AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
HASAN TUNÇ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE
Başvuru no. 19074/05
KARAR
STRAZBURG
31 Ocak 2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Hasan Tunç ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Hâkimler,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 10 Ocak 2017 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1.Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, bu devletin vatandaşları olan Hasan Tunç ve Memiş Tunç ve Mehmet Tunç’un (“başvuranlar”) 29 Nisan 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları (19074/05 No.lu) başvuru bulunmaktadır.
2.Mahkeme İçtüzüğü’nün (“İçtüzük”) 36. maddesinin 2. fıkrası (in fine) uyarınca başvuranların kendilerini savunmalarına izin verilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3.Başvuranlar özellikle mülkiyet haklarının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, davalarının makul süre içerisinde ve hakkaniyete uygun olarak görülmediğini iddia etmektedirler.
4.Başvuru, 10 Eylül 2008 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5.Başvuranlar, Hasan Tunç Memiş Tunç ve Mehmet Tunç Türk vatandaşlarıdır ve sırasıyla 1935, 1946 ve 1946 doğumludurlar ve de Ankara’da ikamet etmektedirler.
6.1994 yılında vefat eden başvuranların annesi, 1946 yılında Serik’te bulunan 47 ve 49 parsel olarak belirtilen iki taşınmazı ilk evliliğinden olan iki kızından birisi olan İ.Y.ye satmıştır. İ.Y. 1950 yılında, yine bu ilk evlilikten olan erkek kardeşi M.Y.ye söz konusu taşınmazların mülkiyetinin yarısını devretmiştir. Böylece bu iki taşınmaz tapu siciline, başvuranların iki üvey kardeşi adına kaydedilmiştir.
7.Başvuranlar 1 Kasım 1996 yılında, Serik Asliye Hukuk Mahkemesine (“Asliye Hukuk Mahkemesi”) başvurarak, 47 parselin tapusunun iptalini talep etmişler ve taşınmazdaki miras paylarını istemişlerdir.
Başvuranlar 17 Nisan 1997 tarihinde, mahkeme önünde yukarıdaki taleplerini yineledikleri başka bir dava açarak 49. parsel için de benzer bir talepte bulunmuşlardır. Başvuranlar taşınmazların değerinin 13.000.000 eski Türk lirası olduğunu belirtmişlerdir. Başvuranlar, söz konusu parsellere ilişkin anneleri ve üvey kardeşleri arasında gerçekleştirilen işlemin aslında annelerinin hayatını kaybettiğinde bu taşınmazların kendilerine miras kalmaması amacıyla yapılmış muvazaalı bir satış olduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar, M.Y.nin de aynı gerekçelerle, satış kisvesi altında 47 parseldeki hissesini gelinine/üvey kızına devrettiğini iddia etmişlerdir.
8.Ulusal mahkeme belirtilmeyen bir tarihte, söz konusu davalar arasında hukuki ve fiili irtibat bulunması nedeniyle davaların birleştirilmesine karar vermiştir.
9.ihtilaf konusu taşınmazların değerinin tespiti için 11 Kasım 1998 tarihinde mahkemece mahallinde keşif yapılmıştır. 30 Kasım 1998 tarihinde düzenlen bilirkişi raporuna göre, parsellerin başvuranların dava açtığı tarihteki toplam değeri 5.450.625.000 eski Türk lirasına tekabül etmektedir.
10.Ulusal mahkeme 10 Şubat 1999 tarihinde, mahkeme masraflarını (harç) tamamlamaları için başvuranlardan bilirkişi raporunda tespit olunan ihtilaf konusu taşınmazın değeriyle orantılı olarak ek ödeme yapmalarını istemiştir. Başvuranlar 12 Şubat 1999 tarihinde, mahkeme masrafları için 49.056.000 eski Türk lirası tutarında ek ödeme yapmışlardır.
11. Ulusal mahkeme, tanık ifadelerini dinlediği ve taraflarca sunulan delilleri topladığı yaklaşık otuz duruşma düzenlemiştir.
12.Ulusal mahkeme 28 Mayıs 2003 tarihinde başvuranların talebini reddetmiştir. Ulusal mahkeme, bu talebi reddederken dosya içeriğini ve tanık ifadelerini dikkate almış ve başvuranların, miras bırakanın (de cujus), kendilerini mirastan saf dışı bırakmak amacıyla muvazaalı bağış gerçekleştirdiğini kanıtlayamadıklarına karar vermiştir.
13.Başvuranlar 1 Eylül 2003 tarihinde duruşma düzenlenmesini isteyerek temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
14.Yargıtay 29 Nisan 2004 tarihinde temyiz edilen kararı onamıştır. Yargıtay ayrıca, ihtilaflı taşınmazların değerinin konuyla ilgili yasanın gerektirdiği asgari eşiğe ulaşmadığı gerekçesiyle başvuranların açık duruşma yapılmasına dair talebini reddetmiştir.
15.Başvuranlar 21 Haziran 2004 tarihinde karar düzeltme isteminde bulunmuşlardır.
16.Yargıtay 1 Kasım 2004 tarihli kararı ile ihtilaflı taşınmazların değerinin yasada gerekli kılınan sınırın altında kaldığı gerekçesiyle söz konusu talebi reddetmiştir. Bu sınır, bahse konu davanın yapıldığı tarihte 150.000.000 eski Türk lirasıydı.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
17.7 Ekim 2004 tarihli ve 25606 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesine göre (bu madde 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yürürlükten kaldırılmıştır), 20 Haziran 1996 tarihinde değeri 150.000.000 eski Türk lirasından daha az olan ihtilaf konusu davalara ilişkin Yargıtay kararlarına karşı karar düzeltme yoluna gidilmesi mümkün değildi. 20 Haziran 1996 tarih ve 4146 sayılı Kanun ile bu konuda uygulanan ihtilaf konusu değer, 1 Ocak 1998 tarihinden itibaren 300.000.000 eski Türk lirasına, 1 Ocak 2000 tarihinden itibaren ise 600.000.000 eski Türk lirasına yükseltilmiştir.
18.Olayların meydana geldiği dönemdeki uygulamasına göre 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 435. maddesinde, miktar veya değeri 10.000.000.000 eski Türk lirasını aşan alacak ve ayın davalarında taraflardan biri talep etmiş ise Yargıtay’ın temyiz sürecinde duruşma düzenleyebileceği öngörülmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. HÜKÜMETİN İLK İTİRAZINA İLİŞKİN
19.Hükümet, başvuranlar tarafından iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin kabul edilemezlik itirazında bulunmuştur. Hükümet genel olarak, başvuranların özü itibariyle dahi ulusal mahkemeler önünde şikâyetlerini dile getirmediklerini ileri sürmektedir.
20.Mahkeme, hukuk yollarının tüketilmediğini öne süren Hükümetin, başvuranın şikâyetlerinin giderilmesini sağlayacak erişilebilirlikte ve elverişlilikteki başvuru yollarının tüketilmediği konusunda kendisini ikna etmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bk, diğer kararlar arsında, Akdivar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 68, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996‑IV).
21.Hükümetin tezleri bu hususta herhangi bir açıklama getirmediğinden Mahkeme’nin bu itirazı reddetmesi gerekmektedir. (Benli/Türkiye, No. 65715/01, § 25, 20 Şubat 2007).
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI HAKKINDA
22.Başvuranlar, karar düzeltme taleplerinin Yargıtay tarafından reddedilmesi nedeniyle şikâyet etmektedirler. Başvuranlara göre, ihtilaf konusu taşınmazların değerinin, karar düzeltme isteminde bulunmak için yasada gerekli kılınan sınırdan daha az olduğuna karar veren Yüksek Mahkeme, değerlendirme hatasında bulunmuştur. Başvuranlar bu bağlamda, söz konusu değerin, Asliye Hukuk Mahkemesi önündeki yargılamada bilirkişi raporunda belirlendiğini şekliyle karar düzeltme isteminde bulunmak için gerekli kılınan yasal sınırdan daha fazla olduğunu iddia etmektedirler.
23.Başvuranlar ayrıca davalarının makul süre içerisinde görülmediğinden şikâyet etmektedirler.
24.Başvuranlar, Yargıtay önünde kamuya açık duruşma yapılmamasından da şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, bu mahkemenin ihtilaf konusu taşınmazlarının değerinin hatalı değerlendirilmesinden dolayı duruşma düzenlenmesine ilişkin taleplerini reddettiğini iddia etmektedirler.
25.Başvuranlar son olarak, ilk derece mahkemesinin özellikle, delil sunmak için ayrılan sürenin dışında davalı taraf tarafından sunulan delilleri kabul edip dikkate almasını eleştirerek ilk derece mahkemesi tarafından yapılan delil değerlendirilmesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, iç hukukun uygulanma şeklinden ve ulusal mahkemeler tarafından kabul edilen çözüm yolundan şikâyet etmektedirler.
26.Mahkeme söz konusu şikâyetleri, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası çerçevesindeki incelemeyi uygun görmektedir. Bu maddenin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından, makul bir süre içerisinde, hakkaniyete uygun ve kamuya açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...)”
A. Karar düzeltme talebinin reddedilmesine ilişkin şikâyet hakkında
27.Mahkeme, karar düzeltme isteminin reddedilmesine ilişkin şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
28.Hükümet, Yargıtay’ın, başvuranların karar düzeltme isteminde bulundukları sırada belirttikleri ihtilaf konusu taşınmazların değerinin, kanunda gerekli kılınan sınırın altında olduğuna kanaat getirerek başvuranların söz konusu talebini reddettiğini ortaya koymaktadır. Hükümet, karar düzeltme başvurularının kabul edilmesi için yasanın öngördüğü ihtilaf konusu değer koşulunun Sözleşme’nin 6. maddesine uygun olduğunu ileri sürmektedir.
29.Mahkeme, başvuranların öz olarak mahkemeye erişim haklarının ihlal edilmesinden şikâyet ettikleri kanaatindedir.
30.Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının, herkesin medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili her türlü iddiasını bir mahkeme önüne getirme hakkını güvence altına aldığına ilişkin içtihadını hatırlatmaktadır. Mahkemeye erişim hakkının bir yönünü oluşturan “mahkeme hakkı”, medeni haklarından birisinin kullanmasına ilişkin müdahalenin yasadışı olduğunu düşünmekte ciddi sebepleri bulunan ve Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının gereklerine cevap veren bir mahkemede bu yöndeki iddiasını sunma imkânı bulamadığından şikâyet eden herkes tarafından ileri sürebilmektedir Golder/Birleşik Krallık, 21 Şubat 1975, § 36, A serisi No.18).
31.Mahkeme ayrıca, bir mahkemeye erişim hakkının, mutlak bir hak olmadığını ve özellikle başvurunun kabul edilebilirlik koşullarıyla ilgili olarak bazı dolaylı kısıtlamalara tabi tutulabileceğini, zira bu bağlamda kendi niteliği dolayısıyla, kesin bir takdir yetkisinden istifade eden, Devlet tarafından düzenlenmiş bir mevzuat gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, bu sınırlamalar, yargılanma hakkı kendi özünde ihlal edilerek, yargılanabilir kişiye açık olan erişimi engelleyemez. Ayrıca uygulanan kısıtlamalar, sadece meşru bir amaç gütmesi ve kullanılan araçlar ve hedeflenen amaç arasında makul bir orantılılık ilgisi bulunması halinde, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına uygun düşmektedir (Sotiris ve Nikos Koutras ATTEE/Yunanistan, No. 39442/98, § 15, AİHM 2000‑XII).
32. Mahkeme ayrıca, ulusal mevzuatın yorumlanmasının öncelikle yerel makamların, özellikle mahkemelerin görevi olduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme’nin görevi, bu tür yorumun etkilerinin Sözleşme’yle uyumluluğunu teyit etmekle sınırlı kalmaktadır. Bu görev, başvuruda bulunmak için riayet edilecek süreleri belirleyen kurallar gibi yargılamaya ilişkin kuralların da mahkemeler tarafından yorumlanması açısından son derecede doğrudur (Tejedor García/İspanya, 16 Aralık 1997, § 31, Derleme 1997-VIII ve Mottola ve diğerleri/İtalya, No. 29932/07, § 29, 4 Şubat 2014). Başvuru yapmak için uyulması gereken sürelere ilişkin kurallarda, adaletin doğru biçimde tecelli etmesi hedeflenmektedir. Bu nedenle söz konusu kurallarla yapılan uygulamanın, yargılanacak kişinin geçerli başvuru yolunu kullanmasını engellememesi gerekmektedir. Diğer taraftan Mahkeme, her davada ilgili somut davanın kendine özgü koşulları ışığında ve Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının konusu ve amacını dikkate alarak bir değerlendirme yapmalıdır (Miragall Escolano ve diğerleri/İspanya, No. 38366/97, 38688/97, 40777/98, 40843/98, 41015/98, 41400/98, 41446/98, 41484/98, 41487/98 ve 41509/98, § 36, AİHM 2000‑I).
33. Mahkeme, dava açma hakkını kullanmak yasal bir takım şartlara bağlansa da, yukarıdaki kurallardan mahkemelerin usul kurallarını uygularken, hem yargılamanın adil olmasına halel getirecek aşırı şekilcilikten ve hem de yasalar tarafından konulan usul kurallarını ortadan kaldırma sonucunu doğuracak aşırı esneklikten kaçınmaları gerektiği sonucunun ortaya çıktığını da hatırlatmaktadır. (Walchli/Fransa, No. 35787/03, § 29, 26 Temmuz 2007). Aslında yapılan düzenlemeler, hukuk güvenliği ilkesi ve adaletin iyi bir şekilde tecelli etmesi amaçlarına hizmet etmediği ve dava açmak isteyen kişinin önünde davasının esasını yetkili ve görevli mahkeme önünde inceletmek bakımından bir engel oluşturduğu durumlarda mahkemeye erişim hakkı ihlâl edilmiş olur (Efstathiou ve diğerleri/Yunanistan, No. 36998/02, § 24, 27 Temmuz 2006).
34.Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından işlenen olası fiili ve hukuki hatalar, Sözleşme ile korunan hak ve özgürlükleri ihlal etmez ve örneğin, çok istisnai durumlarda, Sözleşmenin 6. maddesine aykırılık teşkil edecek şekilde “adaletsizlik” olarak değerlendirilmediği sürece bu hataları değerlendirme görevinin kendisine ait olmadığını bir kez daha hatırlatmaktadır (bk. örneğin, García Ruiz/ispanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999‑I ve Perez/Fransa [BD], No. 47287/99, § 82, AİHM 2004‑I). Sözleşme’nin 6. maddesi, her ne kadar adil yargılanma hakkını güvence altına alsa da, delillerin kabul edilebilirliği veya değerlendirilmesi gibi öncelikli olarak iç hukuku ve ulusal mahkemeleri ilgilendiren bir konuyu düzenlememektedir. Ulusal mahkemelerin şu veya bu delil unsuruna atfettikleri önem veya baktıkları davalarda vardıkları şu veya bu sonuç veya değerlendirmeler ile ilgili konuların incelenmesi, kural olarak Mahkemenin yetkisi dışındadır. Mahkeme’nin kendisini dördüncü derece hâkimin yerine koyması gerekmemekte ve Mahkeme, ulusal mahkemelerin vardığı sonuçların keyfi veya açıkça mantığa aykırı olduğu kabul edilmediği sürece, bu mahkemelerce yapılan değerlendirmeyi 6. maddenin 1. fıkrası açısından değerlendirmemektedir (bk. örneğin, Dulaurans/Fransa, No. 34553/97, §§ 33-34 ve 38, 21 Mart 2000, Khamidov/Rusya, No. 72118/01, § 170, 15 Kasım 2007, Anđelković/Sırbistan, No. 1401/08, § 24, 9 Nisan 2013 ve Bochan/Ukrayna (No. 2) [BD], No. 22251/08, § 61, AİHM 2015).
35.Mahkeme, Türk hukukunda karar düzeltme talebinin, itiraz edilen kararı veren mahkemenin yaptığı hata nedeniyle bu kararı yeniden incelemesini istemek amacıyla yapıldığını kaydetmektedir. Aslında söz konusu mahkeme, yeni unsur bulunmaksızın, tarafların talep etmesi halinde aynı davayı ikinci defa incelemektedir (Dedecan ve Ok/Türkiye, No. 22685/09 ve 39472/09, § 23, 22 Eylül 2015 ve Gök ve diğerleri/Türkiye, No. 71867/01, 71869/01, 73319/01 ve 74858/01, § 50, 27 Temmuz 2006).
36.Mahkeme, Türk hukukunda hukuk davaları için öngörülen karar düzeltme başvurusunun, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen ilkeleri uyarınca etkili bir iç hukuk yolu oluşturduğunu hatırlatmaktadır (bk. Molin İnşaat/Türkiye, (kabul edilebilirlik hakkında karar) No. 23762/94, 7 Eylül 1995 ve Latif Fuat Öztürk ve diğerleri/Türkiye, No. 54673/00, § 29, 2 Şubat 2006).
37.Mahkeme, olayların meydana geldiği dönemde uygulanan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesine göre, söz konusu başvuru yolunun taraflara, değeri 1.500.00.000 eski Türk lirasını aşan ihtilaf konusu davalar için erişilebilir olduğunu kaydetmektedir (yukarıdaki 17. paragraf).
38.Mahkeme somut olayda, Yargıtay’ın, başvuranlar tarafından ihtilaf konusu taşınmazlara ilişkin başvuru yapıldığı tarihte belirtilen değerin, karar düzeltme başvurusunda bulunmak için yasanın gerektirdiği sınırdan yani 13.000.000. eski Türk lirasından daha az olduğu gerekçesiyle başvuranların talebini reddettiğini tespit etmektedir.
39.Oysa Mahkeme, 10 Şubat 1999 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesinin, ihtilaflı taşınmazların değerinin 5.450.625.000 eski Türk lirası olarak değerlendirildiği 30 Ekim 1998 tarihli bilirkişi raporuna dayanarak başvuranlardan ek mahkeme masrafı ödemelerini istediğini ve başvuranların, 12 Şubat 1999 tarihinde bu ödemeyi yaptıklarını tespit etmektedir. Dolayısıyla ihtilaf konusu taşınmazların Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kabul edilen güncellenmiş değeri 5.450.625.000 eski Türk lirasıdır.
40.Mahkeme, yukarıdaki açıklamaları göz önünde bulundurduğunda, ihtilaflı taşınmazlarla ilgili olarak, Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından daha sonradan bilirkişi raporuna dayanılarak kabul edilen değeri değil de yargılamanın başında başvuranlar tarafından açıklanan değeri dikkate alarak başvuranların yaptığı karar düzeltme başvurusunu reddeden Yargıtay’ın, aşırı şekilciliğe kaçtığı kanaatindedir. (bk. bu konuda, Zubac/Hırvatistan, No. 40160/12, § 40, 11 Ekim 2016).
41.Nitekim başvuranların talebi, başvuranların ihtilaf konusu taşınmazların değerine (5.450.625.000 TRL) dayanarak ödediği mahkeme masrafları olayların meydana geldiği dönemde, karar düzeltme isteminde bulunmak için gerekli kılınan değerden, yani 150.000.000 eski Türk lirasından daha fazla olduğu için kanunda belirtilen kabul edilebilirlik koşullarına uygun olarak değerlendirilebilirdi.
42.Bu nedenle Mahkeme, Yargıtay tarafından Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesinin çok sıkı yorumlanmasının başvuranların karar düzeltme başvurularını esas bakımından incelenmesini isteme haklarını orantısız bir şekilde kısıtladığı kanaatindedir (bk. Reichman/Fransa, No. 50147/11, § 38, 12 Temmuz 2016 ve Miessen/Belçika, No. 31517/12, § 73, 18 Ekim 2016).
Dolayısıyla somut olayda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
B. Yargılama süresine ilişkin şikâyet hakkında
43. Mahkeme öncelikle, Ümmühan Kaplan/Türkiye (No. 24240/07, 20 Mart 2012) davasında, pilot karar usulünün uygulanmasının ardından Türkiye’de yeni bir tazminat yolunun oluşturulduğuna dikkat çekmektedir. Mahkeme, Turgut ve diğerleri/Türkiye (No. 4860/09, 26 Mart 2013) kararında, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmedikleri, yani söz konusu yeni hukuk yolunu kullanmadıkları gerekçesiyle yeni bir başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme bu kararı verirken, özellikle bu yeni başvuru yolunun öncelikle (a priori) yargılama süresine ilişkin şikâyetler için erişilebilir ve makul telafi yolları sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır.
44. Mahkeme, Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan, § 77), özellikle söz konusu pilot kararın kabul edildiği tarihten önce Hükümete tebliğ edilen bu türden başvuruların incelemesini normal usul yoluyla sürdürebileceğini belirttiğini de hatırlatmaktadır. Mahkeme diğer yandan, Hükümetin mevcut dava kapsamında, bu yeni başvuru yoluyla ilgili olarak herhangi bir itirazda bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, mevcut başvurunun incelenmesinin sürdürülmesine karar vermektedir.
45.Öte yandan Mahkeme, söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
46.Hükümet, davanın karmaşıklığı dikkate alındığında, ihtilaflı yargılama süresinin makul olmadığının söylenemeyeceğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranların yargılamanın uzun sürmesine sebep olduklarını iddia etmektedir. Hükümet bu bağlamda, başvuranların bazı duruşmalara katılmamaları ve avukatlarının iki kez görüşlerini sunmak için ek süre talep etmesi nedeniyle başvuranların özensiz davrandığını ileri sürmektedir.
47.Mahkeme, dikkate alınması gereken dönemin, Asliye Hukuk Mahkemesi önünde başvuranlar tarafından dava açmak için 1 Kasım 1996 tarihinde yaptıkları ilk talep ile başladığını ve Yargıtay tarafından karar düzeltme başvurusunun reddedildiği 1 Kasım 2004 tarihinde sona erdiğini tespit etmiştir. Dolayısıyla söz konusu toplam yargılama süresi iki aşamalı yargılamada yaklaşık sekiz yıldır.
48.Mahkeme, yargılama süresinin makul olup olmadığının, davanın koşulları ışığında ve özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranların ve yetkili makamların tutumları gibi içtihadında yer alan kıstaslar göz önünde bulundurularak belirlendiğini hatırlatmaktadır (bk. diğer birçok karar arasında, Frydlender/Fransa [BD], No. 30979/96, § 43, AİHM 2000‑VII).
49. Mahkeme somut olayda yaşanan olaylara benzer sorunların gündeme getirildiği davalarda, birçok kez Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Mehmet Yolcu/Türkiye, No. 33200/05, § 26-30, 15 Kasım 2012, Şevket Kürüm ve diğerleri/Türkiye, No. 54113/08, § 61-67, 25 Kasım 2014 ve Sodan/Türkiye, No. 18650/05, § 66-69, 2 Şubat 2016). Somut olayda Mahkeme, kendisine sunulan tüm unsurları inceldikten sonra, Hükümetin kendisini, mevcut davada farklı bir sonuca varmasını sağlayacak ikna edici hiçbir delil ya da görüş sunmadığına kanaat getirmiştir. Mahkeme, konuya ilişkin içtihadını göz önünde bulundurarak, somut olaydaki yargılamanın aşırı uzun olduğu ve “makul süre” şartını karşılamadığı kanaatine varmıştır.
50.Dolayısıyla Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
C. Yargıtay önünde duruşma yapılmamasına ilişkin şikâyet hakkında
51. Mahkeme öncelikle, olayların meydana geldiği dönemde uygulandığı şekliyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 435. maddesine göre Yargıtay önünde duruşma düzenlenmesinin miktar veya değeri 10.000.000.000 eski Türk lirasını aşan alacak ve ayın davaları için mümkün olduğunu kaydetmektedir. Başvuranların davasında, ihtilaf konusu taşınmazların değeri 5.450.625.000 eski Türk lirası olduğundan Mahkeme, duruşma düzenlenmesi talebinin reddedilmesine dair herhangi bir değerlendirme hatası görmemektedir.
52.Mahkeme daha sonra ilk derece mahkemesi önünde birçok duruşma düzenlendiğinin altını çizmektedir. Mahkeme, Yargıtay’ın hukuk sistemindeki rolü dikkate alındığında, temyiz sürecinde duruşma düzenlenmemiş olmamasının, Sözleşme’nin 6. maddesinde öngörülen yargılanın adilliğini zedeleyecek nitelikte olmadığı kanaatindedir. (Suat Ünlü/Türkiye, No. 12458/03, § 65, 15 Ocak 2008 ve Emire Eren Keskin/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 49564/99, 16 Aralık 2003).
53.Dolayısıyla bu şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
D. Delillerin değerlendirilmesi ve yargılamanın sonucuna ilişkin şikâyet hakkında
54. Mahkeme, Sözleşme’nin 19. maddesi gereğince, Sözleşmeci Tarafların, Sözleşme’den doğan yükümlülüklerine uymalarını sağlama görevinin olduğu hatırlatmaktadır. Mahkeme’nin özellikle, bir ulusal mahkeme tarafından yapılmış olduğu iddia edilen filli veya hukuki hatalar konusunda, Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece karar verme yetkisi yoktur (García Ruiz, yukarıda anılan, § 28). Mahkeme, bir mahkemenin şu ya da bu kararı vermesine neden olan unsurlar hakkında değerlendirme yapma yetkisi olmadığını, zira bunun kendisini dördüncü derece hâkimi olarak görmesi anlamına geleceğini hatırlatmaktadır (Kemmache/Fransa (No. 3), 24 Kasım 1994, § 44, A serisi No. 296-C). Sözleşme’nin 6. maddesi bakımından Mahkeme’nin tek görevi, ulusal mahkemelerin, 6. maddede yer alan spesifik usuli güvenceleri göz ardı ettiklerinin veya yargılamanın bir bütün olarak, başvurana adil yargılanma imkanı sağlamadığının iddia edildiği başvuruları incelemektir (bk. diğer birçok karar arasında, Donadzé/Gürcistan, No. 74644/01, §§ 30-31, 7 Mart 2006).
55. Somut olayda Mahkeme, başvuranların, mahkemelerin iç hukuku yorumlama ve uygulama şeklinden ve de yargılama sonucundan şikâyet ettiklerini kaydetmektedir. Mahkeme, başvuranların ulusal mahkemeler tarafından yapılan delil değerlendirmesiyle aynı fikirde olmamalarının, Mahkeme’nin ulusal mahkemeler önündeki yargılamanın adil olmadığı sonucuna varmasını sağlamayacağı kanaatindedir. Bununla birlikte Mahkeme, dosyada, ulusal mahkemelerin ilgililer aleyhinde karar vererek, keyfi bir tutum sergilediklerini gösterir hiçbir unsur bulamamıştır.
56.Dolayısıyla başvurunun bu kısmı “dördüncü derece mahkemesi” şikâyeti niteliğindedir ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerekmektedir.
III. SÖZLEŞME’YE EK 1. NO.LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
57. Annelerine ait taşınmazların, ayrımcı bir şekilde üvey erkek kardeşleri adına miras bırakılarak mirastan mahrum edildiklerini iddia eden başvuranlar mülkiyet haklarının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, mirasa ortak olmamaları amacıyla söz konusu taşınmazların muvazaalı satış yolu ile üvey kardeşlerine devredildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ve de Sözleşme’ye Ek 7 No.lu Protokol’ün 5. maddesini ileri sürmektedirler.
58.Türkiye’nin, Sözleşme’ye Ek 7 No.lu Protokol’e taraf olmadığı hatırlatmasında bulunarak Mahkeme, bu şikâyeti sadece Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi çerçevesinde incelemeyi uygun görmektedir. Bu maddesinin ilgili bölümü şu şekildedir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. (...)”
59.Mahkeme, içtihadına göre, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin yalnızca güncel mülkler için geçerli olduğunu ve böylelikle, gelecekteki bir mülkün, böylelikle, sadece daha önce kazanılmış olması veya belli bir alacağa konu edilmesi halinde, bu madde anlamında bir “mülk” olarak değerlendirilebileceğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, bazı koşullarda, malvarlığı değeri elde etme yönündeki “meşru beklenti”, aynı zamanda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin sağladığı korumadan yararlanabilmektedir. Böylelikle, malvarlığı menfaatinin alacak hakkı niteliğinde olması halinde, bu tür bir menfaatin iç hukukta yeterli bir dayanağının bulunması, örneğin, mahkemelerin yerleşik içtihadı ile onaylanması durumunda, ilgilinin meşru bir beklentiye sahip olduğu kanısına varılabilmektedir. Ancak, iç hukukun hangi şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği konusunda bir tartışma söz konusu olduğunda ve bir başvuran tarafından bu bağlamda geliştirilen argümanlar ulusal mahkemeler tarafından sonunda reddedildiğinde, “meşru bir beklentinin” var olduğu sonucuna varılamayacaktır (Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, §§ 50 ve 52, AİHM 2004-IX ve Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], No. 73049/01, §§ 64-65, AİHM 2007‑I).
60.Mahkeme, iç hukuku yorumlamanın ve uygulamanın öncelikle ulusal makamların ve özellikle yerel mahkemelerin yetkisi dâhilinde olduğunu hatırlatmaktadır (Slivenko/Letonya [BD], No. 48321/99, § 105, AİHM 2003‑X ve Jahn ve diğerleri/Almanya [BD], No. 46720/99, 72203/01 ve 72552/01, § 86, AİHM 2005‑VI). Mahkeme’nin, özellikle dava dosyasındaki hiçbir unsurun, yerel makamların söz konusu yasal hükümleri açıkça yanlış veya keyfi sonuçlara yol açan bir şekilde uyguladığı sonucuna varmasına imkân vermediğinde, iç hukuka riayet edilip edilmediğini tespit etmek için sınırlı bir yetkisi bulunmaktadır. (Beyeler/İtalya [BD], No. 33202/96, § 108, AİHM 2000-I).
61.Somut olayda Mahkeme ilk öncelikle, iç hukukta başvuranlar tarafından açılan davanın konusunun “mevcut bir mülkiyetle” ilgili olmadığını gözlemlemektedir. Geriye, başvuranların, anneleri ölmeden önce, üvey kardeşlerinden birisine sattığı taşınmazlara ilişkin miras payları hakkındaki iddialarının başvuranlar için meşru bir beklenti oluşturup oluşturamayacağını incelemek gerekir.
62.Dolayısıyla Mahkeme için en önemli husus, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca başvuranların istediği miras paylarının “mamelek değer” olarak nitelendirebilmemiz için ulusal mahkemelerce yorumlandığı şekliyle iç hukukta yeterli bir dayanak olup olmadığını bilmektedir.
63.Mahkeme bu bağlamda, başvuranların, istedikleri miras paylarını elde etmek amacıyla söz konusu taşınmazların muvazaalı bir satışa konu olduğunu iddia ederek anneleri tarafından üvey kardeşlerinden birine devredilen taşınmazların tapularının iptali için ulusal mahkemeler önünde dava açtıklarını gözlemlemektedir.
64.Mahkeme, ilgili iç hukuk ışığında dava konusu olayları ve tarafların iddialarını inceledikten sonra, başvuranların söz konusu taşınmazların muvazaalı bir şekilde satıldığını kanıtlayamadıklarına kanaat getirdiğini ve bu nedenle de başvuranların talebini reddettiğini kaydetmektedir. Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından yapılmış olduğu iddia edilen filli veya hukuki hataları değerlendirme yetkisinin sınırlı olduğunu hatırlatarak, ulusal mahkemelerin başvuranların talebi hakkındaki karar verme şeklinde herhangi bir keyfilik görmemektedir.
65.Mahkeme, ulusal mahkemelerin ilgilinin lehine karar verebilecekleri yönündeki umudun, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “meşru bir beklenti” şekli olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır. Mahkeme’nin aslında birçok defa belirttiği üzere, anlaşılabilir basit bir umut ile daha somut nitelikte olması ve iç hukukta sağlam bir içtihadi temele veya yasal bir hükme dayandırılması gereken meşru bir beklenti arasında bir farklılık bulunmaktadır. (yukarıda anılan Kopecký, § 52 ve Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 22522/03, 9 Aralık 2008).
66.Mahkeme bu koşullarda, başvuranların Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca bir “mülke” sahip olmadıkları kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, bu maddedeki güvenceler somut olaya uygulanabilir değildir.
67.Sonuç olarak bu şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca, Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmamakta ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
68. Sözleşme’nin 41. maddesi şunu öngörmektedir.
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder
69.Başvuranlar Mahkeme tarafından tanınan süre içerisinde adil tazmin talebinde bulunmamışlardır. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranlara bu bağlamda herhangi bir meblağ ödenmesinin gerekmediği kanaatine varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun, başvuranların karar düzeltme isteminin reddedilmesine ve yargılamanın uzunluğuna ilişkin şikâyetleriyle ilgili olarak kabul edilebilir, geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna;
2. Başvuranların, mahkemeye erişim haklarının ihlal edilmesi nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
3. Yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine
karar vermektedir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. fıkraları uyarınca 31 Ocak 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy