AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KANATLI/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 18382/15)
KARAR
Sözleşme’nin 9. maddesi • Vicdan özgürlüğü • Pasifizm nedeniyle kendisini vicdani retçi olarak tanımlayan başvuranın, askeri yükümlülükleri kapsamında ihtiyat hizmetini yerine getirmeyi reddetmesi sebebiyle mahkûm edilmesi • Sözleşme’nin 9. maddesinin uygulanabilir olması • Pasifizmin Sözleşme’nin 9. maddesiyle korunan bir inanç olarak değerlendirilebilmesi • Yeterli bir güç, ciddiyet, tutarlılık ve önem derecesine ulaşan inançlar ile gerekçelendirilen ret • Vicdani ret hakkına ilişkin olarak, iç hukukta alternatif hizmetin yanı sıra erişilebilir ve etkili bir usulün bulunmaması • Bir bütün olarak toplumun menfaati ile vicdani retçilerin menfaati arasında adil bir dengenin kurulmaması
Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından hazırlanmıştır. Mahkeme için bağlayıcı değildir.
STRAZBURG
12 Mart 2024
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Kanatlı/Türkiye davasında,
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler
Jovan Ilievski,
Egidijus Kūris,
Pauliine Koskelo,
Saadet Yüksel,
Frédéric Krenc,
Diana Sârcu,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” (“KKTC”) topraklarında ikamet eden ve KKTC tarafından verilen bir kimlik belgesini ibraz eden Türk vatandaşı Murat Kanatlı’nın (“başvuran”), 6 Nisan 2015 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 18382/15),
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
6 Şubat 2024 tarihinde, kapalı oturumda gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
Dava, vicdani nedenlerle bu tür bir kararı gerekçelendiren başvuranın, çağrıldığı ihtiyat hizmetini yerine getirmeyi reddetmesiyle ilgilidir. Davada, özellikle Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamındaki sorunlar ileri sürülmektedir.OLAY VE OLGULAR
Başvuran 1973 doğumlu olup, “KKTC”/Lefkoşa’da ikamet etmektedir. 2008 yılında başvuran, 1979 yılında kurulan Ulusal Vicdani Retçi Dernekleri Federasyonu olan Avrupa Vicdani Retçiler Bürosunun (“EBCO”) Kıbrıs temsilcisiydi. Başvuran, 2009 yılında, EBCO yönetim kuruluna seçilmiştir. Başvuran, Lefkoşa Barosuna bağlı Avukat Ö. Polili tarafından temsil edilmiştir. Hükümet kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir. Başvuranın, 20 Aralık 2005 tarihinde, Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda yerine getirdiği bir yıllık askerlik hizmeti sona ermiştir. Ardından başvuran, ilgili düzenleme uyarınca, her yıl askeri kışlada bir günlük ihtiyat hizmetini yerine getirmesi için çağrılmıştır. Başvuran bu hizmet görevini, 1 Kasım 2006, 31 Ekim 2007 ve 5 Kasım 2008 tarihlerinde, Dikmen Lojistik Destek Komutanlığı’nda yerine getirmiştir. 4 Kasım 2009 tarihinde, aynı yerde ihtiyat hizmetini yerine getirmesi için yeniden çağrılan başvuran söz konusu hizmete katılmayı reddetmiştir. 17/1980 sayılı Seferberlik Yasası, barış zamanında, ihtiyat hizmet çağrısına yanıt vermeyi reddeden herkesin asgari ücretin dörtte birine tekabül eden (olayların meydana geldiği dönemde 309 Türk lirası yani yaklaşık 140 avro’ya eşdeğer bir meblağ) bir para cezasına çarptırılacağını öngörmektedir. Bu hükümler uyarınca, başvurana söz konusu para cezası verilmiş ancak ilgili ödemeyi reddetmiştir. Askeri Savcılık, 26 Nisan 2011 tarihinde, başvuran hakkında Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesine ceza davası açmıştır. Başvuran, seferberlik çağrısına uymayı reddetmekle ve Seferberlik Yasası’nın 7, 9 ve 11. maddeleri hükümlerine aykırı davranmakla suçlanmıştır. Başvuran, 24 Kasım 2011 tarihinde, Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi önüne çıkarılmıştır. İlgili, vicdani ret hakkını ileri sürmüş ve barışçı ve anti-militarist inançları nedeniyle ihtiyat hizmetini yerine getirmeyi bilerek reddettiğini belirtmiştir. İlgili, alternatif bir sivil hizmeti yerine getirmeye hazır olduğunu belirtmiştir. İlgili, EBCO yönetim kurulu üyesi olduğunu ve örneğin, Askersiz Lefkoşa Kampanyası gibi birçok barışçıl gösteriye veya barışı ve Kıbrıs’ın iki tarafını karşı karşıya getiren anlaşmazlıklara barışçıl bir çözümün araştırılmasını savunan çeşitli faaliyetlere katıldığını açıklamıştır. Öte yandan başvuran, askerlik hizmetinin zorunlu niteliğine itiraz ederek ve alternatif bir hizmetin bulunmamasının Sözleşme’ye uygun olmadığını ileri sürerek, Anayasa Mahkemesi olarak hareket eden Yüksek Mahkeme önünde Seferberlik Yasası’nın ilgili maddelerinin anayasaya uygunluğunun incelenmesini talep etmiştir. Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi, 8 Aralık 2011 tarihinde, anayasaya uygunluk sorununun Yüksek Mahkemeye gönderilmesine ve Yüksek Mahkeme bu husus hakkında karar verinceye kadar yargılamanın ertelenmesine karar vermiştir. Yüksek Mahkeme, 10 Ekim 2013 tarihli bir kararla, Seferberlik Yasası ile ilgili yukarıda belirtilen hükümlerin Anayasa’ya uygun olduğuna karar vermiştir. Yüksek Mahkeme, Mahkeme tarafından vicdani ret konusunda verilen ilgili kararları özetledikten sonra, askerlik hizmetinin yerine geçebilecek alternatif bir hizmeti oluşturan herhangi bir yasanın bulunmadığını tespit etmiştir. Yüksek Mahkeme özellikle, silahlı kuvvetlerde zorunlu askerlik hizmetini öngören 59/2000 sayılı Askerlik Yasası’nın, olası vicdani retçilerin alternatif bir hizmeti yerine getirmelerine izin veren herhangi bir hüküm içermediğini gözlemlemiştir. Dolayısıyla Yüksek Mahkemeye göre, itiraz edilen hükümler ile Anayasa arasında bir çatışma değil, yasal düzenlemenin bulunmaması durumu söz konusu olmuştur. Yüksek Mahkeme, bu türden bir durumun, itiraz edilen yasal hükümleri anayasaya aykırı hale getirmediği sonucuna varmıştır.Bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“17/1980 sayılı Seferberlik Yasası (...) seferberlikle ilgili esasları düzenlemekte, yurttaşlara seferberliğe katılma yükümlülüğü getirmektedir. (...) Seferberlikle ilgili düzenlemenin, yurt ödevinin bir uzantısı olduğunu söyleyebiliriz. Yurt ödevi Anayasa’da öngörülen bir görevdir (...)
(...) Polis ile ilgili bir düzenleme dışında, sadece (...) aklen veya bedenen askerliğe elverişli olmayanlar askerlikten muaf tutulur. Ne 59/2000 sayılı Askerlik Yasası’nda ne de başka bir yasada inançları askerlik hizmeti ile çatışanların, askerlik hizmetinden muaf tutulmalarına açık bir düzenleme vardır.
Anayasa Mahkemesi, bir kanun hükmünün Anayasa’ya uygunluk denetiminde o kanun hükmünün içeriğini inceler, kanun hükmünde ifadesini bulan kuralın Anayasanın bir kuralı ile çatışıp çatışmadığını değerlendirmesine alır (...)
17/1980 sayılı Seferberlik Yasası’nın itiraz edilen maddeleri ile [Anayasa’nın] maddeleri ayrı olarak incelendiğinde, söz konusu Yasa’nın hiçbir hükmünün Anayasa’ya aykırı olmadığı görülmektedir (...)
Zorunlu askerlik hizmeti getiren 59/2000 sayılı Askerlik Yasası’nın 4. maddesinin ve askerlik ödevinin uzantısı olan seferberlikle ilgili 17/1980 sayılı Seferberlik Yasası’nın 7. maddesinin, konu ile ilgili özel hüküm olan Anayasa’nın 74. maddesindeki yurt ödevini düzenledikleri, bu maddelerde mevcut hükümlerin Anayasa ile çatışmadıkları açıkça görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin [vicdani retle ilgili] kararları kapsamında sorun yaratan, itiraz edilen hükümler değil, Askerlik Kanunu’nda dini inanç veya vicdan nedeniyle muafiyet öngören bir hükmün bulunmamasıdır: Nitekim mevcut mevzuat, orduda görevini yerine getirme yükümlülüğü ile vicdanları arasında ciddi ve aşılmaz bir çatışma olması nedeniyle askerlik hizmetini yerine getirmeyi reddeden kişilere, askerlik hizmetinin yerine geçebilecek alternatif sivil hizmet yapmalarına imkân vermemektedir.
(...) [Hâlbuki] ulusal mevzuatta askerlik hizmetinin yerini alabilecek alternatif bir sivil hizmetin oluşturulup oluşturulmayacağı kanun koyucularının, yani yasama organının takdirine ve değerlendirmesine bırakılmıştır; bu bağlamda Anayasa’nın 74. maddesinin vatandaşlık hizmeti ile silahlı kuvvetler arasında bir ilişki kurduğu gerçeği de dikkate alınmalıdır.”
Yüksek Mahkeme kararının ardından, Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi önündeki ceza davası yeniden görülmeye başlamıştır. Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi, 26 Kasım 2013 tarihinde, dava ile ilgili bir duruşma gerçekleştirmiştir. Başvuran suçlanmış ve yargılamanın bu aşamasında suçunu kabul ettiğini beyan etmiştir. Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi, 21 Ocak 2014 tarihinde, yeniden bir duruşma gerçekleştirmiştir. Başvuran, bu defa, suçlu olmadığını ileri sürmüştür. Duruşma sırasında, savcılığın iki tanığı dinlenmiştir. Başvuran, ateist ve barışçıl olduğunu açıklayarak vicdani ret hakkını ileri sürmüştür. Duruşma tutanağın dökümlerinin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:“Başvuran, [kendisini vicdani retçi olmaya iten nedenler hakkında kendisini sorgulayan avukatına cevaben]: [Kuzey Kıbrıs ile ilgili] sorunun silahla veya şiddetle çözülemeyeceğine [inanıyorum]. (...). İlkten, sona yaptığım açıklamalarımda değindiğim savaşın insan kaynaklarını tükettiği gerçeği ışığında silahsız çözümleri sağlamaktır. Bu nedenle eylemlerde bulunuyoruz.
Başvuranın avukatı: Hayatınızda şiddet kullandınız mı bu eylemlere gittiğinizde?
Başvuran: Hayır hiçbir zaman fiziki şiddet kullanmadım. Her zaman şiddetsiz eylemlerle ilgili metotları uyguladım.
Başvuranın avukatı: Daha önce [Askeri kurumun bir parçası oldunuz]. Bununla ilgili ne diyorsunuz?
Başvuran: Zannederim konuyu açmam gerekecek. (...) 1993 yılında S.A.nın Türkiye’deki vicdani ret kampanyalarına katıldım. Ondan sonraki süreçte Türkiye’de vicdani reddin savunulması için düzenlenen kampanyalara katıldım (...) İnsanın doğası değişir ve gelişir. Bu bir süreçtir. İnsanların psikolojileri bozulur (...)
(...)
Başvuranın avukatı: Neden askerden önce değil de askerden sonra vicdani retçi olarak kendinizi ilan ettiniz?
Başvuran: Kurulduktan hemen sonra [EBCO] ile bağlantı kurduk ve 15 Mayıs 2008 tarihinde bu hareketin Kuzey Kıbrıs’ta yaygınlaşması için çalışmaya başladık. [Vicdani reddin] bir hak olduğunu ve yalnızca Kuzey Kıbrıs’ta bu hakkın kabul görmediğini öğrendim. (...) 15 Mayıs 2009 tarihinde, Avrupa vicdani retçiler komitesi yönetim kuruluna üye oldum. (...) [EBCO] üyesi olarak üniforma giymek yaşamımda bir çelişki oluşturdu.
Başvuranın avukatı: Peki size Askerlik dışında bir sivil hizmeti verseler bir günlüğüne bu hizmeti yerine getirir misiniz?
Başvuran: Söz konusu hizmet, uluslararası standartlarda olursa, evet kabul ederim.
(...)
Cumhuriyet savcılığı: Yani Kuzey Kıbrıs’taki vicdani ret [hareketini] başlatmaya karar verdiniz?
Başvuran: Evet.”
Ardından başvuran, 2008 yılına kadar askerlik hizmetinin vicdanı ile çeliştiğini düşünmediğini ve ancak 15 Mayıs 2008 tarihinden itibaren vicdani retçi olduğunu belirtmiştir. Başvuran aynı zamanda, ihtiyat hizmetini bir tür sosyal faaliyet olarak görmesi nedeniyle 2006 ila 2007 yılları arasında ihtiyat çağrılarına yanıt verdiğini eklemiştir. Başvuran aynı zamanda, 5 Kasım 2008 tarihli ihtiyat hizmetini yerine getirdiğini belirtmiştir. Buna karşın başvuran, vicdani retçi olarak faaliyetlerini yürüttüğü bir zamanda, ihtiyat hizmetinin inançlarıyla çelişebileceği kanaatine varması nedeniyle 2009 yılında bu tür bir hizmeti yerine getirmeyi reddettiğini belirtmiştir.
Öte yandan başvuran, silahlı bir saldırıya uğrayan bir ulusun kendisini meşru bir şekilde savunabilmesinin gerekli olduğunu belirten Cumhuriyet savcısına, Kıbrıs sorununun silahlı eylemle çözülemeyeceği, savaşın insan kaynaklarını tükettiği ve kendisinin barışçıl bir çözümü desteklemeyi amaçlayan faaliyetlerde bulunduğu cevabını vermiştir. Başvuran, “Hiç kimsenin katılmadığı bir savaşı hayal etsenize!” sözüne atıfta bulunmuş ve vicdani retçilerin böyle bir dünyanın olması için mücadele ettiklerini belirtmiştir. Başvuran, vicdani retçilerin sayısının Kıbrıs’ın güneyinde arttığını ve bu kişilerin silah kullanımının yerinin olmadığı bir duruma gelmek için çabaladıklarını eklemiştir.
Başvuranın avukatı ve savcılık, 4 Şubat 2014 tarihinde, savunmalarını sunmuştur. Başvuran, iddialarını yenilemiş ve ihtiyat hizmetini yerine getirmek ve üniformayı giymek için çağrılmaması gerektiğini ileri sürmüştür. İlgili aynı zamanda, alternatif bir hizmeti yerine getirmeye hazır olduğunu belirtmiştir. Cumhuriyet savcılığı ise, Mahkeme içtihadına atıfta bulunarak, olay ve olguları ile ilgilinin ifadelerini dikkate alarak, ilgilinin vicdani retçi olduğunu kanıtlama yükünü yerine getirmediği ve askerlik hizmetine karşı olmasının, ordudaki görevini yerine getirme yükümlülüğü ile vicdanı ya da dini veya başka içten ve köklü inançları arasında ciddi ve aşılmaz bir çatışma ile gerekçelendirildiği kanaatine varmıştır. Cumhuriyet savcılığı, özellikle başvuranın geçmişte askerlik hizmetini ve yerine getirmesi gereken ihtiyat hizmetlerini tamamladığını belirtmiştir. Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi, 25 Şubat 2014 tarihli bir kararla, başvuranı 500 Türk lirası (yaklaşık 167 avroya eşdeğer) para cezası ödemeye mahkûm etmiş ve bu cezanın ödenmemesi durumunda, 17/1980 sayılı Seferberlik Yasası’nın 11. maddesi uyarınca on gün hapis cezasına çevrilebileceğini belirtmiştir. Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi, kararının gerekçesinde, Mahkeme içtihadını özetledikten sonra, vicdani retçilere kamu yararı çalışmalarının yerine getirilmesine imkân veren herhangi bir yasal hükmün bulunmadığını hatırlatmıştır. Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi aynı zamanda, herhangi bir yasal hükmünün bulunmamasına rağmen, başvurana vicdani retçi statüsünün tanınıp tanınamayacağı sorusunu incelemiştir. Bu hususta, Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi, ilgilinin askerlik hizmetine karşı olduğu itirazla ilgili olarak, askeri makamlara herhangi bir talepte bulunmadığını kabul ettiğini ve öte yandan, üç kez ihtiyat hizmetlerine katılmasının faydalı olduğunu, bu tür bir hizmetin kendisine göre sosyal bir değeri olduğunu ve hizmette silahlı eğitime tabi tutulmadığını belirttiğini gözlemlemiştir. Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi aynı zamanda, başvuranın, Kıbrıs sorununun silahlı bir eylemle çözülemeyeceğini, savaşın insan kaynaklarını tükettiğini ve barışçıl bir çözümü desteklemeyi amaçlayan faaliyetler içerisinde olduğunu tespit etmiştir. Başvuran, askerlik hizmetini yerine getirdikten sonra, vicdani retçilerin sorunlarını anlamak için vicdani ret hareketini kurduğunu, 15 Mayıs 2008 tarihinde EBCO’ya katıldığını ve 15 Mayıs 2009 tarihinde bu örgütün yönetim kuruluna seçildiğini eklemiştir. Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi, başvuranın faaliyetlerini açıklayarak, ilgilinin ihtiyat hizmetini yerine getirme yükümlülüğü ile vicdanı ya da dini veya başka içten ve köklü inançları arasında ciddi ve aşılmaz herhangi bir çatışmaya atıfta bulunmadığını belirtmiştir. Aksine Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesine göre, ilgilinin tüm iddiaları siyasi gerekçelerle ve Kıbrıs’ın her iki tarafında vicdani retçilerin sayısının artmasının savaşın önlenmesine imkân vereceği yönündeki umuduyla ilgiliydi. Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi, başvuranın, Mahkemenin ifade ettiği anlamda vicdani retçi olarak nitelendirilemeyeceği sonucuna varmıştır. Başvuran, 26 Şubat 2014 tarihinde, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Bölge Adliye Mahkemesi, 9 Ekim 2014 tarihinde, temyiz başvurusunu reddetmiş ve başvuranın mahkûmiyet kararını nihai olarak onaylamıştır. Bölge Adliye Mahkemesi öncelikle, Sözleşme’nin KKTC’de uygulanabilir olduğunu gözlemlemiştir. Bölge Adliye Mahkemesi aynı zamanda, Anayasa’nın 74. maddesinde yurt ödevinin, her vatandaş için kutsal bir hak ve görev olarak tanımlandığını vurgulamıştır. Bölge Adliye Mahkemesi, ilgili mevzuatın, yurt ödevini Askerlik Yasası ve Seferberlik Yasası aracılığıyla düzenlediğini ifade etmiştir; hâlbuki söz konusu mahkeme, bu yasaların hiçbirinin vicdani retçiler için alternatif bir hizmet öngörmediğini tespit etmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi, vicdani retçi statüsüne ilişkin yasal düzenlemelerin ve ilgili kişilerin alternatif bir hizmeti yerine getirme olasılığının bulunmaması nedeniyle, başvuranın ihtiyat hizmetini yerine getirme yükümlülüğü olduğu kanaatine varmıştır. Bununla birlikte Bölge Adliye Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin, başvuranın vicdani retçi olup olmadığına karar verirken, bu konuda herhangi bir mevzuatın bulunmadığını gözlemlemesine rağmen hata yaptığına hükmetmiştir. Bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:“(...) İlk derece mahkemesince tespit edilen yasal düzenlemenin bulunmaması nedeniyle, [başvuranın vicdani retçi olup olmadığı hususunun tespit edilmesi amacıyla] delillerin değerlendirilmesi ve bu nitelik hakkında karar verilmesi [ilk derece mahkemesinin] kendi vardığı sonuçla tutarsızdır.
Nitekim tüm yukarıda söylenenler ve Anayasa Mahkemesi kararı dikkate alındığında, iç hukukta (...) vicdani redde dair yasal bir düzenleme yapılmadığı gerçek bir vakadır.
Bu nedenle Bölge Adliye Mahkemesi, istinaf eden tarafından vicdani ret konusunda ileri sürülen argümanlara itibar edemez.
Ayni nedenlerle ilk derece mahkemesi, vicdani ret hakkını kullandığını beyan eden sanığı beraat ettirmemekle doğru hareket etmiştir.
Ancak ilk derece mahkemesinin vicdani redde dair yasal bir düzenlemenin mevcut olmadığı bulgusuna rağmen meseleyi vicdani ret açısından tezekkür etmesi hatalıdır.”
Taraflarca sunulan unsurlardan, 500 Türk lirası para cezasını ödemeyi reddeden başvuranın, belirtilmemiş bir tarihte on günlük hapis cezasını çektiği anlaşılmaktadır. Ardından başvuran, 27 Ekim 2010 ve 26 Ekim 2011 tarihlerinde çağrıldığı ihtiyat hizmetlerine katılmayı reddetmiştir. Sonuç olarak, Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi önünde başvurana karşı iki dava daha açılmıştır. Bu yargılamalar sırasında, Hükümet tarafından sunulan ve başvuran tarafça itiraz edilmeyen bilgilere göre, Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi ve Yüksek Mahkemenin bağımsızlığına ilişkin hükümlerin yanı sıra, bunların işleyişine dair bazı hükümlerle ilgili diğer iki anayasaya uygunluk sorunu, başvuranın talebi üzerine Yüksek Mahkemeye gönderilmiştir. Yüksek Mahkeme, itiraz edilen hükümlerin Anayasa’ya uygun olduğuna karar vermiştir. Yüksek Mahkeme kararının ardından, Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi, davaları yeniden incelemiştir. KKTC Cumhuriyet Başsavcısı, ilgili hakkında bu davaları takip etmeyeceğini ve davanın kovuşturmaya yer olmadığını (nolle prosequi) talep edeceğini bildirmiştir. Taraflar, bu davaların sonucu hakkında görüş belirtmemişlerdir.İLGİLİ ULUSAL VE ULUSLARARASI HUKUKİ ÇERÇEVE VE UYGULAMASI
Anayasa Anayasa’nın somut olayla ilgili hükümleri aşağıdaki şekildedir:Madde 23
“1) Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahiptir.
2) Kamu düzenine, genel ahlaka veya bu amaçla çıkarılmış yasalara aykırı olmayan ibadetler, dinsel ayin ve törenler serbesttir.
3) Kimse, ibadete, dinsel ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz.
(...)”
Madde 74
“1) Silahlı Kuvvetlerde yurt ödevi her yurttaşın hakkı ve kutsal görevidir.
2) Yurt ödevine ilişkin kurallar yasa ile düzenlenir.”
59/2000 sayılı Askerlik Yasası Askerlik Yasası’nın somut olayla ilgili hükümleri aşağıdaki şekildedir:Madde 4
“Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yurttaşı olan her kişi bu Yasa Yükümlülüğü gereğince askerlik ödevini yapmakla yükümlüdür. Olağanüstü durum halinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhuriyet Meclisinin onayı ile askerlik çağı içinde bulunan kadınlar da askerliğe alınabilirler. Kadınların askerliğe alınması ile ilgili hususlar Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığının hazırlayacağı, Başbakanlığın önereceği ve Bakanlar Kurulunun onaylayacağı tüzükle düzenlenir.”
Madde 18
“Askerlik çağı en çok otuz yıl sürer. Askerlik çağının başlangıç yaşı 19’dur. (...)”
Madde 20
“Askerlik çağı; yoklama devri, muvazzaflık devri ve ihtiyatlık devri olmak üzere üç devreye ayrılır.”
Madde 50
“Muvazzaflık devrinin bitiminden askerlik çağının sonuna kadar olan devreye ihtiyatlık devri denir.”
Madde 52
“(I) İhtiyatların celpleri Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığının teklifi, Başbakanlığın önerisi ve Bakanlar Kurulu Kararı ile yapılır. İhtiyatlar, tamamen veya kısmen, olağanüstü durum veya sefer hallerinde veya asayiş, eğitim, manevra ve tatbikat maksadı ile ihtiyaca göre askere çağrılabilirler.
(2) Eğitim, manevra ve tatbikat için askere alınma süresi yılda azami otuz gündür.
(...)”
Başvuran, Mahkeme önünde, Bakanlar Kurulunun daha önce zorunlu askerlik hizmetinin yerine geçebilecek alternatif bir sivil hizmet sunmayı amaçlayan bir kanun tasarısı hazırladığını ileri sürmüş olsa da, Mahkemenin bilgisi dâhilinde, bugüne kadar KKTC’de alternatif bir hizmet bulunmamaktadır. 17/1980 sayılı Seferberlik Yasası Barış zamanında, Bakanlar Kurulunun onayı ile güvenlik güçleri komutanı, ilgili düzenleme uyarınca vatandaşları ihtiyat hizmeti için çağırabilmektedir. Bu tür bir hizmete katılım süresi, yılda toplam 30 günden fazla olamaz (söz konusu Yasa’nın 9. maddesi). Öte yandan, bu çağrıya uyulmaması, suçun ilk kez işlenmesi durumunda asgari ücretin dörtte biri, suçun tekrarlanması halinde ise asgari ücretin yarısına eşit bir tutarda para cezası ile cezalandırılabilecek bir suç olarak kabul edilmektedir. Suçlu tarafından para cezasının ödenmesi, ilgiliyi söz konusu ihtiyat hizmetini yerine getirmekten muaf tutmaz. Para cezasını ödemeyen ve söz konusu hizmeti yerine getirmeyen herkes, bir aylık asgari ücrete eşit bir tutarda para cezasına ve/veya bir yıl hapis cezasına çarptırılır; eğer söz konusu suç seferberlik durumu sırasında işlenirse, cezalar beş katına kadar arttırılır (Yasa’nın 11. maddesi). 17/1980 sayılı Yasa’nın ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:Madde 7
“Barış zamanında (...) seferberlik hazırlıkları personel seferberliği, taşıt seferberliği, mal seferberliği ve hizmetler seferberliği (...)
(1) Personel Seferberliği:
(a) (...) barış zamanı (...) süresince (...) personel eğitilmesi (...) işlem ve hizmetlerinin tümü Personel Seferberliğidir.
(b) Yurttaşlar, (...) Seferberlik Tüzüğü uyarınca kendilerine yükletilecek yoklama, (...) sevk, eğitim, silâh altına alınma mükellefiyetlerini yerine getirmek zorundadırlar.”
Uluslararası Hukukun İlgili Unsurları Uluslararası hukukun somut olayla ilgili unsurları özellikle Bayatyan/Ermenistan ([BD], no. 23459/03, §§ 50-70, AİHM 2011) kararında sunulmuştur.HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
İLK GÖRÜŞLER Mahkeme öncelikle – taraflarca itiraz edilmeyen – başvuran tarafından iddia edilen olayların, Sözleşme’nin 1. maddesi anlamında Türkiye’nin “yargı yetkisi” kapsamına girdiğini ve bu nedenle davalı Devlete bu madde kapsamında sorumluluk yüklendiğini tespit etmektedir (Chypre/Türkiye [BD], no. 25781/94, § 77, AİHM 2001‑IV, Djavit An/Türkiye, no. 20652/92, §§ 18-23, AİHM 2003‑III ve Boyacı/Türkiye (k.k.), no. 36966/04, § 31, 23 Eylül 2014).SÖZLEŞME’NİN 9. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, vicdani ret hakkının bulunmamasından şikâyet etmekte ve bir vicdani retçi olarak ihtiyat hizmetini yerine getirmeyi reddetmesi nedeniyle hakkında verilen mahkûmiyet kararının Sözleşme’nin 9. maddesini ihlal ettiğini iddia etmektedir. Söz konusu hüküm, aşağıdaki şekildedir:“1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.
2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, sadece yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli sınırlamalara tabi tutulabilir.”
Kabul Edilebilirlik Hakkında Hükümet, kişi yönünden (ratione personae) bağdaşmazlığa ilişkin ilk itirazı ileri sürmektedir. Hükümet, ikinci olarak, Sözleşme’nin 9. maddesinin somut olayda uygulanabilir olmadığını ve sonuç olarak, şikâyetin konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmadığı gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Kişi Yönünden (ratione personae) Uygunluk Hakkında Hükümet, başvuranın vicdani retçi olduğunu kanıtlayamadığını ve sonuç olarak, Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetin Şözleşme hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) bağdaşmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, bu koşullar altında, başvuranın şikâyetinin, ilgilinin yalnızca kendi adına değil, tüm vicdani retçiler adına şikâyette bulunmaya çalıştığı bir halk davası (actio popularis) teşkil ettiğine kanaat getirmektedir. Başvuran hakkında açılan diğer iki ceza davası ile ilgili olarak, Hükümet, Cumhuriyet savcılığının söz konusu davaları takip etmeyeceğini ve kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesini talep edeceğini belirttiğini hatırlatmaktadır. Hükümet aynı zamanda, başvuranın 2013 yılında 40 yaşına geldiğini ve dolayısıyla yürürlükteki düzenleme bakımından herhangi bir ihtiyat hizmetini yerine getirme yükümlülüğünün bulunmadığını ileri sürmektedir. Başvuran, bu iddialara itiraz etmektedir: Başvuran, şikâyetin halk davası (actio popularis) kapsamına girmediğini ileri sürmekte ve Sözleşme’nin 9. maddesinin uygulanabilirliğini savunmaktadır. Mahkeme, ilk olarak, başvuranın şikâyetinin bir halk davası (actio popularis) teşkil ettiği yönündeki iddianın, her şeyden önce, Sözleşme’nin 9. maddesi açısından başvuranın mağdur sıfatını hedef aldığını tespit etmektedir. Bu hususta Mahkeme, Sözleşme’nin halk davasını (actio popularis) tanımadığı ve Mahkemenin normalde ilgili mevzuat ve uygulamayı soyut olarak inceleme görevine sahip olmadığı, ancak bunların başvurana uygulanma şekli veya onu etkileme biçiminin, Sözleşme’nin ihlaline yol açıp açmadığını araştırma görevine sahip olduğu yönündeki yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, bir başvuruda bulunabilmek için, kişi ihtilaf konusu tedbirin “etkilerine doğrudan maruz kaldığını” gösterebilmesi gerekmektedir. Bu kriter, tüm prosedür boyunca sert, mekanik ve esnek olmayan bir şekilde uygulanması gerekmese de, Sözleşme’de öngörülen koruma mekanizmasının tetiklenmesi için bu koşulun karşılanması gerekmektedir (Roman Zakharov/Rusya [BD], no. 47143/06, § 164, AİHM 2015). Mevcut davada, ihtiyat hizmetini yerine getirmek için çağrıya yanıt vermeyi reddeden başvuran, Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi önünde ceza yargılamasına tabi tutulmuştur. Söz konusu yargılama, başvuranın ödemeyi reddettiği bir para cezasına mahkûm edilmesiyle sonuçlanmış ve sonuç olarak, bu ceza on günlük hapis cezasına çevrilmiştir. Öte yandan, dosyadaki unsurlara göre, ilgili söz konusu hapis cezasını çekmiştir. Dolaysıyla Mahkeme, ilgilinin bu hükmün ihlal edilmesi nedeniyle mağdur olduğunu ileri sürebileceği sonucuna varmıştır. Bu nedenle, Hükümet tarafından ileri sürülen, kişi yönünden (ratione personae) bağdaşmazlık itirazının da reddedilmesi gerekmektedir. İkinci olarak, başvuranın inançlarının Sözleşme’nin 9. maddesinin 1. fıkrasının uygulama alanına girip girmediği sorusu, Mahkeme tarafından aşağıda incelenecektir. Sözleşme’nin 9. Maddesinin Uygulanabilirliği Hakkındaa) Tarafların İddiaları
Hükümet Hükümet, başvuranın askerlik hizmetine karşı olduğunu haklı göstermek için ulusal makamlara sunduğu iddialar göz önünde bulundurulduğunda, ihtiyat hizmeti yükümlülüğünün ilgilinin inançlarıyla ciddi ve aşılmaz bir çatışmaya yol açacak nitelikte olduğu sonucuna varılamayacağını yinelemektedir. Hükümet, başvuranın ulusal mahkemeler önündeki ifadelerinin, ilgilinin askerlik hizmetine karşı yaptığı itirazın, vicdani retçilerin savunucusu olarak yürüttüğü aktivizme dayandığını gösterdiği kanaatine varmaktadır. Hâlbuki Hükümete göre, bu tür iddialar, belirli bir güç, ciddiyet, tutarlılık ve önem derecesine ulaşabilecek bir “inanç” olarak değerlendirilemez ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 9. maddesi uygulanamaz. Hükümet, iddiasına dayanak olarak, öncelikle, ilgilinin, bu konuda en ufak bir itirazda bulunmadan, 2005 yılında bir yıllık askerlik hizmetini yerine getirdiğini ve 2006 ve 2008 yılları arasında üç kez ihtiyat hizmeti yaptığını vurgulamaktadır. Hükümet, başvuranın, kişisel olarak ve gerçekten vicdani retçi olmuş olsaydı ihtiyat hizmetine ilişkin itirazını yetkili makamlara bildireceğini ve bu dönemlerde, bu itirazını sunmak için talepte bulunacağını ileri sürmektedir. Ancak başvuranın ihtiyat hizmetini tamamlamayı reddetmesi, kendi vicdanından çok EBCO üyesi olmasına bağlıdır. Sonuç olarak, başvuran, Mahkemeye bu başvuruyu sunarak, sadece potansiyel vicdani retçilerin haklarını savunmayı amaçlamıştır (yukarıdaki 12. paragraf). Hükümet ayrıca, başvuranın 2007 yılından itibaren KKTC’deki vicdani ret hareketinin gelişimine katılmasının, daha sonra 5 Kasım 2008’de herhangi bir itirazda bulunmadan ihtiyat hizmetini yapmasını engellemediğini vurgulamaktadır. Vicdani ret, ölümcül güç kullanımına karşı vicdani gerekçelere dayanan gerçek ve ciddi bir reddin varlığını gerektirmektedir ki somut olayda bu söz konusu değildir. Hükümet dahası, başvuranın, Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi önündeki yargılamalarda vicdani retçi olmasına dayanan savunmasını ilk kez ileri sürdüğü sırada, söz konusu mahkemenin, sahip olduğu delil unsurları temelinde bir değerlendirme yaptığı ve özellikle başvuranın davranışlarının yanı sıra görüşleri ve eylemleri hakkındaki açıklamalarını incelediğini gözlemlemektedir. Esasa bakan mahkeme de 24 Şubat 2014 tarihli kararında başvuranın askeri görevini yerine getirmeyi reddetmesine ilişkin sorunu incelemiş ve başvuranın eylemlerine ilişkin tanımlamasının bir yandan ihtiyat hizmeti yapma yükümlülüğü ile diğer yandan vicdanı arasında ciddi ve aşılmaz bir çatışma yaratmadığı sonucuna varmıştır. Aksine, söz konusu mahkemeye göre, başvuranın tüm argümanları, siyasi gerekçelere ve Kıbrıs’ın her iki kesimindeki vicdani retçilerin sayısının artmasının savaştan kaçınmayı mümkün kılacağı umuduna odaklanmıştır. Bununla birlikte Hükümet, söz konusu beyanları değerlendirmek üzere en iyi konumda bulunan esasa bakan mahkemenin, Mahkeme tarafından yüklenen anlamıyla başvuranın vicdani retçi sıfatına sahip olamayacağını değerlendirdiğini vurgulamaktadır. Hükümet, her hâlükârda, Sözleşme’nin 9. maddesinin korumasının, somut olayda söz konusu olduğu gibi, kendisine göre ütopik olan kavramları kapsayıp kapsamadığının şüpheli olduğunu eklemektedir. Dolayısıyla Hükümet, söz konusu şikâyetin konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmaz olduğu sonucuna varmaktadır. Hükümet, 9. maddenin uygulanamazlığına ilişkin iddiasını haklı çıkarmak için ihtiyat hizmetinin niteliğine dayanarak ikinci bir gerekçe ileri sürmektedir. Hükümet, bu hizmetin, ilgili kişilerin, kendisine göre, silahlı eğitimden geçmediği sivil ya da sosyal hizmete benzer bir hizmet biçimi olduğunu açıklamaktadır. Nitekim Hükümete göre, başvuranın kendisi Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi önünde sunduğu beyanlarda ihtiyat hizmeti yaptığı üç sefer de fiili askerlik hizmeti yapmasının gerekmediğini ve görevlerinin bir fabrika işçisininkine benzer olduğunu ve lojistik alanında olduğunu kabul ettiğini ileri sürmektedir. Hükümetin hatırlattığı üzere, ilgili, yerel mahkemeler önünde, ihtiyat hizmetini yerine getirdiği yerin lojistik destek komutanlığı olduğunu özellikle belirtmiş ve herhangi bir askeri göreve katılmadan böyle bir hizmete katılma deneyiminin, kendi görüşüne göre, sosyal bir değeri olduğunu ifade etmiştir. Hükümet dahası, ilgilinin ayrıca, yetkili makamlara, vicdani nedenlerle askerlik hizmetini reddettiğine ilişkin herhangi bir talepte bulunmadığını kabul ettiğini vurgulamaktadır. Hükümet ayrıca, başvuranın, bu kez, daha önce ihtiyat hizmeti için çağrıldığında olduğundan daha fazla silahlanmasının veya silahlı tatbikat yapmasının gerekmeyeceğinin farkında olduğunu açıklamaktadır. Hükümet, güç kullanımını gerektirmeyen ihtiyat hizmeti sırasında üniforma giyilmesine ilişkin olarak, bunun tek başına, söz konusu hizmet ile başvuranın vicdanı arasında ciddi bir çatışmaya yol açacak nitelikte olmadığı kanaatindedir. Hükümet, başvuranın 4 Ekim 2009 tarihinde ihtiyat hizmetini yerine getirmiş olsaydı önceki üç seferden daha fazla askeri görev yapmasının gerekmeyeceğini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, Hükümete göre, başvuran 4 Ekim 2009 tarihli ihtiyat hizmetine katılmamasını vicdani nedenlerle gerekçelendiremez ve söz konusu olaylar, başvuranın bu tarihte yapmak üzere çağrıldığı ihtiyat hizmetinin silahlı bir niteliği olmaması nedeniyle, 9. madde anlamında bir “uygulama” teşkil etmemektedir.Başvuran Başvuran, öncelikle, askerlik hizmetini reddetmesinin pasifist inançlarının temel bir unsurunu oluşturduğunu ve Hükümet tarafından sıralanan diğer konuların (EBCO yönetim kurulu üyesi olması, vicdani ret hakkının tanınması lehine yürüttüğü çeşitli faaliyetler) sadece bu inançlarına bir başka örnek olduğunu ileri sürmektedir. Her hâlükârda, başvurana göre, vicdani retçi olup olmadığı sorusu hakkında karar vermek Güvenlik Kuvvetleri mahkemelerinin görevi değildir. Nitekim başvuran, güçler ayrılığı ilkesi uyarınca, mahkemeler karar vermeden önce bu konuda karar vermesi gerekenin idari makamlar olduğunu açıklamaktadır. Başvuran, Hükümetin, ilk derece mahkemesinin kendisinin vicdani retçi niteliğine ilişkin değerlendirmesi hakkındaki iddiasını da reddetmektedir. Başvuran, her hâlükârda, İstinaf Mahkemesinin kendisinin vicdani retçi olup olmadığı konusunda karar vermediğini ve ilk derece mahkemesinin bu konuda karar vermemiş olması gerektiğini değerlendirdiğini vurgulamaktadır. Başvuran ayrıca, savcılık tarafından talep edilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kesin olmadığını ve savcılığın, Mahkemenin somut olayda karar vermesinden sonra da konuyu takip edebileceğini belirtmiştir. Başvuran, vicdani redde ilişkin bir kanun olmayışının, kendi başına, Devletin benzer konularda pozitif yükümlülükleri bağlamında bir sorun teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran, söz konusu mevzuat eksikliği nedeniyle, askeri hizmete karşı olduğunu idari veya askeri makamlara önceden bildirmesinin saçma olacağını değerlendirmektedir. Başvuran, uluslararası metinlere atıfta bulunarak (yukarıdaki 24. paragraf), vicdani retçi birinin silahlı kuvvetlere katılmadan önce veya sonra herhangi bir zamanda ilgili statü için başvurabileceğini ileri sürmektedir. Benzer şekilde başvuran, vicdani reddin silah kullanımıyla sınırlı olmadığını, tüm askerlik hizmetini kapsadığını gözlemlemektedir. Başvuran ayrıca, ihtiyat hizmetinin savaş durumunda seferberliğe hazırlanmak için getirilen bir hizmet olduğunu iddia etmektedir. Başvuran, söz konusu hizmetin ordu kışlalarında yapıldığını ve ordu mensupları tarafından yönetildiğini vurgulamaktadır. Başvuran dahası, önceki ihtiyat hizmetlerini, diğer hususların yanı sıra, ordunun mühimmatından sorumlu olan lojistik destek biriminde yaptığını açıklamaktadır. Öte yandan başvuran, kanunların, böyle bir hizmete yönelik olarak, alternatif sivil hizmet öngörmediğini belirtmektedir. Başvuran, söz konusu hizmet çerçevesinde, örneğin askeri üniforma giymesinin veya silah taşımasının gerekebileceğini eklemektedir: Böyle bir hizmetin, doğası gereği, tamamen askeri olduğunu ve sivil hizmet olarak değerlendirilemeyeceğini açıklamaktadır. Başvuran, bununla birlikte, davalı Hükümetin ihtiyat hizmetinin askerlik hizmeti teşkil etmediğini ileri sürmediğini iddia etmektedir.b) Mahkemenin Değerlendirmesi
Mahkeme, askerlik hizmetinin reddedilmesinin, orduda hizmet etme yükümlülüğü ile kişinin vicdanı veya dini veya başka içten ve köklü inançları arasında ciddi ve aşılmaz bir çatışmayla gerekçelendirilmesi halinde, Sözleşme’nin 9. maddesindeki güvencelerin uygulanmasını gerektirecek yeterli güç, ciddiyet, tutarlılık ve önem derecesine ulaştığını hatırlatmaktadır (Bayatyan/Ermenistan [BD], no. 23459/03, § 110, AİHM 2011). Mahkeme aynı zamanda, 9. maddeyi ileri süren bir bireyin, ayrıcalık istediği (Kosteski/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, no. 55170/00, § 39, 13 Nisan 2006) veya vicdani ret hakkından yararlanma talebinde bulunduğu (Enver Aydemir/Türkiye, no. 26012/11, § 81, 7 Haziran 2016) durumlarda bu tür bir talebi gerekçelendirmek için belirli bir delil standardı talep etmenin ve bu tür bir gerekçe sunulmadığı takdirde talep edilen yardımı vermemenin 9. maddeye aykırı olmadığına karar vermiştir (Dyagilev/Rusya, no. 49972/16, § 62, 10 Mart 2020). Söz konusu olan, din ve vicdan özgürlüğünün kapsamı ve sınırları sorunudur (yukarıda anılan Enver Aydemir, § 78). Somut olayda, başvuran, pasifist ve anti-militarist bir felsefenin takipçisi olduğunu beyan etmekte ve vicdani retçi olduğunu iddia etmektedir. Başvuran, yerel mahkemeler önünde askerlik hizmetini reddettiğini açıklamak üzere özellikle vicdani ret lehine faaliyetlerine ve Kıbrıs’ın bölünmesinden kaynaklanan sorunlara barışçıl bir çözüm lehine tutumuna atıfta bulunmaktadır. Mahkeme ayrıca, Hükümetin, başvuranın vicdani retçi olarak kabul edilemeyeceğini ileri sürdüğünü ve Sözleşme’nin 9. maddesinin, somut olayda söz konusu olan ve kendisine göre ütopik olan bu tür bir anlayışı kapsayıp kapsamadığının şüpheli olduğu kanaatine vardığını kaydetmektedir. Mahkeme, Hükümete göre, başvuranın askerlik görevini yerine getirmeyi reddetmesinin her hâlükârda vicdani nedenlere değil, vicdani retçiler lehine aktivizmine ve EBCO üyeliğine dayandığını kaydetmektedir. Mahkeme, Sözleşme organlarının, bir felsefe olarak pasifizmin Sözleşme’nin 9. maddesi tarafından korunan bir inanç olarak kabul edilebileceğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (Arrowsmith/Birleşik Krallık, no. 7050/75, 12 Ekim 1978 tarihli Komisyon raporu, Karar ve Raporlar (KR) 19, s. 33). Kuşkusuz, Hükümetin de belirttiği gibi, başvuran 2008’den sonra, yani sadece 2005’teki zorunlu askerlik hizmetini değil, aynı zamanda bu tarihten sonraki iki ihtiyat hizmetini de tamamladıktan sonra vicdani retçi olduğunu beyan etmektedir. Dahası başvuran, beyanlarına göre, 15 Mayıs 2008 tarihinde vicdani retçi olmasına rağmen 5 Kasım 2008 tarihinde ihtiyat hizmetini tamamlamıştır (yukarıdaki 12. paragraf). Bu unsurlar, özellikle, ilk derece mahkemesinin başvuranın askerlik hizmetine itirazının, ihtiyat hizmeti yükümlülüğü ile ciddi ve aşılmaz bir şekilde çatışan içten ve köklü inançlarla gerekçelendirilmediği sonucuna varmasına yol açmıştır (yukarıdaki 14. paragraf). Mahkeme bununla birlikte, ilk derece mahkemesinin bu değerlendirmesinin, konuya ilişkin düzenlemelerin yokluğuna dikkat çeken İstinaf Mahkemesi tarafından kabul edilmediğini kaydetmektedir. Nitekim İstinaf Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin, başvuranın vicdani retçi olup olmadığına karar verirken, muafiyet imkânı bulunmadığı için hata yaptığını değerlendirmiştir (yukarıdaki 16. paragraf). İstinaf Mahkemesinin değerlendirmesi, bu nedenle, yalnızca başvuranın vicdani retçi olarak tanınmasının yasal olarak mümkün olmadığı gerçeğine dayanmaktadır. Bu konu, başvuranın şikâyetinin merkezinde yer almaktadır (Savda/Türkiye, no. 42730/05, §§ 96-97, 12 Haziran 2012) ve aşağıda incelenecektir (64-69. paragraflar). Nitekim yürürlükteki mevzuat uyarınca, başvuran, muafiyet başvurusunda bulunma ve öncelikli olarak (a fortiori) bunu destekleme imkânına sahip değildi; reddetmesi halinde cezai kovuşturmalara maruz kalacaktı (yukarıda anılan Savda, §§ 96-97 ve Tarhan/Türkiye, no. 9078/06, §§ 58-59, 17 Temmuz 2012). Bu koşullar altında ve başvuranın ulusal mahkemeler ve Mahkeme önündeki ifadeleri, askeri faaliyetleri ve kendisine karşı alınan tedbirlere rağmen orduda hizmet vermeyi reddetme konusundaki ısrarı göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, başvuranın ihtiyat hizmetini yerine getirmeye itirazının - bu hizmetin niteliğine bakılmaksızın - Sözleşme’nin 9. maddesindeki güvencelerin uygulanmasını gerektirecek yeterli güç, ciddiyet, tutarlılık ve önem derecesine ulaştığını değerlendirmeye hazırdır. Hükümetin ihtiyat hizmetinin niteliğine ilişkin ikinci argümanı ile ilgili olarak, Mahkeme, mevcut davanın olaylarının terimin tam anlamıyla zorunlu askerlik hizmetini içeren davalardan önemli ölçüde farklı olduğunu tespit etmektedir. Nitekim Mahkeme, bir başvuranın, zorunlu askerlik hizmeti değil, ihtiyat hizmeti çerçevesinde vicdani ret hakkını ileri sürdüğü koşulları tanımalıdır. Bu bağlamda Mahkeme, Hükümetin, yalnızca bir gün süren (ancak yılda toplam otuz güne kadar uzayabilen (yukarıdaki 22. paragraf)) bu tür bir hizmetin, başvuranın davasında herhangi bir askeri faaliyet içermediği yönündeki argümanını dikkate almaktadır. Dolayısıyla, söz konusu hizmetin niteliği, Mahkemenin zorunlu askerlik hizmeti bağlamında incelemesi gerekenden farklıdır. Bununla birlikte Mahkeme, Hükümetin görüşüne katılamamaktadır. Mahkeme, öncelikle, 59/2000 sayılı Askerlik Yasası’nın 20. maddesi uyarınca ihtiyat hizmetinin askerlik hizmetinin bir parçasını oluşturduğunu gözlemlemektedir (yukarıdaki 20. paragraf). Öte yandan Yüksek Mahkeme, 10 Ekim 2013 tarihli kararında, seferberliğin askerlik görevinin bir parçası olduğunu değerlendirmiştir (yukarıdaki 9. paragraf). Dahası, başvuranın davasının konusuna ilişkin alınan birçok kararda ulusal mahkemeler ihtiyat hizmetinin kendine has özelliklerine herhangi bir ağırlık vermemiştir. Mahkeme ayrıca, Ermenistan’da vicdani retçilere sunulan alternatif hizmeti incelediği ve bu tür bir hizmetin sivil bir boyuta sahip olmasının yeterli olmadığını, çünkü bu tür bir hizmetin gerçekten sivil nitelikte olup olmadığının belirlenmesi için yetkinin kullanılması, denetimlerin ve uygulanabilir kuralların varlığı veya görünürlük gibi diğer faktörlerin de dikkate alınması gerektiğini değerlendirdiği Adyan ve diğerleri/Ermenistan (no. 75604/11, §§ 68-69, 12 Ekim 2017) kararına atıfta bulunmaktadır. Yukarıda belirtilenler ışığında, Hükümet tarafından ileri sürülen konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmazlık itirazının reddedilmesi uygundur. Mahkeme, Sözleşme’nin 9. maddesi bağlamındaki şikâyetin, yukarıda açıklandığı şekliyle, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir. Esas Hakkında Tarafların İddiaları Başvuran, ihtilaf konusu müdahalenin kanunla öngörüldüğünü kabul etmektedir. Bununla birlikte başvuran, bu konuda herhangi bir ayrıntı vermeden, Hükümet tarafından ileri sürülen hükümlerin öngörülebilir olmadığını iddia etmektedir. Başvuran, söz konusu müdahale ile izlenen olası meşru amaçlara ilişkin olarak, Hükümetin bu müdahalenin güvenliğin ve kamu düzeninin korunmasına yönelik olduğu iddiasına itiraz etmektedir. Başvurana göre, az sayıda vicdani retçinin zorunlu askerlik hizmetinden muaf tutulmasının güvenlik veya kamu düzeni üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi olmayacaktır. Öte yandan başvuran, Bakanlar Kurulu’nun hâlihazırda 2018 yılında zorunlu askerlik hizmeti yerine geçebilecek alternatif bir sivil hizmet getirmek için bir kanun tasarısı hazırladığını ileri sürmektedir. Başvuran dahası, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin vicdani ret hakkını tanıdığını hatırlatmaktadır. Başvuran, Hükümetin, başvuranın para cezasına çarptırılmama ya da en azından para cezasını ödeyerek hapis cezasına çarptırılmama imkânına sahip olduğu yönündeki argümanı ile ilgili olarak, böyle bir para cezasının ödenmesinin de askerlik hizmetine karşı olmasıyla çelişeceğini ileri sürmektedir. Hükümet ise başvuranın 9. madde tarafından güvence altına alınan haklarını kullanmasına bir müdahale olsaydı, bu müdahalenin haklı olacağını iddia etmektedir. İlk olarak, bu müdahale, kanun tarafından, mevcut davada 59/2000 sayılı Askerlik Yasası ve 17/1980 sayılı Seferberlik Yasası, kendisine göre hem erişilebilir hem de yeterince kesin yasal hükümler tarafından öngörülürdü ve ayrıca ulusal mevzuat vicdani ret hakkını tanımamaktaydı. Hükümet ayrıca, söz konusu müdahalenin kamu güvenliği ve kamu düzenini korumak gibi meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. İkinci olarak, müdahale demokratik bir toplumda gerekli olurdu. Hükümet bu bağlamda, Sözleşmeci Devletlerin, kamu güvenliğinin korunması ve kamu düzeninin sağlanması için askeri hazırlık konusunda geniş bir takdir yetkisine sahip olmaları gerektiğini ileri sürmekte ve özellikle, başvuranın yürürlükteki yönetmelikler uyarınca 40 yaşına kadar ihtiyat hizmeti yapma yükümlülüğünün, bir yıllık zorunlu askerlik hizmetini bu konuda herhangi bir vicdani ret ileri sürmeden tamamlamış olmasının bir sonucu olduğunu açıklamaktadır. Hükümet, Kıbrıs’ın tamamen silahsızlanmayı başaramadığı göz önüne alındığında, bu tür bir hizmetin ulusal savunma için gerekli olduğunu belirtmektedir. Öte yandan, Hükümete göre, vicdani ret hakkının ve alternatif sivil hizmetin bulunmaması, somut olayda 9. maddenin ihlalini teşkil etmemektedir. Hükümete göre, ulusal makamlar, her vicdani ret başvurusunu değerlendirirken belirli bir takdir yetkisine sahip olmalıdır. Sonuç olarak, ulusal makamların, ilgili kişiye vicdani retçi statüsünün tanınıp tanınmayacağını belirlemek için bu tür bir başvuruyu önceden incelemeleri meşru olacaktır. Hükümet bu bağlamda, terimin bir tanımı olmamasına rağmen, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin vicdani reddin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına dayandığı ve bunun “ölümcül güç” kullanma yükümlülüğü ile bağdaşmayabileceği kanaatine vardığını eklemektedir. Hükümet, son olarak ilk derece mahkemesi tarafından yapılan değerlendirmeye atıfta bulunarak, ihtiyat hizmetini alternatif sivil hizmete benzer bir sosyal etkinlik olarak gördüğünü belirten başvuranın, son ihtiyat hizmetine, silahlı bir hizmet değil, sosyal vatandaşlık hizmetine benzer bir görevi yerine getirmesi gerektiğini düşünerek katılabileceğini değerlendirmektedir. Hükümet, başvuranın, aynı yerde dördüncü kez ihtiyat hizmetine çağrıldığında, geçmişte olduğu gibi aynı nitelikteki eğitimlere katılacağını bildiğini iddia etmektedir. Dolayısıyla başvuranın, para cezasına çarptırılmama ya da en azından para cezasını ödeyerek hapis cezasına çarptırılmama imkânı vardı. Hükümet, başvuranın avukatının, cezanın hafifletilmesi için ilk derece mahkemesine başvurmadığını vurgulayarak, söz konusu cezanın, işlenen suçla orantısız olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmakta ve ilgili kişinin, para cezasını ödeyerek, hakkında başka bir dava açılmamasını sağlama imkânına sahip olduğunu yinelemektedir. Mahkemenin Değerlendirmesia) İlgili İlkeler
Sözleşme’nin 9. maddesi tarafından korunduğu üzere, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, Sözleşme anlamında “demokratik bir toplumun” temellerinden biridir. Bu özgürlük, dini boyutuyla, inananların kimliklerinin ve hayata bakışlarının en temel unsurlarından biridir. Aynı zamanda ateistler, agnostikler, septikler ve kayıtsızlar için de değerli bir özgürlüktür. Bu özgürlük, yüzyıllar boyunca zorlukla kazanılmış olan ve böyle bir topluma özgü olan çoğulculukla yakından ilgilidir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Kokkinakis/Yunanistan, 25 Mayıs 1993, § 31, A serisi no. 260-A ve Buscarini ve diğerleri/San Marino [BD], no. 24645/94, § 34, AİHM 1999-I). 9. madde, düşünce ve vicdan özgürlüğüne ya da kişinin kendi seçtiği bir din veya inanca sahip olma veya bunları benimseme özgürlüğüne herhangi bir kısıtlama getirilmesine izin vermemektedir. 9. madde, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü ile kişinin dinini veya inancını ifade etme özgürlüğü arasında ayrım yapmaktadır. Vicdan özgürlüğü, kişinin kendi seçtiği bir din veya inanca sahip olma veya bunları benimseme hakkı ile aynı şekilde koşulsuz korunmakta ve Sözleşme’nin 9. maddesinin özünü oluşturmaktadır. Mahkeme, Türkiye aleyhine açılan davalarda, Yehova Şahitlerinin, kanunda alternatif sivil hizmet için herhangi bir hüküm bulunmamasına rağmen, zorunlu askerlik hizmetinden kaçtıkları için mahkûm edilmeleri nedeniyle Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır Mahkeme, bu tür mahkûmiyetlerin 9. madde anlamında demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatine varmıştır (Erçep/Türkiye, no. 43965/04, 22 Kasım 2011, Buldu ve diğerleri/Türkiye, no. 14017/08, 3 Haziran 2014; ayrıca bk. başka bir bağlamda Teliatnikov/Litvanya, no. 51914/19, 7 Haziran 2022). Mahkeme ayrıca, pasifist inançları öne süren kişilerin davalarında da 9. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme, bu davalarda, Devletin pozitif yükümlülüklerine dayanarak, başvuranların vicdani retçi statüsünden yararlanma haklarının olup olmadığının tespit edilmesini sağlayacak alternatif bir hizmetin ve etkili ve erişilebilir bir usulün iç hukuk sisteminde bulunmaması nedeniyle bir ihlal olduğu sonucuna varmıştır (yukarıda anılan Savda, § 100 ve yukarıda anılan Tarhan, § 62). Her durumda, Sözleşmeci Devletler, vicdani ret hakkını tanıdıkları koşulları tanımlarken ve vicdani ret talebini incelemek için gerekli mekanizmaları oluştururken belirli bir takdir yetkisine sahiptirler (yukarıda anılan Enver Aydemir, § 81).b) Bu İlkelerin Uygulanması
Mahkeme, somut olayda, başvuranın sadece Devletin eylemlerinden değil, aynı zamanda ve özellikle Devletin vicdani ret hakkını uygulamamasından şikâyetçi olduğunu gözlemlemektedir. Başvuran ayrıca, Devleti, böyle bir haktan yararlanmak için gerekli koşulları yerine getirip getirmediğinin belirlenmesini talep etmesine imkân sağlayan bir usul öngörmemekle suçlamaktadır. Mahkeme, ulusal mahkemelerin de belirttiği gibi (yukarıdaki 9 ve 16. paragraflar), ihtiyat hizmetinin bir parçası olduğu silahlı kuvvetlerde zorunlu askerlik hizmetini öngören ilgili ulusal mevzuatın (yukarıdaki 20. paragraf), vicdani retçilere alternatif hizmet yapma yetkisi veren herhangi bir hüküm içermediğini kaydetmektedir. Alternatif hizmet yapma imkânının öngörülmemesi nedeniyle, başvuran, mahkûmiyet ve hapis cezasıyla sonuçlanan ceza yargılamasına tabi tutulmuştur. Kuşkusuz somut olayda söz konusu olan zorunlu askerlik hizmeti değil, sadece bir gün süren ancak yılda toplam otuz güne kadar uzayabilen ihtiyat hizmetidir. Mahkeme bu bağlamda yukarıda 50. paragrafta yapılan değerlendirmelere atıfta bulunmaktadır. Yerel mahkemelerin de tespit ettiği gibi, mevcut davada, askeri kışlalarda ordu mensuplarının yetkisi ve gözetimi altında gerçekleştirilen askerlik hizmetinin bir parçası söz konusudur. Ayrıca Hükümet, bu hizmetin hiyerarşik ve kurumsal olarak ordudan farklı olduğunu iddia etmemektedir. Mahkeme hâlihazırda, alternatif bir hizmet ve bireyin vicdani ret hakkından yararlanıp yararlanamayacağının tespit edilebileceği erişilebilir ve etkili bir usul sunmayan bir sistemin, bir bütün olarak toplumun menfaati ile vicdani retçilerin menfaati arasında adil bir denge kurduğunun söylenemeyeceğine karar vermiştir (yukarıda anılan Savda, § 100 ve yukarıda anılan Tarhan, § 62). Mahkeme, Hükümet tarafından ikna edici gerekçeler sunulmaması nedeniyle, somut olayda içtihatlarından ayrılmak için bir neden görmemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, başvuran ile ilgili olarak Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmaktadır. SÖZLEŞME’YE İLİŞKİN DİĞER İHLAL İDDİALARI HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 4 ve 5. fıkralarını ileri sürerek, kendisine verilen hapis cezasının yasal dayanağı olmadığını ve keyfi olduğunu ve tutukluluğunun yasaya uygunluğu hakkında hızlı bir karar verilmesi için mahkemeye başvurma hakkına sahip olmadığını iddia etmektedir.Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri bağlamında, kendisine ilişkin mahkeme kararlarının gerekçeden yoksun olduğundan ve ulusal mevzuatın davalı Devletin uluslararası yükümlülükleri dikkate alınarak yorumlanmadığından şikâyet etmektedir.
Başvuran, son olarak, Sözleşme’nin 9. maddesiyle birlikte 14. maddesini ileri sürerek, cinsiyete dayalı ayrımcılıktan şikâyetçidir.
Mahkeme, Sözleşme’nin 9. maddesi bağlamında vardığı ihlal tespitini (yukarıdaki 69. paragraf) dikkate alarak, mevcut başvuruyla ortaya konulan başlıca hukuki sorunu incelediği kanaatine varmaktadır. Mahkeme, davanın olaylarının tamamı ışığında, Sözleşme’nin 5, 6, 13 ve 14. maddelerine dayanan şikâyetlerin kabul edilebilirlikleri veya esasları hakkında ayrı bir karar vermeye gerek olmadığını değerlendirmektedir. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
Tazminat Başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı manevi zarar bağlamında 40.000 avro talep etmektedir. Hükümet bu talebin aşırı olduğunu değerlendirmektedir. Mahkeme, başvuranın, vicdani nedenlerle orduda bir ihtiyat hizmetini yerine getirmeyi reddetmesi sonucunda mahkûm edilmesi nedeniyle manevi zarara maruz kaldığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, hakkaniyete uygun olarak, başvurana, bu miktar üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 9.000 avro ödenmesine karar vermektedir. Masraf ve Giderler Başvuran, yerel mahkemeler ve Mahkeme önünde yürütülen yargılamalar sırasında yapmış olduğu masraf ve giderler karşılığında 2.363 avro talep etmektedir. Başvuran, bu talebine dayanak olarak, 2.000 avro değerinde bir avukatlık ücret makbuzu usul masraflarına ilişkin makbuz sunmaktadır. Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana, yalnızca bu masraf ve giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve oranlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bu masraf ve giderler geri ödenebilmektedir (Beeler/İsviçre [BD], no. 78630/12, § 128, 11 Ekim 2022). Somut olayda, mahkeme, kendisine sunulan belgeleri ve içtihatlarını dikkate alarak, başvurana, talep ettiği miktarın tamamının, yani tüm masraf ve giderleri için ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 2.363 avro tutarının ödenmesinin makul olduğuna karar vermektedir.BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamında sunulan şikâyetin kabul edilebilir olduğuna; Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlal edildiğine; Sözleşme’nin 5, 6, 13 ve 14. maddelerine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirliklerinin ve esaslarının ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığına;a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıda belirtilen miktarların ödenmesine:
Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi zarar bağlamında 9.000 avro (dokuz bin avro);Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 2.363 avro (iki bin üç yüz altmış üç avro);b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 12 Mart 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan