AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KALKAN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 54698/13)
KARAR
STRAZBURG
1 Ekim 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Kalkan / Türkiye davasında,
Başkan,
Valeriu Griţco,
Hâkimler,
Egidijus Kūris,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 10 Eylül 2019 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Hüseyin Kalkan’ın (“başvuran”) 12 Nisan 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 54698/13) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Batman Barosuna bağlı Avukat E. Şenses tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyet, 9 Ocak 2014 tarihinde Hükümete bildirilmiştir ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1962 doğumlu olup, Diyarbakır’da ikamet etmektedir. Olayların meydana geldiği dönemde, başvuran Batman Belediye Başkanı olarak görev yapmaktaydı.
5. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 25 Aralık 2007 tarihli iddianameyle, başvuranı, Batman Petrol isimli yerel gazetede 26 Kasım 2007 tarihinde yayımlanan açıklamaları nedeniyle terör örgütü lehine propaganda yapmakla suçlamıştır. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın toplum nazarında PKK’nın (yasadışı silahlı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi) üyelerini meşru kılma niyetini taşıdığı kanısına varmıştır.
6. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 27 Mayıs 2008 tarihinde, başvuranı terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan suçlu bulmuş ve ilgiliyi 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın, yaptığı açıklamalarla, PKK tarafından izlenen amacın ve gerçekleştirilen faaliyetlerin propagandasını yapma niyetini taşıdığı kanaatine varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, ilgilinin sözlerinin suç işlenmesine yol açabilecek bir mesajın yayılmasını sağlaması nedeniyle ifade özgürlüğü kapsamına giremeyeceği kanaatine varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesinin - somut olaya ilişkin kısımları aşağıda yeniden belirtilen - kararında bahsedilen ihtilaf konusu ifadeler şu şekildedir:
“ Bu girişim, seksenli yılların yolunu gösteren bir girişimdir. Seksenli yıllarda, insanlar demokratik bir şekilde kendilerini ifade edememişler veya bir araya gelememişler, bu türden hakları kullanamamışlardır, dolayısıyla dağlara katılmışlar [bu durum hâlihazırda da geçerlidir), bu girişim gerçekte dağ yolunu, yasadışı yolu göstermektedir (...), bir kez daha tekrar ediyorum, dağlarda yaşayan insanlarımız bu ülkenin en onurlu insanlarıdır. Çünkü bu insanlar, halkımızın kimlik sorunlarına çözümler getirmek ve onurlu bir yaşam için çaba göstermişler ve kendi menfaatlerini düşünmemişlerdir. Bu ülkenin bu insanlara ihtiyacı vardır. Bu insanlar, bu ülkeye zarar veremezler. Bu insanlara kapıların açılması, sosyal yaşama katılmalarına izin verilmesi ve anayasal bir düzenleme yapılması gerekmektedir. ”
7. Yargıtay, 28 Aralık 2011 tarihinde, başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusunu reddetmiş ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır.
8. Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Temmuz 2012 tarihinde, 6352 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesini dikkate alarak (aşağıda 12. paragraf), bu Kanun’un geçici 1. maddesi uyarınca, başvuran hakkında verilen cezanın infazının ertelenmesine karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
A. 3713 Sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası
9. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“ [Yukarıdaki fıkra uyarınca] meydana getirilen örgüt mensuplarına yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlara fiilleri başka bir suç oluştursa bile ayrıca bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. (...) ”
10. 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanun’la değiştirilmesinin ardından, 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“ Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (...) ”
11. 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten itibaren, söz konusu hüküm şunu öngörmektedir:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (...) ”
B. 6352 Sayılı Kanun
12. “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” başlıklı 6352 sayılı Kanun (“6352 sayılı Kanun”), 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde ve 3. fıkrasında, basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla işlenen bir suç nedeniyle para cezasının ya da beş yılın altında bir hapis cezasının verilmesinden ibaret olan, kesinleşen her türlü cezanın infazının, bu türden bir cezayla cezalandırılan suçun 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenmesi koşuluyla üç yıllık bir süre boyunca ertelenmesini öngörmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
13. Başvuran, hakkında verilen mahkûmiyet kararının ifade özgürlüğü hakkına ihlal teşkil etmesinden yakınmaktadır. Başvuran, iddialarını desteklemek için, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir.
14. Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
15. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
16. Başvuran, hakkında verilen mahkûmiyet kararının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir.
17. Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahalenin 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suçun önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın, açıklamalarıyla, bölücü faaliyetler yürüten terör örgütüne olan desteğini gösterdiğini ifade etmektedir. Hükümet, bu nedenle, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğu kanaatindedir.
18. Mahkeme, başvuranın mahkûmiyetinin ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale olduğu, bu müdahalenin kanunla, yani 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suçun önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediği hususlarının taraflar arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemektedir.
19. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016) ve Belge/Türkiye (No. 50171/09, §§ 31, 34 ve 35, 6 Aralık 2016) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır.
20. Mahkeme, somut olayda, başvuranın, yerel bir gazetede yayımlanan bir görüşme dolayısıyla yaptığı ve itiraz edilemez bir şekilde, genel menfaati ilgilendiren bir tartışmaya katkıda bulunan açıklamaların içeriği nedeniyle terör örgütü lehine propaganda yaptığı gerekçesiyle cezaya mahkûm edildiğini kaydetmektedir. Mahkeme, bu açıklamaların ihtilaf konusu bölümlerinin özellikle devlet makamlarını, PKK’nın militanlarını savaş yapmaktan ve bu militanları sosyal hayata yeniden dâhil etmekten caydırmak için gereken tedbirleri almaya teşvik ettiğini gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranın ihtilaf konusu bölümlerde, PKK’ya katılan bir kişinin yasadışı bir eylemde bulunduğunu kabul ettiğini tespit etmektedir. Mahkeme, bu kısımların, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, şiddet kullanımına, silahlı direnişe veya ayaklanmaya çağrı içerdiği ve kendi nazarında dikkate alınması gereken başlıca unsur olan nefret söylemi teşkil ettiği şeklinde algılanamayacağı kanaatine varmaktadır (Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999 ve Belek ve Velioğlu /Türkiye, No. 44227/04, § 25, 6 Ekim 2015 ve yukarıda anılan Belge kararı, § 34).
21. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları dikkate alarak, yerel makamlar tarafından başvuran hakkında alınan tedbirin zorunlu bir sosyal ihtiyaca karşılık gelmediği, her halükârda, hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.
22. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
23. Başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı manevi zarar bağlamında 15.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran ayrıca, masraf ve harcamalar için 1.215 avro talep etmektedir. Başvuran, talebini desteklemek amacıyla, Mahkemeye, dosyanın incelenmesi için avukatı tarafından gerçekleştirilen çalışmayı ayrıntılı olarak belirten ve buna ilişkin çeşitli masrafları ifade eden, yine avukatı tarafından düzenlenen özetleyici bir tabloyu sunmaktadır. Başvuran, bu son masraflara ilişkin herhangi bir ödeme belgesi ibraz etmemektedir.
24. Hükümet, başvuranın manevi zarar nedeniyle ileri sürülen talep ile iddia edilen ihlal arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunduğunu göstermediği kanısına varmaktadır. Hükümet, masraf ve giderlere ilişkin taleple ilgili olarak, başvuranın avukatlık masraflarına ve iddia edilen diğer masraflara ilişkin olarak herhangi bir ödeme belgesi sunmadığını belirtmektedir.
25. Mahkeme, başvurana manevi zarar bağlamında 2.500 avro (EUR) ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Mahkeme, masraf ve giderler ile ilgili olarak, kendisine sunulan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, avukatlık masrafları için başvurana 1.000 avro ödenmesinin makul olduğunu değerlendirmektedir. Mahkeme, diğer masraflara ilişkin olarak, başvuranın bu bağlamda gerekli kanıtlayıcı belgeleri sunmaması nedeniyle, bu bağlamda dile getirilen talebi reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna:
i. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 2.500 avro (ikibinbeşyüz avro),
ii. Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 1.000 avro (bin avro),
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
4. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 1 Ekim 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy