AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
GURBAN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 4947/04)
KARAR
STRAZBURG
15 Aralık 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Gurban / Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 24 Kasım 2015 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonucunda, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde, Emin Gurban (“başvuran”) adlı Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 24 Aralık 2003 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 4947/04) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı olarak görev yapan avukat M. Erbil tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Şartlı salıverilme imkânı olmaksızın verilen müebbet hapis cezası, ceza yargılamalarının aşırı uzunluğu ve söz konusu yargılamaların uzunluğuyla ilgili şikâyette bulunmak amacıyla başvurulabilecek etkin bir hukuk yolunun mevcut olmaması konusunda Sözleşme’nin 3, 6/1 ve 13. maddeleri kapsamında dile getirilen şikâyetler, 13 Kasım 2008 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir. Başvurunun geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1966 doğumludur ve hakkındaki hapis cezasının infazı amacıyla Kocaeli F-Tipi Cezaevinde bulunmaktadır.
5. Başvuran, yasadışı PKK (Kürdistan İşçi Partisi) örgütüne üye olduğu ve yardım ve yataklık ettiği şüphesiyle, 11 Ekim 1996 tarihinde yakalanmış ve gözaltına alınmıştır.
6. Başvuran, 18 Ekim 1996 tarihinde, İstanbul 2. Devlet Güvenlik Mahkemesinde görevli tek hâkim huzuruna çıkarılmıştır. Hâkim, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
7. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde görevli Cumhuriyet savcısı, 25 Ekim 1996 tarihinde, başvuran ve diğer dokuz kişi hakkında iddianame düzenlemiştir. Söz konusu iddianame kapsamında, başvuran, yasadışı bir örgüte üye olmak ve suç ortağıyla birlikte, örgüt adına iki kişiyi öldürme eylemine iştirak etmekle suçlanmıştır. Cumhuriyet savcısı, başvuranın, eski Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca, Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik fiiller işlemekten mahkûm edilmesini ve bu doğrultuda cezalandırılmasını talep etmiştir.
8. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, davanın 13 Ocak 1997 tarihinde başlamasının ardından toplam yirmi beş duruşma gerçekleştirmiştir. Sanıklar aleyhinde ifade verecekleri bildirilen ve tümü polis memuru olan esas tanıklar, duruşmalara katılmadıkları için, 27 Mart 1998 tarihine kadar dinlenememişlerdir.
9. Başvuranın da aralarında yer aldığı tutuklu sanıkların cezaevi yetkilileri tarafından duruşmalara götürülmemeleri nedeniyle, 4 Eylül 1998 ile 26 Mayıs 1999 tarihleri arasında yargılamalara dört kez ara verilmiştir.
10. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 13 Haziran 2001 tarihinde, başvuranın suçunu sabit görmüş ve eski Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca idam cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.
11. Yargıtay, 28 Ocak 2002 tarihinde, sanıkların kimlikleriyle ilgili bilgilerin İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin verdiği gerekçeli kararın hüküm kısmında gerektiği şekilde belirtilmediği kanaatine varmıştır. Bu nedenle, sadece söz konusu usuli gerekçelere dayanarak kararı bozmuş ve dava dosyasını ilk derece mahkemesine geri göndermiştir.
12. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 27 Eylül 2002 tarihinde, başvuranı, bir kez daha eski Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca mahkûm etmiş, ancak söz konusu maddede 4771 sayılı Kanun ile yakın zamanda yapılan değişiklikleri göz önünde bulundurarak, idam cezası yerine müebbet hapis cezası verilmesine hükmetmiştir. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, kararında, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanun’un ve söz konusu tarihte yürürlükte bulunan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun koşullu salıverilmeye ilişkin hükümlerinin başvurana uygulanamayacağını ve bu nedenle, başvuranın cezasının ömrünün sonuna kadar devam edeceğini belirtmiştir.
13. Yargıtay, 30 Haziran 2003 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını onamıştır. Söz konusu kararın, 12 Eylül 2003 tarihinde ilk derece mahkemesi yazı işleri müdürlüğüne tebliğ edildiği anlaşılmaktadır.
14. Ayrıca, 5237 sayılı yeni Ceza Kanunu’nun 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından, başvuranın dava dosyası, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından otomatik olarak yeniden incelemeye tabi tutulmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, 1 Kasım 2006 tarihinde, yeni Ceza Kanunu’nun başvuran hakkında verilmiş olan kararda herhangi bir değişiklik yapılmasını gerektirmediği kanaatine varmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin söz konusu kararının nüshası Mahkemeye sunulmamıştır.
15. Başvuranın cezasının infazıyla ilgili olarak, 24 Şubat 2009 tarihinde Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı tarafından düzenlenen müddetnamede, başvuranın 4771 sayılı Kanun’un 1/B maddesinin 2. fıkrası ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107. maddesinin 16. fıkrası uyarınca şartlı salıverilme hükümlerinden faydalanamayacağı belirtilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
16. 9 Ağustos 2002 tarihinde yayınlanan, Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin 4771 sayılı Kanun’un 1/B maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki gibidir:
“Bu Kanun hükümlerine göre idam cezaları müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen terör suçluları hakkında Cezaların İnfazı Hakkında Kanun ile 12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun şartla salıverilmeye ilişkin hükümleri uygulanmaz. Bunlar hakkında müebbet ağır hapis cezası ölünceye kadar devam eder.”
17. Diğer hususların yanı sıra, müebbet hapis cezalarının infazına ilişkin iç hukuk ve uygulamaya dair açıklamalar, Öcalan / Türkiye (no. 2) (no. 24069/03, 197/04, 6201/06 ve 10464/07, §§ 62-71, 18 Mart 2014) davasında yer almaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. HÜKÜMETİN İTİRAZLARI
A. Tarafların beyanları
18. Hükümet, başvurunun, Sözleşme’nin 35/1 maddesi uyarınca iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet, bu bağlamda, başvuranın, kamu makamlarının davranışlarından kaynaklanan maddi ve manevi zararların tazmini için idari yargı yoluna başvurmadığını belirtmiştir. Hükümet, aynı şekilde, başvuranın, haklarını “istismar eden” kişiler hakkında hukuk mahkemelerinde herhangi bir dava açmadığını da beyan etmiştir.
19. Hükümet, ayrıca, Yargıtay tarafından davanın esası hakkındaki nihai kararın 30 Haziran 2003 tarihinde verildiğini, başvuranın ise 8 Mayıs 2004 tarihinde Mahkemeye başvurduğunu belirterek, Sözleşme’nin 35/1 maddesinde öngörülen altı ay kuralına uyulmadığını ileri sürmüştür.
20. Başvuran, iç hukuk yollarının tüketilmediği hususuyla ilgili olarak Hükümet tarafından öne sürülen iddialar hakkında herhangi bir yorumda bulunmamıştır. Başvuran, altı ay kuralına uymadığı yönündeki iddiayla ilgili olarak ise, şikâyetlerine dair ilk mektubunu 24 Aralık 2003 tarihinde, yani Yargıtay’ın nihai karar tarihinden itibaren altı aylık süre içerisinde Mahkemeye gönderdiğini ifade etmiştir.
B. Mahkemenin değerlendirmesi
1. İç hukuk yollarının tüketilmemesi
21. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, Mahkeme önünde Devlet aleyhine dava açmak isteyenlerin, öncelikle ulusal hukuk sisteminde öngörülen hukuk yollarından faydalanmalarını gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Başvuranın, normal koşullarda, sadece, iddia edilen ihlallerin telafisini sağlayabilecek ölçüde yeterli ve mevcut olan hukuk yollarına başvurması gerekmektedir. Söz konusu hukuk yollarının hem teoride hem de uygulamada kesin bir şekilde mevcut olması gerekir; aksi halde, erişilebilirlik ve etkililik koşulu sağlanmamış olacaktır (bk. Vučković ve Diğerleri / Sırbistan (ilk itiraz) [BD], no. 17153/11 ve diğer 29 dava, § 71, 25 Mart 2014). İspat külfeti bağlamında, bahse konu hukuk yolunun söz konusu tarihte gerek teoride gerekse uygulamada mevcut olan etkin bir yol olduğu, yani erişilebilir olduğu, başvuranın belirli şikâyetleri bakımından telafi sağlayabilecek nitelik taşıdığı ve makul bir başarı şansı sunduğu konusunda Mahkemeyi ikna etme yükümlülüğü, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri süren Hükümete aittir (bk. yukarıda anılan Vučković ve Diğerleri, § 77, ve Chiragov ve Diğerleri / Ermenistan [BD], no. 13216/05, § 116, AİHM 2015).
(a) Sözleşme’nin 6/1 maddesi
22. Mahkeme, davalı Hükümet tarafından, başvuranın mevcut iç hukuk yollarını tüketmediğinin ileri sürüldüğünü, ancak söz konusu hukuk yollarının hangileri olduğunun ve başvuranın Sözleşme’nin 6/1 maddesi kapsamındaki şikâyetiyle ilgili nasıl bir telafi imkânı sağladığının herhangi bir şekilde belirtilmediği hususuna dikkat çekmektedir. Bu koşullarda, Mahkemenin, Hükümet tarafından bu başlık altında ileri sürülen ilk itirazı reddetmekten başka seçeneği bulunmamaktadır.
23. Mahkeme, bu bağlamda, 19 Ocak 2013 tarihi itibariyle, yargılamaların uzunluğuna ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak, Türkiye’de yeni bir iç hukuk yolunun oluşturulduğunu (bk. Turgut ve Diğerleri / Türkiye, no. 4860/09, 26 Mart 2013), ancak söz konusu yeni hukuk yolu yürürlüğe girmeden önce Hükümete tebliğ edilmiş olan davalarda, bu tür şikâyetleri normal usule göre incelemeye devam edebileceğini vurgulamaktadır (bk. Ümmühan Kaplan / Türkiye, no. 24240/07, § 77, 20 Mart 2012). Mahkeme, ayrıca, Hükümetin, somut davada söz konusu yeni iç hukuk yolunun dikkate alınması yönünde herhangi bir talepte bulunmadığının da altını çizmektedir. Dolayısıyla, olağan uygulaması doğrultusunda, incelemesinin kapsamını Hükümet tarafından açıkça ileri sürülen hukuk yollarıyla sınırlandıran Mahkemenin görevi, bahsi geçen yeni iç hukuk yolunun başvurana Sözleşme’nin 6/1 maddesi kapsamındaki şikâyetleri bakımından makul bir telafi imkânı sunup sunmadığını incelemek değildir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Čuprakovs / Letonya, no. 8543/04, § 29, 18 Aralık 2012).
(b) Sözleşme’nin 3. maddesi
24. Mahkeme, 3. madde kapsamındaki şikâyetlerle ilgili iç hukuk yollarının tüketilmesi konusunda, başvuranın “yetkililerin davranışlarıyla ilgili olarak” maddi ve manevi tazminat talebiyle idare mahkemelerine başvurabileceğini veya “haklarını istismar ettiğini” ileri sürdüğü kişiler hakkında hukuk davası açabileceğini, ancak bu yönde herhangi bir işlem yapmadığını ileri süren Hükümetin bu iddiasına dikkat çekmiştir. Ancak, Hükümet tarafından herhangi bir ek açıklama veya bilgi sunulmaması nedeniyle, ileri sürülen hukuk yollarının, Devlet yetkililerinin görevlerini kötüye kullandıkları belirli bir durumdan ziyade, müebbet hapis cezalarının infazına ilişkin mevzuattan kaynaklanan 3. madde kapsamındaki şikâyetle ilgili nasıl bir telafi imkânı sağlayacağı konusu açıklığa kavuşturulamamıştır. Mahkeme, bu koşullarda, Hükümetin bahsettiği hukuk yollarının, ilgili veya yeterli olduğuna ikna olmamış ve dolayısıyla başvuranın 3. madde kapsamındaki şikâyetleri konusunda Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazı reddetmiştir.
2. Altı ay kuralına uygunluk
25. Mahkeme, Sözleşme’nin 35/1 maddesi uyarınca, Yargıtay’ın davanın esasına ilişkin nihai kararının ardından altı ay içerisinde Mahkemeye başvuruda bulunulmadığına ilişkin beyanla ilgili olarak, söz konusu nihai kararın 30 Haziran 2003 tarihinde verildiğini ve 12 Eylül 2003 tarihinde ilk derece mahkemesi yazı işleri müdürlüğüne tebliğ edildiğini belirtmektedir. Başvuran, daha sonra, şikâyetlerini genel olarak dile getirdiği ilk mektubunu 24 Aralık 2003 tarihinde Mahkemeye göndermiştir. Başvuran, Mahkeme Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından 9 Şubat 2004 tarihinde gönderilen ve başvuru formunu usulüne uygun olarak doldurulmuş bir şekilde ve “en kısa süre içerisinde” iletmeye davet edildiği mektubun ardından, başvuru formunu 8 Haziran 2004 tarihinde Mahkemeye göndermiştir. Mahkeme, başvuranın avukatının kaleme aldığı ve başvuru formunu daha erken bir tarihte gönderememe sebeplerinin açıklandığı bir mektubun da başvuru formuyla birlikte ibraz edildiğine dikkat çekmektedir. Söz konusu mektupta, başvuran hakkındaki ceza yargılamalarının sona ermesinin ve başvuranın “tutuklu” olmaktan çıkıp, “mahkûm” durumuna geçmesinin ardından, avukatının, mevcut vekâletnamesine dayanarak başvuranı cezaevinde ziyaret edemediği ve başvurana ulaşabilmek için vasisi tarafından düzenlenen yeni bir vekâletnameye ihtiyaç duyduğu belirtilmiştir. Ayrıca, ilgili mektupta, vasi atama sürecinin zaman alması ve başvuranın bu sırada yeni bir cezaevine nakledilmiş olması nedeniyle, başvuru formunu ve gerekli belgeleri daha erken bir tarihte tamamlayamadıkları ifade edilmiştir.
26. Mahkeme, söz konusu tarihte, Sözleşme’nin 35/1 maddesinde öngörülen altı aylık sürenin işleyişinin, genel bir kural olarak, başvuranın başvuruda bulunma niyetinde olduğunu gösteren ve bazı şikayetlerinden esas itibariyle bahsettiği ilk mektubu ile kesintiye uğradığını hatırlatmaktadır (bk. Allan / Birleşik Krallık (k.k.), no. 48539/99, 8 Ağustos 2001, ve Andreou / Türkiye, no. 45653/99, 3 Haziran 2008). Ancak, Mahkeme, başvuranın, iletmek istediğini bildirdiği başvurusuyla ilgili olarak çok uzun bir süre sonra ek bilgi sunduğu hallerde, hangi tarihin başvurunun yapıldığı tarih olarak kabul edileceğine ve Sözleşme’nin 35. maddesinde öngörülen altı aylık sürenin hangi tarihten itibaren işlemeye başlayacağına karar verebilmek amacıyla davanın kendine özgü koşullarını incelemektedir (bk. Hansen ve Diğerleri / Danimarka, no. 22507/93, 5 Nisan 1995 tarihli Komisyon kararı, Kararlar ve Derlemeler (DR) 81, s. 67, ve Gaillard / Fransa (k.k.), no. 47337/99, 11 Temmuz 2000). Davanın takip edilmesinde yaşanan gecikmeler, ancak davayla ilgili sebeplerden kaynaklandığı takdirde kabul edilebilmektedir (bk. yukarıda anılan Hansen ve Diğerleri; Quaresma Afonso Palma / Portekiz (k.k.), no. 72496/01, 13 Şubat 2003; ve Güler, Şahin, Yılmaz, Koyuncu, Çakmak, Yılmaz, Yaman ve Diğerleri, Döner ve Dursun, Tuncer / Türkiye, no. 7782/03, 7784/03, 7786/03, 7788/03, 7789/03, 7790/03, 7791/03, 7792/03, 7793/03, 3 Temmuz 2003).
27. Mahkeme, somut davada, başvuranın, şikâyetlerinden esas itibariyle bahsettiği ilk mektubunu 24 Aralık 2003 tarihinde, yani Yargıtay’ın nihai kararının ardından altı ay içerisinde gönderdiğine, dolayısıyla söz konusu tarihte yürürlükte olan uygulamaya göre altı aylık sürenin kesintiye uğradığına dikkat çekmektedir. Başvuran, usulüne uygun olarak doldurulmuş başvuru formunu, söz konusu tarihten yaklaşık altı ay sonra göndermiştir. Ancak, Mahkeme, gerek Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından 8 Şubat 2004 tarihinde başvurana gönderilen mektupta gerekse söz konusu tarihte yürürlükte olan Mahkeme İçtüzüğü’nde, altı aylık sürenin hesaplanması amacıyla, ilk mektubun ardından, doldurulmuş başvuru formunun gönderilmesi için uyulması gereken belirli bir süre sınırının belirtilmediğini ifade etmektedir. Ayrıca, başvuranın avukatı, başvuru formunun neden daha erken bir tarihte gönderilemediği konusuyla ilgili makul bir açıklamada bulunmuştur. Mahkeme, söz konusu açıklamanın, mevcut koşullarda inandırıcı olduğu kanısındadır.
28. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları göz önünde bulundurarak ve Hükümet tarafından, doldurulmuş başvuru formunun teslimi konusunda başvuranın avukatının gereken titizliği göstermediği yönünde herhangi bir beyanda bulunulmadığı hususunu dikkate alarak, 24 Aralık 2003 tarihini başvurunun yapıldığı tarih olarak kabul etmiş ve Hükümetin bu başlık altında ileri sürdüğü itirazı reddetmiştir.
3. Sonuç
29. Mahkeme, başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ifade etmiştir. Ayrıca, mevcut başvurunun, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığını ve bu nedenle kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
30. Başvuran, 4771 sayılı Kanun’un 1/B maddesinin 2. fıkrası uyarınca, gözden geçirilme ve salıverilme ihtimali olmaksızın, indirim yapılamayacak mahiyette müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesinin, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında işkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele anlamına geldiği hususunda şikâyetçi olmuştur. İlgili madde aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
31. Hükümet, söz konusu beyana itiraz etmiştir. Hükümet, infazına devam edilen katı koşullara tabi müebbet hapis cezasının, mahkeme kararına dayandığını ve yasayla öngörüldüğünü ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuranın mahkûmiyetinin, işkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele anlamına geldiğinin makul şüpheden uzak bir şekilde kanıtlanamadığını beyan etmiştir. Hükümet, dolayısıyla, cezanın infazının Sözleşme’nin 3. maddesinin gereklerine uygun olduğunu belirtmiştir.
32. Mahkeme, şu anda Türkiye’de yürürlükte olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası uygulamasının Sözleşme’nin 3. maddesine uygun olup olmadığı hususunun, Öcalan / Türkiye (no. 2) (no. 24069/03, 197/04, 6201/06 ve 10464/07, §§ 190‑207, 18 Mart 2014) ve sonrasında Kaytan / Türkiye (no. 27422/05, §§ 58-68, 15 Eylül 2015) davalarında ele alındığını belirtmektedir. Mahkeme, her iki davada da, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarının infazına ilişkin mevzuatta, müebbet hapis cezasının belirli bir asgari sürenin ardından gözden geçirilmesini sağlayacak herhangi bir mekanizmanın öngörülmediğini ve müebbet mahkûmuna salıverilme imkânının tanınmadığını ifade ederek, söz konusu mevzuatın Sözleşme’nin 3. maddesinin gerekleriyle bağdaşmadığı kanaatine varmıştır.
33. Mahkeme, somut davadaki başvuranın, yukarıda bahsedilen başvurular kapsamındaki başvuranlar gibi, Devletin güvenliğine karşı işlemiş olduğu suçlar nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildiğini ve ilgili mevzuatta açıkça belirtilen hükümlere uygun olarak, kendisine de salıverilmesi veya cezasının gözden geçirilmesi konusunda herhangi bir imkân tanınmadığını belirtmektedir. Mahkeme, bu koşullarda, söz konusu kararlardaki tespitlerinden farklı bir tespitte bulunmayı gerektirecek herhangi bir sebebin mevcut olmadığı kanaatindedir.
34. Dolayısıyla, somut davada, Sözleşme’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
35. Ancak, Mahkeme, bu tespitin, başvurana yakın zamanda salıverilmesi konusunda bir umut verdiği şekilde anlaşılamayacağının altını çizmiştir. Mahkemeye göre, söz konusu tespit, sadece, Vinter ve Diğerleri / Birleşik Krallık ([BD], no. 66069/09, 130/10 ve 3896/10, §§ 107‑122, AİHM 2013 [alıntılar]) davasında Büyük Daire tarafından belirtilen standartlar ışığında, müebbet mahkûmunun davranışlarında, cezaevinde tutulmaya devam edilmesini haklı kılacak meşru cezalandırma gerekçelerinin ortadan kalktığı anlamına gelecek kadar önemli değişimlerin yaşanıp yaşanmadığının ve cezanın infazı sürecinde ıslah yolunda bu derece bir ilerleme kaydedilip kaydedilmediğinin adli mercilerce veya diğer makamlarca değerlendirilmesini sağlayacak bir gözden geçirme mekanizmasının oluşturulmasını gerektirmektedir (bk. yukarıda anılan Vinter ve Diğerleri, § 119 ve 120, ve yukarıda anılan Öcalan (no. 2), § 207).
III. SÖZLEŞME’NİN 6/1 VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
36. Başvuran, Sözleşme’nin 6/1 maddesine dayanarak, makul bir süre içinde yargılanmadığı hususunda şikâyetçi olmuştur. Ayrıca, Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında, ceza yargılamalarının aşırı uzunluğuyla ilgili olarak şikâyette bulunmak üzere başvurabileceği etkin iç hukuk yollarının mevcut olmadığını ileri sürmüştür. Sözleşme’nin ilgili maddeleri aşağıdaki gibidir:
Madde 6/1
“Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
Madde 13
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir.”
A. Sözleşme’nin 6/1 maddesi
37. Hükümet, özellikle de davanın karmaşıklığı, sanık sayısı ve başvurana isnat edilen suçun niteliği dikkate alındığında, yargılamaların süresinin makul olmadığının söylenemeyeceğini ve adli mercilerin, yargılamaların gereksiz yere uzamasına neden olmadıklarını öne sürmüştür.
38. Başvuran, kendi iddiasını ileri sürmüştür.
39. Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, yargılamaların makul uzunlukta olup olmadığı hususu, davanın kendine özgü koşulları ışığında ve Mahkemenin içtihadında belirtilen kriterler, özellikle de davanın karmaşıklığı ve ayrıca başvuranın ve ilgili makamların davranışları dikkate alınmak suretiyle değerlendirilmelidir (bk. Kudła / Polonya [BD] no. 30210/96, § 124, AİHM 2000‑XI). Mahkeme, Sözleşme’nin 6/1 maddesinde öngörülen “makul süre” güvencesinin, diğer amaçların yanı sıra, davanın tüm taraflarını usulle ilgili olarak yaşanabilecek aşırı gecikmelere karşı koruma amacına hizmet ettiğini yinelemektedir. Söz konusu güvence, özellikle de ceza davalarında, ceza gerektiren bir suçla itham eden kişinin akıbetiyle ilgili uzun süre belirsizlik içinde kalmasını önlemeyi amaçlamaktadır (bk. Rutkowski ve Diğerleri / Polonya, no. 72287/10, 13927/11 ve 46187/11, § 126, 7 Temmuz 2015).
40. Mahkeme, söz konusu yargılamaların, başvuranın gözaltına alındığı 11 Ekim 1996 tarihinde başladığını ve başvuran hakkındaki ceza hükmünün Yargıtay tarafından onandığı 30 Haziran 2003 tarihinde sona erdiğini belirtmektedir. Dolayısıyla, iki dereceli olarak yürütülen yargılamalar, altı yıl sekiz ay on dokuz gün sürmüştür.
41. Mahkeme, davanın, dört yıl sekiz ay boyunca İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülmeye devam ettiğini ve bu süreçte ilk kararın verilmesinin beklendiğini belirtmektedir. Mahkeme, davadaki sanık sayısı ve isnat edilen suçların niteliği nedeniyle bazı karmaşık durumların söz konusu olduğunu kabul etmekle birlikte, ilgili Devlet makamları tarafından, başvuranın da aralarında yer aldığı tutuklu sanıkların, belirgin herhangi bir sebep olmaksızın bazı duruşmalara katılmalarının sağlanamaması neticesinde, dava sürecinde önemli ölçüde gecikmelerin yaşandığına dikkat çekmektedir. Davanın esas tanıkları olan polis memurlarının, yargılamalara başlanmasının ardından, duruşmalara katılımlarının bir yıldan uzun bir süre boyunca sağlanamamış olması nedeniyle, dava sürecinde daha da fazla gecikme yaşanmıştır. Mahkeme, söz konusu gecikmelerin haklı gerekçelere dayanmadığı ve dava sürecinin gereksiz yere uzamasına neden olduğu kanısındadır.
42. Ancak, Mahkeme, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararının, sanıkların kimlik bilgilerinin kararın hüküm kısmında belirtilmediği gerekçesiyle, yani sadece usuli nedenlerle Yargıtay tarafından bozulmuş olmasını, daha şaşırtıcı bir durum olarak değerlendirmektedir. Mahkeme, söz konusu basit usul hatasının, dava sürecinin iki yıl daha uzamasına neden olduğunu belirtmektedir. Özellikle de başvuranın idam cezası gerektiren bir suçtan dolayı yargılandığı ve dava süresince tutuklu halde olduğu göz önünde bulundurulduğunda, ilk derece mahkemesinden bu hususta daha fazla titizlik göstermesi beklenirdi.
43. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları dikkate alarak, şikâyet konusu yargılamaların, gerektiği kadar hızlı bir şekilde yürütülmediği ve gereken makul süre koşuluna uygun olmadığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
B. Sözleşme’nin 13. maddesi
44. Hükümet, yukarıda 18. paragrafta belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmemesi hususuna ilişkin genel beyanlar dışında, bu madde kapsamındaki şikâyetle ilgili herhangi bir görüş bildirmemiştir.
45. Başvuran, kendi şikâyetini ileri sürmüştür.
46. Mahkeme tarafından pek çok kez belirtildiği üzere, iç hukuk sisteminde ne şekilde koruma altına alınmış olursa olsun, Sözleşme’den doğan hak ve özgürlüklerden faydalanılmasına imkân tanıyan ulusal düzeyde bir hukuk yolunun varlığı, Sözleşme’nin 13. maddesi ile güvence altına alınmıştır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 13. maddesi, Sözleşme kapsamında “savunulabilir nitelikte bir şikâyetin” esas itibariyle incelenmesini sağlayacak ve uygun telafi imkânı sunacak bir iç hukuk yolunun mevcut olmasını gerektirmektedir (bk. yukarıda anılan Kudła / Polonya, § 157).
47. Mahkeme, başvuranın, Sözleşme’nin 6/1 maddesinde öngörülen makul bir süre içinde yargılanma hakkına saygı gösterilmediğine karar vermiştir (bk. yukarıda 43. paragraf). Dolayısıyla, başvuranın şikâyetinin, Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında “savunulabilir” “nitelik taşıdığı ve başvuranın, Sözleşme’nin ihlali ile ilgili olarak, ulusal makamlar nezdinde uygun telafi imkânı sunabilecek bir hukuk yolundan faydalanma hakkının bulunduğu hususunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir.
48. Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 6/1 maddesi kapsamındaki şikâyetleriyle ilgili olarak başvurabileceği etkin bir iç hukuk yolunun mevcut olduğunun Hükümet tarafından ispatlanamadığı kanaatine varmıştır (bk. yukarıda 22 ve 23. paragraflar). Dolayısıyla, somut davaya konu olan olaylar bağlamında, Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
49. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
50. Başvuran, 20.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
51. Hükümet, istenen meblağın dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürerek, söz konusu talebe itiraz etmiştir.
52. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği yönündeki tespitinin tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine karar vermiş ve bu doğrultuda, bu başlık altında herhangi bir miktara hükmetmemiştir (bk. yukarıda anılan Vinter ve Diğerleri, § 136 ve yukarıda anılan Kaytan, § 72). Ancak, Mahkeme, başvuranın, somut davada tespit edilen diğer ihlaller nedeniyle manevi zarara uğramış olabileceği kanaatindedir. Mahkeme, somut davanın kendine özgü koşullarını dikkate alarak ve hakkaniyet temelinde bir karar vererek, başvurana 3.000 avro manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir.
B. Masraf ve giderler
53. Başvuran, aynı zamanda, avukatlık masrafları için 6.650 avro, Mahkeme önünde gerçekleşen, posta ve çeviri masrafları diğer masraf ve giderler içinse 651 avro ödenmesini talep etmiştir. Başvuran, bu bağlamda, avukatının altmış beş saatlik yasal hizmet sunduğunu gösteren bir zaman çizelgesiyle birlikte, avukatıyla aralarında imzaladıkları yasal hizmet sözleşmesini ibraz etmiştir. Ancak, başvuran, diğer masraf ve giderlerle ilgili herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmamıştır.
54. Hükümet, başvuranın geri ödenmesini talep ettiği masrafların fiilen gerçekleştiğini ispatlayamadığını öne sürmüştür.
55. Mahkeme içtihadına göre, başvuranın masraf ve harcamalarını geri alabilmesi için, söz konusu masraf ve harcamaların fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerekmektedir. Mahkeme, mevcut belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak, başvurana, avukat masraflarını karşılayacak şekilde, 5.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmıştır.
C. Gecikme faizi
56. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Ceza yargılamalarının uzunluğu nedeniyle, Sözleşme’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. Sözleşme’nin 6/1 maddesiyle bağlantılı olarak 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. İhlal tespitinin, başvuranın 3. madde kapsamındaki şikâyetleriyle ilgili olarak uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
6.
(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde; ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere,
(i) manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 3.000 avro (üç bin avro) ödenmesine;
(ii) masraf ve giderler için, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 5.000 avro (beş bin avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;
7. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 15 Aralık 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy