Olaylar – Aralık 2006’dan beri yargılama öncesi tutukluluk halinde olan başvuran, Şubat 2007’de, mide ve hazım sorunlarından şikâyet etmeye başlamıştır. Eylül 2008’de Ağır Ceza Mahkemesi kendisini kasten adam öldürmekten suçlu bulmuş ve on beş yıl hapis cezası vermiştir. Bu karara karşı temyizin ardından, yargılama öncesi tutukluluğu devam etmiştir. Nisan 2009’da, kendisine ileri evre mide kanseri teşhisi konulmuştur. Daha sonradan geçici olarak salıverilmesi için yaptığı başvuruların tamamı reddedilmiştir. Şubat 2011’de, Yargıtay başvuranın mahkûmiyet kararını onamış; bunun sonucunda söz konusu karar kesinleşmiştir. 2011 yılı Haziran ayında, hastalığının tedavi edilemez olduğuna ve kendisini cezaevi ortamında tedavi etme yönünde bir girişimin hayatını tehlikeye sokabileceğine işaret eden bir sağlık raporunun ardından, cezasının ertelenmesi için dava açılmıştır. Başvuran, 12 Temmuz 2011 tarihinde, geçici salıverilme, tutukluluğunun ertelenmesi veya Cumhurbaşkanı affı elde etme umuduyla açtığı davalar tamamlanmadan önce ölmüştür.
Hukuk – 3. Madde: Başvuranın durumunun ciddî olduğu ve zaman içerisinde kötüleştiği tartışma konusu olmamıştır ki; cezaevi ortamında tedavi edilmesi, tartışmalara yol açmıştır. Yargılama öncesi tutukluluktayken, salıverilmesi için birbiri ardına yaptığı taleplerin tamamı, sağlık raporlarıyla desteklenmelerine rağmen, reddedilmiştir. Mahkemeler, yalnızca nihaî hükme sahip bir kararla mahkûm edilmiş kişiler için uygun olduğu gerekçesiyle, ciddî hastalığı bulunan mahkûmlara uygulanan usulleri uygulamayı reddetmiştir. Bu yorum, kısmen, ilgili yasa hükümlerinin kesin olmayan niteliğinden ve Ceza Muhakemeleri Usulleri Kanunu’nun uygulanmasında hâkimlerin mahkûmun klinik durumunu gereğince göz önünde bulundurmasını gerektiren açık bir kuralın bulunmamasından kaynaklanmıştır. Bu doğrultuda, hastalığı bulunan mahkûmları korumaya yönelik sistem, gerekli açıklık, öngörülebilirlik ve etkililikten yoksundu.
Mahkûmiyeti kesinleştikten sonra, hastalığı o ana kadar son evreye ulaştığı için, başvuran, ciddî hastalığı olan mahkûmların sağlığını korumayı amaçlayan yasal tedbirlere başvurmak için gerekli şartları uygulamada karşılamıştır. Avukatı, bir kez daha Cumhurbaşkanı affı için başvuruda bulunmuş ve cezasının ertelenmesini talep etmiştir. 8 Nisan 2011 tarihinde başvurandan sorumlu hastane birimi, durumunun cezaevinde kalmaya elverişli olmadığını açıklamıştır. Bununla birlikte, yasalara göre konuyu Adlî Tıp Kurumu’ndan bir ihtisas kuruluna göndermesi gereken savcılık, bunu yapmadan önce yaklaşık yirmi gün beklemiştir. Buna karşın, kurulun, belirli bir kişinin sağlığını değerlendirmede, onu düzenli olarak takip eden uzman hastane biriminden daha yetkin olduğuna dair hiçbir gösterge bulunmamaktaydı. Bu sebeple, belirlenmesi gereken tek konu, hastanede teşhis edilen hastalığın, başvuranı kanunla öngörülen bir tedbirin uygulanmasına uygun kılıp kılmadığı iken; Adlî Tıp Kurumu’nun neden başvuranın bir başka şehre gönderilerek yeniden muayene edilmesinin uygun olacağına kanaat getirdiğini ve bunu yapmadan önce neden 8 Haziran 2011 tarihine kadar beklediğini anlamak güçtür. Son olarak, adlî tıp uzmanları, nihayet başvuranın salıverilmesine izin veren raporlarını sunmak için bir hafta daha beklemiştir. Rapor, ilgili savcıya gönderilmemiş, yalnızca çıkarıldığı 15 Haziran 2011 tarihinden bir hafta sonra Adalet Bakanlığı resmî internet portalında yayınlamış ve savcılık tarafından, başvuranın ölümünden altı gün sonra, 18 Temmuz’a kadar teslim alınmamıştır. Dolayısıyla söz konusu usuller, formaliteleri insanî kaygıların üzerinde tutan bir biçimde uygulanmış ve sonuç olarak, o sırada ölmekte olan başvuranın son günlerini onuruyla yaşamasına engel olmuştur. Türk Hukuku’nda teoride var olan koruma sistemine erişimi olmaksızın tutukluluğu, onurunu sarsmış ve kendisini, özgürlükten yoksun bırakılma ve kanser tedavisi ile birlikte gelen kaçınılmaz acı seviyesini aşan bir zorluk içerisine sokmuştur.
Sonuç: ihlâl (oybirliğiyle).
3. madde ile bağlantılı olarak 14. madde: Hakkında şikâyette bulunulan olaylar, ihlâl edildiği tespit edilen 3. maddenin kapsamına girmektedir. 14. maddede yer alan “herhangi başka bir durum” ifadesi, başvuranın “geçici tutukluluk” durumunu kapsamaktaydı ve başvuran, “hüküm giymiş tutuklularınkine” benzer bir durumda olduğunu iddia edebilirdi. Dolayısıyla, 14. madde işbu davada geçerliydi.
Yürürlükte olan mevzuat gereğince, yargılama öncesi tutukluluk halinde bulunan kişiler, çeşitli salıverilme biçimlerinden yararlanma hakkına sahip değildi. Bu nedenle, yargılama öncesi tutukluluk halinde bulunan kişiler ile kesinleşmiş bir cezayı çeken mahkûmlar arasında bir muamele farklılığı bulunmaktaydı; zira geçici tutukluluk halindeki kişiler, ölümcül bir hastalıktan muzdarip olmaları durumunda, diğer hükümlülerle aynı yasal korumadan yararlanamamaktaydı. Bununla birlikte, Avrupa Cezaevi Kuralları[1], geçici olarak tutuklu tutulan kişiler ile bir mahkûmiyet kararı sonrası özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiler arasında hiçbir ayrıma izin verilmediğini belirtmektedir. Diğer tavsiye kararları da, ölümcül hastalığı olan kişilerin tedavisi konusuyla ilgilenmiştir. Bu doğrultuda, Mahkeme, Laduna / Slovakya kararında benimsediği, ziyaret edilme hakkının kullanımında, tutuklu ve mahkûmlar arasında muamele farklılığı ile ilgili yaklaşımını onaylamıştır. Bu yaklaşım, kısa dönemde ölüm ihtimali arz eden bir hastalıktan muzdarip mahkûmların onurunun korunmasını ilgilendiren işbu davada evleviyetle geçerliydi.
Sonuç: ihlâl (oybirliğiyle).
46. Madde: İşbu davada ortaya atılan sorunların, geçici tutukluluk halindeki bir kişinin, kısa dönemde ölüm ihtimali arz eden bir hastalıktan muzdarip olduğu her defasında yeniden gündeme gelmesi muhtemeldi. Mahkeme, istisnaî olarak, mahkûmların sağlık ve refahını korumak amacıyla, yürürlükte bulunan usulî düzenlemelerle ilgili olarak fark edilen sorunlardan bazılarını hafifletebilecek genel tedbirlere işaret etmiştir.
Geçici tutukluluk halinde bulunan ve tanım gereği masum olduğu varsayılan kişilere ilişkin kararlar verirken, hâkimlerin, insanî kaygıları akılda tutarak, söz konusu kişilerin sağlık durumunu ve klinik durumlarının cezaevi yaşamına uygunluğunu göz önünde bulundurmasını gerektiren açık bir kural olması gerekmektedir.
Ayrıca, sağlık durumları istisnaî biçimde ciddî olan tutukluların olduğu hallerde, Yargıtay’ın, bilhassa dava kendisine otomatik olarak gönderilmişse, söz konusu tutukluları yargılamaların herhangi bir aşamasında serbest bırakma yetkisine sahip olması gerekmektedir.
Sağlık nedenleriyle cezaların ertelenmesi ve temelde nesnel tıbbî bulguların değerlendirmesine ve doğası gereği insanî kaygılara dayanılarak, tıbbî gerekçelerle Türkiye Cumhurbaşkanı nezdinde yapılan özel af başvurularına gelinecek olursa; koruma sistemi, ister yeni kurallar tesis edilmesi suretiyle, isterse mevcut kurallar gereğince, geçici tutukluluk halinde olup kısa dönemde ölüm ihtimali arz eden hastalıklardan muzdarip kişilerin, mahkûm tutuklulara sunulan benzer olanaklardan yararlanma fırsatına sahip olmasını temin edebilirdi.
Amacı bir mahkûmun hastalığının cezaevi hayatına uygun olup olmadığının belirlenmesi olan, adlî tıp incelemelerinden oluşan resmî sistem ile ilgili olarak, Adlî Tıp Kurumu’na belirleyici bir rol veren mevcut usulün, ölümcül hastalığı olan mahkûmların daha fazla tek başına kalmamaları veya gecikmeler, karar hataları veya diğer eksiklikler nedeniyle daha fazla acı çekmemeleri için, aşırı biçimsel bir yaklaşımdan kaçınmak üzere basitleştirilmesi gerekmektedir.
Mahkeme, istenilen sonuçlara ulaşılması için gerekli olduğunu düşündüğü genel tedbirlerin alınmasını davalı Devlet’e bırakmıştır.
41. Madde: Manevî tazminat olarak, başvuranın varislerine müştereken 20.000 avro; maddî tazminat talebi reddedilmiştir.
(Bakınız Laduna / Slovakya, no. 31827/02, 13 Aralık 2011, Bilgi Notu no. 147)
[1] Avrupa Cezaevi Kuralları konusunda Avrupa Konseyi üye Devletleri’ne yönelik 11 Ocak 2006 tarih ve Rec(2006)2 sayılı Bakanlar Komitesi Tavsiye Kararı.
Full & Egal Universal Law Academy