AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAOSMANOĞLU VE ÖZDEN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 4807 / 08)
KARAR
STRAZBURG
17 Haziran 2014
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Karaosmanoğlu ve Özden/Türkiye davasında,
Başkan,
Guido Raimondi,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
András Sajó,
Nebojša Vučinić,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 27 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (No. 4807/08) davanın temelinde, Türk vatandaşları olan Mehmet Selçuk Karaosmanoğlu ile Hasan Hüseyin Özden’in (“başvuranlar”) 18 Ocak 2008 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru bulunmaktadır.
1. Başvuranlar, İzmir’de görev yapan Avukatlar A. Sürücü ve M. Sürücü tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
2. Başvuru, 21 Kasım 2011 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
3. Başvuranlar, sırasıyla 1951 ve 1959 doğumlu olup İzmir’de ikamet etmektedirler. Başvuranlar, olayların meydana geldiği tarihte, sırasıyla Urla Belediye Başkanı ve Urla Belediye Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadırlar.
4. Urla Belediyesi, 24 Nisan 2005 tarihinde, % 95 oranında sahip olduğu belediye taşınmazını ihaleyle ÜRİT şirketine satmıştır. Urla Ziraat Odası bu satışın iptaline yönelik dava açmıştır; bu dava 9 Şubat 2006 tarihinde İzmir İdare Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.
Bu arada, ÜRİT şirketi, edinilen belediye taşınmazı üzerinde iş merkezinin inşa edilmesine ilişkin ihaleyi 30 Mayıs 2005 tarihinde ETAŞ şirketine vermiştir.
5. ÜRİT şirketinde, 26 Ocak 2007 tarihinde bir yangın meydana gelmiştir. Yerel basında, bu yangının kamu ihalesinin düzenlenmesi sırasında yolsuzluğa ilişkin delillerin yok edilmesi amacıyla kasten çıkarıldığını belirten makalelerin yayımlanmasının ardından, Urla Cumhuriyet Savcısı tarafından soruşturma açılmıştır.
6. Hazırlık soruşturması çerçevesinde, araştırma yapılması için Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nca müfettiş (“müfettiş”) tayin edilmiştir. 1 Mayıs 2007 tarihinde müfettiş tarafından sunulan ön raporda, iş merkezi için yapılan ihalede bazı usulsüzlüklerin bulunduğu tespit edilmiştir.
7. Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, 4 Mayıs 2007 tarihinde, Urla Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi (“hâkim”), Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (“CMK”) 135. maddesi uyarınca, yolsuzluklara karıştıklarına dair haklarında şüphe duyulan ve başvuranların da aralarında bulunduğu birçok kişinin telefon hattının dinlenmesine izin vermiştir.
8. Hâkim, 14 Temmuz 2007 tarihinde, CMK’nın 153. maddesine dayanarak, soruşturmanın düzgün bir şekilde yürütülmesinin tehlikeye girmesini engellemek amacıyla şüphelilerin ve avukatlarının soruşturma dosyasına erişiminin kısıtlanmasına karar vermiştir.
9. Aynı gün, Urla Belediyesi, yeni bir kentsel projeye ilişkin kamu ihalesinin üç şirketten oluşan bir konsorsiyuma verilmesine karar vermiştir. Yerel basında, bu kamu ihalesi çerçevesinde yapılan hukuka aykırılıklar hakkında da makalelerin yayımlanmasının ardından Cumhuriyet savcısı yeni bir soruşturma başlatmıştır ve bunun ilk soruşturmayla birleştirilmesine karar vermiştir. .
10. Başvuranlar, 30 Temmuz 2007 tarihinde gözaltına alınmışlardır.
11. Aynı gün hâkim, başvuranların, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanmasının kaldırılması ve tahliye edilmeleri yönündeki taleplerini reddetmiştir.
12. Hâkim, 31 Temmuz 2007 tarihinde, ilgililerin tahliye taleplerini yeniden reddetmiştir.
13. Aleyhlerine yöneltilen suçlamalar, kendilerini suçlayan suç ortaklarının beyanları ve müfettişin tespitleri hakkında, avukatlarının refakatinde olmak üzere 1 ve 2 Ağustos 2007 tarihlerinde polis tarafından başvuranların ifadeleri alınmıştır. Bunun yanı sıra, yaptıkları bazı gizli anlaşmalar ile istişareleri ortaya koyan ve elde edilen telefon konuşmalarının içeriği hakkında da başvuranların ifadeleri alınmıştır. Bu bilgilerin tamamı ifade tutanağı ile tutanağa bağlanmıştır.
14. Başvuranlar, 2 Ağustos 2007 tarihinde hâkim önüne çıkarılmışlardır. Hâkim, atılı suçların niteliği (ihaleye fesat karıştırma ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma), mevcut delil durumu, delilleri değiştirme ve tanıklar üzerinde baskı kurma tehlikesini göz önünde bulundurarak başvuranların tutuklanmalarına karar vermiştir. Bu karara karşı yapılan itiraz, 7 Ağustos 2007 tarihinde reddedilmiştir.
15. Bu arada, başvuran M. S. Karaosmanoğlu, 6 Ağustos 2007 tarihinde, İçişleri Bakanlığı tarafından geçici bir süreyle Belediye Başkanlığı görevinden alınmıştır.
16. Başvuranlar, soruşturma boyunca birçok defa tahliyelerini talep etmişlerdir. Hâkim, dosya üzerinden karar vererek, 6 Ağustos, 13 Ağustos, 17 Ağustos, 31 Ağustos, 24 Eylül, 1 Ekim, 4 Ekim, 26 Ekim ve 8 Kasım 2007 tarihlerinde aşağıda yer alan gerekçelerin birçoğunu dikkate alarak ilgililerin tahliye taleplerini reddetmiştir: atılı suçların vasıf ve mahiyeti; mevcut delil durumu; soruşturmanın kapsamı; tutuklama tedbirlerinin kaldırılmasını sağlayacak yeni bir bilgi ya da belgenin bulunmaması; delillerin halen toplanmamış olması, özellikle halen dosyaya eklenmemiş olan bilirkişi raporu ve delilleri değiştirme tehlikesi. Ayrıca hâkim, tanıklar üzerindeki baskı kurma ve kaçma risklerinin de bulunduğunu belirtmiştir. 13 Ağustos ve 24 Eylül 2007 tarihli kararlara karşı yapılan itirazlar, sözü edilen gerekçelerin varlığını sürdürmesi nedeniyle, dosya üzerinden yapılan incelemenin ardından sırasıyla 21 Ağustos ve 24 Eylül 2007 tarihlerinde reddedilmiştir.
17. Müfettiş, 27 Eylül 2007 tarihinde raporunu sunmuştur.
18. İçişleri Bakanlığı müfettişi de 31 Ekim 2007 tarihinde bir rapor düzenlemiştir. Müfettiş akabinde 2 Kasım tarihinde ek rapor sunmuştur.
19. Başvuranlar hakkında, 16 Kasım 2007 tarihinde, ihaleye fesat karıştırma ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma, bu örgüte katılma ve zimmet suçlamasıyla iddianame düzenlenmiştir. Ayrıca Başvuran H.H. Özden, basit rüşvet teşebbüsü nedeniyle suçlanmıştır. Diğer otuz beş kişi, benzer suçlarla itham edilmişlerdir.
20. Ağır Ceza Mahkemesi, 30 Kasım 2007 tarihinde iddianameyi kabul etmiş ve dava bu mahkemede başlamıştır.
Mevcut delil durumu ile atılı suçların niteliğini dikkate alan Ağır Ceza Mahkemesi; kaçma riski, delilleri değiştirme ve tanıklar, mağdurlar veya diğer kişiler üzerinde baskı kurma tehlikesi ve tutuklanma gerekçelerinin varlığına ilişkin yasal karine nedeniyle, CMK’ nun 100. maddesinin 2. fıkrasının a) ve b) bentleri ile 3. fıkrasının c) bendi uyarınca başvuranların tutukluluk hallerinin devamına karar vermiştir.
21. Ağır Ceza Mahkemesi, 28 Aralık 2007 tarihinde, başvuranların tahliye taleplerini reddetmiş ve atılı suçların niteliği, mevcut delil durumu, öngörülen cezaları ve tutuklanma gerekçelerini dikkate alarak başvuranların tutukluluk hallerinin devamına karar vermiştir.
22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 22 Ocak 2008 tarihinde ilk duruşma gerçekleştirilmiştir. Bu vesileyle, mahkeme, başvuranların ve tutuklu bulunan diğer on bir sanığın savunmalarını dinlemiştir. Bu duruşma sonunda, mahkeme, başvuranların suç ortakları arasından on kişinin tahliye edilmesine hükmetmiştir. Diğer taraftan, başvuranlarla ilgili olarak, mahkeme; atılı suçların vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin tamamının toplanmamış olmasını göz önünde bulundurarak, suçların işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin ve delilleri değiştirme ve tanıklar, mağdurlar veya diğer kişiler üzerinde baskı kurma tehlikesinin bulunması nedeniyle, CMK’ nun 100. maddesinin 1. fıkrası ile 2. fıkrasının b) bendinin 1. ve 2. cümleleri uyarınca başvuranların tutukluluk hallerinin devamına karar vermiştir.
23. Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Ocak 2008 tarihinde, dosya üzerinden karar vererek, başvuranlar tarafından tutukluk hallerinin devamı yönündeki karara karşı yapılan itirazı reddetmiştir.
24. Başvuranların avukatları, 19 Şubat 2008 tarihinde, müvekkillerinin gerekirse kefalet karşılığında tahliye edilmelerini talep etmişlerdir. Başvuran M.S. Karaosmanoğlu’nun avukatı, müvekkilinin belirli bir işe ve bir ikametgâha sahip olduğunu ve bu bağlamda kendisine yönelik kaçma tehlikesinin bulunmadığını belirtmiştir. Söz konusu avukat, bütün delillerin toplanarak dosyaya eklendiğini ve delilleri değiştirme riskinin bulunmadığını ileri sürmüştür. Dahası, ilgili avukat; tanıklar, mağdurlar veya diğer kişiler üzerinde baskı kurma tehlikesinin de mevcut olmadığını iddia etmiştir.
25. Ağır Ceza Mahkemesi, 20 Şubat 2008 tarihinde, suçların niteliği, mevcut delil durumu, öngörülen cezalar ve tutuklanma gerekçelerini dikkate alarak başvuranların tahliye taleplerini reddetmiştir.
26. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Mart 2008 tarihinde yapılan ikinci duruşma sırasında sanıkları dinlemeye devam etmiştir ve özellikle başvuranları suçlayıcı açıklamalarda bulunan ve tutuksuz yargılanan, başvuranların bir suç ortağını dinlemiştir. Bu duruşma sonunda, mahkeme, tutuklulukta geçirilen süreyi dikkate alarak ve delillerin büyük ölçüde toplanmış olduğu gerekçesiyle başvuranların kefalet karşılığında tahliye edilmelerine karar vermiştir. Mahkeme, başvuranların her biri için kefalet miktarını 10.000 Türk lirası (yaklaşık 5.250 avro) olarak belirlemiştir.
Diğer taraftan, başvuran M.S. Karaosmanoğlu’nun görevden alınmasına ilişkin kararın idare mahkemelerince iptal edilmesinin ardından (yukarıdaki 17. paragraf), başvuran, 25 Aralık 2008 tarihinde görevine geri dönmüştür.
Ayrıca, İzmir İdare Mahkemesi, 2 Haziran 2010 tarihinde, Urla Belediyesi’nin, yeni bir kentsel projeye ilişkin kamu ihalesinin üç şirketten oluşan bir konsorsiyuma verilmesi yönündeki 14 Temmuz 2007 tarihli kararına karşı açılmış olan iptal davasını reddetmiştir (yukarıdaki 11. paragraf).
27. Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Mart 2012 tarihinde, başvuranları 30 Mayıs 2005 tarihli ihaleye fesat karıştırmaktan suçlu bulmuştur (yukarıdaki 6. paragraf) ve ilgilileri dört yıl iki ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ayrıca mahkeme, başvuranları zimmet suçuyla itham etmek için kendilerine atfedilen olayların, aslında başvuranların görevlerini yerine getirirken görevi kötüye kullandıklarını ortaya koyduğunu göz önünde bulundurmuştur. Sonuç olarak, mahkeme, ilgilileri görevi kötüye kullanma nedeniyle mahkûm etmiştir ve kendilerine bir yıl, on ay ve on beş gün hapis cezası vererek, bu cezanın infazının ertelenmesine karar vermiştir. Başvuranlar, kendilerine yöneltilen diğer suçlamalardan beraat etmişlerdir.
28. Başvuranlar, bu karara karşı temyize başvurmuşlardır. Temyiz incelemesi hâlihazırda devam etmektedir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
29. 4483 sayılı Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un 3. maddesinin h) bendine göre, Belediye Başkanı hakkında ceza soruşturması açılması için İçişleri Bakanlığı’nın izni gerekmektedir.
Ancak 3628 sayılı Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 17. maddesinde; somut olayda başvuranlara atfedilen ihaleye fesat karıştırma suçunun da dâhil olmak üzere bazı suçlar için Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkındaki Kanun’a ilişkin hükümlerin uygulanmadığı belirtilmektedir.
30. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan, Ceza Kanunu’nun (“CK”), 235. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, ihaleye fesat karıştırma suçu beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaktadır.
31. CK’ nun 220. maddesine göre, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. Bu türden bir örgüte üye olma suçu nedeniyle de bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilmektedir.
32. CK’ nun 247. maddesinde, zimmet suçunun, beş yıldan on iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırıldığı belirtilmektedir. Suçun zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi halinde verilecek ceza yarı oranında arttırılmaktadır.
33. CK’ nun 252. maddesine göre, rüşvet suçu nedeniyle dört yıldan on iki yıla kadar hapis cezası verilmektedir.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ HAKKINDA
34. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi ile 3., 4. ve 5. fıkralarının ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Söz konusu hüküm aşağıda yer almaktadır:
“1. Herkesin özgürlük ve güvenlik hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(...)
c) Kişinin suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
(...)
3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin (...) makul bir süre içinde yargılanma veya yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.
4. Yakalama veya tutulma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkes tazminat hakkına sahiptir.”
A. Hükümetin İlk İtirazı Hakkında
35. Hükümet, iki yönden iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir.
36. Başvuranlar, Hükümet’in iddialarına itiraz etmektedirler.
İtirazın Birinci Kısmı
37. Hükümet, CMK’ nın 141. maddesi ile devamındaki maddelerde, yasaya aykırı olarak tutuklanan kişilere tazminat verilmesinin öngörüldüğünü ve başvuranların bu hukuk yolunu kullanmadıklarını belirtmektedir.
38. Mahkeme, şikâyetlerin geri kalan kısmının aşağıda belirtilen gerekçelerle kabul edilemez olması nedeniyle itirazın bu kısmının sadece, hâkim önüne çıkarılmama hususunda (aşağıdaki 69. paragraf) Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası (yukarıdaki 81. paragraf) bağlamındaki şikâyetler bakımından incelenmesi gerektiği kanaatindedir (48-75. paragraflar).
39. Mahkeme, bu itirazın Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasıyla ilgili olması nedeniyle şikâyetin esasının incelenmesiyle sıkı sıkıya ilişkili sorunların ortaya çıktığını kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, itirazın bu kısmının esasla birleştirilmesine karar vermektedir.
40. Mahkeme, bu itirazın hâkim önüne çıkarılmama hususundaki şikâyetle ilgili olması nedeniyle, başvuranlardan tazminat davası açmalarının talep edilmesi olgusunun Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasıyla sağlanan güvencenin niteliğini değiştirebileceği kanaatindedir. Aslında, Hükümet tarafından ileri sürülen imkânın, tutukluluk nedeniyle tazminat elde etme hakkıyla ve dolayısıyla Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasıyla ilgili olmasına rağmen, başvuranların tutukluluk hallerinin devamına itiraz etmek için etkin bir başvuru yolunun bulunmamasından şikâyet ettikleri ve bu şikâyetin Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası kapsamına girdiği tespit edilmektedir.
43. Mahkeme, tutukluluğun yasallığı hakkında bir mahkemenin kısa bir süre içinde karar vermesi ve gerektiği takdirde, tutukluluğun yasaya aykırı olduğu durumlarda tahliyeye hükmetmesi amacıyla bir başvuruda bulunma hakkının, söz konusu tutukluk için tazminat elde etme hakkından ayrı tutulduğunu hatırlatmaktadır (Smatana/Çek Cumhuriyeti, No. 18642/02, § 122, 27 Eylül 2007). Somut olayda, Mahkeme, Hükümet’in ileri sürdüğü başvuru yolunun, tutukluluk haline son vermeyi değil sadece tazminat ödenmesini amaçladığını kaydetmektedir; dolayısıyla, söz konusu başvuru yolu somut olayda etkili bir çözüm yolu olarak değerlendirilemeyecektir.
45. Üstelik Mahkeme, olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olduğu şekliyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesi ve devamındaki maddelerin, tutukluluğa itiraz edebilmek için etkin hukuk yolunun bulunmaması nedeniyle maruz kalınan zararın telafisini talep etme imkânı öngörülmediğini tespit etmektedir.Dolayısıyla, Mahkeme, hâkim önüne çıkarılmama hususundaki şikâyet ile ilgili olması nedeniyle, ilk itirazın bu kısmını reddetmektedir.
İtirazın İkinci Kısmı
46. Hükümet, yüz yetmiş iki günlük bir süre boyunca hâkim önüne çıkarılmamalarına ve ihtilaf konusu tutukluluk ile tutukluluk halinin devamına dayanak oluşturan delillere erişimin kısıtlanmasına ilişkin başvuranlar tarafından dile getirilen şikâyetlerle ilgili olarak (aşağıdaki 69. paragraf), yerel yargılamanın iç hukukta halen derdest olması nedeniyle bu şikâyetlerin zamanından önce sunulduğunu ve ilgililerin bu iddiaları yerel mahkemelerin incelemesine sunma imkânına sahip olduklarını ileri sürmektedir.Mahkeme, gerek hâkim önüne çıkarılmama gerekse ilgililerin tutuklanmaları ile tutukluluk hallerinin devamına dayanak oluşturan delillere erişim sorununun belirli bir süreçle ve bu süreç boyunca verilen kararlarla ilgili olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, bu sorunlara ilişkin değerlendirmenin davanın esasından tamamen ayrı tutulması nedeniyle, yargılamanın halen derdest olmasının, mevcut başvuru çerçevesinde bu sorunların incelenmesini hiçbir şekilde engellemediğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, ilk itirazın bu kısmını da reddetmektedir.
B. Sözleşme’nin 5. Maddesinin 1. Fıkrasının c) Bendi Hakkında
Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 fıkrasının c) bendi alanında, atılı suçları işlediklerine dair haklarında şüphelenilmesi için makul sebeplerin bulunmadığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar, tutukluluklarının ve tutukluluk hallerinin devamının, esasen bağımsızlığını ve tarafsızlığını şikâyet konusu yaptıkları bir müfettiş tarafından düzenlenen bilirkişi raporuna dayandırıldığını iddia etmektedirler. Başvuranlar, belediye başkanlarına karşı ceza soruşturması açılması için İçişleri Bakanlığı tarafından önceden izin alınması gerektiğini, ancak bu iznin verilmediğini eklemektedirler ve soruşturmanın ve tutuklanmalarının yasaya aykırı olduğu kanısındadırlar.Hükümet, başvuranların üzerlerine atılı suçları işlediklerinden şüphelenilmesi için makul sebeplerin mevcut olduğunu iddia etmektedir.Mahkeme, öncelikle, başvuranların ihaleye fesat karıştırdıkları şüphesiyle gözaltına alındıklarını kaydetmektedir. Mahkeme, burada söz konusu olan suç için 3628 sayılı Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 17. maddesi uyarınca ceza soruşturmasının açılması için önceden izin alınması zorunluluğuna ilişkin bir istisnanın öngörüldüğünü tespit etmektedir (yukarıdaki 31. paragraf). Ayrıca Mahkeme, İçişleri Bakanlığı tarafından önceden izin alınmaksızın, başvuranlar aleyhine soruşturma açılmasının ve başvuranların tutuklanmalarının bu noktada iç hukuka uygun olduğunu saptamaktadır. Öte yandan, yukarıda belirtilen müfettişin bağımsız ve tarafsız olmadığı yönündeki iddialarla ilgili olarak, bu iddiaların hiçbir şekilde gerekçelendirilmediğini belirtmek gerekmektedir.
51. Son olarak, üzerlerine atılı suçları işlediklerine dair ilgililerden şüphelenilmesini gerektirecek makul sebeplerin bulunmasıyla ilgili olarak Mahkeme, mercilerin; telefon dinlemeleri, bazı suç ortaklarının beyanları ve müfettiş tarafından belgelerin incelenmesi sırasında tespit edilen maddi yönden hukuka aykırılıklar gibi somut delil unsurlarına dayandıklarını ve bu unsurların mercilerin nazarında, ilgililerin söz konusu suçları işlediklerinin düşünülmesine imkân verdiğini kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, gözaltı süreleri sona erdiğinde başvuranların tutuklandıklarını, ardından yargılandıklarını ve kendilerine isnat edilen bazı suçlar nedeniyle mahkûm edildiklerini de gözlemlemektedir. Sonuç olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi anlamında, başvuranların suç işlediklerine dair haklarında şüphelenilmesi için makul sebeplere dayanılarak gözaltına alındıklarının ve tutuklandıklarının kabul edilebileceği kanısındadır (Murray / Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 63, A serisi, No. 300-A, Korkmaz ve diğerleri/Türkiye, No. 35979/97, § 26, 21 Mart 2006 ve Süleyman Erdem/Türkiye, No. 49574/99, §§ 39-40, 19 Eylül 2006).Dolayısıyla, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
C. Sözleşme’nin 5. Maddesinin 3. Fıkrası Hakkında
Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ileri sürerek, tutukluluk süresinden ve adli makamların tutukluluk hallerinin devamına karar vermek için benimsenen gerekçelerin, kendilerine göre, sürekli tekrar eden gerekçeler niteliğinde olduğundan şikâyet etmekte ve aynı zamanda, bu gerekçelerin yerinde olmadığını da belirtmektedirler. Başvuranlar, tutukluluk hallerinin devamına ilişkin sorunun gerektiği gibi incelenmediği kanısındadırlar.
41. Başvuranlar, 27 Mayıs 2008 tarihinde [Mahkeme’ye] gönderdikleri yazıda, Ağır Ceza Mahkemesi’nin kefalet miktarını belirlerken, her birinin ekonomik durumunu ayrı ayrı göz önünde bulundurmadığını öne sürmektedirler. Ayrıca başvuranlar, makamları, yargılamanın ve soruşturmanın yürütülmesinde yeterli özeni göstermedikleri gerekçesiyle suçlamaktadırlar. Bu bağlamda başvuranlar, gözaltına alınmalarının ardından birkaç ay sonra iddianamenin düzenlendiğini ve bu süre zarfında herhangi bir soruşturma işleminin yerine getirilmediğini belirtmektedirler.
42. Hükümet, isnat edilen suçların, yani kendi bakış açısına göre, ağır ekonomik suçların vasıf ve mahiyetinin ve davanın karmaşıklığı ile suça karışan kişilerin sayısının, başvuranların tutukluluk sürelerinin değerlendirilmesi için dikkate alınması gereken unsurlar olduğu kanaatindedir. Hükümet, delilleri değiştirme ve tanıklar üzerinde baskı kurma tehlikesi ile kaçma riskinin bulunduğunu nazara alarak, başvuranların tutukluluk sürelerinin aşırı olarak değerlendirilemeyeceğini eklemektedir. Son olarak, Hükümet, belirlenen kefalet miktarının ilgililer için aşırı yük teşkil edecek nitelikte olmadığı kanaatine varmaktadır.
43. Başvuranlar, delilleri değiştirme ve kaçma risklerinin bulunmadığını belirtmektedirler. Başvuranlar, tahliye taleplerinin 22 Ocak 2008 tarihli duruşma sırasında reddedildiğini, ancak 12 Mart 2008 tarihli duruşma sırasında kabul edildiğini, oysa bu iki tarih arasında yeni herhangi bir delilin sunulmadığını veya bulunmadığını belirtmektedirler. Başvuranlar, aynı zamanda, soruşturma boyunca kendilerine ve avukatlarına dosyaya erişim konusunda kısıtlama getirildiğine işaret etmektedirler ve bu koşullarda haberdar olmadıkları varsayılan delilleri nasıl değiştirebileceklerini ve tanıma ihtimalleri olmayan tanıklar üzerinde nasıl baskı kurabileceklerini anlayamadıklarını öne sürmektedirler. Son olarak ilgililer, dava sırasında elde edilen bilirkişi raporu haricinde, bütün delillerin soruşturma aşamasında toplandığını belirtmektedirler. Başvuranlar, kefalet miktarıyla ilgili olarak, başvuran H. H. Özden’in gelirlerine nazaran bu miktarın orantısız olduğunu ve bu başvuranın söz konusu miktarı ödemek için borç almak zorunda kaldığını iddia etmektedirler.
44. Somut olayda, Mahkeme, dikkate alınması gereken sürenin başvuranların gözaltına alınmasıyla 30 Temmuz 2007 tarihinde başladığını ve ilgililerin tahliye edilmesiyle 12 Mart 2008 tarihinde sona erdiğini tespit etmektedir (yukarıdaki 12. ve 28. paragraflar). Dolayısıyla başvuranların tutukluluk hali yaklaşık yedi buçuk ay sürmüştür.
45. Mahkeme, bir davada, sanığın tutukluluk süresinin makul süre sınırını aşmamasını sağlamakla öncelikle ulusal yargı makamlarının görevli olduğunu hatırlatmaktadır. Bu amaçla, yargı makamlarının, bireysel özgürlüğe saygı kuralına getirilen istisnayı, masumiyet karinesi dikkate alındığında haklı gösteren gerçek bir kamu yararının varlığını ortaya koyacak ya da reddedecek nitelikteki bütün koşullar bağlamında incelemeleri ve tahliye taleplerini reddederken karalarında bu hususu gerekçeli şekilde ortaya koymaları gerekmektedir. Mahkeme, esasen, söz konusu kararlarda yer alan gerekçelere ve ilgili tarafından itirazlarında belirtilen, tartışma konusu yapılmayan olaylara dayanarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edilip edilmediğini belirlemelidir (Assenov ve diğerleri/Bulgaristan, § 154, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998‑VIII). Yakalanan kişinin suç işlediğine dair şüphelenilmesini gerektirecek makul sebeplerin varlığını sürdürmesi, tutukluluk halinin devamının yasaya uygun olmasının olmazsa olmaz (sine qua non) koşuludur. Diğer yandan, belli bir süre sonra bu koşul da artık yeterli olmamaktadır. Mahkeme, bu durumda, yargı makamlarınca kabul edilen diğer gerekçelerin özgürlükten yoksun bırakmayı haklı kılmaya devam edip etmediğini belirlemelidir. Bu gerekçelerin “yerinde” ve “yeterli” olduğu tespit edildiğinde, Mahkeme, ayrıca yetkili ulusal makamların, yargılamanın devamında “özel ihtimam” gösterip-göstermediğini incelemektedir (Labita/İtalya [BD], No. 26772/95,§ 153, AİHM 2000‑IV).
46. Somut olayda, Mahkeme, başvuranların tutukluluk hallerinin devamına ilişkin sorunun, soruşturma aşamasında Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi tarafından ve dava sırasında ise Ağır Ceza Mahkemesi tarafından düzenli olarak incelendiğini tespit etmektedir. Mahkeme, ilgililerin tutukluluk hallerinin devamına karar vermek için hâkimlerin özellikle atılı suçların işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin varlığı, atılı suçların niteliği, delillerin tamamen toplanmamış olması ve delilleri değiştirme ile tanıklar veya diğer kişiler üzerinde baskı kurma tehlikesine dayandıklarını dikkate aldıklarını kaydetmektedir.
47. Mahkeme, başvuranların üzerlerine atılı suçları işlediklerinden şüphelenilmesini gerektirecek makul nedenlerin, tutukluluk süreleri boyunca devam ettiğine dair şüphe duymamaktadır.
48. Diğer tutuklanma gerekçeleriyle ilgili olarak, özellikle atılı suçların niteliğini ve telefon dinlemelerinin içeriğini dikkate alan Mahkeme, adli makamların, haklı olarak, delilleri değiştirme tehlikesinin devam ettiğinin tespit edildiği kanısına varabilecekleri görüşündedir.
49. Durumlarında herhangi bir değişiklik olmaksızın, sırasıyla 22 Ocak 2008 ile 12 Mart 2008 tarihlerinde yapılan duruşmalar arasında tutukluluk hallerinin devam etmesinden başvuranların şikâyet etmeleriyle ilgili olarak Mahkeme, ilk duruşmanın sonunda, Ağır Ceza Mahkemesi’nin, atılı suçların vasıf ve mahiyetini, mevcut delil durumunu ve delillerin tamamen toplanmadığını göz önünde bulundurarak, CMK’nun 100. maddesinin 1. fıkrası ile 2. fıkrasının b) bendinin 1. ve 2. cümleleri uyarınca, ilgililerin tutukluluk hallerinin devamına hükmetmeye karar verdiğini kaydetmektedir. Mahkeme, CMK’nın ilgili fıkralarının, suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin varlığı ile delilleri değiştirme ve tanıklar, mağdurlar veya diğer kişiler üzerinde baskı kurma tehlikesiyle ilgili olduğunu gözlemlemektedir.
50. Bu bağlamda, Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi’nin, hangi delillerin henüz toplanmadığını, ilgililerce hangi delillerin değiştirilebileceğini ve ilgililer tarafından hangi kişilere baskı uygulanabileceğini belirtmediğini saptamaktadır.
51. Ancak Mahkeme, 12 Mart 2008 tarihinde gerçekleştirilen ikinci duruşma sırasında, Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilgililerin tutuklu olarak geçirdikleri süreyi dikkate alarak ve delillerin büyük ölçüde toplandığı gerekçesiyle başvuranların kefaletle serbest bırakılmalarına karar verdiğini kaydetmektedir. Mahkeme, bu vesileyle, Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranların, tutuksuz yargılanan ve kendilerini suçlayıcı beyanlarda bulunan bir suç ortağını daha önce dinlediğini tespit etmektedir (yukarıdaki 28. paragraf). Ağır Ceza Mahkemesi, böylelikle, delillerin toplanmasının ardından başvuranların tahliye edilmesine karar vermiştir.
52. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranların tutukluluk hallerinin devamına karar vermek için adli makamlarca sunulan gerekçelerin, “yerinde” ve “yeterli” olarak değerlendirilebileceği kanısına varmaktadır. Bu gerekçelerin başvuranların tutukluluk süreleri boyunca varlığını sürdürmesi ve bu tedbirin yasallığının birçok defa yeniden incelenmesi nedeniyle, mahkemelerin kararlarında belirtilen gerekçeleri sürekli tekrar etmekle suçlanmaları mümkün değildir.
53. Geriye yargılamanın seyrinin incelenmesi kalmaktadır. Bu bağlamda, başvuranların iddianamenin geç düzenlenmesinden şikâyet etmelerine rağmen, Mahkeme, ilgililerin 30 Temmuz 2007 tarihinde gözaltına alındıklarını, iddianamenin yaklaşık üç buçuk ay sonra, yani 16 Kasım 2007 tarihinde düzenlendiğini ve bu süre içerisinde, birçok bilirkişi incelemesinin gerçekleştirildiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 19-20 paragraflar). Ayrıca Mahkeme, yetkili makamlar tarafından yürütülen davanın seyrini eleştirmek için özel herhangi bir neden tespit etmemektedir.
54. Son olarak, başvuranlar tarafından [Mahkeme’ye] sunulan 27 Mayıs 2008 tarihli mektuplarında dile getirilen şikâyetle ilgili olarak, Mahkeme, ilgililerin, yerel mahkemeler tarafından belirlenen kefalet miktarına bu mahkemeler önünde itirazda bulunduklarının tespit edilmediği ve ileri sürülmediği kanaatindedir. Dahası Mahkeme, başvuran H.H.Özden’in fiilen bu kefaleti ödeyecek durumda olmadığının da saptanmadığı veya iddia edilmediği kanısına varmaktadır.
55. Yukarıda belirtenleri dikkate alan Mahkeme, başvuranlar tarafından maruz kalınan tutukluluk süresinin aşırı olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Sonuç olarak, bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35 maddesinin 3. ile 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
D. Sözleşme’nin 5. Maddesinin 4. Fıkrası Hakkında
56. Başvuranlar, Sözleşme’nin 13. maddesini ileri sürerek, tutukluluklarının incelenmesi için etkin bir başvuru yolunun bulunmamasından şikâyet etmektedirler.
Ayrıca başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası kapsamında, başvuran M. S. Karaosmanoğlu, İçişleri Bakanlığı tarafından önceden izin alınmamasına ilişkin itirazlarının, tutukluluğu hakkında karar vermeye yetkili hâkimler tarafından hiçbir şekilde göz önünde bulundurulmadığını iddia etmektedir.
Ayrıca başvuranlar, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından iddianame kabul edilinceye kadar ne kendilerinin ne de avukatlarının dosyaya erişebildiklerini belirtmektedirler: dolayısıyla başvuranlar, kendilerine göre, soruşturma dosyasına erişmiş olan Cumhuriyet savcısından farklı olarak, tutukluluklarına ve tutukluluk hallerinin devamına dayanak oluşturan delillere erişememişlerdir.
Son olarak başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası açısından, tutuklanmalarından sonra yüz yetmiş iki günlük bir süre boyunca hâkim önüne çıkarılmamalarından da şikâyetçi olmaktadırlar.
Mahkeme, bu şikâyetlerin tamamının Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.İçişleri Bakanlığı’ndan Daha Önce İzin Alınmamasına İlişkin İtirazların Göz Önünde Bulundurulması Hakkında
57. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının, tutukluluğa karşı yapılan itirazı inceleyen hâkime, müşteki tarafından ileri sürülen iddiaların her birini inceleme yükümlülüğü getirmediğini hatırlatmaktadır. Ancak hâkimin, tutuklu tarafından ileri sürülen ve özgürlükten yoksun bırakmanın Sözleşme anlamında “yasaya uygun olması” için gerekli koşulların bulunduğuna dair şüphe oluşturmayacak nitelikteki somut gerçeklerin iç hukuk ve uygulamalarına dayanarak, uygun olmadığını değerlendirebilmesi ya da bu gerçekleri göz önünde bulunduramaması halinde, bu hükmün öngördüğü güvenceler anlamını yitirebilecektir (Nikolova/Bulgaristan [BD], No. 31195/96, § 61 in fine, AİHM 1999 – II).
58. Hâlbuki somut olayda, ilk başvuranın şikâyetini herhangi bir delil unsuruyla desteklemediği tespit edilmektedir. Her halükarda Mahkeme, 3628 sayılı Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nda, söz konusu başvurana atılan suç olan, kamu ihalesine fesat karıştırma suçuyla ilgili olarak ceza soruşturmasının açılması için İçişleri Bakanlığı’ndan daha önce izin alınmasına dair gerekliliğe ilişkin bir istisnanın açıkça öngörüldüğünü kaydetmektedir. Ayrıca ilgilinin iddiasının, tutukluğunun yasaya uygun olması için gerekli koşulların bulunduğuna dair şüphe oluşturmayacak nitelikte olmaması nedeniyle, Mahkeme, bu itirazın dikkate alınmamasının Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasını ihlal edemeyeceği kanaatine varmaktadır.
59. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.Soruşturma Dosyasına Erişimin Kısıtlanması Hakkında
60. Mahkeme, 14 Temmuz 2007 tarihinde, hâkimin, CMK’nın 153. maddesine dayanarak, başvuranların ve avukatlarının soruşturma dosyasına erişiminin kısıtlanmasına karar verdiğini tespit etmektedir.
61. Mahkeme, aynı zamanda, başvuranların tutuklanmaları ile tutukluluk hallerinin devamı yönünde verilen kararların, özellikle telefon dinlemeleri, ilgilileri suçlayan kişilerin beyanları ve müfettişin ilk raporuna dayandırıldığını; dolayısıyla söz konusu belgelere erişimin başvuranların tutukluluklarının yasallığına dair itiraz edilmesi açısından büyük önem arz ettiğini kaydetmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranların, avukatları refakatinde polise ifade verdikleri sırada, bu delil unsurlarının tamamı hakkında sorgulandıklarını ve bütün bu bilgilerin ifade tutanağına kaydedildiğini gözlemlemektedir. Böylelikle, Cumhuriyet savcısının yararlandığı koşullara benzer koşullarda olmasa dahi, gerek başvuranların gerekse avukatlarının, söz konusu tutukluluğa ve tutukluluk hallerinin devamına dayanak oluşturan delil unsurlarının içeriği hakkında yeterince bilgi sahibi oldukları ve dolayısıyla ilgililerin tutukluluklarını haklı göstermek için ileri sürülen gerekçelere yeterli ölçüde itiraz etme imkânlarının bulunduğu anlaşılmaktadır (bk., aynı yönde, Ceviz/Türkiye, No. 8140/08, §§ 41‑44, 17 Temmuz 2012).
62. Bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.Hâkim Önüne Çıkarılmama Hakkında
63. Mahkeme, Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi tarafından başvuranların ifadelerinin alınmasının ardından 2 Ağustos 2007 tarihinde tutuklandıklarını kaydetmektedir (yukarıdaki 16. paragraf). İlgililer, ardından, davanın başlamasından sonra, yani ilk duruşma sırasında, 22 Ocak 2008 tarihinde hâkim önüne çıkarılmışlardır. Mahkeme, bütün bu süreç boyunca ilgililerin tutuklanmaları hakkında karar vermeye yetkili hâkimlerin önüne çıkarılmadıklarını tespit etmektedir: gerek tahliye talepleri gerekse itirazları kendileri hâkim önüne çıkarılmaksızın incelenmiştir (yukarıdaki 18. ve 25. paragraf).
64. Mahkeme, tutukluluğa karşı yapılan itirazı değerlendirecek olan hâkimin önünde dinlenme hakkının makul aralıklarla kullanılabilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (Knebl/Çek Cumhuriyeti, No. 20157/05, § 85, 28 Ekim 2010). Kişisel özgürlük söz konusu olduğunda, Mahkeme, somut olayda ileri sürülen durum gibi, yaklaşık altı ay süresince hâkim önüne çıkarılmadan geçen zamanın, söz konusu sürenin “makul” olarak nitelendirilmesine imkân vermediği kanaatindedir (Bk., bu anlamda, Erişen ve diğerleri/Türkiye, No.7067/06, § 53, 3 Nisan 2012).
65. Dolayısıyla Mahkeme, bu bağlamda, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
Tutukluluk Halinin Devamı Yönündeki Karara Karşı Yapılan İtirazın İncelenmesi Sırasında Cumhuriyet Savcısının Görüşünün İletilmemesi Hakkında
66. Başvuranlarca tutukluluk hallerinin devamına ilişkin Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen karara karşı yapılan itirazın incelenmesi sırasında Cumhuriyet savcısının görüşünün iletilmemesiyle ilgili olan şikâyet öncelikle Hükümet’e bildirilmiştir. Ancak, dosya incelendiğinde, bu şikâyetin ileri sürülmediği anlaşılmaktadır. Esasen, he ne kadar başvuranlar kendileri ile savcı arasında silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmişlerse de, bunu yalnızca soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanmasına ilişkin şikâyetleri çerçevesinde dile getirmişlerdir.
67. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
E. Sözleşme’nin 5. Maddesinin 5. Fıkrası Hakkında
68. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasını ileri sürerek, Sözleşme’nin 5. maddesine aykırı olduğu kanaatine vardıkları tutuklulukları nedeniyle tazminat elde etmeye imkân verecek nitelikte bir başvuru yolunun bulunmamasından şikâyet etmektedirler.
69. Hükümet, başvuranların CMK’nın 141. maddesi ile devamındaki maddelerde öngörülen tazminata ilişkin hukuk yoluna sahip olduklarını ileri sürmektedir.
70. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasında belirtilen tazminat hakkının doğabilmesi için, bu hükmün diğer fıkralarından herhangi birinin ihlalinin, ulusal makam veya Sözleşme’nin kurumları tarafından tespit edilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (N.C./İtalya [BD], No. 24952/94, § 49, AİHM 2002-X). Somut olayda, Mahkeme’nin Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varması nedeniyle, başvuranların uğradıkları zarardan dolayı tazminat talep etme imkânlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
71. Bu bağlamda, Mahkeme, CMK’ nın 141. maddesinde, hakkında adli tedbir kararı verilen bir kişi için belirtilen bazı sınırlı durumlarda tazminat talebinde bulunma imkânının öngörüldüğünü tespit etmektedir. Hâlbuki olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle bu düzenlemeye bakıldığında Mahkeme, maddede sıralanan durumların hiçbirinde, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasına ilişkin şikâyete çözüm getirebilecek nitelikte bir başvuru yolunun bulunmadığını ve dolayısıyla somut durum bakımından maruz kalınan zararın telafisini talep etme imkânının öngörülmediğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, Hükümet’in başvuranların durumuna benzer bir durumda bulunan yargılanabilir bir kişiye CMK’ nın 141. maddesine dayanarak tazminat verilmesine ilişkin herhangi bir yargı kararı sunamadığını kaydetmektedir.
72. Dolayısıyla, Mahkeme, Hükümet tarafından belirtilen tazminat davasının, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası anlamında etkin bir başvuru yolu teşkil edemeyeceği kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, bu noktada Hükümet’in ilk itirazını reddederek bu hükmün ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. İDDİA EDİLEN DİĞER İHLALLER HAKKINDA
73. Başvuranlar, Sözleşme’nin 14. maddesini ileri sürerek, kendi deyişlerine göre, muhalefet partisi mensupları olmaları nedeniyle, haklarında verilen ve itiraz ettikleri tedbir kararlarından şikâyet etmektedirler.
87. Mahkeme, bu şikâyeti başvuranlarca sunulduğu şekliyle incelemiştir. Dosyasında yer alan unsurların tamamını dikkate alan Mahkeme, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine dair herhangi bir belirti tespit etmemiştir; dolayısıyla bu şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
74. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”Tazminat
75. Başvuranların her biri, maruz kaldıklarını dile getirdikleri maddi zarar bağlamında 1.613 avro talep etmektedir: başvuranlar bu meblağın kendileri tarafından ödenen kefalet miktarı üzerinden belirlenen faize denk geldiğini belirtmektedirler.
Başvuran M. S. Karaosmanoğlu, manevi zarar bağlamında 30.000 avro ve başvuran H.H.Özden ise 20.000 avro talep etmektedir.
76. Hükümet, bu meblağları kabul etmemektedir.
77. Mahkeme, iddia edilen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığını belirterek bu talebi reddetmektedir.
Buna karşın, Mahkeme, başvuranların her birine manevi zarar için 750 avro ödenmesinin uygun olacağını değerlendirmektedir.
B. Masraf ve Giderler
78. Başvuranlar, aynı zamanda yerel mahkemeler ile Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler için 7.240,82 avro talep etmektedirler. Başvuranlar, kanıtlayıcı belge olarak, avukatlarına ilişkin ücret tarifesini gösteren bir fatura ve çeviri hizmetlerine ilişkin fiyatlandırmayı gösteren bir sözleşme sunmaktadırlar.
79. Hükümet, bu meblağları kabul etmemektedir.
80. Mahkeme içtihadına göre, bir başvurana, masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir.
Somut olayda, elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulunduran Mahkeme, her türlü masraf ve giderlerle birlikte başvuranlara müştereken 1.000 avro ödenmesinin makul olacağı kanısındadır.
C. Gecikme Faizi
81. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal
kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek
oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
Hükümet’in ilk itirazının birinci kısmının Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasıyla ilgili olması nedeniyle esasla birleştirilmesine ve reddedilmesine;Başvurunun, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası bağlamındaki şikâyet ile başvuranların tutuklulukları hakkında karar vermeye yetkili hâkimlerin önüne çıkarılmamaları nedeniyle sunulan Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası bağlamındaki şikâyete ilişkin kısmının kabul edilebilir olduğuna ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;Başvuranların tutuklulukları hakkında karar vermeye yetkili hâkimlerin önüne çıkarılmamaları nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasının ihlal edildiğine;a) Davalı devletin, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca; kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere başvuranlara aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna;
i) ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak başvuranların her birine 750 avro (yediyüzelli avro),
ii) kendileri tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için, başvuranlara müştereken 1.000 avro (bin avro),
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 17 Haziran 2014 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithGuido Raimondi
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy