldiği dönemde hüküm süren hukuk güvensizliğinin (yukarıda 28. paragraf) niteliğini daha da fazla gösterdiğini gözlemlemektedir (mutatis mutandis, Amann/İsviçre [BD], No. 27798/95, § 62, AİHM 2000II ve Stolder/İtalya, No. 24418/03, § 33, 1 Aralık 2009).
53. Mahkeme böylelikle ilk değerlendirmelerine dönerek: tek ebeveynli evlat edinmeler konusunda, Türk Medeni Kanununun, başvuranın durumunda bulunan kişileri etkileyen yasal bir boşluk teşkil ettiği kanısını yinelemiştir ki başvuranın talebi kanun koyucu tarafından şüphesiz öngörülmeyen ve genel menfaat ile kişilerin yarışan menfaatleri arasında adil bir denge kuracak şekilde çevrelenmeyen bir hukuki ortamdan doğmuştur.
Mahkeme, ilgili dönemde düzenlendiği şekliyle medeni hukukun korunmasının, Sözleşme’nin 8. maddesi tarafından davalı devlete yüklenen pozitif yükümlülükler bakımından yeterli olamadığı sonucuna varmıştır.
54. Dolayısıyla, bu bağlamda söz konusu hüküm somut olayda ihlal edilmiştir.
b) Sözleşme’nin 8. Maddesiyle Birlikte 14. Maddesine İlişkin Olarak
55. Mahkeme, başvuranla ilgili olarak, tek başına Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edilmiş olduğu tespitini göz önünde bulundurarak (yukarıda 57. paragraf), bu hüküm ile Sözleşme’nin 14. maddesinin birlikte ihlal edildiğine ilişkin şikâyetin başvuran bakımından incelenmesinin gerekli olmadığı kanısına varmaktadır (diğer kararlar arasında bk., Mennesson/Fransa, no.65192/11, § 108, AİHM 2014 (karar özetleri)).
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
56. Başvuran ayrıca, davasına bakan mahkemelerin, şikâyetçi olduğu durumun kaynağındaki hukuki boşluğu doldurarak veya (Anayasa Mahkemesine başvurmak için) bekletici bir sorun yaparak söz konusu durumu önlemelerinin mümkün olmasına rağmen, başvurusunu reddetmelerinden şikayetçi olmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak başvuran, özellikle Medeni Kanunun ve -uluslararası sözleşmelerin kanun hükümünde olduğunu öngören-Anayasa’nın 90. maddesinin hükümlerini dikkate almadan, ulusal hukukta olduğu kadar uluslararası hukukta da yer alan ilgili hükümler ışığında davasının incelenmesi görevini önemsemeyecek şekilde gerekçesiz bir karar vermesinden dolayı Üsküdar Aile Mahkemesini eleştirmektedir.
Başvurana göre, bu koşullar Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında adil yargılanma hakkını ihlal etmiştir. Söz konusu hüküm aşağıdaki gibidir:
‘‘ Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından, (...) hakkaniyete uygun şekilde görülmesini isteme hakkına sahiptir.’’
57. Hükümet bu iddiayı kabul etmemektedir.
58. Mahkeme, yukarıda belirtilen şikâyetin, özü itibariyle, daha önce Sözleşme’nin 8. maddesi açısından incelenen olguların bir kısmıyla ilgili olduğunu ve bu hükmün ihlal edildiği sonucuna zaten vardığını gözlemlemektedir (yukarıda 57. paragraf).
Mahkeme ayrıca, somut olayda, başvurunun bu kısmının kabul edilebilirliği ve esası hakkında karar vermenin gerekli olmadığı kanısındadır (bk. mutatis mutandis, Thlimmenos/Yunanistan [BD], No. 34369/97, § 53, AİHM 2000IV).
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
59. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
‘‘Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.’’
A. Tazminat
60. Başvuran, nihayet haklarının tanındığı 9 Kasım 2010 tarihine kadar maruz kaldığı manevi zarar karşılığında 200.000 avro (EUR) talep etmektedir.
61. Hükümet, somut olayda başvuranın herhangi bir manevi zarara uğradığını ispatlayamadığı kanısındadır. Her halükarda başvuranın talebi aşırıdır ve kanıtlanmasına yarayacak her türlü dayanaktan yoksundur.
62. Mahkeme, manevi tazminatla ilgili olarak, şüphesiz başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesinin tespit edilen ihlalinin ardından acı çektiğini kabul etmektedir. Bununla birlikte Mahkeme, Hükümet gibi, bu bağlamda talep edilen miktarın fahiş olduğuna hükmetmektedir.
Hakkaniyete uygun şekilde karar vermesi gereken Mahkemenin, -ihtilaf konusu dava, Türk mahkemeleri önünde derdest iken meydana gelen ve başvuranın maruz kaldığı manevi zararı belirli bir ölçüde tazmin etmek zorunda kalmış olan 15 Mart 2009 tarihli mevzuat değişikliği gibi bu durumda maruz kalınan zararı etkilemiş olabilecek-davanın kendine özgü koşullarını dikkate alması gerekmektedir. Mahkeme ayrıca, söz konusu mevzuat değişikliğinden önce başvuranın kişisel durumunun zorluğunu sorgulamaksızın, bu değişikliğin yapıldığı tarih ile şikâyet edilen durumun sonlandırıldığı başvuranın yetkili makamlara başvurduğu 9 Kasım 2010 tarihi arasında geçen yaklaşık olarak bir yıl, sekiz aylık zaman dilimini dikkate almaktadır.
Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları göz önünde bulundurarak ve Sözleşme’nin 41. maddesinin özel hayatın ve aile hayatının korunması alanında uygulanması hususunda ilgili içtihadından esinlenerek, manevi tazminat olarak başvurana 2.500 avro ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Giderler
63. Başvuran, tercüme masrafları bağlamında, bir makbuz kopyasını dayanak göstererek, 650 Türk lirası (TRY) talep etmektedir. Başvuran ayrıca, avukatına ödediği 15.400 TRY (yaklaşık olarak 5.294 avro (EUR)) miktarının kendisine geri ödenmesini talep etmektedir. Başvuran, İstanbul Barosu’nun 2013 yılı Avukatlık Ücret Tarifesi Çizelgesi’nin 21. maddesinin b) başlığında belirlenen asgari miktar temelinde, 18 Mart 2013 tarihli bir sözleşme uyarınca bu miktarı ödemek zorundadır.
64. Hükümet, söz konusu miktarların, özellikle avukatlık ücreti bağlamında ileri sürülen meblağın, Türkiye’de mevcut davaya benzer diğer davalarda ödenen miktarlarla aynı ölçüde olmadığını ileri sürmektedir. Tercüme hizmeti için ödenen ücretle ilgili makbuzun ise, bu başvurunun sunulmasına ilişkin bir iş olduğunu gösteren hiçbir unsur bulunmamaktadır.
65. Mahkeme, başvuranın, taleplerine dayanak olarak Mahkeme’ye öncelikle bir tercüme hizmetine ilişkin olarak 650 TRY miktarında bir makbuz sunduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, dosya içeriği kapsamında, bu türden bir harcamanın davayla ilgili ve gerçek olduğu konusunda ikna olmuştur.
Mahkeme, avukatlık ücretine ilişkin olarak, bu ödemeyle ilgili yapılan ve İstanbul Barosu 2013 yılı Avukatlık Ücretleri Çizelgesi referans alınarak, 15.400 TRY miktarında şart koyulan sözleşmeyi dikkate almaktadır. Bu bağlamda herhangi bir ödemenin yapıldığına dair bir kanıt görülmemesine rağmen, başvuran, avukatına, yerel mahkemelerde olduğu kadar Strazburg’da da kendisini temsil etmek amacıyla önemli bir hizmet sağlaması sebebiyle, bir meblağ ödemek zorunda kalacağı şüphesizdir (Krejčíř/Çek Cumhuriyeti, No. 39298/04 ve 8723/05, § 137, 26 Mart 2009). Bununla birlikte Mahkeme, söz konusu sözleşmede belirlenen miktarın aşırı olduğu gerekçesiyle, bunun ödenmesini kabul edemeyecektir.
66. Mahkeme, kendisine sunulan unsurları, yukarıda belirtilen kriterleri ve davanın karmaşıklığı dikkate aldığında, tüm masraf ve giderleri için başvurana 3.000 EUR ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
67. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 8. ve 14. maddelerine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;
2. Oybirliğiyle, tek başına değerlendirildiğinde Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 8. maddesiyle birlikte ileri sürülen 14. maddeye ilişkin şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına;
4. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilirliğinin ve esasının ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
5. a) Oybirliğiyle, davalı devletin, başvurana, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat karşılığında 2.500 avro (ikibinbeşyüz avro (EUR)) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Bire karşı altı oyla, davalı devletin, başvurana, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, tüm masraf ve giderleri karşılığında 3.000 avro (üçbin avro (EUR)) ödemekle yükümlü olduğuna;
c) Bu meblağlara, söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, başvurunun geri kalan kısmı için ileri sürülen adil tazmin taleplerinin reddedilmesine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş, İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca,20Ocak 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithGuido Raimondi
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve İçtüzüğün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, işbu karar ekinde, Yargıç Sajo’nun sunmuş olduğu muhalefet şerhi bulunmaktadır.
G.RA.
S.H.N.
YARGIÇ SAJO’NUN SUNDUĞU MUHALEFET ŞERHİ
Hüküm fıkrasındaki masraf ve giderlere ilişkin olarak 5. maddenin b) başlığında çoğunluğun varmış olduğu sonuca katılmadığımıbelirtmek isterim.
Full & Egal Universal Law Academy