Kavaklıoğlu ve Diğerleri / Türkiye – 15397/02 6.10.2015 tarihli Karar [II. Bölüm]
Olaylar – Dava esas olarak, aslında cezaevi personeli ile bazı hükümlü ve tutukluların arasında uzun süredir yaşanan çatışmaların son noktası olan, 26 Eylül 1999 tarihinde Ulucanlar cezaevindeki bir isyanın bastırılmasıyla ilgilidir. Çatışmaların başladığı 1996 yılından itibaren yetkililer, hükümlülerden ziyade tutukluların barındırılmaları için tasarlanan cezaevi kompleksinin uygunsuz koşulları, aşırı kalabalık olması ile yaş sorunlarının farkındaydılar. Tutuklu ve hükümlülerin söz konusu talepleri ve eylemlerinin, temel olarak koğuşlarda yaşam alanının bulunmaması hususunda olduğu anlaşılmaktadır. Birinci eylem planı 1996 yılında düzenlenmiş ancak uygulanmamıştır. 1996 ve 1999 yılları arasında, sorun çıkaran tutuklu ve hükümlülerin kontrolünde bulunan üç koğuşta herhangi bir arama işlemi gerçekleştirilmemiştir. Cezaevinin geri kalan noktalarında yapılan aramalarda çok sayıda silah ve koruyucu yapılar bulunmuştur. Bu durum, çeşitli merciler arasındaki çok sayıda temasın konusunu oluşturmuş ancak diğer gelişmelere ilaveten, tutuklu ve hükümlülerin bu süreçte dördüncü koğuşu da kontrol altına almalarına rağmen herhangi bir adım atılmamıştır. Tutuklu ve hükümlüler söz konusu dönemde denetimden geçmeyi reddetmişlerdir. Yetkililer 1999 yılında, cezaevindeki durumun istisnai bir olay olmadığı ve farklı cezaevlerindeki elebaşların cep telefonu üzerinden birbirleriyle özgürce iletişime geçtikleri ve bir dizi eşzamanlı isyan ve kaçış planladıkları sonucuna varmışlardır. Raporlarda ilgili tutuklu ve hükümlüler hakkında defalarca “teröristler” ifadesi kullanılmıştır.
Tutuklu ve hükümlüler tarafından kontrol edilen üç koğuşta 26 Eylül 1999 tarihinde bir arama operasyonu düzenlenmiştir. Destek kuvvetlerine ek olarak, isyan bastırma giysileri giyen ve en az 29 tabanca, 31 hafif makineli tüfek ve 124 otomatik saldırı tüfeğini içeren hizmet silahlarını taşıyan 250 er ve 70 subaydan oluşan ana ekip operasyonda yer almıştır. Jandarma sabaha karşı yaklaşık 4:00 sularında cezaevine girmiştir. Tutuklu ve hükümlülerin bir astsubaya yönelik gerçekleştirdikleri saldırı üzerine, şiddet tırmanarak aniden ayaklanmaya dönüşmüştür. Mermilerin, biber gazlarının, ateşli silahların ve lav silahlarının kullanıldığı çatışmalar 11:30’a kadar devam etmiştir. 10 tutuklu ve hükümlü hayatını kaybetmiş ve 4 tanesi ağır yaralı olmak üzere yaklaşık 70 kişi yaralanmıştır. 1 kişi ağır olmak üzere yaklaşık 15 güvenlik gücü mensubu yaralanmıştır. Güvenlik kuvvetleri kontrolü tekrar ele geçirdikten sonra, bazı kişilerin insanlık dışı muameleye maruz kaldığını iddia eden tutuklu ve hükümlülerin farklı olay anlatımları söz konusu olmuştur.
Bu olayların ardından birkaç dava açılmıştır. Cezaevinin bazı çalışanları hakkında disiplin soruşturması ve ceza soruşturması başlatılmış, ilgili jandarma görevlileri hakkında kovuşturma yürütülmüş, bakanlık yetkilileri hakkında tam idari yargı davası açılmış ve meclis soruşturması gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, bazı tutuklu ve hükümlüler hakkında dava açılmıştır.
Hukuki değerlendirme – madde 2 (Esas yönünden)
(i) Güç kullanımının amacı – Öne sürülen gerekçe, diğer bir ifadeyle “genel arama” gerçekleştirilmesi, tek başına Sözleşme’nin 2 § 2 maddesinde öngörülen gerekçeler arasında yer almamaktadır. Ancak bu husus, aramayı gerçekleştirmekle görevlendirilen “cezaevi personelinin korunmasına” yönelik açık gereksinime dayalı olarak cezaevi yönetimi tarafından yapılan talep ışığında değerlendirilmelidir. Söz konusu cezaevi görevlileri astsubaya yönelik saldırı sonrasına kadar binayı terk etmediklerinden, Mahkeme, en azından başlangıçta, yetkililerce izlenen amacın Sözleşme’nin 2 § 2 (a) maddesinde yer alan amaçlara uygun olduğunu kabul edebilir. Daha sonra, tutuklu ve hükümlülerin eylemleri gitgide ayaklanma girişimine dönüşmüştür. O noktadan sonra, amaç artık arama işlemini gerçekleştirmekle sorumlu cezaevi görevlilerini korumaktan ziyade potansiyel bir isyanı bastırmak olmuştur. Dolayısıyla, bu kapsamda alınması gereken tedbirler, Sözleşme’nin 2 § 2 (a) ve özellikle (c) hükümlerinde yer alan amaçlar bakımından uygun olması muhtemel potansiyel ölümcül güç kullanımına başvurulmasını gerektirebilir.
Ancak, somut davada hayatını kaybeden ve yaralanan kişilerin sayısı dikkate alındığında, şikayet konusu fiillerin mutlak surette gerekli olan güç derecesini aşıp aşmadığı sorusu ortaya çıkmıştır. Mahkeme bu nedenle öncelikle operasyonun hazırlanma ve yönetilme şeklini incelemelidir.
(ii) Tehlikenin öngörülebilir olup olmadığı - Davanın kendine özgü koşulları dikkate alındığında, bakanlık, cezaevi, yargı yetkilileri ve askeri yetkililer ile mülki idare amirliğinin en az 1996 yılının Ocak ayından itibaren cezaevindeki durumdan haberdar olmaları nedeniyle, öngörülebilirlik hususu büyük önem gösterilerek incelenmelidir. Bu bağlamda Hükümetin, cezaevinin 1996 yılından itibaren yetkililerin kontrolü altında olmadığı hususuyla bağlantılı sorunları kabul etmesinin 2. madde ile ilgisi bulunmamaktadır. Zira hem en azından sorunun yıllar geçtikçe artmasının engellenmesine yönelik olarak değerlendirilebilecek herhangi bir özel tedbire ilişkin bilgi sağlanmamış, hem de bunlar Devleti hiçbir şekilde söz konusu operasyonun planlanması ve uygulanması konusundaki sorumluluktan muaf tutmamıştır. Devletin cezaevi üzerindeki kontrolünü fiili olarak kaybetmesi, -Devletin tek başına sorumlu tutulabileceği- örgütlenmedeki veya bir kamu hizmetinin normal işleyişindeki kusurların sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
(iii) Yetkililerin müdahale etme isteksizliği - Birkaç eylem planı hazırlanmıştır. Ancak, cezaevinin diğer bölümlerinde yapılan aramaların ardından, yetkililerin aranmayan üç koğuşta ne gizlendiğine dair fikir sahibi olması gerekmesine rağmen, söz konusu eylem planlarının hiçbiri uygulanmamıştır.
(iv) Kendiliğindenlik unsuru ve yetkililerin hareket alanı – Yetkililer defalarca teyit edilen çok sayıda bilgi edinmişlerdir. Yetkililerin, bu tür krizlere yönelik benimsenen bir plana dayalı olarak, son bir değerlendirme yapmak ve tehlikeyi önlemek amacıyla gerekli hazırlıkları yapmak için 23 günleri vardı. Sonuç olarak, dava konusu operasyonun hiçbir aşamasının kendiliğinden geliştiği söylenemez; ayrıca, herhangi bir Devlet görevlisinin veya askerin, kendilerinin veya başkalarının yaşamına yönelik fark edilen bir tehlikeye “eylemin etkisinde kalarak” karşılık verdiği değerlendirilemez. Yetkililerin veya Devlet görevlilerinin kontrolü altındayken yaralanan veya hayatını kaybeden kişilerin bulunduğu somut davada, Hükümetin tatmin ve ikna edici bir açıklama yapmaması halinde, bu tutumundan kuvvetli çıkarımlar yapılabilir.
(v) Eylem planı ve görevlendirilen personel – Mahkeme, savaş silahlarıyla donatılmış bu tür bir birliğin görevlendirilmesinin gerekli olup olmadığı veya ne kadar gerekli olduğu konusunda bir değerlendirme yapılması için gerekli olan uzmanlığa sahip değildir. Ancak, durum kötüleşmeden önce 1996 yılının Ocak ayında yaklaşık yirmi askerin bulunmasının, bu tür aramaların gerçekleştirilmesi bakımından yeterli olduğu açıktır.
(vi) Jandarmanın operasyonel kapasitesi – Jandarma ve polis destek ekibinin bu tür eylemler için profesyonel olarak donatıldığı varsayılabilir. Bununla birlikte, -yaklaşık 250 kişi olan- erler hususunda soru işaretleri bulunmaktadır. Söz konusu erlerin operasyonda yer alabilecek nitelikte olduklarını gösteren herhangi durum söz konusu değildir.
(vii) Düzenleyici çerçeve – İlgili operasyonun, ulusal kanun kapsamında yetkilendirilmiş olmasına karşın, keyfiliğe, gücün kötüye kullanımına ve önlenebilir kazaya karşı yeterli ve etkili güvenceler içeren bir sistem ile yeterli şekilde düzenlendiği yönünde açık bir durum söz konusu değildir. Bu kapsamda, söz konusu dönemdeki kurallarla ilgili ne tür eksiklikler olursa olsun, somut davada operasyon öncesinde ve operasyon esnasında jandarmalara verilecek belirli talimatlar aracılığıyla, bu eksikliklerin uygulamada üstesinden gelinememesi için bir gerekçe bulunmamaktadır.
(viii) Talimatlar ve brifing – Yetkililerin, ölümcül güç kullanımını kaçınılmaz kılan, özensiz ve kötü gelişen operasyonun denetiminden memnun olmaları olası değildir. Yetkililerin, yaşam hakkını korumaya yönelik yükümlülüklerini yerine getirmek için, öldürmek için eğitildiklerini ve bir terörle mücadele operasyonu kapsamında zorlu rakiplerle karşılaştıklarına inanırlarsa ateşli silahlarını kullanmakta tereddüt etmeyeceklerini bildikleri askerlere talimat vermeden önce elde ettikleri bilgileri çok dikkatli bir şekilde değerlendirmeleri gerekirdi.
(ix) Alternatif stratejiler –söz konusu tutuklu ve mahkûmların davranışları her ne kadar kabul edilemez olsa da, ilk aşamada cezaevinde kalan diğer kişilerin veya cezaevi personelinin yaşamlarına yönelik ciddi bir tehlike gibi çok önemli bir tehdit teşkil etmedikleri gözden kaçmamalıdır. Bu nedenle, bu kişilerin oluşturdukları tehlike, kararlı teröristlerin oluşturdukları tehlikeyle bir tutulamaz. Operasyonun amacı Devletin otoritesini yeniden sağlamak olsa da, ilgili bireylerin yaşama yönelik hiçbir tehlike oluşturmadıkları ve şiddet içeren bir suç işlediklerinden şüphe duyulmayan bir ortamda, Türk yetkililerin ölümcül güç kullanma ihtiyacı bulunmadığını dikkate almaları gerekirdi. Ancak, idari ve askeri yetkililerin tutuklu ve hükümlülerin oluşturdukları tehlikenin niteliğini gerçekten değerlendirip ölümcül ve ölümcül olmayan yöntemler arasında bir ayrım yaptıklarını veya barışçıl teslimiyet imkanını müzakere etmeyi değerlendirdiklerini gösteren hiçbir delil bulunmamaktadır.
(x) Ölümcül olmayan yöntemler – Tutuklu ve hükümlüler, durumun kontrol altına alınmasına yönelik bir fırsat beklenirken yetkililerin kontrolü altında bulunan cezaevinin bir bölümünde izole edildiğinde, su ve köpük püskürtmekle birlikte biber gazı kullanımına kontrollü bir şekilde devam edilmesi, hiç kuşkusuz, can kaybı yaşanmadan önce değerlendirilmesi gereken güvenilir bir seçenek olurdu. Buna karşın, astsubaylar saldırıya uğradığında jandarmanın tepki gösterme şekli, jandarmanın bu şekilde ölümcül olmayan bir strateji benimsemeye veya sonucu beklemeye hazırlıklı olmadığını ortaya koymuştur. “Teröristlere” herhangi bir süre verilmemesine yönelik sözde gereksinime ilişkin argümanlar, operasyonun kayıtsız şartsız teslimi gerektiren askeri bir yaklaşım kullanılarak planlandığı ve yürütüldüğü kapsamı göstermesi bakımından yeterlidir.
(xi) Müzakere imkânı – Operasyon öncesinde veya esnasında herhangi bir müzakere girişiminde bulunulmamıştır. Ancak, bu tür karışık ve hassas bir operasyon için eğitim görmemiş ve tutuklu ile mahkûmlar üzerinde katı psikolojik baskı uygulamaları ve onlarla konuşmamaları veya fiillerini herhangi bir şekilde etkilemelerine izin vermemeleri konusunda önceden talimat alan jandarma ekipleri, hiç kuşkusuz bu tür bir eylemi gerçekleştirebilecek yeterlikte değildir. Her halükarda, ilk molotof kokteyli atıldığında çatışmalar kaçınılmaz olduğundan, jandarma ekipleri ciddi bir yanlış hesaplama yapmıştır.
(xii) İlk sonuç – Cezaevinde uzun bir süredir sağlanamayan otoritelerini yeniden sağlamakta ve bazı tutuklu ve hükümlülerin fiziksel hapsedilmelerini aşacak bir şekilde yaşamlarını kontrol altına almakta kararlı olan operasyondan sorumlu kişiler, yaşam riskinin en aza indirilmesini sağlama noktasında gereken özeni göstermemiş ve operasyon öncesi ve esnasında eylem seçimlerinde kusurlu davranmışlardır. Cezaevinde yaşanan endişe verici duruma ilişkin olarak yıllardır mevcut olan bilgilerin yeterli bir şekilde dikkate alınmaması sonucunda, herhangi bir alternatif strateji araştırılmamış veya değerlendirilmemiş ve bu durum ölümcül güç kullanımını neredeyse kaçınılmaz kılmıştır. Bu nedenle, uygulanan güç Sözleşme’nin 2 § 2 maddesi çerçevesinden mutlak gerekli değildir.
(xiii) Bazı tutuklu ve hükümlülerin cezaevinde kalan diğer tutuklu veya hükümlülerce öldürüldüğü iddiası – Bu iddia sadece varsayıma dayandırılmıştır. Ancak, söz konusu cinayetlerin yetkililerin kontrolü dışında, jandarma ekiplerinin olayların gidişatı esnasında kontrol altına alamadığı barikatların ardında gerçekleştiği ortaya konulabileceğinden, Mahkeme, Devletin mutlak kontrolü altında bulunan bir cezaevinde, güvenlik güçlerince gerçekleştirilen bir operasyon esnasında etkili kontrolün kaybolduğu iddiasının, Devletin tutuklu ve hükümlülere ilişkin sorumluluğunu hiçbir şekilde hafifletmediğini kaydetmiştir.
Sonuç: ihlal (oy birliğiyle)
Mahkeme ayrıca, hayatını kaybetmeyen ancak ateşli silahların kullanımına veya hayati tehlike yaratan sonuçlara yol açan darbelere maruz kalan başvuranlarla ilgili olarak, 2. maddenin esas açısından ihlal edildiğine oy birliğiyle hükmetmiştir. Mahkeme buna ek olarak, geri kalan başvuranların, maruz kaldıkları fiziksel şiddet ve tutuklu ve hükümlü diğer kişilerin ölümlerine tanıklık etmeleri nedeniyle insanlık dışı muameleye tabi tutuldukları gerekçesiyle oy birliğiyle 3. maddenin ihlal edildiğine hükmetmiştir.
2. ve 3. madde (usul yönünden)
(i) Cezaevi personeli hakkında yürütülen yargılamaların etkinliği – Cezaevinin işleyişine ilişkin olarak 1996 yılından itibaren idari yetkililerin kusurlu tutumları ve diğer hususlara ilaveten koğuşlarda çeşitli silah türlerinin bulunması, operasyondan önce de var olan ve anlaşıldığı üzere kovuşturma veya idari yargı davaları kapsamında hiçbir zaman yeterince incelenmemiş fiili durumlardır. Ayrıca, disiplin soruşturmasının ilgili görevlilerin üstlerinin müdahalesi nedeniyle olumsuz sonuçlanmaya mahkûm bırakıldığı anlaşılmaktadır. Ek olarak, ceza soruşturması kovuşturmaya yer olmadığına dair karar alınmasıyla sonuçlanmıştır. Bu unsurlar, yetkililerin, somut davada şikâyet konusu eylemlerden sorumlu olabilecek cezaevi görevlilerinin tespit edilmesine yönelik isteklerinin bulunmadığını göstermiştir.
(ii) Jandarma görevlileri hakkında yürütülen ceza yargılamalarının etkinliği – Olayların karmaşık yapısı ve çok sayıda şüpheli ve mağdur bulunması, olayların üzerinden on beş yıldan uzun bir süre geçmesine rağmen sorumluluğu ortaya çıkarabilecek somut ve güvenilir bir ilerleme olmamasını açıklamak için yeterli değildir. İdari tazminat yargılamaları da halen derdesttir. Dolayısıyla, çeşitli soruşturmalar ve davalar özenli ve çabuk olma koşullarını karşılamamıştır.
Sonuç: ihlal (oy birliğiyle)
Ayrıca Mahkeme, özel mülkiyetin tahrip edildiği iddiasıyla ilgili olarak, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
Madde 41: her bir başvurana manevi tazminat olarak 5.000 avro ile 50.000 avro arasında değişen tazminat ödenmesine; maddi tazminat taleplerinin reddedilmesine karar verilmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy