AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
GÜRBÜZ / TÜRKİYE
(Başvuru No. 41982/10)
KARAR
STRAZBURG
27 Kasım 2018
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Gürbüz / Türkiye davasında,
Başkan
Paul Lemmens,
Yargıçlar
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 16 Kasım 2018 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Şefika Gürbüz’ün (“başvuran”) 11 Haziran 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 41982/10) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukatlar R. Doğan Yıldız ve Y. Aydın tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiası ile ilgili şikâyeti 29 Eylül 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmı, Mahkeme İçtüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olarak açıklanmıştır.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1960 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, olayların meydana geldiği dönemde, Göç Edenler Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği’nin Başkanı idi.
5. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 13 Ağustos 2002 tarihinde başvuran hakkında halkı ırk ve bölge farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçundan iddianame düzenlemiştir. Cumhuriyet Savcısı bu bağlamda, 17 Nisan 2002 tarihinde başvuran tarafından bir basın açıklaması sırasında okunan ve söz konusu Dernek tarafından istenen, Türkiye’deki zorunlu göçlerle ilgili olan raporun içeriğini sorgulamıştır. Cumhuriyet Savcısı, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan mülga Türk Ceza Kanunu’nun (“mülga TCK”) 312. maddesinin 2. fıkrası uyarınca başvuranın mahkûmiyetini istemiştir.
6. Fatih Asliye Ceza Mahkemesi 16 Kasım 2009 tarihinde, başvuranı, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmeden önce, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nun hükümlerine göre ilgilinin daha lehine olduğu değerlendirmesinde bulunduğu mülga TCK’nın 312. maddesinin 2. fıkrası uyarınca on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi kararın gerekçesinde öncelikle ihtilaf konusu raporda yer alan ve Devletin, ülkenin güneydoğusunda yaşayan vatandaşlara karşı şiddet uyguladığı ve evlerini yakarak ve hayvanlarını öldürerek bu vatandaşları göç etmeye zorladığı; farklı bölgelerde yaşayan halk kesimlerinin, kökenleri nedeniyle bu gibi uygulamalara maruz kaldıkları yönündeki iddialara değinmiştir. Ayrıca, söz konusu iddiaların, halkın farklı kesimlerini, ırkları ve bölgeleri nedeniyle, kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde birbirlerine karşı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği değerlendirmesinde bulunmuştur.
7. Ağır Ceza Mahkemesi 17 Aralık 2009 tarihinde, başvuran tarafından Asliye Ceza Mahkemesinin hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı yapılan itirazın reddine karar vermiştir.
8. Yargıtay 15 Aralık 2010 tarihinde, Fatih Cumhuriyet Savcısının olağanüstü temyizi/kanun yararına bozma istemi ile ilgili karar vererek, zaman aşımı nedeniyle davanın kayıttan düşürülmesine karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
9. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle mülga TCK’nın (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu ile yürürlükten kaldırılan 1 Mart 1926 tarihli 765 sayılı Kanun) 312. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“(...)
Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
(...) ”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
10. Başvuran, hakkında açılan ceza davası nedeniyle, Sözleşme’nin 10. maddesiyle öngörüldüğü şekliyle, ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
11. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik engeline takılmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
12. Hükümet, başvuran hakkındaki ceza davasının zaman aşımı nedeniyle düştüğünü ve ilgili hakkında herhangi bir mahkûmiyet ya da özgürlüğü kısıtlayıcı tedbir kararı verilmediğini belirterek, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik müdahalenin söz konusu olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, bir müdahalenin var olduğunun kabul edilmesinin gerekmesi halinde, söz konusu müdahalenin mülga TCK’nın 312. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü; ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi gibi meşru amaçlar izlediğini eklemektedir. Hükümet, zaman aşımı nedeniyle düşme kararı verilen ceza davasının demokratik bir toplumda gerekli ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğu kanaatindedir.
13. Başvuran, hakkında açılan ve uzun yıllar devam etmiş olan ceza davasının, ifade özgürlüğü için bir tehdit teşkil ettiğini ve dernek kapsamındaki faaliyetleri üzerinde caydırıcı bir etki doğurduğunu ileri sürmektedir. Başvuran, bu tür bir müdahalenin demokratik toplumda gerekli olmadığı ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı kanısındadır.
14. Mahkeme, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016) ve Dilipak/Türkiye (No. 29680/05, §§ 60-64, 15 Eylül 2015) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır.
15. Mahkeme somut olayda, basın açıklaması sırasında okuduğu bir raporun içeriği nedeniyle halkı ırk ve bölge farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçundan başvuran hakkında ceza davası açıldığını ve yaklaşık sekiz yıl dört ay süren söz konusu davanın zaman aşımı nedeniyle kayıttan düşürüldüğünü kaydetmektedir (yukarıda 5-8. paragraflar).
16. Mahkeme, başvuran hakkında açılan ceza davasının, zaman aşımı nedeniyle düşmüş olsa bile, ilgilinin, Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (yukarıda anılan Dilipak kararı, §§ 50 et 51). Ayrıca, söz konusu müdahalenin yasal bir dayanağı -mülga TCK’nın 312. maddesinin 2. fıkrası- olduğunu kaydetmektedir (yukarıda 9. paragraf). Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin, ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi gibi meşru amaçlar izlediğini kabul edebilir.
17. Müdahalenin gerekliliği ile ilgili olarak, Mahkeme, başvuranın, ihtilaf konusu rapor yoluyla, demokratik bir toplumda şüphesiz kamu yararından kaynaklanan bir mesele ile ilgili fikir ve görüşlerini, yani göç bağlamında belli bir bölgede yaşayanlara karşı yetkililerin şiddet uygulamalarına ilişkin iddiaları ilettiğini tespit etmektedir. Mahkemeler tarafından raporun başvuranın mahkûmiyetine dayanak olarak kabul edilen bölümlerini inceleyerek (yukarıda 6. paragraf), Mahkeme, söz konusu bölümlerin devlet politikaları hususunda sert bir eleştiri olarak kabul edilebilineceğini tespit etmektedir. Mahkeme, ihtilaf konusu metnin, şiddet, silahlı direniş ya da ayaklanma çağrısı içermediği, nefret söylemi teşkil etmediği ve bu durumun kendi nazarında göz önünde tutulması gereken temel unsur olduğu kanaatine varmaktadır (Belek ve Velioğlu/Türkiye, No. 44227/04, § 25, 6 Ekim 2015).
18. Bu nedenle, Mahkeme, ilgilinin kamu menfaatinden ileri gelen konulardaki düşüncelerini ifade etme isteği üzerinde caydırıcı bir etkiye neden olabilecek ihtilaf konusu ceza davasının zorunlu sosyal bir ihtiyacı karşılamadığı, her halükarda, izlenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle demokratik bir toplumda gerekli olmadığı değerlendirmesinde bulunmaktadır.
19. Dolayısıyla, somut olayda Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
20. Başvuran, iddia edilen ihlalden kaynaklanmış olan maddi tazminat ile ilgili değerlendirmeyi Mahkemenin takdirine bırakmaktadır. Öte yandan, manevi zarar nedeniyle 10.000 avro talep etmektedir. Başvuran ayrıca, avukat masrafları için 4.300 avro talep etmekte ve bu bağlamda İstanbul Barosu Ücret Çizelgesi sunmaktadır. Başvuran son olarak, herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmadan, çeviri masrafları için 125 avro, posta masrafları için 10 avro ve büro masrafları için 10 avro talep etmektedir.
21. Hükümetin açıklamalarına göre, başvuran maddi ve manevi zararlar ile masraf ve giderler bağlamında herhangi bir talepte bulunmamıştır.
22. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı bulunmadığı kanaatine varmakta ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşılık, manevi tazminat olarak başvurana 2.500 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme, başvuran tarafından bu bağlamda herhangi bir kanıtlayıcı belge sunulmamış olması nedeniyle masraf ve giderlere ilişkin talepleri reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3.
A) Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.500 (iki bin beş yüz) avro ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak ödemenin yapıldığı tarihe kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 27 Kasım 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıPaul Lemmens
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy