AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
İ.K./TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 73990/11)
KARAR
STRAZBURG
19 Mart 2024
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
İ.K./Türkiye davasında,
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Frédéric Krenc
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Komite halinde toplanarak,
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Türk vatandaşı olan, 1986 doğumlu olup Diyarbakır’da ikamet eden ve İstanbul Barosuna bağlı Avukat S. Akbaş tarafından temsil edilen İ.K.nın (“başvuran”) 3 Kasım 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, yapmış olduğu başvuruyu (73990/11 no.lu),
Sözleşme’nin 11. maddesine dayanan şikâyetin, kendi görevlisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun belirtilmesine ilişkin kararı,
Bölüm Başkanı’nın başvuranın kimliğinin açıklanmaması yönündeki kararını,
Tarafların görüşlerini,
Hükümetin başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine ilişkin itirazının Mahkeme tarafından reddedildiğini belirten kararı dikkate alarak,
13 Şubat 2024 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, başvuranın PKK’nın (silahlı yasa dışı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi) talimatı üzerine düzenlendiği iddia edilen bir gösteriye katılması nedeniyle, hapis cezasına mahkûm edilmesiyle ilgilidir. Başvuran, hapis cezasına mahkûm edilmesi sebebiyle, Sözleşme’nin 11. maddesiyle güvence altına alındığı şekliyle, toplantı özgürlüğü hakkının ihlal edildiği kanaatindedir.
2. Başvuran, 14 Aralık 2009 tarihinde, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Demokratik Toplum Partisinin (DTP) kapatılması kararını protesto etmek için Diyarbakır’da düzenlenen bir gösteri sırasında yakalanmıştır. Başvuranın yakalanması, DTP’nin kapatılmasının ardından grupların gösteri yapmak için Diyarbakır’da toplandıklarını ve PKK tarafından kontrol altına alındığı iddia edilen basın organlarınca bu yönde çağrıların yayımlandığını belirten yakalama tutanağına konu edilmiştir. Tutanakta, bu gösteriler sırasında, söz konusu grupların PKK lehine sloganlar attıkları, yolu trafiğe kapattıkları ve polis memurlarına taşlarla saldırdıkları belirtilmekteydi. Aynı tutanağa göre, kamu ve özel araçlar ile binalar hasar görmüş, iki güvenlik görevlisi yaralanmış ve uyarılarına uymayı reddeden gösterici gruplara polis memurları müdahale etmişlerdir. Tutanakta son olarak, başvuranın aynı zamanda taşlarla güvenlik görevlilerine saldıran bir grup göstericinin arasında yer aldığı belirtilmekteydi.
3. Başvuran, 16 Aralık 2009 tarihinde, polis tarafından sorgulanmıştır. Başvuran, susma hakkını kullanarak, polise hiçbir açıklamada bulunmamıştır.
4. Başvuran, 17 Aralık 2009 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet savcısı önünde ifadesini vermiştir. Başvuran, gösteriye katıldığını ve taşlarla polis memurlarına saldırdığını /kabul etmemiştir. Başvuran, yakalandığı esnada erkek kardeşinin evine gitmekte olduğunu ve sokakta yürürken bir grup göstericiyle karşılaştığını belirtmiştir.
5. Başvuran, aynı gün, tutuklanmıştır.
6. Diyarbakır Cumhuriyet savcısı, 4 Ocak 2010 tarihinde başvuran hakkında iddianame düzenlemiştir.
7. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 9 Mart 2010 tarihinde, dava çerçevesinde ilk duruşmasını düzenlemiştir. Başvuran, duruşmada Cumhuriyet savcısı önünde yaptığı açıklamaları tekrarlamıştır.
8. Ağır Ceza Mahkemesi, 27 Nisan 2010 ve 22 Haziran 2010 tarihlerinde, iki yeni duruşma düzenlemiş ve başvuran da dâhil olmak üzere, bazı göstericileri yakalayan polis memurlarının ifadelerini dinlemiştir. Polis memurlarından hiçbiri, başvuranın emniyet güçlerine veya kamu ya da özel araç veya binalara taş attığını gördüğünü belirtmemiştir.
9. Ağır Ceza Mahkemesi, 31 Ağustos 2010 tarihinde, dördüncü duruşmasını düzenlemiş ve bu duruşma sonucunda, bir yandan, başvuranın gösteriye katılması nedeniyle terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçundan altı yıl, üç ay (Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 314. maddesinin 3. fıkrası ve 220. maddesinin 6. fıkrası yollaması ile aynı Kanun’un 314. maddesinin 2. fıkrası) ve diğer yandan, yasa dışı bir gösteriye katılmak suçundan bir yıl, üç ay (2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 28. maddesinin 1. fıkrası (“ 2911 sayılı Kanun”)); ve son olarak emniyet güçlerine taş atarak direnmek suçundan iki defa beş ay hapis cezasına mahkûm edilmesine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi aynı zamanda, başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasına karar vermiştir.
10. Başvuran, söz konusu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
11. Yargıtay, 17 Mayıs 2011 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin kararının, başvuranın “terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” suçundan mahkûm edilmesine ilişkin kısmını onamıştır. Bu mahkûmiyet kararı, Yargıtay kararının kabul edildiği tarihte kesinleşmiştir. Yargıtay buna karşın, Ağır Ceza Mahkemesinin kararının, 2911 sayılı Kanun uyarınca verilen üç mahkûmiyet kararına ilişkin kısmını bozmuştur. Yargıtay, başvuranın 2911 sayılı Kanun’nun ilgili hükümleri anlamında, silah bulundurmaksızın ihtilaf konusu gösteriye katıldığının tespit edildiğini kaydetmiştir. Yargıtay, başvuranın yalnızca 2911 sayılı Kanun’un 32. maddesine dayanılarak mahkûm edilmesi gerektiğini değerlendirmiştir (dağılma uyarılarına veya güç kullanımına rağmen, gösteri yerini terk etmeyi reddetme).
12. Yargıtayın bu kararının ardından, Ağır Ceza Mahkemesi, 27 Ekim 2011 tarihinde başvuranın dosyasını yeniden incelemiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı 2911 sayılı Kanun’un 32. maddesi uyarınca, beş ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
13. Yargıtay, 3 Ekim 2012 tarihinde, usul hatası nedeniyle, Ağır Ceza Mahkemesinin kararını bozmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, dosyanın geri gönderilmesi üzerine, 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren bazı yasal hükümleri değiştiren 6352 sayılı Kanun gereğince, başvurana yönelik adli kovuşturmaların ertelenmesine karar vermiştir.
14. Başvuran, 6352 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinin ardından, bu yeni metne dayanarak, ceza indirimi talebinde bulunmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, 31 Temmuz 2012 tarihinde, bu Kanun ile Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasında yapılan değişikliği uygulayarak, ilgiliye verilen cezanın indirilmesine karar vermiş ve ilgiliyi dört yıl, iki ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme, mevcut karar tarihinde, bu yargılamaya ilişkin varılabilecek sonuçlar hakkında bilgilendirilmemiştir.
15. Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri (314. maddesi ve 220. maddesinin 6. fıkrası) ve iç hukukun diğer ilgili hükümleri, Çiçek ve diğerleri/Türkiye (no. 48694/10 ve diğer 4 başvuru, 22 Kasım 2022) kararının 101-109. paragraflarında belirtilmektedir.
16. Başvuran, Sözleşme’nin 11. maddesini ileri sürerek, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrası uyarınca, kendisine verilen cezai mahkûmiyetin barışçıl toplantı özgürlüğü hakkına yönelik haksız bir ihlal oluşturduğunu iddia etmektedir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuruyu Takip Etme Yetkisi (Locus Standi) Hakkında17. Hükümet, sunduğu görüşlerinde 8 Haziran 2016 tarihinde, başvuranın Mardin’de terör saldırısında bulunduğu ve bu saldırı bağlamında, kendisini öldürdüğü ve hemen yakınında bulunan diğer altı kişinin ölümüne neden olduğu konusunda Mahkemeyi bilgilendirmiştir. Hükümet, terör eylemini gerçekleştiren kişinin gerçekte başvuran olduğunun adli tıp raporlarıyla tespit edildiğini belirtmiştir. Hükümet ayrıca, başvuranın ölümünün 16 Aralık 2020 tarihinde nüfus kütüğüne kaydedildiğini belirtmiş ve açıklamasını desteklemek için bu belgenin bir nüshasını ibraz etmiştir. Hükümet dolayısıyla, Mahkemeyi davayı kayıttan düşürmeye davet etmektedir.
18. Hükümetin görüşlerine yönelik cevabında, başvuranın avukatı, Hükümetin başvuranın bir terör saldırısı sırasında öldüğüne dair iddiasının güvenilir olmadığını belirtmiştir. Avukat, PKK’nın saflarına katılan başvuranın anne ve babasına mektuplar gönderdiğini eklemiştir. Avukat, başvuranın ailesinin görüşüne göre, ilgilinin halen hayatta olduğunu ve her halükârda, ilgili ölmüş olsa bile, ilgilinin anne ve babasının ilgilinin yerine davayı takip etmek istediklerini belirtmiştir. Avukat, her iki ebeveyn tarafından imzalanan vekâletnameleri ve başvuranın annesi ve babası olduklarını kanıtlayan resmi belgeleri Mahkemeye sunmuştur.
19. Mahkeme, Hükümetin başvuranın 8 Haziran 2016 tarihinde öldüğünü belirten medeni durum belgesini sunduğunu kaydetmektedir. Söz konusu medeni durum belgesinde, başvuranın ölümünün Cumhuriyet savcısı tarafından yürütülen ceza soruşturması çerçevesinde tespit edildiği belirtilmektedir. Başvuranın temsilcisinin aksi yönde delil sunamaması nedeniyle Mahkeme, Hükümetin ilgilinin 8 Haziran 2016 tarihinde öldüğüne dair açıklamasını kabul etmektedir.
20. Dolayısıyla Mahkeme, bir başvuranın yargılama sırasında öldüğünü belirten birçok davada mirasçılar veya yakın akrabalar tarafından belirtilen, yargılamayı takip etme isteğini dikkate aldığını hatırlatmaktadır (López Ribalda ve diğerleri/İspanya [BD], no. 1874/13 ve 8567/13, § 72, 17 Ekim 2019).
21. Mahkeme, somut olayda ebeveyn sıfatlarını dikkate alarak, başvuranın anne ve babasının gerçekte bu tür bir yargılamada yeterli bir menfaate sahip olabileceği kanaatine varmaktadır. Mahkeme, içtihadına uyarak, bundan böyle ilgililerin başvuranın yerine geçme hakkını kabul etmektedir. Uygulamaya ilişkin nedenlerle, mevcut kararda, İ.K. “başvuran” olarak belirtilmeye devam edilecektir.
Kabul Edilebilirlik Hakkında22. Hükümet, birçok kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir: Hükümet, başvuruda iç hukuk yollarını tüketme koşulunun yerine getirilmediğini, başvuranın mağdur sıfatının bulunmadığını, başvurunun kötüye kullanıldığını ve Sözleşme’nin 11. maddesinin somut olayda uygulanamaz olduğunu iddia etmektedir.
23. İlk itiraz, Hükümetin, başvuranın TCK’nın değişiklik yapılan 220. maddesinin 6. fıkrasına dayanarak, Ağır Ceza Mahkemesinin cezanın yeniden değerlendirilmesine ilişkin karar vermesinin ardından Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruda bulunması gerektiği yönündeki iddiasına dayanmaktadır. Hükümet, ikinci itirazına dayanak olarak, 2911 sayılı Kanun’un ihlal edilmesine ilişkin olarak ilgili hakkında verilen cezanın infazının ertelenmesine karar verilmesi nedeniyle, ilgilinin bundan böyle mağdur sıfatının bulunmadığını iddia etmektedir. Hükümetin üçüncü itirazı ise, başvuranın TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrası uyarınca, kendisine verilen hapis cezasının Ağır Ceza Mahkemesi tarafından indirilmesi konusunda Mahkemeyi bilgilendirmemesinden kaynaklanmaktadır. Son olarak, Hükümet, Kartal ve diğerleri/Türkiye ((k.k.), no. 29768/03, 16 Aralık 2008) davasında Mahkeme tarafından verilen karara atıfta bulunarak, Sözleşme’nin 11. maddesinin somut olayda uygulanamayacağını, zira gerek gösterinin gerekse başvuranın gösteri sırasındaki davranışının, kendi ifadesine göre, bu hükmün uygulama alanına girmediğini iddia etmektedir. Hükümet bu bağlamda, gösteri sırasında yasa dışı sloganların atıldığını ve başvuran da dâhil olmak üzere, bazı göstericiler tarafından şiddet eylemlerinin yapıldığını belirtmektedir.
24. Mahkeme, ilk itiraz ile ilgili olarak, Öner ve Türk/Türkiye davasında (no. 51962/12, § 17, 31 Mart 2015) bu türden bir iddiayı daha önce incelediğini ve reddettiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, dosyadaki herhangi bir unsurun, somut olayda başka bir sonuca ulaşılmasına imkân vermemesi nedeniyle, Hükümetin bu itirazını reddetmektedir.
25. Mağdur sıfatının bulunmamasına ilişkin itirazla ilgili olarak, Mahkeme, önceki bir davada benzer bir itirazı daha önce reddettiğini hatırlatmaktadır (Gülcü/Türkiye, no. 17526/10, § 100, 19 Ocak 2016). Mahkeme, mevcut davada vardığı sonuçtan farklı bir sonuca ulaşmasının gerekli olmadığı kanısına varmaktadır. Sonuç olarak, Hükümetin bu itirazı kabul edilemez.
26. Başvuranın yararlandığı hapis cezasına ilişkin indirimi Mahkemeye bildirmemesi nedeniyle başvuru hakkının kötüye kullanılması bağlamındaki itirazla ilgili olarak, Mahkeme, bu türden bir ceza indiriminin başvuranın mağdur sıfatını ortadan kaldırmadığı kanaatine varmaktadır. Sonuç olarak, söz konusu tedbir, Mahkemeye herhangi bir bilgi verilmemesinin başvuru hakkının kötüye kullanılmasını teşkil edebileceği yönünde önemli bir gelişme olarak değerlendirilemez (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Ete/Türkiye, no. 28154/20, § 21, 6 Eylül 2022). Dolayısıyla, bu itirazın da reddedilmesi gerekmektedir.
27. Sözleşme’nin 11. maddesinin uygulanamaz olduğu yönündeki itirazla ilgili olarak Mahkeme, başvuranın şiddet eylemlerinde bulunduğu gerekçesiyle mahkûm edilmediğini gözlemlemektedir. Dahası, Kartal ve diğerleri davasına (yukarıda anılan karar) ilişkin olay ve olguların aksine, ulusal mahkemeler, ilgilinin polise saldırıda bulunmadığı sonucuna varmışlardır (aynı yönde bk. Işıkırık/Türkiye, no. 41226/09, § 47, 14 Kasım 2017). Mahkeme aynı zamanda, Kartal davasında (yukarıda anılan karar), söz konusu gösteri sırasında gerçekleştirilen şiddet eylemlerine ilişkin olarak Sözleşme’nin 11. maddesinin uygulanamaz olduğu sonucuna varmadığını, ancak başvuranların toplanma özgürlüğü haklarını kullanmalarına yönelik yetkili makamlar tarafından yapılan müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğu sonucuna ulaştığını kaydetmektedir. Bu nedenle, Hükümet tarafından ileri sürülen itirazın reddedilmesi gerekmektedir.
28. Mahkeme, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun ve Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
Esas Hakkında29. Esasa ilişkin olarak, Mahkeme, başvuran hakkında gösteriye katılmasıyla ilgili olarak verilen cezai mahkûmiyet kararının ilgilinin toplanma özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale olarak değerlendirildiği kanısına varmaktadır.
30. Bu türden bir müdahale, “kanun ile öngörülmediği”, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası bakımından meşru amaçlardan birini ya da birkaçını izlemediği ve bu amaçlara ulaşmak için demokratik bir toplumda “gerekli” olmadığı sürece, Sözleşme’nin 11. maddesini ihlal etmektedir.
31. Mahkeme, başvuranın bir gösteriye katılması nedeniyle yasa dışı örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçundan cezaya mahkûm edilmesinin, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrası ile 314. maddesinin 2 ve 3. fıkralarına dayandırıldığını kaydetmektedir.
32. Bu bağlamda Mahkeme, yukarıda belirtilen ceza hükümleri uyarınca başvuranlar hakkında verilen bir mahkûmiyet kararıyla ilgili olan benzer bir davada, TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrasının öngörülebilirlik gerekliliğini yerine getirmediği, zira bir yandan, bu maddede yer alan ifadelerin geniş kapsamlı olması nedeniyle, söz konusu maddenin başvuranlara keyfi kovuşturmalara karşı güvenilir bir güvence sağlamadığını ve diğer yandan, bu maddenin pratik uygulamasının söz konusu eksikliği düzeltmediğinin anlaşıldığını daha önce tespit etme imkânına sahip olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Çiçek ve diğerleri kararı, §§ 155-163). Mahkeme, mevcut davada bu yaklaşımdan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemektedir.
33. Sonuç olarak, mevcut davada Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasının uygulanmasından kaynaklanan müdahale, kanun ile öngörülmemiştir. Netice itibariyle, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
34. Başvuran, maddi tazminat olarak 50.000 avro (EUR) ve manevi tazminat olarak 50.000 avro talep etmektedir. Başvuran, ulusal mahkemeler ve Mahkeme önünde yürütülen yargılamalar kapsamında yapmış olduğunu belirttiği masraf ve giderler karşılığında 10.000 avro talep etmektedir.
35. Hükümet, bu talebin haklı gösterilmediği ve aşırı olduğu kanaatine varmaktadır.
36. Mahkeme, başvuranın maddi ve manevi tazminat taleplerinin nelerden oluştuğunu açıkça belirtmediğini gözlemlemektedir. Özellikle Mahkeme, maddi tazminat talebine ilişkin olarak, bu talebin hiçbir şekilde desteklenmediğini tespit etmekte ve sonuç olarak, talebi reddetmektedir. Aynı şekilde Mahkeme, mevcut davanın kendine özgü koşullarında (yukarıda 17-21. paragraflar), mevcut kararda varılan ihlal tespitinin başvuranın maruz kaldığı her türlü manevi zarar için tek başına yeterli bir adil tazmin sağladığı kanısına varmaktadır.
37. Masraf ve giderler bağlamındaki talebe ilişkin olarak Mahkeme, başvuranın ve avukatının avukatlık ücret sözleşmesi ve hukuki masraf ve giderleri ortaya koyan başka herhangi bir belge ibraz etmediklerini saptamaktadır. Bu koşullarda Mahkeme, geri ödenmesi talep edilen masrafların gerçekliğini kabul etmesini sağlayabilecek herhangi bir unsur görmemektedir. Sonuç olarak, başvuranın bu talebi reddedilmelidir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna; Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine; İhlal tespitinin, başvuranın maruz kaldığı manevi zarar için tek başına yeterli bir adil tazmin teşkil ettiğine; Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince, 19 Mart 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Egidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan