AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KAYTAN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 27422/05)
KARAR
STRAZBURG
15 Eylül 2015
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Kaytan / Türkiye davasında,
Başkan Vekili
Nebojša Vučinić,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon FridrikKjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan ve Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 25 Ağustos 2015 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin ardından, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Hayati Kaytan’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”) 30 Haziran 2005 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (no. 27422/05) bulunmaktadır.
2. Başvuran 1968 doğumludur ve hâlihazırda başvuranın müebbet hapis cezası infaz edilmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, Londra Barosuna kayıtlı avukatlar C. Vine, R. Reynolds ve S. Karakaş ile Ankara Barosuna kayıtlı avukatlar H. Geylani ve Y. Geylani Arslan tarafından temsil edilmiştir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, mahkûm edildiği ve gözden geçirilmesi mümkün olmayan müebbet hapis cezasının Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlalini teşkil ettiğini iddia etmiştir. Başvuran Sözleşme’nin 5, 6 ve 14. maddelerine dayanarak ayrıca, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat yardımından istifade edemediğinden, yargılamayı yapan mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığından ve bazı tanıkların ifadelerinin doğruluğunu sorgulayamadığından şikâyetçi olmuştur.
4. Başvuru 25 Ocak 2011 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir. Taraflar 2 Temmuz 2013 tarihinde, ek görüşlerini ibraz etmeye davet edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. 2002 yılının Mart ayında başvuranın gıyabında, yasa dışı silahlı örgüt PKK (“Kürdistan İşçi Partisi”) üyesi olduğu gerekçesiyle ceza yargılamaları başlatılmıştır. Cumhuriyet savcısı iddianamede diğer hususlar arasında, polise verdikleri ifadelerinde başvuranın 1991 yılından beri birtakım terör faaliyetlerine karıştığını ileri süren bazı sanıkların suçlayıcı ifadelerine dayanmıştır. Dolayısıyla, Uluslararası Polis Teşkilatı aracılığıyla başvuran hakkında kırmızı bülten çıkarılmıştır.
6. Başvuran belirtilmeyen bir tarihte Suriye’de yakalanmıştır. Başvuran iddiaya göre Şam Güvenlik Karargâhı’nda yirmi üç gün tutulduktan sonra, 15 Ağustos 2003 tarihinde Türk makamlarına teslim edilmiştir. Başvuranın tutukluluğunun başlangıcında düzenlenen tıbbi raporda herhangi bir kötü muamele emaresine rastlanmamıştır.
7. Başvuranın ifadesi 18 Ağustos 2003 tarihinde avukatı bulunmaksızın Erzurum Jandarma Komutanlığı tarafından alınmıştır. Gözaltında bulunan kişilerin haklarını açıklayan ve başvuran tarafından imzalanan belgeye göre, başvuran sessiz kalma ve avukata erişim haklarının yanı sıra kendisine isnat edilen suçlar hakkında bilgilendirilmiştir. Başvuran, avukat yardımından istifade etmeyi reddetmiş ve yasa dışı örgütteki faaliyetlerine ilişkin ayrıntılı bir ifade vermiştir. Başvuran, 1989 yılından beri PKK üyesi olduğunu kabul etmiş, birtakım silahlı saldırılarda yer aldığını belirtmiş ve bu türden olayların ayrıntılarını açıklamıştır. Başvuran ayrıca, 1994 yılından beri yasa dışı örgütün Paris temsilcisi sıfatıyla hareket ettiğini belirtmiş ve bu yöndeki ifadesini imzalamıştır.
8. Başvuran aynı gün hastanede muayene edilmiştir. Başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele emaresi kaydedilmemiştir. Akabinde başvuranın ifadesi Erzurum Cumhuriyet savcısı tarafından alınmıştır. Başvuran avukat yardımından istifade etmeyi reddetmiş ve bu hususu jandarmaya verdiği ifadesinde teyit etmiştir. Bu bağlamda, başvuran PKK üyesi olduğunu ve 1990 ile 1998 yılları arasında birtakım terör faaliyetlerine katıldığını ve ayrıca 1999 yılından beri yasa dışı örgütün Paris temsilcisi olduğunu kabul etmiştir. Başvuran ayrıca, kendisine isnat edilen silahlı saldırıların bazılarında yer aldığını kabul etmiştir. 1990 ve 1998 yılları arasında meydana gelen söz konusu olaylar yer, mahiyet ve tarihleriyle birlikte belirtilmiştir.
Başvuran 1992 yılında gerçekleşen beş (5) terör saldırısına katılmadığını belirtmiştir.
9. Aynı günün ilerleyen saatlerinde başvuran, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi huzuruna çıkarılmıştır. Başvuran mahkeme önünde bir avukat tarafından temsil edilmek istediğini dile getirmiş ve diğer beyanlarını bir avukat tayin edildiği zaman ifade edeceğini belirtmiştir. Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın tutuklu yargılanmasına hükmetmiş ve 7 Ocak 2003 tarihinde gerçekleştirilecek olan bir sonraki duruşmaya kadar avukat tayin edilmesi için başvurana süre vermiştir.
10. Erzurum Cumhuriyet savcısı 20 Ağustos 2003 tarihinde, başvuranı eski Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasal düzenini ve birliğini ortadan kaldırmayı ve topraklarının bir kısmını Devletin idaresinden ayırmayı amaçlamakla suçladığı ek bir iddianame sunmuştur.
11. Başvuranın üç avukatının hazır bulunduğu 9 Aralık 2003 tarihli beşinci mahkeme duruşmasında başvuran, ifade verdiği sırada psikolojik baskı altında olduğunu iddia ederek jandarmaya ve Cumhuriyet savcısına verdiği ifadelerini geri çekmiştir. Başvuran PKK üyesi olduğunu, ancak sadece üyelerin eğitiminden sorumlu olduğunu itiraf etmiş ve herhangi bir silahlı saldırıda asla yer almadığını ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, 1992 yılının Kasım ayında bir silahlı çatışmada yaralandığını ve bu tarihten itibaren sağ elini kullanamadığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda başvuran, sağ eliyle bir silah tutamayacağını ortaya koyan bir tıbbi rapor talebinde bulunmuştur. Cumhuriyet savcısı başvuranın sağlıklı fiziki görünümüne atıfta bulunarak söz konusu talebe itiraz etmiştir.
12. Başvuranın temsilcisi duruşma esnasında, farklı ceza yargılamalarında diğer sanıkların başvuranın bir ekip lideri olarak müdahilliğini veya sorumluluklarını belirttikleri tanık ifadelerine, bu türden ifadelerin sadece cezalarda indirim yapılmasına imkân veren yasal hükümlerden istifade etmek amacıyla verildiğini ileri sürerek itiraz etmiştir. Yargılamaların hiçbir aşamasında söz konusu tanıkların çapraz sorgulanmaları talep edilmemiştir.
Yine aynı gün başvuran, mahkemeye yazılı görüşlerini sunmuş ve gözaltındayken verdiği ifadesini okumadan imzaladığını belirtmiştir.
13. Erzurum Atatürk Üniversitesi Adli Tıp Bölümü 27 Şubat 2004 tarihinde bir rapor düzenlemiştir. Raporda başvuranın sağ elinde işlev kaybı bulunduğu tespit edilmiş ve başvuranın tek eliyle ateşli silah kullanmasının oldukça güç olacağı sonucuna varılmıştır. Ancak raporda ayrıca, başvuranın sağ elinin vücudunun diğer kısımlarından destek alması halinde ateşli silah kullanabileceği açıklanmıştır.
14. Başvuran 4 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleştirilen dokuzuncu duruşmada tıbbi rapora itiraz etmiş ve İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan yeni bir rapor alınmasını talep etmiştir. Yargılamayı yapan mahkeme yeni bir tıbbi raporun davanın esası üzerinde herhangi bir etkisi olmayacağına ve dolayısıyla gerekli olmadığına hükmederek, söz konusu talebi reddetmiştir. Bu bağlamda mahkeme, başvuranın itiraf ettiği ve Kasım 1992’den önce, yani başvuranın eli yaralanmadan önce işlenmiş olan yasadışı faaliyetlerin başvuranın eski Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca yargılanması için yeterli olduğuna hükmetmiştir. Dolayısıyla mahkeme, ek bir tıbbi raporun gerekli olmadığına karar vermiştir.
15. Başvuran 24 Ağustos 2004 tarihinde gerçekleştirilen duruşmada, ek tıbbi rapor talebini yineleyerek, jandarmaya ve Cumhuriyet savcısı tarafından sorgulandığı sırada korku ve endişe içerisinde olduğunu ve Suriye’deki tutukluluk koşulları nedeniyle ifadelerini baskı altında verdiğini belirtmiştir. Başvuran, farklı yargılamalarda terörden yargılanan kişiler tarafından verilen tanık ifadelerinin sadece işbirliği yapmak ve daha hafif ceza hükümlerinden faydalanmak amacıyla yapıldığını ve başvuranın yetersizliğine ilişkin tıbbi rapor ortaya konur konmaz söz konusu ifadelerin reddedilebileceğini yinelemiştir. Başvuranın avukatları da savlarını yeni bir raporun ortaya konması üzerine dayandırmışlardır.
16. Bu arada, 16 Haziran 2004 tarihli 5190 sayılı Kanun ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmıştır. Dolayısıyla dava Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
17. Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi 21 Eylül 2004 tarihinde başvuranın suçunu sabit bularak mahkûmiyetine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi gerekçeli kararında, başvuranın kendisine isnat edilen 59 olay arasından 1992’den önce yapılan en az 15 silahlı saldırıda yer aldığını tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın jandarmaya ve akabinde Cumhuriyet savcısına verdiği ifadesinde itiraf ettiği üç ilkokulun ateşe verilmesi, birtakım köy korucularına yönelik soygun ve güvenlik güçleriyle çatışmalar gibi eylemlerini sıralamıştır. Söz konusu eylemler ayrıca birbirleriyle ve söz konusu olaylarla ilgili çok sayıda resmi belgeyle kronolojik olarak örtüşmüştür. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, söz konusu eylemlerin başvuranın eski Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca mahkûm edilmesi için yeterli olduğuna hükmetmiş ve başvuranın ancak birkaç duruşmadan sonra başlangıçtaki ifadelerini reddettiğinin, teröristlerin öldürüldüğü silahlı saldırılarda yer aldığını kabul etmeyi ve güvenlik güçlerinin öldürüldüğü silahlı saldırılarda yer aldığını reddetmeyi tercih ettiğinin altını çizmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, olayların kronolojisi göz önünde bulundurulduğunda başvuranın savının inandırıcı olduğunun değerlendirilemeyeceğine işaret etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, başvuranın ceza yargılamaları boyunca sürekli ve gururlu bir biçimde, örgütün propagandasını yapma noktasına varacak şekilde yasa dışı örgütün üyesi olduğunu belirttiğini ve bu türden suçları tekrar işlemeyeceğine işaret eden herhangi bir pişmanlık göstermediğini belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi son olarak başvuranın dahi ıslah amacıyla 4959 sayılı Kanun’dan yararlanma olanağını reddettiğine işaret etmiş (anılan Kanun’un 4. maddesinin belirli fıkralarında terör örgütünün yapısı ve faaliyetleri hakkında verilen bilginin doğruluğuna göre “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” yerine 12 ile 19 yıl arasında değişen hapis cezalarının verilmesi öngörülmektedir) ve dolayısıyla başvuranı “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına” mahkûm etmiştir.
18. Yargıtay 7 Ocak 2005 tarihinde mahkûmiyet kararını onamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE ULUSLARARASI HUKUK
19. Mahkeme, ilgili iç hukuk ve arka plan bilgisine ilişkin olarak Öcalan/Türkiye (no. 2) (no. 24069/03, 197/04, 6201/06 ve 10464/07, §§ 62-71, 18 Mart 2014) kararına atıfta bulunmaktadır. Özet olarak, farklı yasal hükümler “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının” infazının bir mahpusun tüm yaşamı boyunca sürdürüldüğünü öngörmektedir ve şartlı tahliye veya zamanaşımı eski Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca mahkûm edilen suçlulara uygulanmamaktadır. Ciddi veya ölümcül hastalık halleri dışında bu türden suçluların hapis cezalarında indirim yapılamaz.
20. Müebbet hapis cezalarına ve hapis cezasının amaçlarına dair ilgili uluslararası ve karşılaştırmalı hukuka ilişkin bilgiler (Dickson/Birleşik Krallık ([BD], no. 44362/04, §§ 28‑36, AİHM 2007‑V), Kafkaris/Kıbrıs ([BD], no. 21906/04, §§ 68-76, AİHM 2008), Vinter ve Diğerleri/Birleşik Krallık ([BD], no. 66069/09, 130/10 ve 3896/10, §§ 59-81, AİHM 2013 (alıntılar)), ve Harakchiev ve Tolumov/Bulgaristan (no. 15018/11 ve 61199/12, §§ 157‑174, AİHM 2014 (alıntılar)) kararlarında bulunabilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
21. Başvuran Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında, gözaltında tutulduğu sırada avukat yardımından faydalandırılmadığından şikâyetçi olmuştur. Başvuran aynı hüküm kapsamında, ailesiyle irtibata geçemediğini ve gözaltında geçirdiği iddia edilen sürenin aşırı uzun olduğunu belirtmiştir.
22. Başvuran Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında, adil bir şekilde yargılanmadığını ileri sürmüştür. Bu bakımdan başvuran, yargılamayı yapan mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığını, elinin durumuna ilişkin ek bilirkişi raporu alınması talebinin reddedildiğini ve polise verdikleri ifadelerinde kendisi aleyhine tanıklık eden birtakım sanıkların ifadelerinin doğruluğunu sorgulaması için kendisine imkân verilmediğini ileri sürmüştür.
23. Başvuran Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamında, Kürt asıllı olması dolayısıyla ayrımcı muameleye maruz kaldığından şikâyetçi olmuştur.
24. Başvuran son olarak Sözleşme’nin 3. maddesine dayanarak, Suriye’de gözaltında tutulduğu sırada aşağılayıcı muameleye maruz kaldığından şikâyetçi olmuştur. Başvuran özellikle Suriye’deki cezaevi koşullarının onur kırıcı olduğunu, Türkiye’ye nakledilirken zincirlendiğini ve gözlerinin bağlandığını iddia etmiştir. Başvuran bu bağlamda ayrıca, Almanya’da ikamet izni bulunması nedeniyle, Suriye makamları tarafından Türkiye’ye nakledilmesinin yasa dışı olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, Türkiye’de ifade verdiği sırada kendisini suçlayıcı ifadeleri imzalamaya zorlandığını belirtmiştir. Başvuran ayrıca, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının mahiyeti itibariyle Sözleşme’nin 3. maddesinin ilkelerine aykırı olduğunu ileri sürmüştür.
A. Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetler
25. Başvuran, gözaltında tutulduğu sırada avukatlık yardımından faydalandırılmadığı hususunda şikâyette bulunmuştur. Ayrıca, ailesiyle iletişim kurmasına izin verilmediğini ileri sürerek; gözaltında tutulduğu sürenin uzunluğu hakkında şikâyetçi olmuştur.
26. Mahkeme, başvuranın gözaltında tutulduğu süreçte avukatlık yardımından faydalandırılmadığına ilişkin şikâyetinin, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Diğer şikâyetlere ilişkin olarak, başvuranın gözaltı süresinin 18 Ağustos 2003 tarihinde sona erdiğini; başvurunun ise 30 Haziran 2005 tarihinde, diğer deyişle altı aydan daha fazla bir süre sonra gerçekleştirildiğini kaydetmektedir.
27. Başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddeleri kapsamında, altı aylık süre sınırının dışında gerçekleştirilmesinden dolayı reddedilmesi gerekmektedir.
B. Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetler
1. Avukat yardımından yoksunluk
28. Başvuran, gözaltındayken avukat yardımından faydalandırılmadığını iddia etmiştir.
29. Hükümet, başvuranın bu türden bir haktan feragat etmesi nedeniyle bu iddiaya karşı çıkmıştır.
30. Mahkeme ilk olarak, ilgili tarihte gözaltında tutulan kişilere yönelik olarak avukatlık yardımının sağlanması hakkında herhangi bir hukuki kısıtlama bulunmadığını gözlemlemektedir (aksi yöndeki karar için bk. Salduz / Türkiye [BD], no. 36391/02, § 14, AİHM 2008, ulusal mevzuat için bk. §§ 27-29). Ayrıca, başvuranın, yakalanan kişilerin haklarını açıklayan iki (2) adet form imzaladığı tartışmasız bir gerçektir. Bu formlara göre, başvurana sessiz kalma hakkının ve avukatlık yardımı hakkının hatırlatılmasına rağmen, avukat yardımına ihtiyacı olmadığını belirtmiş ve jandarma ve sonrasında savcılık önünde ifade vermiştir (bk. yukarıdaki 7 ve 8. paragraflar).
31. Mahkeme, başvuranın mahkeme önünde yargılamanın hiçbir aşamasında, avukat atanması talebinin yerel makamlarca reddedildiği yönünde bir beyanda bulunmadığını gözlemlemektedir. Dava dosyasında, başvuranın kendi isteğiyle ve kesin bir suretle, ifadesinin alınması sırasında avukatlık yardımından faydalanma hakkından feragat etmeye karar vermediğini gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır (bk. Başar / Türkiye (k.k.), no. 17880/07, 15 Nisan 2011, ve Diriöz / Türkiye, no. 38560/04, §§ 28-38, 31 Mayıs 2012).
32. Mahkeme mevcut davanın koşulları kapsamında, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
2. Yargılamayı yürüten mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı
33. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesine uygun olarak bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanmadığını iddia etmiştir. Bu bağlamda, herhangi bir detay vermeksizin, yargılamasının kendi fikrine göre tarafsız olarak değerlendirilemeyecek Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde başladığını ileri sürmüştür.
34. Mahkeme, 1999 yılında Anayasanın değiştirilmesinin ardından, devlet güvenlik mahkemelerinde görev yapan askeri hakimlerin yerini sivil hakimlerin aldığını kaydetmektedir. Mevcut davada, başvurana yönelik ceza yargılamaları bahsedilen bu değişikliğin ardından 2001 yılında başlamıştır. Ancak Mahkeme, geçmişte benzer şikâyetleri incelediğini ve Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edilmediğine hükmettiğini yinelemektedir (bk. İmrek / Türkiye (k.k.), no. 57175/00, 28 Ocak 2003). Mahkeme mevcut davada, geçmiş davalardaki bulgularından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir özel koşul tespit edememektedir.
35. Sonuç olarak, başvurunun bu bölümü, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmelidir.
3. Başvuran hakkındaki ceza yargılamalarının adil olup olmadığı hakkında
36. Başvuran yerel mahkemeler önünde adil bir şekilde yargılanmadığı hakkında şikâyette bulunmuştur. Bu hususta, yerel mahkemelerin, elinin yaralanmasına ilişkin ek bir bilirkişi raporu alma talebini reddettiğini ileri sürmüştür. Ayrıca, yargılamayı yürüten mahkemenin, iç hukuku yorumlayamadığını ifade etmiştir. Zira, Ceza Kanunu’nun 125. maddesi yerine, daha yumuşak hükümleri kapsamında mahkum edilmesi gerektiği kanısındadır. Başvuran ayrıca, kendisi aleyhinde tanıklık eden şahidin ifadelerine itirazda bulunmak için kendisine fırsat sunulmadığı konusunda şikâyetçi olmuştur.
37. Hükümet esas olarak, tanıkların incelenmesi hakkının, sınırsız olmadığını ileri sürmüş olup; başvuranın avukat danışmanlığı olmaksızın kendi beyanları temelinde mahkûm edildiği bir dava olan Latimer / Birleşik Krallık ((k.k.), no. 12141/04, 31 Mayıs 2005) davasına dayanarak, başvuranın beyanlarına atıfta bulunmaktadır.
38. Mahkeme, Sözleşme’nin 19. maddesi uyarınca, Sözleşmeye Taraf Devletlerin taahhüt ettikleri yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlama yükümlülüğü bulunduğunu yinelemektedir. Mahkeme, yerel mahkemeler tarafından hukuki veya maddi hatalar gerçekleştirildiğini iddia eden bir başvuruyu inceleme konusunda yetkili olmadığını; ancak bu tür hataların Sözleşme’de öngörülen herhangi bir hak veya özgürlüğü ihlal ettiği kanısına varması durumunda, incelemeye yetkili olacağını hatırlatmaktadır (bk. Schenk / İsviçre, 12 Temmuz 1988, § 45, Seri A no. 140). Mahkeme ayrıca, davalıların ileri sürdükleri delillerin uygun olup olmadığının yerel mahkemeler tarafından değerlendirildiğini kaydetmektedir (bk. Barberà, Messegué ve Jabardo / İspanya, 6 Aralık 1988, § 68, Seri A no. 146). Mahkeme Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesinin; sanık hakkında hüküm verilmesinden önce kendisinin aleyhine olan tüm ifadelerin, çekişmeli yargılamanın gerçekleşmesi amacıyla sanığın iştirakiyle kamuya açık bir duruşmada alınması ilkesini benimsediğini hatırlatmaktadır. Bu ilkenin istisnası mümkündür, ancak bunlar, kural olarak, tanık ifade verdiğinde veya yargılamanın sonraki aşamalarından birinde, sanığa; kendisine karşıt olan bir tanığı sorgulama veya itiraz etme imkânının yeterli ve uygun derecede verilmesini gerektiren savunma tarafının haklarını ihlal etmemelidir (bk. Al-Khawaja ve Tahery / Birleşik Krallık [BD], no. 26766/05 ve 22228/06, § 118, AİHM 2011).
39. Mahkeme mevcut davada, başvuranın durumunun yargılamanın iki aşamasında bütünüyle incelendiğini ve Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay kararlarının, iç hukuk ve davanın kendine özgü koşulları temelinde verildiğini kaydetmektedir. Mahkeme bu hususta, başvuranın ek bir bilirkişi raporu alınması yönündeki talebinin yerel mahkeme tarafından reddedildiğini, zira bu tür bir raporun sonucunun belirleyici olmayacağına karar verildiğini kaydetmektedir. Bu durumun dayandırıldığı neden, başvuranın sağ elinin silah kullanamayacak şekilde kısmi olarak sakatlandığı Kasım 1992’den önce silahlı saldırılarda yer aldığının tespit edilmesidir. Mahkemeye göre, çıkarılan bu sonuç kovuşturmaya tabi tutulduğu sonraki eylemlere katılıp katılmadığının tespitini gereksiz kılmıştır.
40. Ayrıca, başvuranın mahkûmiyetinin terörden suçlanan diğer kişilerin ifadelerine dayandırıldığını iddia etmesine rağmen; Mahkeme, başvuranın ve avukatlarının yargılamaların herhangi bir aşamasında, bu tanıkların incelenmesini talep etmediklerini, bunun yerine; yerel mahkeme tarafından dikkate alınmayan bir dönem olan Kasım 1992’den sonra ateşli silah kullanılmaması iddiasına odaklandıklarını gözlemlemektedir.
41. Mahkeme, başvuranın hiçbir zaman, yasadışı örgütün temsilcilerinden biri olarak faaliyetlere katıldığını inkâr etmediğini kaydetmektedir. Jandarma ve savcı tarafından ifadesinin alınması sırasında başvuranın dile getirdiği itirafların kabul edilebilirliği ve güvenilirliği, başvuranın avukatla temsil edildiği çekişmeli yargılamalar sırasında birkaç kez incelenmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın görüşmeler sırasındaki tutumunu dikkate alarak; önceki itiraflarını gönüllü bir şekilde dile getirdiği konusunda şüphe bulunmadığını tespit etmiştir. Özellikle, başvuranın itiraflarına dayanmanın hakkaniyete aykırı olacağı derecede, tutuklanması sırasında savunmasız durumda olduğuna veya baskıya maruz bırakıldığına ikna olmamıştır. Mahkeme mevcut davanın koşullarında, dava dosyasında, yerel mahkemeler önünde gerçekleşen yargılamaların adil olmadığı veya başvuranın savunma haklarının zayıflatıldığı sonucuna varılabilecek herhangi bir unsur veya görüş tespit edememektedir.
42. Mahkeme yukarıdakiler ışığında, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlalinin söz konusu olmadığı sonucuna varmıştır. Başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksun olup; Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
C. Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetler
43. Başvuran, Sözleşme’nin 14. maddesi uyarınca, Kürt kökenli olmasından dolayı ayrımcılığa maruz kaldığını iddia etmiştir.
44. Mahkeme, başvuranın iddialarını, kendisine iletilen deliller ışığında incelemiş olup; dayanaktan yoksun olduğu kanısına varmıştır.
45. Başvurunun bu kısmı, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmelidir.
D. Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetler
1. Başvuranın Suriye’de gözaltına alınması
46. Başvuran Sözleşme’nin 3. maddesine dayanarak; öncelikle Şam’da gözaltındayken Suriye makamları tarafından maruz bırakıldığı muameleden şikâyetçi olmuştur.
47. Mahkeme, Suriye’nin Sözleşme’ye taraf olmadığını ve başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35 § 3 maddesi anlamında Sözleşme hükümleriyle kişi bakımından bağdaşmaz olduğunu kaydetmektedir.
2. Başvuranın Türkiye’de gözaltına alınması
48. Başvuran ayrıca, jandarma tarafından kendini suçlayıcı beyanda bulunmaya zorlandığını iddia etmiştir. Bu bağlamda, gözaltındayken psikolojik baskıya maruz bırakıldığını iddia etmiştir.
49. Mahkeme, kötü muamele iddialarının, uygun delillerle desteklenmesi gerektiğini yinelemektedir. Mahkeme bu delilleri değerlendirmek için genellikle “makul şüphenin ötesinde” delil standardını uygulamaktadır (bk. Talat Tepe / Türkiye, no. 31247/96, § 48, 21 Aralık 2004). Ancak bu tür deliller, yeterince güçlü, açık ve tutarlı çıkarımların ve benzeri aksi ispatlanmamış maddi karinelerin bir arada olması ile elde edilebilir (bk. Labita / İtalya [GC], no. 26772/95, § 121, AİHM 2000-IV).
50. Mahkeme mevcut davada, başvuranın gözaltında bulunduğu süreçte fiziksel veya psikolojik baskıya maruz bırakıldığını gösteren herhangi bir delil sunmadığını gözlemlemektedir. Ayrıca, bu tür bir delil elde edemediğini veya elde etmesinin engellendiğini ileri sürmemiştir. Mahkeme bu bağlamda, dava dosyasına eklenen iki sağlık raporunda, başvuranın vücudunda kötü muameleye dair herhangi bir iz bulunmadığını ve yerel mahkemeler önünde gerçekleşen yargılamaların veya AİHM önündeki davanın herhangi bir aşamasında, başvuranın bu raporların gerçek olup olmadığı konusunda itirazda bulunmadığını veya bu raporları hazırlayan doktorların kendisini düzgün şekilde muayene etmediklerini iddia etmediğini kaydetmektedir. Bu nedenle Mahkeme, başvuranın savunulabilir bir iddianın temelini ortaya koymadığı kanısındadır.
51. Başvurunun bu kısmı, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğundan reddedilmelidir.
3. “Ağırlaştırılmış müebbet cezasına” ilişkin şikâyet
52. Başvuran ayrıca Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında, kendisine verilen müebbet hapis cezasının, incelenme veya hafifletilme imkânı bulunmamasından dolayı, insanlık dışı bir ceza niteliği taşıdığını iddia etmiştir.
53. Hükümet, bir ceza hükmünün infaz edilme biçimlerinin Sözleşme kapsamında yer almadığı kanısına vararak; Sawoniuk / Birleşik Krallık ((k.k.) no. 63716/00, AİHM 2001-VI) davasına ilişkin verdiği karara atıfta bulunmuştur.
54. Yeniden inceleme fırsatı olmaksızın, müebbet hapis cezasının Sözleşme’nin 3. maddesine uygunluğunun, yukarıda bahsedilen Vinter ve Diğerleri kararında (§§ 104, 107-115, 119, ve 123-131), Büyük Daire tarafından incelendiği dikkate alındığında; Mahkeme bu itirazı reddetmektedir.
55. Hükümet ayrıca, başvuranın bu şikâyeti yerel makamların bilgisine sunmamasından dolayı iç hukuk yollarını tüketmediğini vurgulamıştır.
56. Mahkeme, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının” indirgenemez nitelikte olmasının, ulusal mevzuattan kaynaklandığını gözlemlemektedir (bk. yukarıdaki 19. paragraf). Bu itibarla başvuran, şikâyetine ilişkin olarak etkin iç hukuk yollarına sahip olmamıştır. Ayrıca Hükümet, ilgili tarihte mevcut bir iç hukuk yolunun var olduğunu kanıtlayamamıştır. Bu nedenle Mahkeme, Hükümet’in itirazını reddetmektedir.
57. Bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmamasından ve kabul edilemezliğe ilişkin başka bir gerekçe bulunmamasından dolayı, kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
II. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
58. Başvuran, gözden geçirilme imkânı olmaksızın hükmolunan müebbet hapis cezasının, Sözleşme’nin 3. maddesinin şartlarına uygun olmadığını belirtmiştir. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
59. Hükümet, özetle, Mahkemenin Vinter ve Diğerleri (yukarıda anılan) kararında, toplum açısından tehlike arz etmeye devam eden bir suçlu göz önüne alındığında, ıslah amacına asla ulaşılamayacağının vurgulandığını belirtmiştir.
A. Mutlak müebbet hapis cezaları açısından gözden geçirme mekanizmasının oluşturulma ihtiyacına ilişkin genel ilkeler
60. Mahkeme, yetişkin suçlulara, özellikle de ağır suçlar nedeniyle müebbet hapis cezası verilmesinin, tek başına, Sözleşme’nin 3. veya başka bir maddesine aykırılık teşkil etmediğini veya Sözleşme’nin herhangi bir maddesi uyarınca yasaklanmadığını hatırlatmaktadır. Ancak, bir yetişkine, indirim yapılamayacak mahiyette müebbet hapis cezasının verilmesi, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında bir sorun ortaya çıkarabilmektedir (bk. yukarıda anılan Kafkaris, §§ 97 ve 98 ve yukarıda anılan Vinter ve Diğerleri, §§ 106 ve 107).
61. Mahkeme, bu ilkenin özel fakat bağlantılı iki yönünü, yukarıda anılan Vinter ve Diğerleri kararında aşağıdaki gibi doğrulamıştır (108 ve 109. paragraflar ve ayrıca bu kapsamda yer alan atıflar):
“108. İlk olarak, müebbet hapis cezası, sırf uygulamada ceza süresinin bitimine kadar infaz edilebilecek olması nedeniyle indirim yapılamayacak bir nitelik kazanmaz. Müebbet hapis cezasında hukuken ve fiilen indirim yapılabilecek olması halinde, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında herhangi bir sorun ortaya çıkmaz. Bu anlamda, Mahkeme, müebbet mahkûmunun, iç hukukta, salıverilme imkânından faydalanma hakkına sahip olması, ancak toplum açısından tehlike arz etmeye devam ettiği gerekçesiyle bu imkânın kendisine tanınmaması halinde, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında herhangi bir sorunun ortaya çıkmayacağının altını çizmiştir. Zira Devletlerin, Sözleşme uyarınca, kamunun şiddet suçundan korunmasına yönelik tedbirleri almak gibi bir yükümlülükleri vardır ve ağır bir suçtan hüküm giymiş bir kişiye, kamu güvenliğinin korunması için gerekli olduğu hallerde, cezaevinde tutulmaya devam etmesine imkân sağlayacak belirsiz süreli bir ceza verilmesi, Sözleşme’de yasaklanmış bir uygulama değildir. Esasında, suçlunun yeniden suç işlemesini önlemek, hapis cezasının “esas amaçlarından” biridir. Bu durum, özellikle de cinayetten veya kişiye karşı işlenmiş başka ağır suçlardan hüküm giymiş olanlar için geçerlidir. Sırf bu mahkûmların uzun süre cezaevinde kalmış olmalarından dolayı, Devletin kamunun korunması konusundaki pozitif yükümlülüğü azalmaz. Devletler, müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş kişileri, tehlike arz etmeye devam ettikleri sürece cezaevinde tutmaya devam ederek bu yükümlülüğü yerine getirebilir.
109. İkinci olarak, Mahkeme, bir davada hükmedilen müebbet hapis cezasının indirim yapılamayacak mahiyette bir ceza olarak tanımlanıp tanımlanamayacağını belirlerken, müebbet mahkûmunun salıverilme ihtimalinin olduğunun söylenip söylenemeyeceğini tespit etmeye çalışmıştır. İç hukukta, müebbet hapis cezasının, çevrilmek, hafifletilmek veya iptal edilmek üzere ya da mahkûmun şartlı olarak tahliye edilmesi amacıyla incelenmesine imkân tanındığı hallerde, Sözleşme’nin 3. maddesine yeterince uygunluk sağlanmış olacaktır.”
62. Mahkeme, müebbet hapis cezası verilenler de dahil olmak üzere, tüm mahkûmlara ıslah yolunda ilerleme kaydetme ve başarılı olmaları halinde salıverilme imkânı tanınması gerektiği yönündeki ilkeyi doğrulayan Avrupa ve uluslararası hukuk unsurlarını inceledikten sonra, müebbet hapis cezalarıyla ilgili olarak Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında belirli tespitlerde bulunmuştur (yukarıda anılan Vinter ve Diğerleri, §§ 119-122):
“119. Mahkeme, (...) müebbet mahkûmunun davranışlarında, cezaevinde tutulmasının devamını haklı kılacak meşru cezalandırma gerekçelerinin ortadan kalktığı anlamına gelecek kadar önemli değişimlerin yaşanıp yaşanmadığının ve cezanın infazı sürecinde ıslah yolunda bu derece bir ilerleme kaydedilip kaydedilmediğinin ulusal makamlarca değerlendirilmesini sağlayacak bir yeniden inceleme işlemi kapsamında, müebbet hapis cezası bağlamında, Sözleşme’nin 3. maddesinin, cezada indirim yapılabilmesini gerektirecek şekilde yorumlanması gerektiği kanısına varmıştır.
120. Ancak, Mahkeme, ceza adaleti ve cezalandırma bağlamında Sözleşme’ye Taraf Devletlere tanınması gereken takdir yetkisi dikkate alındığında yeniden inceleme işleminin ne şekilde (yürütme mercileri veya adli merciler tarafından) yapılması gerektiğini belirlemenin Mahkemenin görevi olmadığının altını çizmektedir. Yine aynı gerekçeyle, söz konusu yeniden inceleme işleminin ne zaman yapılması gerektiğini belirlemenin de Mahkemenin görevi olmadığı kaydedilmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, mevcut karşılaştırmalı ve uluslararası hukuk belgelerinde, müebbet hapis cezasının, verildiği andan en geç yirmi beş yıl sonra yeniden incelenmesine ve daha sonrasında ise belirli aralıklarla incelemeye tabi tutulmasına imkân tanıyan bağımsız bir mekanizmanın oluşturulmasına destek verildiğini gözlemlemektedir.
121. Bu tespitten de anlaşıldığı üzere, iç hukukta bu tür bir incelemeye imkân tanınmadığı hallerde, mutlak müebbet hapis cezası, Sözleşme’nin 3. maddesinin standartlarını karşılamayacaktır.
122. Yeniden inceleme işlemi, ceza verildikten sonra yapılması beklenen bir işlem olmasına karşın, mutlak müebbet mahkûmu, cezasına ilişkin yasal koşulların Sözleşme’nin 3. maddesinin şartlarına uygun olmadığı şeklindeki şikâyetini dile getirmek için, belirsiz bir süre boyunca beklemek ve cezasını çekmeye devam etmek zorunda kalmamalıdır. Bu durum, hem hukuk güvenliği ilkesine hem de Sözleşme’nin 34. maddesinin anlamı dahilinde mağdur sıfatına ilişkin genel ilkelere aykırıdır. Ayrıca, iç hukukta, hüküm verildikten sonra cezada indirim yapılamayacağı hallerde, mahkûmun, ıslah uygulamasının neticesine bağlı olarak, gelecekte belirsiz bir tarihte salıverilme imkânından yararlanma fırsatı verilmesini sağlayacak bir mekanizmanın oluşturulup oluşturulmayacağını dahi bilmeden ıslah olmak için çaba göstermesini beklemek saçma olacaktır. Mutlak müebbet mahkûmunun, hakkında ceza hükmü kurulduğu anda, salıverilme imkânından faydalanabilmek için ne yapması gerektiğini ve hangi koşullarda bu imkânın sağlanabileceğini, örneğin, cezasının ne zaman yeniden inceleneceğini veya incelenmesinin talep edileceğini bilmeye hakkı vardır. Sonuç olarak, iç hukukta mutlak müebbet hapis cezasının yeniden incelenmesine yönelik herhangi bir mekanizma veya imkân sağlanmadığı hallerde, mutlak müebbet hapis cezasının infazının ilerleyen aşamalarından ziyade, ceza hükmü kurulduğu anda, Sözleşme’nin 3. maddesi açısından bir aykırılık ortaya çıkmaktadır.”
B. Somut dava
63. Mahkeme, başvuranın, Devletin birliğini bozmaya ve toprakların bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik terör eylemlerinde bulunduğu gerekçesiyle, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına” mahkûm edildiğini belirtmektedir. Bu tür bir ceza, başvuranın, tehlike arz edip etmediği konusunda herhangi bir değerlendirmeye tabi tutulmaksızın ve belirli bir süre sonra şartlı tahliye ile salıverilme ihtimali olmaksızın, ömrünün geri kalanını cezaevinde geçireceği anlamına gelmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Öcalan (no. 2), §§ 182-186, Mahkemenin Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamındaki şikâyetlere ilişkin tespitleri).
64. Mahkeme, başvuranın eski Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca mahkûm edildiğini ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında 5275 sayılı Kanun’un 107. maddesine göre, başvuranın durumunun, şartlı tahliye veya zamanaşımı kapsamı dışında kaldığını belirtmektedir (yukarıda anılan Öcalan (no. 2), § 202).
65. İç hukukta sağlık gerekçesiyle salıverilme imkânının öngörülmüş olmasına rağmen, Mahkeme, bu tür bir imkânın veya affın, meşru cezalandırma gerekçelerinin ortadan kalmış olmasına dayanılarak “salıverilme ihtimali” kavramına karşılık geldiğinin söylenemeyeceğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Vinter ve Diğerleri, § 129 ve yukarıda anılan Öcalan (no. 2), § 203).
66. Öte yandan, iç hukukta mutlak müebbet hapis cezasının gözden geçirilmesine yönelik herhangi bir mekanizma veya imkân sağlanmadığı hallerde, mutlak müebbet hapis cezasının infazının ilerleyen aşamalarından ziyade, ceza hükmü kurulduğu anda, Sözleşme’nin 3. maddesi açısından bir aykırılık ortaya çıkmaktadır (yukarıda anılan Vinter ve Diğerleri, § 122).
67. Dolayısıyla, Mahkeme, dava dosyasında, yukarıda anılan Öcalan (no. 2) davasında vardığı sonuçtan farklı bir sonuca varmasını gerektirecek herhangi bir unsur, delil veya ulusal mahkeme kararı örneği bulunmadığı kanaatindedir. Mahkeme, bu nedenle, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
68. Mahkeme, ayrıca, başvuranın cezaevinde tutulmaya devam etmesini haklı kılacak meşru cezalandırma gerekçelerinin ortadan kalktığı şeklinde bir iddiada bulunmadığının da altının çizilmesi gerektiği kanaatindedir ve ihlal tespitinin, başvurana yakın zamanda salıverilmesi yönünde bir umut vereceği şekilde anlaşılmaması gerektiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Vinter ve Diğerleri, §§ 108, 120 ve 131, yukarıda anılan Öcalan (no. 2), § 207; ayrıca bk. yukarıda anılan Harakchiev ve Tolumov, §§ 247‑268).
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
69. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
70. Başvuran, 40.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
71. Hükümet, bu talebe itiraz etmiştir.
72. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği yönündeki tespitinin tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine karar vermiş ve bu doğrultuda bu başlık altında herhangi bir miktara hükmetmemiştir (bk. yukarıda anılan Vinter ve Diğerleri, § 136).
B. Masraf ve giderler
73. Başvuran, ayrıca, aldığı yasal hizmet ve yaptığı idari masrafları içerecek şekilde, Mahkeme önündeki masraf ve giderleri için, 2.207,85 sterlin talep etmiştir.
74. Hükümet, başvuranın ödenmesini talep ettiği masrafların fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunu kanıtlayamadığını ileri sürmüştür.
75. Mahkeme içtihadına göre, başvuranın masraf ve giderlerini geri alabilmesi için, söz konusu masraf ve giderlerin fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerekmektedir. Mahkeme, somut davada, mevcut belgeleri, yukarıda belirtilen kriterleri ve ihlal tespitini göz önünde bulundurarak, Mahkeme önündeki işlemler için 1.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmıştır.
C. Gecikme faizi
76. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Müebbet hapis cezasıyla ilgili şikâyetin kabul edilebilir olduğuna, başvurunun geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna;
2. Başvurana verilen müebbet hapis cezasının gözden geçirilme imkânının bulunmaması nedeniyle, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. İhlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından, tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
4. (a) Davalı Devlet tarafından, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde; ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden sterline çevrilmek üzere, başvurana, masraf ve giderler için, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 1.000 avro (bin avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 15 Eylül 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithNebojša Vučinić
Yazı İşleri MüdürüBaşkan Vekili
Full & Egal Universal Law Academy