AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başvuru no. 57218/10
GÜLLÜ / TÜRKİYE
STRAZBURG
13 Haziran 2017
İşbu karar kesindir ve bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Güllü / Türkiye davasında,
Başkan,
Ledi Bianku,
Hâkimler,
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 16 Mayıs 2017 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, bu ülkenin vatandaşı Barış Güllü’nün (“başvuran”), 26 Ağustos 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu (57218/10 No.lu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosu’na bağlı Avukat İ, Akmeşe tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ise (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3.Başvuran, özellikle Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
4.Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyet, 6 Kasım 2014 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiş ve Sözleşme’nin 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
5.Hükümet, başvurunun Komite tarafından incelenmesine itiraz etmektedir. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra itirazı reddetmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
6. Başvuran, merkezi İstanbul’da bulunan aylık çıkan Genç Bakış dergisinin sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürüdür.
7.Genç Bakış dergisinin Nisan 2004 tarihinde çıkan 37. sayısında, sırasıyla “Bu topraklarda özgür insana layık baharları yarattık” ve “Katiller cezalandırılmadı, ödüllendirildi” başlıklı iki makale yayımlanmıştır. İlk makale, Abdullah Öcalan’ın Kürdistan İşçi Partisi (PKK) militanlarına seslendiği, Mart 1998 tarihinde yazdığı bir metnin özetini içermektedir. PKK’lı genç militanlara çağrıda bulunulan metnin somut olayla ilgili bölümleri şu şekildedir:
“(...) Siz en genç yaştasınız, PKK’nın güçlü silahlarını da size veriyoruz. Dilediğiniz gibi ve yapabileceğiniz kadar yapın diyorum.
Siz PKK’nın militanlarısınız. PKK militanları asla korkmazlar. PKK militanları dünyaya nam salmışlardır, korkmazlar anlayışlıdırlar, beceriklidirler.
(...) ölümleriniz doğal değildir. Böyle ölmeyi asla kabul edemeyiz. Öyle öleceksiniz bu savaşa girmeyin. Eğer girerseniz, bir volkan gibi patlamanız gerektiğini göz ardı etmeyiniz.
(...) PKK’nın esasları bunlardır. PKK askeri esası da budur.”
İkinci makale, 12 Mart 1995 tarihinde Gazi[1]‘de gerçekleşen olayların yıldönümünde düzenlenen tören vesilesiyle olaylarda ölenlerin ailelerinden bir tanesinin basına yaptığı açıklamalarla ilgilidir. Söz konusu açıklamanın somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“(...) 1995 yılında gözünü kan bürümüş kontr-gerilla çetelerince kahvehaneler ve cemevleri otomatik silahlarla taranmış Halil Dede’nin ölümüne, onlarca insanın yaralanmasına neden olunmuştur. Buna tepki gösteren sivil halkın üzerine ateş açıldı. Vatandaşlarını korumakla yükümlü devlet görevlileri, Gazi sokaklarında oluk oluk kan akıttı. Katlettikleri yavrularımızın cansız bedenlerini yerlerde sürükleyerek çöp bidonlarına atıyorlardı. Gazi’de 17, Ümraniye’de 6 toplam 23 kişi öldürüldü.
(...) Bu vahşetin sorumluları, dönemin kamu görevlilerinden İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, İstanbul Valisi Hayri Kozanoğlu, Emniyet Müdürü Necdet Menzir’dir. Vahşetin sorumlularına hesap sorulacak yerde bu caniler bakan ve milletvekili yapılarak ödüllendirildiler.”
8.İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı, 30 Nisan 2004 tarihli iddianame ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (“3713 sayılı Kanun)” 6. maddesinin 1, 2 ve 4. fıkraları uyarınca sırasıyla “Bu topraklarda özgür insana layık baharları yarattık” ve Katiller cezalandırılmadı, ödüllendirildi” başlıklı makalelerin yayınlanması nedeniyle başvuranın, terör örgütünün açıklamaları yayınlamak ve terörle mücadelede görev alan kamu görevlilerini hedef göstermek suçundan cezalandırılmasını istemiştir.
9.İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 28 Şubat 2007 tarihinde, başvuranı yukarıda belirtilen suçlardan suçlu bulmuş ve ihtilaflı makalelerin her biri için ayrı ayrı olmak üzere 1.125 Türk lirası (TL), olayların meydana geldiği dönemdeki döviz kuruna göre yaklaşık 600 avro adli para cezası vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi kararın temyiz edilebileceğini belirtmiştir.
10.22 Mart 2007 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı ve dosyada belirtilmeyen bir tarihte bizzat başvuran temyiz talebinde bulunmuştur.
Başvuran temyiz dilekçesinde, Sözleşme’nin 6 ve 10. maddelerini dayanak olarak göstermiştir.
11.Yargıtay 4 Mart 2010 tarihinde, verilen cezaların miktarının temyiz talebinde bulunmak için yasal sınırın altında olduğu için itiraz edilen kararın kesin olduğu gerekçesiyle temyiz talebini reddetmiştir.
12.İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 14 Mayıs 2010 tarihinde para cezalarının her biri için ayrı ayrı ödeme emri düzenlemiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
13. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarının somut olayla ilgili bölümlerinde şunlar öngörülmekteydi:
“Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlar ya da yayınlayanlar 5 milyon liradan 10 milyon liraya kadar para cezası ile cezalandırılır.
(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin 5680 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesindeki süreli yayınlar vasıtasıyla işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de; süreli yayın bir aydan az süreli ise bir önceki ay ortalama fiili satış miktarının, aylık veya bir aydan fazla süreli ise bir önceki fiili satış miktarının, (...) mevkutenin bir önceki ay ortalama satış tutarının yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu ceza elli milyon liradan az olamaz. Bu süreli yayınların sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek cezanın yarısı uygulanır.”
14. 29 Haziran 2006 tarihli 5532 sayılı Kanun ve 11 Nisan 2013 tarihli 6459 sayılı Kanun tarafından getirilen değişiklilerin ardından 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarının somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibi tanımlanmıştır:
“Terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarını basanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden on bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.”
15. Anayasa Mahkemesi 2015 yılında, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkraları uyarınca basın organlarının sorumlularının mahkûmiyetine ilişkin iki davayı (Ali Gürbüz ve Hasan Bayar, No. 2013/568, 24 Haziran 2015 ve Ali Gürbüz, No. 2013/724, 25 Haziran 2015) karara bağlamıştır. Anayasa Mahkemesi bu iki davada, ihtilaf konusu açıklamaların şiddete, nefrete veya silahlı isyana dair herhangi bir söylem içermemesi nedeniyle ilgililerin ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Ali Gürbüz ve Hasan Bayar kararının (yukarıda anılan) somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
"Abdullah Öcalan’ın bazı konulardaki görüşlerinin yayınlanmasının "terör örgütünün bildirisini yayınlama" suçunu oluşturduğuna dair tespitin ve bu tespite müteakiben kovuşturmanın ertelenmesine dair verilen kararın irdelenmesi gerekir. Herhangi bir kimsenin yalnızca kişiliğine bağlı olarak düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne müdahale edilmesi haklı kılınamayacağı gibi yasaklanmış bir örgütün bir mensubunun veya yöneticisinin görüş ve düşüncelerini açıklaması da tek başına düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne müdahale edilmesini haklı kılmaz. Zira böylesi bir değerlendirme, bazı kişi ve grupların Anayasa’nın 26. maddesinde teminat altına alınan haklardan yararlanmasına engel olacağından anayasal hakların kullanılması bakımından kabul edilemez (Abdullah Öcalan, § 101).
Başvuranların yayınladığı gazete haberi gibi "basın bildirilerinin" sınırlanmasında kamusal yetki kullanan makamların çok dar bir takdir aralığı olduğuna işaret etmek gerekir. Kamu otoriteleri veya toplumun bir kesimi için hoş karşılanmayan düşüncelerin, şiddeti teşvik etmediği, terör eylemlerini haklı göstermediği ve nefret duygusunun oluşmasını desteklemediği sürece sınırlandırılması söz konusu olamaz.
Söz konusu makale, bir bütün olarak incelendiğinde şiddeti övdüğü, kişileri terör yöntemlerini benimsemeye başka bir deyişle şiddet kullanmaya, nefrete, intikam almaya veya silahlı direnişe tahrik ve teşvik ettiği değerlendirilmemiştir. (...)”
16.3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 1. fıkrasında, terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin, hüviyetlerinin açıklanması veya yayınlanması ve hedef gösterilmeleri yasaklanmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
17. Başvuran, ihtilaf konusu basın makalelerin yayınlanmasının ardından verilen cezai mahkûmiyet kararının, ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran, bu bağlamda somut olayla ilgili kısmı aşağıda belirtilen Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. (...)
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
18. Hükümet, başvuranın iddiasına itiraz etmektedir.
19. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek şikâyetin kabul edilebilir olduğunu beyan etmektedir.
20. Mahkeme, söz konusu müdahalenin yasayla öngörülmüş olduğunu ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında yani kamu güvenliği ve düzeninin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi gibi pek çok meşru amaç izlediğini kaydetmektedir (Gözel ve Özer/Türkiye, No. 43453/04 ve 31098/05, §§ 43‑45, 6 Temmuz 2010 ve Belek/Türkiye, No. 36827/06, 36828/06 ve 36829/06, § 26, 20 Kasım 2012). Mahkeme, uyuşmazlığın, müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı meselesiyle ilgili olduğunu gözlemlemektedir.
21. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin içtihadında yer alan temel ilkeleri hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Castells/İspanya, 23 Nisan 1992, § 46, A serisi No. 236, Zana/Türkiye, 25 Kasım 1997, § 51, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997-VII, Fressoz ve Roire/Fransa [BD], No. 29183/95, § 45, AİHM 1999-I ve Ceylan/Türkiye [BD], No. 23556/94, § 32, AİHM 1999-IV). Söz konusu ilkelerin, terörle mücadele kapsamında ulusal yetkililer tarafından alınan önlemler için uygulandığı konusunda herhangi şüphe yoktur.
22. Mahkeme öncelikle, mevcut durumda, başvuranın iki makalenin yayınlanması nedeniyle, 3713 sayılı Kanun’un sırasıyla 6. maddesinin 2. fıkrası ve de 1. fıkrasındaki hükümlere dayanılarak mahkûm edildiğini tespit etmektedir. Bu nedenle, başvurana verilen cezanın “demokratik bir toplumda gerekli” bir tedbir olup olmadığı konusuna, her bir makale açısından ayrı ayrı cevap vermek gerekir.
A. “Bu topraklarda özgür insana layık baharları yarattık” başlıklı makaleyle ilgili olarak
23. Başvuran ilk olarak, sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü olduğu dergide yasadışı terör örgütünün açıklamalarını yayınlaması nedeniyle mahkûm edilmiştir. Söz konusu açıklama, Abdullah Öcalan’ın Mart 1998 tarihinde yazdığı ve PKK militanlarına seslendiği bir metnin özetidir. Mahkeme aşağıdaki bölümleri ön plana çıkarmak istemektedir:
“(...) Siz en genç yaştasınız, PKK’nın güçlü silahlarını da size veriyoruz. Dilediğiniz gibi ve yapabileceğiniz kadar yapın diyorum.
Siz PKK’nın militanlarısınız. PKK militanları asla korkmazlar. PKK militanları dünyaya nam salmışlardır, korkmazlar anlayışlıdırlar, beceriklidirler.
(...) ölümleriniz doğal değildir. Böyle ölmeyi asla kabul edemeyiz. Öyle öleceksiniz bu savaşa girmeyin. Eğer girerseniz, bir volkan gibi patlamanız gerektiğini göz ardı etmeyiniz.
(...) PKK’nın esasları bunlardır. PKK askeri esası da budur.”
24.Mahkeme’nin görüşüne göre söz konusu ifadeler, bu konuşmanın yazıldığı sırada PKK’nın lideri olaraktan söz konusu ifadeleri yazan kişinin kişiliğinden ve de yayınlama bağlamından bağımsız olarak değerlendirilemez. Mahkeme bu bağlamda, PKK militanların övülmesiyle birlikte PKK’nın güçlü silahlarına yapılmış bir atıf içeren genç militanlara diledikleri gibi ve yapabildikleri kadar yapmalarına yönelik çağrının, PKK’nın Türk Hükümetine karşı yürüttüğü silahlı mücadeleyi cesaretlendirmek olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Üstelik ihtilaflı makalede, militanların askeri mücadeleyi seçtiklerinde “volkan gibi patlamaları” istenilmekte ve bunun PKK’nın özellikle askeri esasları olduğu belirtilmektedir. Böylece, yazının ağır olması dikkate alındığında Mahkeme, söz konusu ifadelerin şiddet kullanıma teşvik olarak değerlendirilmesi gerektiğine kanaat getirmektedir (Sürek/Türkiye (no.1) [BD], No. 26682/95, §§ 62-65, AİHM 1999‑IV).
25.Mahkeme, ihtilaf konusu pasajların, dergide basılması veya analizi konusunda herhangi bir gazeteci yorumu yapılmadan olduğu gibi yayınlandığını kaydetmektedir. Bu bağlamda, her ne kadar başvuranın ihtilaflı makalede açıklanan ifadelerle kişisel olarak bir bağlantısı olmasa da, söz konusu yazıyı yazan kişiye bir zemin hazırladığı ve ilgilinin yazısının yayınlanmasına izin verdiği bir gerçektir. Bununla birlikte, başvuran, söz konusu derginin yayınlanmasından sorumlu olduğundan yazının içeriğine dair her türlü sorumluluktan muaf tutulamaz (Sürek/Türkiye (no. 3) [BD], No. 24735/94, § 41, 8 Temmuz 1999), bilgi verme hakkı terörist grupların bildirilerinin yayınlanması için bir mazeret ya da özür olarak ileri sürülemez (Falakaoğlu ve Saygılı/Türkiye, No. 22147/02 ve 24972/03, § 34, 23 Ocak 2007).
26. Nitekim Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkına yapılan bir müdahalenin orantılılığı değerlendirilirken, verilen cezanın niteliğinin ve ağırlığının da göz önünde bulundurulması gereken unsurlar olduğunu hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arsında, Ceylan/Türkiye [BD], yukarıda anılan, § 37). Mevcut durumda Mahkeme, başvurana yaklaşık 600 avro para cezası verildiğini tespit etmektedir. Söz konusu tutar, belli bir ağırlığa sahip olmasına rağmen Mahkeme, verilen cezanın başvuranın ifade özgürlüğünü kullanması için abartılı veya caydırıcı bir etki taşıyacak nitelikte olduğunun söylenemeyeceği kanaatindedir.
27. Dolayısıyla benzer vakalarda ulusal mahkemelerin sahip olduğu takdir marjı dikkate alındığında (Sürek/Türkiye (No. 1) [BD], yukarıda anılan, § 65), Mahkeme, “Bu topraklarda özgür insana layık baharlar yarattık” başlıklı makaleyle ilgili olarak başvurana karşı uygulanan tedbirin, izlenen meşru amaçlarla orantılı olmadığının söylenemeyeceği kanaatindedir.
Dolayısıyla Mahkeme söz konusu makaleyle ilgili olarak Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermektedir.
B. “Katiller cezalandırılmadı, ödüllendirildi” başlıklı makaleyle ilgili olarak
29.12 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’nde gerçekleşen olayların yıldönümünde düzenlenen tören vesilesiyle olaylarda ölenlerin ailelerinden birisinin basına yaptığı açıklamaların yayınlanması suretiyle terörle mücadelede görev alan kamu görevlilerini hedef göstermek suçundan başvurana ikinci bir ceza daha verilmiştir.
30. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasının, siyasi söylem ve kamu yararı konusunda ifade özgürlüğüne kısıtlama getirmeye hiçbir şekilde yer vermediğini hatırlatmaktadır (Wingrove/Birleşik Krallık, 25 Kasım 1996, § 58, Derleme 1996-V, s. 1957). Hükümet’in sahip olduğu baskın konum, özellikle muhaliflerinin haksız eleştiri ve saldırılarına cevap vermek için başka yolların bulunduğu durumlarda cezai hukuk yoluna başvurmanın sınırlı tutulmasını zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte, bu tür söylemlere karşı aşırıya kaçmadan uygun bir şekilde hareket edilmesine yönelik tedbirleri almak -ceza hukuku bağlamında bile olsa- kamu düzeninin garantörleri olarak Devlet’in yetkili mercilerinin elindedir (Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998, § 54, Derleme 1998-IV, s. 1567). Mahkeme son olarak, ihtilaf konusu söylemler, bir şahsa, Devlet’in temsilcisine ya da halkın bir bölümüne yönelik şiddet kullanılmasına teşvik edici olduğu durumlarda, ulusal mercilerin, ifade özgürlüğünün kullanımına müdahaleyi gerektiren incelemeler konusunda daha geniş bir takdir marjından faydalandıklarını hatırlatmaktadır. (Sürek/Türkiye (no.2) [BD], No. 24122/94, § 34, 8 Temmuz 1999).
31.Somut olayda Mahkeme, incelemesine sunulan vakayı çevreleyen koşullara, özellikle de terörle mücadeleye bağlı güçlükleri göz önünde bulundurarak ihtilaflı makalede kullanılan ifadelere ve yayınlandığı bağlama özellikle dikkat etmiştir (Sürek/Türkiye (no. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999).
32.Suçlamada bulunulan makale, Gazi olaylarının meydana geldiği dönemde bazı üst düzey kamu görevlilerinin tam isimlerinin açıklanıldığı ve söz konusu olaylar esnasında hayatını kaybeden ve yaralananlardan ilgililerin mesul tutulduğu bir basın bildirisini içermekteydi. Bu bildiride, söz konusu kamu görevlileri katil olarak nitelendirmekte ve cezalandırılmaları istenilmekteydi. Oysa Mahkeme, söz konusu bildirinin, çok sert bir şekilde hazırlanmış olmasına rağmen herhangi bir şiddet çağrısı içermeğini ve nefret söylemi oluşturmadığını kaydetmektedir. Öte yandan Mahkeme, başvurana ceza verirken, bahse konu yayında değinilen açıklamaların kamu görevlilerini terör eylemleri için hedef olarak gösterdiğini saptamakla yetinen Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bu unsurun değerlendirilmediğini gözlemlemektedir. Yukarıdaki açıklamalar ışığında Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından öne sürülen gerekçelerin başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı çıkarmak için uygun ve yeterli olarak değerlendirilemeyeceğine kanaat getirmiştir.
33.Sonuç olarak “Katiller cezalandırılmadı, ödüllendirildi” başlıklı makalenin yayınlanması nedeniyle başvurana verilen cezanın “demokratik bir toplumda gerekli” olduğu söylenemez.
34. Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu makaleyle ilgili olarak Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
35. Başvuran, maruz kaldığını düşündüğü manevi tazminat bağlamında 40.000 EUR (avro) talep etmektedir. Buna ilaveten başvuran, avukatlık ücretinin iadesi kapsamında 5.022 Türk lirası (TL) ve herhangi bir kanıtlayıcı belge sumadan yaptığını belirttiği masraflar için 800 TL istemektedir.
36. Hükümet bu miktarlara itiraz etmektedir.
37. Mahkeme, manevi tazminat konusunda konuyla ilgili yerleşik içtihadını (Belek ve Velioğlu, No. 44227/04, § 35, 6 Ekim 2015) dikkate alarak, somut olay koşullarının başvuranın bazı sıkıntılar yaşamasına sebep olduğunun söylenebileceği kanısındadır. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca hakkaniyete uygun olarak, başvurana 1.250 avro ödenmesini uygun görmektedir.
38. Mahkeme, dikkate alabileceği herhangi bir belge olmaması nedeniyle diğer masraf ve giderler bağlamında yapılan talebi reddetmektedir (Ato/Türkiye, No. 29873/02, § 27, 8 Haziran 2010).
39. Mahkeme gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. “Bu topraklarda özgür insanlara layık baharları yarattık” başlıklı makaleye ilişkin olarak Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edilmediğine;
3. “Katiller cezalandırılmadı, ödüllendirildi” başlıklı makaleye ilişkin olarak Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) Davalı devlet tarafından, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı devletin para birimine çevrilmek üzere ve bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvurana manevi tazminat olarak 1.250 avro (bin iki yüz elli) ödenmesine;
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranın uygulanmasının uygun olduğuna;
5. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine;
karar vermektedir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. fıkraları uyarınca 13 Haziran 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
[1] İstanbul’un bir mahallesidir.
Full & Egal Universal Law Academy