AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KAYA / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 73552/11)
KARAR
STRAZBURG
13 Temmuz 2021
İşbu karar kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Kaya / Türkiye davasında,
Başkan
Carlo Ranzoni,
Hâkimler,
Valeriu Griţco,
Marko Bošnjak,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla bir Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
bir Türk vatandaşı olan Bayram Kaya’nın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 11 Kasım 2011 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapmış olduğu başvuruyu (no. 73552/11);
başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararını;
ve tarafların beyanlarını göz önüne alarak,
22 Haziran 2021 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
1. Başvuru; başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu süre boyunca 3842 sayılı Kanun temelinde avukat tutma hakkının sistematik olarak reddedilmesi ve ulusal mahkemelerin kendisini mahkûm etmek için avukatı yokluğunda verdiği ifadelere dayanması nedeniyle başvuran aleyhindeki cezai yargılamasının adaletsiz olduğu iddiasıyla ilgilidir. Ayrıca, başvuran ulusal mahkemelerin, kendisini mahkûm ederken dayanmış olduğu müşterek sanık ifadelerinin bir avukatın yokluğunda baskı altında verildiğini ileri sürmüştür.
OLAYLAR VE OLGULAR
2. Başvuran 1963 doğumlu olup; Bern’de ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde İstanbul Barosuna bağlı Avukat S. Epçeli Arslan tarafından temsil edilmiştir.
3. Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
4. Dava konusu olaylar, taraflarca ibraz edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
5. Başvuran, 7 Nisan 1993 tarihinde, Isparta’da polise ateş açması şüphesiyle yakalanarak gözaltına alınmıştır.
6. Başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yargı yetkisine giren bazı suçları işlemekle suçlandığından, polis tarafından gözaltında tutulduğu süre boyunca bir avukata erişimi olmamıştır.
7. Aynı tarihte başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı Y.G.’nin, şoförünün ve koruma görevlisinin öldürülmesine karıştığı konusunda avukatının yokluğunda polise kendini suçlayıcı ifadelerde bulunmuştur.
8. Başvuran,10 Nisan 1993 tarihinde avukat yokluğunda Cumhuriyet savcısı ve sorgu hâkimi tarafından sorgulanmıştır. Başvuran, Cumhuriyet savcısı ve soruşturma hâkimi huzurundaki ifadelerinde, polise verdiği ifadelerin içeriğini kısmen doğrulamış, kısmen de reddetmiştir. Başvuran, Isparta’da güvenlik güçlerine ateş ettiğini itiraf etmiştir. Duruşma sonunda başvuran tutuklanarak cezaevine gönderilmiştir.
9. 23 ve 24 Şubat 1992 tarihinde polis, bazı müşterek şüphelilerden biri olan Y.O. ve M.D. ( Dikme / Türkiye, no. 20869/92, AİHM 2000 ‑ VIII davasında başvuran) bir avukatın yokluğunda sorgulamıştır. Müşterek şüpheliler başvurana ilişkin olarak suçlayıcı ifadeler vermişlerdir.
10. Cumhuriyet savcısı, 9 Ağustos 1993 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde başvuran hakkında Mülga Ceza Kanunu’nun 146. maddesi uyarınca anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan iddianame düzenlemiştir.
11. Başvuran, 27 Eylül 1994 ve 10 Kasım 1994 tarihlerinde yapılan duruşmalarda savunmasını sunamayacağını belirterek kimliği hakkında bilgi vermeyi reddetmiştir.
12. İlk derece mahkemesi nezdinde 7 Ekim 1993 ve 8 Eylül 2009 tarihleri arasında bazı tanıklar sorgulanmış, bazı adli tıp incelemeleri yapılmasına karar verilmiş ve tarafların beyanlarının dinlendiği çok sayıda duruşma yapılmıştır. Aynı dönemde, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranı mahkûm eden ve Yargıtay tarafından farklı gerekçelerle bozulan iki karar vermiştir.
13. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Eylül 2009 tarihinde başvuranın suçlarını sabit bulmuş ve 14 Haziran 1991 tarihinde bir döviz bürosu soygununa karışması; A.B.’nin 19 Ağustos 1991 tarihinde ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı Y.G. ile şoförü ve koruma görevlisinin 6 Şubat 1992 tarihinde öldürülmesine karışması ile 4 ve 6 Mart 1993 tarihinde Isparta’da meydana gelen silahlı saldırılar nedeniyle başvuranı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı mahkûm ederken, diğerlerinin yanı sıra, başvuran ve sanık Y.O.’nun verdiği ifadelere, tanıkların ve mağdurların verdiği ifadelere, bilirkişi raporlarına ve kimlik raporlarına dayanmıştır.
14. Başvuran 15 Eylül 2009 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını temyiz etmiştir.
15. Yargıtay, 15 Haziran 2011 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
İLGİLİ İÇ HUKUK
16. Avukata erişim hakkı hususundaki ilgili iç hukuka ilişkin açıklamalar, Salduz/Türkiye ([BD] no. 36391/02, §§ 27 ‑-31, AİHM 2008) kararında yer almaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (c) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA17. Başvuran, soruşturma aşamasında avukat yardımı hakkına getirilen sistematik kısıtlamadan ve daha sonra, kendisini hakkında mahkûmiyet kararı verirken ilk derece mahkemesinin avukatı yokluğunda verdiği ifadeleri kullanmasından şikâyetçi olmuştur. Ek olarak, başvuran soruşturma esnasında avukat yokluğunda ve baskı altında müşterek sanıklardan alınan ifadelerin hakkındaki mahkûmiyet kararında dayanıldığını ileri sürmüştür.
18. Mahkeme, söz konusu şikâyeti, ilgili kısımları aşağıda verilen Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 © ve maddesi kapsamında inceleyecekti“:
"1. Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ... kamuya açık olarak makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir...
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahipti©...
(c) kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, re’sen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabil©;.
...”
Kabul Edilebilirlik Hakkında19. Hükümet, başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki ilgili şikayetlerini Yargıtay nezdinde dile getirmemesi nedeniyle başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür.
20. Başvuran’ Hükümet’in başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin görüşlerine cevaben herhangi bir ek bilgi sunmamıştır.
21. Mahkeme; başvuranın, müşterek sanıkların verdiği ifadelerin baskı altında ve avukat yokluğunda alınıp kullanılmasına ilişkin şikâyeti ile ilgili olarak bu şikâyetin Yargıtay nezdinde dile getirilmediğini kaydeder. Dolayısıyla Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
22. Başvurunun geri kalanıyla ilgili olarak, Mahkeme, Halil Kaya /Türkiye davasında (no. 22922/03, §§ 13-14, 22 Eylül 2009) benzer bir itirazı daha önce incelemiş ve reddetmiş olduğunu yinelemek ister. Mahkeme, mevcut davada, önceki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi özel bir durum tespit etmemiştir. Sonuç olarak, Mahkeme Hükümetin ilk itirazını reddetmiştir.
23. Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvurunun bu kısmının kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
Esas HakkındaTarafların Beyanları24. Başvuran, hazırlık soruşturması sırasında avukat yardımından mahrum bırakıldığını ve yargılamayı yürüten mahkemenin kendisini mahkûm ederken avukatı yokluğunda alınan ifadelerini kullandığını ileri sürmüştür.
25. Hükümet, ulusal mahkemelerin başvuranı mahkûm ederken sadece başvuranın avukatsız verdiği ifadelere değil, aynı zamanda başka kanıtlara da dayandığını ileri sürmüştür. Bu nedenle, başvuranın ifadeleri, mahkûmiyetinin dayandırıldığı tek veya belirleyici bir delil değildir. Buna göre Hükümet, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulması sırasında bir avukatın bulunmamasının, yargılamanın genel adaletine telafi edilemez bir şekilde halel getirmediği kanaatindedir.
Mahkemenin değerlendirmesi26. Başvuranın avukat hakkına getirilen sistemli kısıtlamaya ve daha sonrasında mahkemenin polis nezaretinde avukatsız olarak alınan ifadelerin kullanılmasına ilişkin şikâyeti ile ilgili olarak, Mahkeme, Beuze / Belçika ([BD], no. 71409/10, 9 Kasım 2018) davasında, İbrahim ve Diğerleri / Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve 3 diğer, 13 Eylül 2016) davasında kararlaştırılan testin başvuranın avukat hakkının kısıtlanmasının kanuni hükümlerden kaynaklandığı ve dolayısıyla sistemik olduğu durumlarda da uygulanması gerektiğine ulaşmıştır. Bu nedenle Mahkeme, bu tür şikayetlerle karşılaştığında aşağıdaki faktörleri incelemelidir: (i) avukat hakkına ilişkin bir kısıtlama olup olmadığı; (ii) kısıtlama için zorlayıcı nedenlerin bulunup bulunmadığı ve (iii) yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığı.
27. Mahkeme, aynı hukuki sorunu daha önce incelemiş ve İbrahim ve Diğerleri davasında yukarıda belirtilen karardan önce ve sonra Türkiye aleyhine açılan bir dizi davada’Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir. (Mahkemenin İbrahim ve Diğerleri davasındaki yaklaşımı İçin bk. yukarıda anılan Salduz; Irmak / Türkiye, no. 20564/10, 12 Ocak 2016; İbrahim Öztürk / Türkiye, no. 16500/04, 17 Şubat 2009; Ditaban / Türkiye, no. 69006/01, 14 Nisan 2009; Halil Kaya, yukarıda anılan; Eraslan ve Diğerleri / Türkiye, no. 59653/00, 6 Ekim 2009 ve Galip Doğru / Türkiye, no. 36001/06, 28 Nisan 2015’ Mahkeme’nin İbrahim ve ‘iğerleri’ni izleyen yaklaşımı için bkz. Bayram Koç / Türkiye, no. 38907/09, 5 Eylül 2017; İzzet Çelik / Türkiye, no. 15185/05, 23 Ocak 2018; Girişen / Türkiye, no. 53567/07, 13 Mart 2018; Canşad ve Diğerleri / Türkiye, no. 7851/05, 13 Mart 2018; Ömer Güner / Türkiye, no. 28338/07, 4 Eylül 2018; Mehmet Duman / Türkiye, no. 38740/09, 23 Ekim 2018).
28. Ayrıca, Mahkeme usulü bir eksikliği tespit etmesi halinde, söz konusu usulü eksikliğin devam eden yargılamalar sırasında giderilip giderilmediğine ilişkin değerlendirmenin ilk etapta ulusal mahkemelere düştüğü; söz konusu değerlendirmenin yapılmayışının kendi içinde ilk bakışta (prima facie) Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca adil yargılanma hakkının gerektirdiklerine aykırı olduğu görüşündedir. Öte yandan, söz konusu değerlendirmenin yokluğunda, Mahkeme kendi değerlendirmesini yapmalıdır. Daha da önemlisi, başvuranın avukat yardımından faydalanma hakkına getirilen kısıtlamanın başvuranın yargılamaların genel adilliğine, istisnai olarak ve davanın kendine has koşulları kapsamında geri döndürülemez biçimde halel getirmediğini göstermek Hükümetin sorumluluğundadır (bk. yukarıda anılan Simeonovi, § 265 ve yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 145).
29. Mahkeme, başvuranın avukat yardımına erişiminin 3842 sayılı Kanun gereği kısıtlandığını ve bu durumun başvuranın yakalandığı dönemde uygulanan sistematik bir kısıtlama olduğunu kaydetmiştir (yukarıda anılan Salduz, § 56).
30. Mahkeme, “zorlayıcı sebeplerden” dolayı avukata erişime getirilen kısıtlamalara sadece istisnai durumlarda izin verildiğini, bu kısıtlamaların geçici nitelikte olması ve her davanın kendine has koşullarının ayrıca değerlendirilmesine dayanması gerektiğini yinelemektedir. Mahkeme, sebeplerin esas gerekliliğini yerine getiren istisnai koşulların mevcut olmasının, şüphelilerin avukata erişim hakkının sınırlandırılması için yeterli gerekçeyi otomatik olarak sağlamadığını hatırlatmıştır. Mahkeme, ek olarak, bireysel inceleme yapılmadan uygulanan söz konusu yasal kısıtlamanın, “zorlayıcı sebepler” kavramının usulü gereklilikleriyle uyumlu olup olmadığına ilişkin bir değerlendirmeye tabi tutulursa, bu yasal kısıtlamaların söz konusu gereklilikler ile uyumlu bulunmayacağını kaydetmektedir (bk. yukarıda anılan Beuze, §§ 138 ve 142). Ayrıca, Hükümet de herhangi bir zorlayıcı sebep göstermemiştir ve bu tür koşulları kendiliğinden tespit etmek Mahkemenin görevi değildir (bk. yukarıda anılan Beuze , § 163). Bu nedenle, Mahkeme, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada başvuranın avukata erişim hakkının kısıtlanması için zorlayıcı herhangi bir sebep olmadığı görüşündedir.
31. AİHM, başvuranın 10 Nisan 1993 tarihinde, Cumhuriyet savcısı ve soruşturma hâkimi önünde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı olan Y.G.’nin, koruma görevlisinin ve şoförünün 6 Şubat 1992 tarihinde öldürülmesine karışmasıyla ilgili olarak polise verdiği suçlayıcı ifadeleri zaten reddettiğini yineler. Mahkeme, buna rağmen, ilk derece mahkemesinin, mahkûmiyet kararında başvuranın avukatsız olarak olayla ilgili olarak verdiği ifadelerin kabul edilebilirliğini ve bu ifadelerin verilmiş olduğu koşulları incelemediğini not etmektedir. (söz konusu bu incelemenin Salduz ve İbrahim ve Diğerleri davasında ortaya konan testin ikinci aşamasının merkezinde yer aldığının altını çizdiği dava için bk. yukarıda anılan Beuze , §§ 171-74, , her ikisi de yukarıda anılan; Mehmet Duman , § 41; yukarıda anılan Ömer Güner, § 36; yukarıda anılan, Canşad ve Diğerleri , § 44; yukarıda anılan, Girişen , § 60; yukarıda anılan, İzzet Çelik , § 38; ve yukarıda anılan, Bayram Koç , § 23). Benzer şekilde, Yargıtay da bu meseleyi şeklî olarak ele almış ve bu eksikliğin giderilmesini sağlayamamıştır. Ayrıca, Hükümet, istisnai olarak ve davanın özel koşullarında, soruşturmanın ilk aşamasında avukat yardımın yokluğunun, başvuranın yukarıda belirtilen 6 Şubat 1992 tarihli öldürmelerle ilgili savunma haklarına telafi edilemez bir şekilde halel getirmediğini kanıtlamamıştır.
32. Yukarıda belirtilen hususlar, Mahkemenin, başvuran aleyhindeki ceza yargılamasının genel olarak adilliğine, 6 Şubat 1992 tarihli öldürülmelerle ilgili olduğu ölçüde, Sözleşme’nin 6. maddesiyle bağdaşmayan bir ölçüde halel getirildiği sonucuna varması için yeterlidir.
33. Bu doğrultuda, Mahkeme Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
34. AİHM, yukarıdaki bulguyu göz önünde bulundurarak, başvuranın avukata erişim hakkına getirilen sistemsel kısıtlamanın ve avukatın yokluğunda alınan ifadelerinin ulusal mahkemeler tarafından kullanılmasının eski Ceza Kanunu’nun 146. maddesi uyarınca mâhkumiyetinin bir kısmını oluşturan diğer fiillerle ilgili olarak ceza yargılamasının genel adilliğine helal getirip getirmemesi hususunda ayrıca inceleme yapmanın gerekli olmadığı kanısındadır.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI35. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
36. Başvuran, hukuka aykırı olarak tutuklanmasını ve mahkûmiyetinin yalnızca hazırlık soruşturması aşamasında avukatı yokken verdiği ifadeye dayandığını ileri sürerek, 50.000 avro (EUR) maddi tazminat talep etmiştir.
37. Başvuran ayrıca, 50.000 avro manevi tazminat ödenmesini ve 1.000 avro olan avukatlık ücretinin karşılanmasını talep etmiştir.
38. Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.
39. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi tazminat arasında herhangi bir nedensellik bağı bulamadığından, maddi tazminatla ilgili olduğu ölçüde başvuranın talebini reddetmiştir. Ayrıca, Mahkeme başvuranın bu iddiayı destekleyen herhangi bir belgesel kanıt sunmadığı için, masraf ve giderlere ilişkin talebi de reddetmiştir.
40. Manevi tazminata ilişkin olarak, Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin Mahkemenin Sözleşme’nin ihlal edildiğini tespit etmesi halinde, ulusal yargılamanın yeniden açılması olanağını sağlaması göz önünde bulundurduğunda mevcut davada Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine ilişkin tespitin, yeterli adil tazminat teşkil ettiği kanaatindedir. Bu nedenle, bu başlık altında herhangi bir miktara hükmetmemiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Ulusal mahkemelerce soruşturma aşamasında başvuranın avukat hakkına getirilen sistematik kısıtlama ve avukatı yokluğunda alınan ifadelerin kullanımına ilişkin olarak AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) kapsamında öne sürülen şikâyeti kabul edilebilir ve başvuranın geri kalanını kabul edilemez olduğunu beyan edilmesine;Söz konusu 6 Şubat 1992 tarihli öldürmelere katıldığına ilişkin olarak başvuranın mahkûmiyeti konusunda Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) ‘nin ihlal edildiğine; Başvuranın, o zamanki Ceza Kanunu’nun 146. maddesi uyarınca mahkumiyetinin bir kısmını oluşturan diğer fiillerle ilgili olarak Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesi kapsamındaki kabul edilebilir şikayetlerini incelemeye gerek olmadığına;İhlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 13 Temmuz 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Carlo Ranzoni
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan