AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
HAMDEMİR VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 41896/08)
KARAR
STRAZBURG
15 Kasım 2016
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Hamdemir ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü, Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 11 Ekim 2016 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USULTürkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (41896/08 No.lu) davanın temelinde, on iki Türk vatandaşının ("başvuranlar") 27 Ağustos 2008 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru bulunmaktadır.Başvuranlar, İstanbul Barosu’na bağlı avukatlar, O. Aslan, B. Timtik, T. Tanay, E. Timtik ve B. Aşçı tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Başvuranlar, Bayrampaşa Cezaevi’nde güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen şiddet dolu müdahale nedeniyle Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edilmesinden şikâyet etmişlerdir. Başvuranlar öte yandan, şikâyetlerine ilişkin yürütülen ceza soruşturmalarının yetersizliğinden şikâyet etmişlerdir.Başvuru, 7 Şubat 2011 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI2000 yılının Ekim ayında Türkiye’nin farklı cezaevlerinde bulunan çok sayıda tutuklu, esasen tutuklular için daha küçük yaşam birimlerinin oluşturulmasına yönelik "F tipi" cezaevi projesini protesto etmek amacıyla açlık grevi ve "ölüm orucu" başlatmışlardır.2000 yılının Aralık ayı boyunca, milletvekilleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, tanınmış bir grup sanatçı ve aydından oluşan bir arabulucu ekibi, açlık grevi yapanlarla görüşmüştür. Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi’nden (AIÖK) bir heyet de, Türk Hükümetinin daveti üzerine, görüşmelerde bulunmak amacıyla Türkiye’ye gelmiştir. Ancak herhangi bir çözüm bulunamamıştır.Bayrampaşa Cezaevi Müdürü, 18 Aralık 2000 tarihinde, güvenlik güçlerinin müdahale etmesi yönündeki talebi İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın onayına sunmuştur. Cezaevi Müdürü, kırk beş tutuklunun "ölüm orucu" tuttuğunu ve cezaevleri doktorları tarafından sağlanan günlük tıbbi muayeneleri ve bu doktorlar tarafından sunulan bakım ve tedavileri reddettiğini belirtmiştir. Tutuklular, arabulucuların, ailelerinin ve doktorların müdahalesine rağmen, oruçlarına devam etmekten vazgeçmemişlerdir. Tutuklular, 15 Aralık 2000 tarihinde, Tabipler Birliği tarafından gönderilen doktorlar tarafından muayene edilmeyi reddetmişlerdir. Bununla birlikte, söz konusu doktorlar, bu tutuklularda endişe verici bir kilo kaybının olduğunu ve sağlık durumlarının kötüye gittiğini tespit etmişler ve ilerleyen günlerde ilgililerin hayati fonksiyonlarının zarar görebileceğini ve ilk ölümlerin meydana gelebileceğini belirtmişlerdir. Cezaevi Müdürü’ne göre, güvenlik güçlerinin müdahalesi, tutuklulara gereken bakım ve tedavilerin sağlanmasına ve ölümlerin önlenmesine imkân verebilecektir.
A. Bayrampaşa Cezaevi’nde güvenlik güçlerinin müdahalesi
Güvenlik güçleri, 19 Aralık 2000 tarihinde, başvuranların yakınlarının tutuklu bulundukları Bayrampaşa Cezaevi’nin de aralarında yer aldığı yirmiye yakın cezaevine eşzamanlı olarak müdahale etmişlerdir. "Hayata dönüş" olarak adlandırılan bu operasyon sırasında, güvenlik güçleri ile tutuklular arasında şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir.Bayrampaşa Cezaevi’nde, operasyon on sekiz koğuştan oluşan C Bloğa yönelik olarak gerçekleştirilmiştir. Bu operasyon sırasında, başvuranların yakınlarının da aralarında bulunduğu on iki tutuklu hayatını kaybetmiştir ve yaklaşık elli tutuklu da bazıları ateşli silahla olmak üzere yaralanmıştır. Operasyonun ardından düzenlenen ve sekiz sayfadan oluşan tutanağa göre, müdahale sabah saat 05.00 sıralarında başlamış ve akşam saat 20.30 sularında sona ermiştir. Güvenlik güçleri tarafından yapılan teslim ol çağrısının ardından, bazı koğuşları işgal eden tutuklular direniş göstermeksizin koğuşlardan çıkarılmayı kabul etmişlerdir. Diğer tutuklular, koğuşların kapıları arkasında barikatlar kurmuşlar ve ateşli silahlar, lav silahları, molotof kokteylleri ve yanıcı maddeler kullanarak direnişlerine ve saldırılarına devam etmişlerdir. Güvenlik güçleri, isyancıları etkisiz hale getirmek için göz yaşartıcı bombalar atmışlar ve yalnızca gereklilik durumunda ateşli silahlarını kullanmışlardır (bu tutanakta belirtildiği şekliyle, olayların seyrine ilişkin daha detaylı bir anlatım için bk. İsmail Altun/Türkiye davası, No. 22932/02, §§ 9-19, 21 Eylül 2010). İtfaiyeciler tarafından düzenlenen rapora göre, tutuklular tarafından yatak ve yatak örtülerinin ateşe verilmesiyle yangın çıkarıldığı kanısına varılmıştır. Alevler daha sonra tüm koğuşa yayılmıştır. Otopsi raporlarına göre, başvuranların yakınları, Şefinur Tezgel, Yazgülü Güder, Seyhan Doğan, Gülser Tuzcu, Özlem Ercan, Nilüfer Alcan ve Aşur Korkmaz karbondioksit zehirlenmesi nedeniyle hayatını kaybetmiştir ve Fırat Tavuk, Cengiz Çalıkopan, Ali Ateş ve Mustafa Yılmaz ise mermiler ve patlayıcı maddeler nedeniyle yaşamını yitirmiştir.
B. Bayrampaşa Cezaevi’nde meydana gelen olaylara ilişkin ceza soruşturmaları ve davaları
1. "Hayata dönüş" operasyonu sırasında meydana gelen yaralanma ve ölümler nedeniyle açılan ceza soruşturması ve ceza davası
Güvenlik güçleri, 21 Aralık 2000 tarihinde C Blok’ta arama yapmışlardır.
Arama tutanağına göre, güvenlik güçleri bu vesileyle, dört şarjör ile birlikte Kalaşnikof tipi bir saldırı tüfeği ve bu silaha ait 78 mermi ve 57 kovan bulmuşlardır. Güvenlik güçleri aynı zamanda, şarjörleri ve mermileriyle birlikte dört tabanca, yüze yakın kesici alet, bir anten ve uydu alıcısı, şarjörler, adaptörler, yaylar ve şırıngalardan yapılmış çok sayıda ok, on bir el yapımı patlayıcı alet, bir matkap, testereler, 58 el yapımı gaz maskesi, asit şişeleri ve yanıcı maddeler, balyozlar, ses malzemeleri, sahte silahlar ile yasadışı örgütlere ilişkin çok sayıda belge, eşya ve ses ve video kayıtlarını ele geçirmişlerdir. 22 Aralık 2000 ve 19 Ocak 2001 tarihlerinde, Adli Tıp Kurumu’ndan birçok bilirkişi, Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi üzerine, bilirkişi raporu düzenlemek amacıyla Bayrampaşa Cezaevi’nde incelemeler gerçekleştirmişlerdir. Ziyaretleri sırasında, bilirkişiler öncelikle, jandarma görevlileri tarafından yapılan genel arama işlemleri sebebiyle, olay yerinin söz konusu operasyondan sonraki halini korumadığını kaydetmişlerdir. Bilirkişiler ardından ana koridorda ve koğuşlarda mermi izleri ve tahribatlar tespit etmişler ve olay yerinde onlarca göz yaşartıcı bomba bulmuşlardır. Bilirkişiler, 14 Şubat 2001 tarihli raporlarında, göz yaşartıcı gaz bombalarının 35 gram CS gazı (klorobenziliden malonitril) ve 0,21 gram patlayıcı madde içerdiğini tespit etmişlerdir. Bilirkişiler, ilgili koğuşun yüzölçümünü (C1) ve burada bulunan göz yaşartıcı gaz bombalarının sayısını (kırk beş) dikkate alarak, söz konusu koğuşta kullanılan göz yaşartıcı gaz miktarının, öldürme eşiğinden oldukça yüksek olduğu sonucuna varmışlardır.
Bilirkişiler son olarak, yangınların yanıcı maddelerin bulunduğu bir alanda göz yaşartıcı bombaların aşırı kullanımından kaynaklanmış ya da tutuklular tarafından çıkarılmış (kendi kendini yakma veya kasten yangın çıkarma) olabileceği gerekçesiyle, bu yangınların kaynağının kesin olarak belirlenmesinin mümkün olmadığını belirtmişlerdir. İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı, 16 Mayıs 2002 tarihinde, Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’na güvenlik güçlerinin müdahale planı hakkında bilgi vermiştir. Komutanlık, müdahalenin dört aşamada gerçekleştirildiğini, operasyona katılan birimleri belirtmiş ve bu birimlerin her birine verilen görevi açıklamıştır. Eyüp Cumhuriyet Savcısı, 8 Mayıs 2003 tarihinde İstanbul Valiliği’nden, Bayrampaşa Cezaevi bünyesinde yürütülen operasyona katılan güvenlik güçleri hakkında soruşturma yapılması için izin talebinde bulunmuştur. 25 Ağustos 2003 tarihinde Valilik, talep edilen iznin verilmesini reddetmiştir. İstanbul İdare Mahkemesi ("İdare Mahkemesi"), 16 Mart 2004 tarihinde, operasyona katılan görevlilerin kimliklerinin belirlenmediği ve ifadelerinin alınmadığı gerekçesiyle, ihtilaf konusu kararı iptal etmiştir. Valilik, 2 Nisan 2005 tarihinde, soruşturma izninin verilmemesi yönündeki kararını yinelemiştir. İdare Mahkemesi, 28 Haziran 2005 tarihinde, daha önce kabul edilenlerle aynı olan gerekçelerle bu kararı da iptal etmiş ve dava dosyasını Valiliğe göndermiştir. Valilik, 10 Nisan 2006 tarihinde soruşturma izninin verilmemesi yönündeki kararını yinelemiştir. İdare Mahkemesi, 21 Eylül 2006 tarihinde, Valiliğin 10 Nisan 2006 tarihinde kararını da iptal etmiştir. İdare Mahkemesi, 4483 sayılı Memurları ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında
Kanun’un 2. maddesine göre işkence ve kötü muamele suçları nedeniyle memurlar hakkında soruşturma yapmak için idareden izin alınmasının gerekmediğini belirtmiştir. İdare Mahkemesi, Valilik kararının usul ve kanuna aykırı olduğu kanaatine varmış ve dava dosyasını, somut olaya ilişkin soruşturma yapılması için savcılığa iletilmesi amacıyla Valiliğe göndermiştir. 1 Nisan 2010 tarihinde, Eyüp Cumhuriyet Savcısı, operasyona katılan bazı jandarma görevlilerinin kimliklerinin halen belirlenmediğini belirterek, soruşturmanın görevlilere ilişkin kısmının soruşturmanın geri kalan kısmından ayrı olarak yürütülmesine karar vermiştir. Eyüp Cumhuriyet Savcısı, 2 Nisan 2010 tarihinde, Bayrampaşa Cezaevi’ndeki operasyonda görevlendirilmemiş olan veya yalnızca tutukluların cezaevlerine ve hastanelere sevk edilmelerini sağlayan 214 jandarma görevlisi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Aynı gün Eyüp Cumhuriyet Savcısı, operasyona katıldıkları belirlenen otuz dokuz jandarma görevlisi hakkında ceza davasının açılması için soruşturma dosyasını Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na iletmiştir. Bakırköy Cumhuriyet Savcısı, 20 Nisan 2010 tarihinde, söz konusu otuz dokuz jandarma görevlisini, görevlerini yerine getirdikleri sırada adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs etmekle suçlamıştır. Savcı, ilgilileri, on iki tutuklunun ölümüne ve yirmi dokuz tutuklunun yaralanmasına neden olacak şekilde aşırı güç ve silah kullanımı nedeniyle, görevleri gereği kendilerine verilen yetkileri aşmakla suçlamıştır. Dava, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılmıştır. 6 Nisan ve 27 Temmuz 2011 tarihlerinde yapılan duruşmalar sırasında, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkları, şikâyetçileri ve tanıkları dinlemeye devam etmiştir. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, istinabe yoluyla alınan ifadeleri dosyaya eklemiş ve halen yerine getirilmeyen yargılama işlemlerini yinelemiştir. Ceza davası halen derdesttir.
Cezaevinin gözetim personeli hakkında görevi kötüye kullanma nedeniyle ve tutukluların tahliyesi sırasında müdahale eden jandarma görevlileri hakkında görevi kötüye kullanma ve kötü muameleler nedeniyle yürütülen ceza davaları 16 Temmuz 2001 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, ateşli silahların cezaevinin içine alınmasına müsaade ettikleri gerekçesiyle, görevi kötüye kullanma nedeniyle - gardiyanlar, cezaevinde görevli olan jandarma görevlileri ve X-Ray cihazından sorumlu olanlar dâhil olmak üzere - 155 cezaevi personeli üyesini suçlamıştır. Cumhuriyet savcısı, operasyonun sonunda tutukluları tahliye eden 1.460 jandarma görevlisini, görevi kötüye kullanma ve tahliyeleri sırasında tutuklulara kötü muamelede bulunma nedeniyle suçlamıştır. Eyüp Asliye Ceza Mahkemesi, 2 Şubat 2007 tarihinde, davanın cezaevi personeli ile ilgili kısmının, davanın tutukluların tahliyesinde rol oynayan 1.460 jandarma görevlisine ilişkin kısmından ayrı olarak yürütülmesine karar vermiştir. 23 Haziran 2008 tarihinde, Asliye Ceza Mahkemesi, iki ayrı kararda, jandarma görevlileri ve cezaevi personeli hakkında yürütülen ceza davasının zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar vermiştir. 31 Mayıs 2011 tarihinde, söz konusu kararlar Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir.
II. İLGİLİ İÇ VE ULUSLARARASI HUKUK VE UYGULAMASI Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan, somut olaya ilişkin ilgili iç hukuk ve uygulaması, Gömi ve diğerleri/Türkiye (No. 35962/97, §§ 42-45, 21 Aralık 2006), ve Leyla Alp ve diğerleri/Türkiye (No. 29675/02, §§ 54-56, 10 Aralık 2013) kararlarında belirtilmektedir. Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi’nden (AIÖK) bir heyet, Türk Hükümetinin daveti üzerine, tutuklularla görüşmeler yapmak amacıyla Türkiye’ye gelmiştir. Ancak herhangi bir çözüm bulunamamıştır.
AIÖK’ün 2001 yılının Aralık ayında Türkiye’deki birçok cezaevinden tutuklularla yaptığı bu görüşmelerin ardından düzenlediği rapor, İsmail Altun kararında (yukarıda anılan karar, No. 22932/02, § 57) yer almaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuranlar, makamları, Bayrampaşa Cezaevi’nde yürütülen "Hayata dönüş" operasyonu sırasında aşırı ve orantısız güç kullanmakla suçlamaktadırlar. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerini ileri sürmektedirler.
Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında, başvuranlar, kendi ifadelerine göre yıllar boyunca herhangi bir adli işlemin gerçekleştirilmemesi sebebiyle etkin bir hukuk yolundan yoksun bırakılmalarından şikâyetçi olmaktadırlar. Başvuranlar son olarak, makamların operasyonun sorumlularının sorgulanmamaları amacıyla operasyona ilişkin delilleri kasten yok ettiklerini ileri sürmektedirler. Hükümet, başvuranların iddialarını kabul etmemektedir. Olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, şikâyetleri yalnızca Sözleşme’nin 2. maddesi açısından incelemeye karar vermektedir. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 2
1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez.
2. Ölüm aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması;
(...)
c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması."
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Öncelikle Hükümet, Mahkeme’yi iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle mevcut başvuruyu reddetmeye davet etmektedir. Hükümet, görevi kötüye kullanma ve kötü muameleler nedeniyle 1.460 jandarma görevlisi hakkında yürütülen ceza davasının Yargıtay’da halen derdest olduğunu belirtmektedir.
İkinci olarak, Hükümet, ihtilaf konusu operasyonun yürütülmesine ilişkin otuz dokuz jandarma görevlisi hakkında açılan ceza davasının Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nde halen derdest olduğunu belirtmekte ve kimlikleri belirlenmemiş olan jandarma görevlileri hakkında Eyüp Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma açıldığını ve bu soruşturmanın halen derdest olduğunu eklemektedir. Başvuranlar, Hükümetin argümanlarına itiraz etmektedirler. Öncelikle ilk itirazın, görevi kötüye kullanma ve kötü muameleler nedeniyle jandarma görevlileri hakkında yürütülen ceza davasına ilişkin birinci kısmıyla ilgili olarak, Mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesi’nin 23 Haziran 2008 tarihinde zamanaşımı sebebiyle ceza davasını sona erdirdiğini ve Yargıtay’ın 31 Mayıs 2011 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararını onadığını kaydetmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, başvurunun yapılmasının ardından kısa bir süre sonra, ancak başvurunun kabul edilebilirliği hakkında karar vermesi gerekmeden önce, iç hukuk yollarının son aşamasına ulaşılmasına müsamaha gösterdiğini hatırlatmaktadır (bk., diğer kararlar arasında, Karoussiotis /Portekiz, No. 23205/08, §57, AİHM 2011 (özetler), ve Özçelebi/Türkiye, No. 34823/05, § 35, 23 Haziran 2015). Dolayısıyla, Mahkeme, Hükümetin bu husustaki itirazını reddetmektedir. İlk itirazın ikinci kısmına ilişkin olarak, Mahkeme burada, söz konusu soruşturmanın ve davanın etkinliğiyle, dolayısıyla makamların Sözleşme’nin 2. maddesinin kendilerine yüklediği usuli yükümlülüklere riayet etmedikleri bağlamındaki şikâyetlerin esasıyla yakından ilişkili bir sorunun söz konusu olduğu kanaatine varmaktadır (bk., örnek olarak, Perişan ve diğerleri/Türkiye, No. 12336/03, § 66, 20 Mayıs 2010). Dolayısıyla, Mahkeme Hükümet tarafından ileri sürülen ilk itirazın ikinci kısmını esasla birleştirmektedir. Mahkeme, başvurunun başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit etmektedir.
B. Esas hakkında
1. Tarafların iddiaları
Başvuranlar, yakınlarının planlanan bir katliam çerçevesinde hayatlarını kaybettikleri ve yakınlarının maruz kaldıkları yaralanmalar dikkate alındığında, kimyasal silahların kullanıldığı kanaatine varmaktadırlar. Ayrıca başvuranlar, devletin kendi yetkisi altında bulunan cezaevlerindeki tutukluların hayatını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği kanısına varmaktadırlar. Hükümet, güvenlik güçlerinin müdahalesinin, cezaevi üzerinde devletin otoritesini yeniden kurma, cezaevinin güvenliğini sağlama ve diğer tutukluların "ölüm orucu" tutmaya zorladıkları tutukluları tedavi etme gerekliliğiyle haklı gösterildiğini belirtmektedir. Bu hususta, Hükümet aciliyetin söz konusu olduğunu ve operasyonun özellikle açlık grevi yapanların hayatını korumayı amaçladığını ileri sürmektedir. Hükümet, makamların bu durumu diyalog yoluyla çözme yönündeki çabalarının sonuçsuz kaldığını ve Hükümet tarafından davet edilen AIÖK’ün bile bu krizi çözemediğini eklemektedir. Diğer yandan Hükümet, operasyon sırasında, tutukluların hayatını korumaya yönelik bütün tedbirlerin alındığını savunmaktadır. Güvenlik güçleri, müdahale etmeden önce teslim ol çağrıları yapmışlar ve göz yaşartıcı gaz kullanmışlardır. Diğer tutukluların direnmeye devam etmesine rağmen, bazı koğuşlardaki tutuklular direniş göstermeksizin makamların çağrısına uymuşlardır; diğer tutuklular barikatlar kurmuşlar, güvenlik güçlerinin üzerlerine ateş açmışlar, yanıcı ve patlayıcı maddeler atmışlar ve koğuşları ve koridorları ateşe vermişlerdir. Bu bağlamda Hükümet, yangının isyancılar tarafından kasten başlatılmış olabileceğini belirten bilirkişi raporuna atıfta bulunmaktadır.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
a. Genel ilkeler Mahkeme, Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye ([BD], No. 24014/05, §§ 169-182, 14 Nisan 2015), ve Kavaklıoğlu ve diğerleri/ Türkiye (No. 15397/02, §§ 168-175, 6 Ekim 2015) kararlarında belirtildiği şekliyle, konuya ilişkin uygulanabilecek genel ilkelere atıfta bulunmaktadır.
b. Genel ilkelerin somut olaya uygulanması
Mahkeme, devlet makamlarının ya da görevlilerinin denetimi altında bulundukları sırada - örneğin polis operasyonları ya da askeri operasyonlar sırasında - yaralanan kişilerin durumunda, ispat yükünün öncelikle davalı Hükümete düştüğünü; böylelikle, evleviyetle (a fortiori) söz konusu makamların ya da görevlilerin, bir yandan, ihtilaf konusu olayların gerçek seyrini bilen ve diğer yandan, bu türden iddiaları tam olarak doğrulayacak ya da reddedecek nitelikteki bilgilere erişebilen tek kişiler oldukları varsayıldığında, kendisi hakkında ileri sürülen iddiaları uygun ve ikna edici delillerle çürütme görevinin davalı Hükümete ait olduğunu hatırlatmaktadır (Mansuroğlu/Türkiye, No. 43443/98, §§ 77‑78, 26 Şubat 2008, ve burada yer alan atıflar ve Keser ve Kömürcü/Türkiye, No. 5981/03, § 60, 23 Haziran 2009). Mahkeme nazarında, bu ilkeler, gerekli değişikliklerin yapılması koşuluyla (mutatis mutandis), devletin sıkı denetimi altında bulunan cezaevlerinde güvenlik güçleri tarafından yapılan operasyonlara uygulanmaktadır (İsmail Altun/Türkiye, No. 22932/02, § 69, 21 Eylül 2010, ve Kars ve diğerleri/Türkiye, No. 66568/09, § 78, 22 Mart 2016). Mevcut davada, Hükümetin ispat yükünü tatmin edici şekilde yerine getirip getirmediğini denetlemek için, Mahkeme, ulusal merciler tarafından yürütülen soruşturmanın ve davanın, başvuranların yakınlarının ölümüne neden olan gerçek koşulların tespit edilmesine imkân verip vermediğini inceleyecektir. Mahkeme, İsmail Altun (yukarıda anılan karar), Düzova/Türkiye (No. 40310/06, 5 Haziran 2012), Şat/Türkiye (No. 14547/04, 10 Temmuz 2012), Erol Arıkan ve diğerleri/Türkiye (No. 19262/09, 20 Kasım 2012), Songül İnce ve diğerleri/Türkiye (No. 34252/10 ve 25595/08, 26 Mayıs 2015) kararları ve kısa bir süre önce verdiği Kars ve diğerleri/Türkiye (yukarıda anılan karar) kararı çerçevesinde, Bayrampaşa Cezaevi’nde, bilhassa cezaevinin C bloğunda çıkan isyanın ardından 19 Aralık 2000 tarihinde yürütülen askeri operasyon hakkında Sözleşme’nin 2. maddesi açısından daha önce karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu kararlarda, Mahkeme, operasyon sırasında kullanılan gücün Sözleşme’nin 2. maddesinin 2. fıkrası anlamında "mutlak gerekli" olmadığı sonucuna varmıştır. Bu sonuca varırken, Mahkeme, söz konusu başvuranların devletin sorumluluğu altında bulundukları sırada yaralandıkları kanaatine varmış ve Hükümetin, ilgililerin yaralanmalarının nedenini yeterince açıklayacak ve yine ilgililerin Sözleşme’nin 2. maddesi anlamında meşru güç kullanımı nedeniyle mağdur olduklarını kesin olarak tespit edecek bir durumda bulunmadığını saptamıştır. Mevcut davayı inceledikten sonra, aynı operasyonun ve aynı ceza davasının söz konusu olduğunu dikkate alarak, Mahkeme, farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayabilecek herhangi bir özel koşulun bulunmadığı kanısındadır. Mahkeme ayrıca, idari makamın, yani Valiliğin müdahalesinin, uzun yıllardan beri, ihtilaf konusu operasyonun gerçekleştiği koşulları tespit edecek nitelikte etkin ve bağımsız bir ceza soruşturmasının açılmasını engellediğini kaydetmektedir. Ceza davası, ancak 2010 yılında, yani olayların ardından yaklaşık on yıl sonra açılmıştır. Mahkeme’ye göre, bu denli uzun bir süre, ulusal merciler tarafından delillerin toplanmasını ve olayların tespitini güçleştirecek nitelikte bir etkendir. Mahkeme ardından, otuz dokuz jandarma görevlisinin, görevlerini yerine getirdikleri sırada adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs nedeniyle adli mahkemelerde yargılanmakta olduklarını kaydetmektedir. Elinde bulunan unsurların tamamını inceledikten sonra ve derdest olan ceza davasının sonucu hakkında önyargıda bulunmaksızın, Mahkeme, söz konusu operasyonun gerçek seyrinin ve başvuranların yakınlarının hayatlarını kaybettikleri koşulların halen aydınlatılmadığı kanaatine varmaktadır. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, hâlihazırda soruşturmanın ve ceza davasının, başvuranların yakınlarının devletin sorumluluğu altında bulundukları sırada hayatlarını kaybetmelerine ilişkin koşulların tespit edilmesine imkân vermediği kanısına varmaktadır. Böylelikle, Hükümet, başvuranların yakınlarının ölümlerinin nedenini yeterince açıklayacak ve başvuranların Sözleşme’nin 2. maddesi anlamında meşru güç kullanımı nedeniyle mağdur olduklarını kesin olarak tespit edecek bir durumda bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazını reddetmektedir. Mevcut davaya ilişkin koşulların tamamını göz önünde bulundurarak, Mahkeme, başvuranların yakınlarına karşı kullanılan gücün Sözleşme’nin 2. maddesinin 2. fıkrası anlamında "mutlak gerekli" olmadığı sonucuna varmaktadır. Ayrıca Mahkeme, mevcut davanın ve yukarıda belirtilen diğer benzer davaların, açıkça tehlikeli maddelerin ve çeşitli mühimmat malzemelerinin cezaevinin içine alınması sonucunda devletin cezaevlerindeki kontrol ve denetimini kaybetmesinden kaynaklandığını gözlemlemektedir. Mahkemeye göre, cezaevinin içinde mühimmatların dolaşımı, bu durumun tutukluların korunması açısından tehdit oluşturması nedeniyle çok ciddiye alınmalıdır. Diğer yandan, operasyonun ardından, gardiyanların ve diğer gözetim personeli üyelerinin cezaevi bünyesinde silahların dolaşımından dolayı görevi kötüye kullanma nedeniyle suçlandıkları ifade edilmektedir (yukarıda 29. paragraf). Bütün bu unsurlar, mercilerin, çözüm getirmeye çalışmaksızın, tutukluların hayatı açısından çok tehlikeli olan bir durumun belirli bir süre boyunca devam etmesine izin verdiklerini göstermektedir. Sözleşme’nin 2. maddesine dayanarak devlete yüklenen pozitif yükümlülüğe ilişkin olarak ve öngörülebilirlik bakımından Mahkeme, mercilerin yeterince uzun bir süreden beri bu cezaevlerinde hüküm süren güvensizlikten haberdar oldukları kanısına varmaktadır. Mahkeme, cezaevlerinden herhangi biri üzerinde devletin etkin denetimini kaybetmesinin, yalnızca devletin sorumlu tutulabileceği, kamu hizmetinin olağan şekilde işlemesinde veya düzenlenmesindeki bir eksikliğin doğrudan bir sonucu olduğunu yeniden ifade etmektedir (Yukarıda anılan İsmail Altun kararı, § 70; bk. Makbule Akbaba ve diğerleri/Türkiye, No. 48887/06, § 36, 10 Temmuz 2012). Dahası, gardiyanlar ve diğer cezaevi personelleri hakkında ceza mahkemesinde açılan kamu davasının neticede zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verilmesi sebebiyle, cezai alanda herhangi bir sorumluluk incelenememiştir. Bu bağlamda, Mahkeme, ceza davalarının sonunda, bu eylemlerin faillerinin devlet makamlarının atalet içerisinde olmaları nedeniyle kamu davasının zamanaşımına uğramasından faydalanmaları durumunda, ceza sisteminin yasaya aykırı eylemlerden etkin şekilde korunmayı sağlayacak nitelikte caydırıcı bir güce sahip olamayacağını tekrarlamaktadır (Öztünç/Türkiye, No. 14777/08, § 72, 9 Şubat 2016). Mevcut davaya ilişkin koşulların tamamını göz önünde bulundurarak Mahkeme aynı zamanda, Hükümetin Sözleşme’nin 2. maddesi anlamında Bayrampaşa Cezaevi’nde kendi sorumluluğu altında bulunan kişilerin hayatını korumak için önleyici tedbirler alma yükümlülüğünü yerine getirmediği kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranların yakınlarına karşı askeri operasyon sırasında kullanılan güç nedeniyle ve devletin cezaevlerinde kendi sorumluluğu altında bulunan kişileri koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır (yukarıda 53 ve 60. paragraflar). Bu ihlal tespitini dikkate alarak, Mahkeme, operasyonun sorumlularının sorgulanmamaları amacıyla operasyonla ilgili delillerin yok edilmesine ilişkin şikâyetin (yukarıda 34. paragraf) ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
"Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlâl edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlâlin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine âdil bir tazmin verilmesine hükmeder." Başvuranlar, herhangi bir adil tazmin talebi sunmak istemediklerini belirtmektedirler. Dolayısıyla, Mahkeme, ilgililere bu bağlamda herhangi bir meblağ ödenmesine gerek olmadığı kanısına varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 15 Kasım 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
EK
Başvuranların listesi
1969 doğumlu olan Semra HAMDEMİR 1942 doğumlu olan Fatma ALCAN 1932 doğumlu olan Türkay ALCAN 1943 doğumlu olan Ahmet ATEŞ Ali ÇALIKOPARAN Halis ERCAN 1956 doğumlu olan Müslüm GÜDER 1974 doğumlu olan Kenan GÜNYEL 1979 doğumlu olan Lütfiye KAYIM1953 doğumlu olan Hüseyin KORKMAZ1949 doğumlu olan Fadime TEZGEL1970 doğumlu olan Serpil TUZCU
Full & Egal Universal Law Academy