AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KERMAN / TÜRKİYE
(Başvuru No. 35132/05)
KARAR
STRAZBURG
22 Kasım 2016
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Kerman / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani
veBölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 11 Ekim 2016 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Hüseyin Serhat Kerman’ın (“başvuran”) 12 Eylül 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 35132/05) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosu’na bağlı Avukat M.M. Kurşun tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, bilhassa özgürlük ve güvenlik hakkınınve âdil yargılanma hakkının ihlâl edildiğiniiddia etmektedir.
4. Başvuru, 14 Eylül 2009 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1962 doğumludur ve Tekirdağ’da ikamet etmektedir.
6. Başvuran, olayların meydana geldiği dönemde, albay rütbesine sahip bir askeri doktor olarak görev yapmaktaydı. Başvuran, Kıbrıs adasının kuzey bölümünde, Girne Askeri Hastanesi’nde başhekim olarak çalışmaktaydı. İlgili daha önce 2004 yılına kadar Elazığ’da benzer görevlerde bulunmuştur.
7. Elazığ Askeri Savcılığı tarafından, 6 Nisan 2005 tarihinde, başvuran hazırlık soruşturması kapsamında “ifade sahibi” sıfatıyla ifade vermek üzere14 Nisan 2005 tarihinde savcılığa çağrılmıştır.
8. Başvuran ifade sırasında kamu ihalelerine fesat karıştırdığına dair hakkında şüphe duyulan, Elazığ Hastanesi’nin tıbbi ürün müdürlerinden biri olan B.I.C’ye destek ve koruma sağladığı yönündeki çok sayıda tanığın iddialarına cevap vermeye davet edilmiştir.Başvuran ayrıca, hastanenin ihtiyacı olmayan ürünleri satın aldığını ve tedarik ettiği bu ürünlerin fiyatlarının piyasadan yüksek olduğunu belirten bilirkişi raporu hakkında görüş bildirmek üzere davet edilmiştir.Son olarak başvuran, bir bankacının ifadesiylesomut olayda kendisinin yatırdığı miktarlarlar ve tıbbi malzeme ticareti yapan bir firma yöneticisi tarafından kendi hesabına yatırılan nakit ödemeler konusunda sorgulanmıştır.
9. Başvuran tanıkların yönelttikleri suçlamaları reddetmiş ve B.I.C’nin söz konusu eylemlerinden bilgisi olmadığını belirtmiştir. Başvuran kendisine verdiği tedaviye karşılıkE.S. (yukarıda anılan yöneticinin kız kardeşi) tarafından bir ödeme yapıldığını belirtmiştir. Bununla birlikte başvuran, ödeme yapılmasını istemediği gerekçesiyle aynı gün meblağı iade etmiştir.
10. Başvuran aynı gün Elazığ Askeri Mahkemesi tarafından sorgulanmıştır ve suç işlendiğine dair ciddi ipuçlarının varlığını ve askeri disiplinin sürdürülmesinin gerekliliğini göz önünde bulunduranmahkeme üç üyesinin oybirliğiyle başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
11. Malatya Askeri Mahkemesi, 2 Mayıs 2005 tarihinde, başvuranın tutukluluk kararına karşı yapmış olduğu itiraz başvurusunu reddetmiştir.
12. Askeri savcılık 11 Mayıs 2005 tarihinde Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 75 ve 78. maddelerine dayanarak başvuranın olası tahliye durumunu re’sen incelemiştir. Savcılık aynı gün verdiği bir kararla, tutuklama nedenlerinin ortadan kalkmadığını belirterek, ilgilinin tutukluluğunun devamına karar vermiştir. Savcı re’sen inceleme tarihini 10 Haziran 2005 tarihi olarak belirlemiştir.
13. Başvuran, 30 Mayıs 2005 tarihinde, mahkemeye iletilmek üzere savcılığa tahliye talebinde bulunmuştur.
14. Savcılık, 10 Haziran 2005 tarihinde yaptığı re’sen inceleme kapsamında başvuranın tahliye edilmesine yer olmadığı kanaatine varmıştır. İlgilinin talebi ile ilgili olarak, talep, savcılığın aleyhte bildirdiği görüşü ile birlikte Elazığ Askeri Mahkemesi’ne iletilmiştir.
15. Mahkeme aynı gün suçun ağırlığı ve vasfını, tutuklu bulunduğu süreyi ve askeri disiplinin sıkı bir şekilde korunmasının gerekliliğini göz önünde bulundurarak talebi reddetmiştir.
16. Başvuran, bu karara karşı itiraz başvurusunda bulunmuştur.
17. Malatya Askeri Mahkemesi, 16 Haziran 2005 tarihinde, söz konusu itiraz başvurusunu reddetmiştir.
18. Savcılık 30 Haziran 2005 tarihinde soruşturmayı tamamlamış ve nüfuzunu kötüye kullanmak ve ihaleye fesat karıştırmak suçlamasıyla başvuran hakkında iddianame düzenlemiştir.
19. Aynı gün başvuran savcıdan yeni bir tahliye talebinde bulunmuştur. Başvuran savcılıktan özellikle Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulüne Dair 353 Sayılı Kanun’un 78. maddesinin 2. fıkrasınca kendisine verilen tahliye yetkisinin kullanılmasını aksi takdirde aynı Kanun’un 75. maddesi uyarınca talebinin mahkemeye iletilmesini talep etmiştir.
20. Başvuran, 7 Temmuz 2005 tarihinde Elazığ Askeri Mahkemesinden soruşturmanın tamamlanması için savcılığın iddianameyi göndermesini talep etmiştir.
21. Başvuran, 7 Temmuz ve 3 Ağustos 2005 tarihleri arasında mahkemeye doğrudan ya da avukatı aracılığıyla pek çok kez tahliye talebinde bulunmuştur.
22. 4 Ağustos 2005 tarihinde yapılan ilk duruşmada suçlamaların tamamını inceleyen mahkeme, başvuranın 14 Nisan 2005 tarihli tutukluluk kararının kaldırılmasına karar vermiş ve tutuklama nedenlerinin ortadan kalktığı kanaatiyle ilgilinin serbest bırakılmasına hükmetmiştir.
23. Askeri mahkeme 20 Kasım 2009 tarihinde başvuranı görevini kötüye kullanmak suçundanmahkûm etmiştir. Mahkeme bu suça karşılık gelen cezadan daha önce tutuklu kaldığı müddetindüşülmesi gereken süreyibir yıl on beş gün olarak değerlendirmiştir.Ancak, mahkeme Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi gereğince « denetimli serbestlik »olarak adlandırılan bu süreçte başvuran hakkında herhangi bir yükümlülüğe hükmedilmeyeceğini belirterek beş yıl boyunca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının yerinde olacağını değerlendirmiştir. Mahkeme bu süreçte kasten bir suç işlenmediği takdirdehükmün açıklanması geri bırakılan karar ile öngörülen cezanın kaldırılması ve davanın düşmesi gerektiğini eklemiştir.
24. Başvuran, beraat etmesi gerektiğini ileri sürerek, bu karara karşı itiraz başvurusunda bulunmuştur. Malatya Askeri Mahkemesi, 17 Mayıs 2010 tarihinde, söz konusu itirazı reddetmiştir.Bu mahkemegörevinin, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Askeri Yargıtay içtihatı gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair koşulların oluşup oluşmadığını tespit etmeklesınırlı olduğunu ve istinaf mahkemesinin yapacağı üzere hiçbir durumda davayı esastan incelemekle görevli olmadığını belirtmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
A. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Hakkında
25. Somut olayda, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
Madde 231
Hükmün Açıklanması ve Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması
“(...)
(5) (...) yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir (...) [Hükmün açıklanmasının geri bırakılması], kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.
(6) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için:
a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması;
b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri [ile] duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,
c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi gerekir.
Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez.
(...)
(8) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. (Ek cümle: 18.6.2014-6545/72 md.) “Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez.” Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın denetimli serbestlik tedbiri olarak;
Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın denetimli serbestlik tedbiri olarak;
a) (...) Bir meslek veya sanat sahibi olmasını sağlamak amacıyla bir eğitim programına devam etmesine (...);
b) (...) bir kamu kurumunda veya özel [olarak] aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına;
c) Belli yerlere gitmekten yasaklanmasına, belli yerlere devam etmek hususunda yükümlü kılınmasına ya da takdir edilecek başka yükümlülüğü yerine getirmesine,
karar verilebilir.
Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur.
(...)
(10) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir.
(11) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir.
(...)
(12) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir.”
B. Tutukluluk Halinin Devam Etmesi Gerekliliğinin İncelenmesi Hakkında
26. 353 Sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 78. maddesinin olaylar döneminde ifade edilen şekli, Askeri savcı soruşturmanın niteliğine göre tutukluluk halinin devamına lüzum görmezse, savcıya tutuklu bulunan şüpheliyi soruşturma sırasında tahliye etme yekisi vermektedir.
27. Aynı kanunun 75. maddesi savcıya, otuzar günlük süreler içinde tutukluluk halinin devamına lüzum olup olmadığını incelenmesi yükümlülüğünügetirmektedir. Sanığın serbest bırakılmasını uygun bulmadığı takdirde, bir sonraki incelemenin otuz gün içinde ne zaman yapılacağını sanığa bildirmesi gerekir.
28. Aynı kanun tutuklulunun söz konusu tarih itibariyle tahliyesini talep edebileceğini öngörmektedir. Savcılığın, söz konusu talebi görüşü ile birlikte mahkemeye sunması gerekmekteydi. Mahkeme kararına itiraz edilebilmekteydi.
C. Haksız Tutukluluk Halinde Tazminat Hakkı
29. Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında 466 sayılı Kanun’un 1. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“1. Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan;
2. Yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen;
3. Yakalanıp veya tutuklanıp da kanuni süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan;
4. Hâkim önüne çıkarılmaları için kanunda belirtilen süre geçtikten sonra hâkim kararı olmaksızın hürriyetlerinden yoksun kılınan;
5. Yakalanıp veya tutuklanıp da bu durumları yakınlarına hemen bildirilmeyen;
6. Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarındakovuşturma yapılmasına (...) yer olmadığına veyahut beraatlarına veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;
7. Mahkûm olup da tutuklu kaldığı süre hükümlülük süresinden fazla olan veya (...) sadece para cezasına mahkûm edilen kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir.”
30. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“a. Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan;
b. Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,
c. Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,
d. Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,
e. Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına (...), beraatlarına karar verilen veya haklarında cezadan muaf tutulmaları yönünde bir karar verilen ; (...);
f. Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan (...),
g. Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, (...) açıklanmayan,
h. Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,
(...)
k. Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,
Kişiler, (...) zararlarını, Devletten isteyebilirler.
(...)”
31. CMK’nın 142. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.”
32. 23 Mart 2005 tarihli ve 5320 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 6. maddesi Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. ve devamı maddeleri hükümlerinin 1 Nisan 2005 tarihinden itibaren yapılan « işlemler» hakkında uygulanacağını, bu tarihten önceki işlemler hakkında ise 466 Sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağını belirtmektedir.
33. Kanun bununla birlikte işlem teriminin sadece tutukluluk kararını ya da tutukluluğun kendisini kapsayıp kapsamadığını belirtmemektedir.
D. İddianamenin İadesi
34. CMK’nın 174. maddesinde, mahkemenin iddianameyi tamamlaması için savcılığa iade edebilmesi öngörülmekteydi (bk. daha fazla ayrıntı için,Ökten/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 22347/07, 3 Kasım 2011).
35. 353 Sayılı Kanun’un Ek 1. maddesi aksine bir hüküm bulunmadıkça Ceza Muhakemesi Kanunu’nun askeri yargıda da uygulanmasını öngörmektedir.
36. Askeri Yargıtay, 27 Temmuz 2005 tarihli bir karar ile Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 174. maddesi hükümlerinin, iddianamelere itiraz edilemeyeceğini düzenleyen 353 Sayılı Kanun’un 115. maddesi uyarınca askeri mahkemelerde uygulanamayacağı değerlendirmesini yapmıştır.
E. Askeri Mahkemelerin Bağımsızlığı Hakkında
37. Anayasa,hâkimlerin bağımsızlığı ilkesini kabul etmekte ve yargı erklerinin kullanılmasında hâkimlere ve mahkemelere genelge gönderilmesinin, tavsiye ya da telkinde bulunulmasının yanı sıra emir ve talimat verilmesini yasaklamaktadır.
38. Bu ilkeler, 357 sayılı “Askeri Hâkimler” Kanunu’nda ele alınmıştır.
39. Söz konusu Kanun’un 16. maddesinde, askeri hâkim ve savcıların tayinlerinin/atamalarının Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın imzaladığı bir kararname ile yapıldığı ve bu işlemin, Cumhurbaşkanı tarafından onaylandığı öngörülmektedir. Ayrıca söz konusu maddede, ilgili kişilerin meslek yaşamları sırasında tayinlerinin/atamalarının yapılamayacağı dönemler de belirtilmiştir.
40. Hem eski Ceza Kanunu’nda hem de yeni Ceza Kanunu’nda hâkimleri etkileme teşebbüsü ve hâkimlere emir vermek veya bu kişiler üzerinde baskı kurmak suç sayılmıştır.
41. Olayların meydana geldiği dönemde, askeri mahkemeler iki askeri hâkim ve bir subay üyeden oluşmaktaydı.Karar verilme aşamasındabir subayın varlığı, yargı bağımsızlığı anayasal ilkesiyle bağdaşmaması nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 7 Mayıs 2009 tarihli kararla çıkarılmıştır.Yüksek Mahkeme hâkim subayın askeri hâkimlerin aksine görevleri süresince askeri yükümlülüklerinden bağışık olsalar da bağımsızlığı adına gerekli teminatların tamamının bulunmadığını ve kendilerinden üst rütbelere tabi olduklarını belirtmektedir. Öte yandan Yüksek Mahkeme herhangi bir hükmün her dava için farklı bir subayın atanmasında askeri makamları engellemediği koşulunu vurgulamıştır.
42. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan şekliyle 357 sayılı Kanun’un 12. maddesi uyarınca, “askeri hâkimlerin” terfii, rütbe kıdemliliği ve kademe ilerlemesi yapmaları, subay sicil belgesinin de aralarında bulunduğu sicil belgelerine bağlıdır.
43. Bu hükümde, “söz konusu belgeye” göre, hâkim ve savcıların mahkemenin bağlı olduğu askeri birimin komutanının değerlendirmesine tabi tutuldukları öngörülmekteydi.
44. Anayasa Mahkemesi, 8 Ekim 2009 tarihli kararında askeri hâkimleri, askeri hiyerarşinin müdahalesine dâhil edensicildeğerlendirme sistemininbir bölümünü, yargı bağımsızlığı ilkesine aykırı olduğu değerlendirmesiyle iptâl etmiştir.
45. Mahkeme, ulusal düzenlemeye ve Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda belirtilen kararlarına ilişkin ayrıntılar için, Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye ([BD], No. 24014/05, §§ 85-104, 14 Nisan 2015) davasına atıfta bulunmaktadır.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
46. Başvuran suç işlediğine dair makul şüpheler bulunmaksızın ve askeri disiplinin korunması amacıyla gözaltına alındığından ve tutuklandığından şikâyet etmektedir. Bu tutukluluğun gerekçesinin Sözleşme tarafından öngörülmediğini belirterek, özgürlüğünün kısıtlanmasının bu metnin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendine aykırı olduğunu değerlendirmektedir. Sözleşme’nin somut olayla ilgili bölümü şu şekildedir:
“1. (...) Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;”
47. Mahkeme öncelikle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinin, ancakbir ceza yargılaması çerçevesinde kişinin suç işlediğine dair makul şüphelerin bulunması halinde mahkeme önüne çıkarılması amacıyla tutuklanmasına karar verilebileceğini düzenlediğini hatırlatmaktadır. Tutuklama kararında esas alınması gereken şüphelerin « kabul edilebilirliği »,5. maddenin 1. fıkrasının c) bendi ile sağlanan korumanın esas unsurunu oluşturmaktadır.Makul şüphelerin varlığı, söz konusu kişinin üzerine atılı suçu işlemiş olabileceğine dair objektif bir gözlemciyi ikna edebilecek nitelikte olguların veya bilgilerin varlığını gerektirmektedir. Ancak son olarak, makul olarak kabul edilebilecek durumlar, somut olaya ilişkin koşulların tamamına bağlıdır (Dinç ve Çakır/Türkiye, no. 66066/09, § 44, 9 Temmuz 2013).
48. Mahkeme ardından, Sözleşme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası, c) bendinin, soruşturmayı yapan görevlilerin, yakalandığı anda kişiyi suçla itham etmek için yeterli delilleri toplamış olması gerekliliğini öngörmediğini hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası, c) bendine göre soruşturmanın konusu, tutukluluk süresince kişinin yakalanmasına dayanak oluşturan somut şüphelerin doğruluğunu kanıtlayarak veya bu şüpheleri ortadan kaldırarak soruşturmayı tamamlamaktır.Dolayısıyla, şüphelerin doğmasına yol açan olgular ile ceza yargılamasının sonraki aşamasında tartışılacak olan ve mahkûmiyete ya da hatta suçlamaya gerekçe oluşturacak olan olguların aynı seviyede değerlendirilmemesi gerekmektedir (Murray/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 55, A serisi no.300-A ve Kerinçsiz/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 59359/10, §§ 30 ve 31, 23 Haziran 2015 ve bu kararda yer alan atıflar).
49. Mahkeme somut olayda başvuran iddia ediyor gibi görünmesine karşılık, tutuklanmasının yalnızca askeri disiplinin korunmasına bağlı değerlendirmelere dayanmadığını gözlemlemektedir. Esasentutuklama kararı, askeri disiplinin sürdürülmesiniasılgerekçe olarak belirtse de karar, ilk etapta suç işlendiğine dair ciddi ipuçlarının varlığını da belirtmektedir.
50. Mahkeme bu bağlamda bir ya da birden fazla suçun başvuran tarafından işlenmesi hakkındaki suçlamalardan ağırlıklı olarak şüpheli hesap hareketlerinin yanı sıra başvuran aleyhinde verilen tanık beyanlarının olduğunu gözlemlemektedir.
51. 5. maddenin 1. fıkrasınınşüphe aşamasında gerekli olgusal gerekçe seviyesi ile ilgili olarak belirttiği şartları göz önünde bulunduran Mahkeme, bu unsurların, tarafsız bir gözlemciyi, kovuşturulan suçları başvuranın işlemiş olabileceğine ikna etmeye yönelik oldukları kanaatine varmaktadır. Bu nedenle başvuranın bir suç işlemiş olduğuna dair makul şüpheler mevcuttur ve bu kişinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi ile uyum içinde tutuklanarak yetkili adli merci önüne sevk edilmesihususunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Mahkeme, bu bağlamda başvuranın şikâyetinin tutukluluk gayesiyle sınırlı olduğunu ve bu kişinin tutuklanmasını haklı göstermek adına ileri sürülen gerekçelerin Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde makul ve yeterli olmadıklarına dair şikâyette bulunmadığını kaydetmektedir.
52. Sonuç olarak, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 3. FIKRASININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
53. Başvuran, tutuklanmasına karar veren hâkim ve savcıların bağımsız olmadıklarını ileri sürmektedir.Başvuran, bu bağlamda, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir. Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası aşağıdaki gibidir:
“İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin derhal bir yargıç veya yasayla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılması zorunludur.”
54. Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir.
55. Mahkeme, bu şikâyetin biri savcılığın diğeri mahkemenin müdahalesi olmak üzere sırasıyla incelemenin yerinde olacağı iki dalı içerdiği görüşündedir.
A. Askeri Savcının Bağımsızlığı Hakkında
56. Başvuran kendisine göre iki kez tutukluk halinin devamına karar veren askeri savcının bağımsız olmadığından şikâyet etmektedir.
57. Mahkeme, başvuranın askeri mahkeme tarafından 6 Nisan 2005 tarihinde tutuklandığı görüşündedir.
58. Savcı 11 Mayıs ve 10 Haziran 2005 tarihleri arasında verdiği iki karar ile başvuranın tutukluluk durumu hakkındahüküm vermiştir.
59. Mahkeme bununla birlikte bu hükümlerin, tutuklanmasına dair verilen karar ile benzer durumda olmadığı kanısına varmaktadır.
60. Söz konusu olan Askeri Mahkemeler Kururluş ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 78. maddesi ile soruşturma süresince bir tutuklunun tahliye edilmesi için verilen hakkın kullandırılması imkânı,savcılığın yalnızca otuz günde bir değerlendirmesiyle alınan kararlardan ibarettir.
61. Savcılık başvuranın tahliye edilmesi imkânı olmadığı kanaatine varsa ve bu kararların bu kişinin tutukluluk halinin devamıyla sonuçlansa bile her halükarda bu kararlar başvuranın tutuklanmasına yasal bir zemin teşkil etmemektedir. Aslında bahse konu tutukluluk, askeri mahkemenin 6 Nisan 2005 tarihli kararını esas almaya devam etmektedir.
62. Bu nedenle savcının «yargı yetkisini kullanmak üzere kanunen yetkili kılınan diğer bir hâkim olarak» kabul edilip edilmediğinin belirlenmesi gerekli değildir.
63. Savcılığın yukarıda anılan iki hükmün, 5. maddenin 3. fıkrası ile teminat altınan alınan başvuranın hakkını ihlâl ettiğine ilişkin şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve kabul edilemez olarak beyan edilmesi gerekmektedir.
B. Askeri Mahkeme’nin Bağımsızlığı Hakkında
1. Kabul Edilebilirlik Hakkında
64. Bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve diğer yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, Mahkeme, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
2. Esas Hakkında
a) Tarafların İddiaları
65. Başvuran, mahkeme üyelerinin bir yandan bünyelerinde bir subay bulundurmaları diğer yandan askeri hâkimlerin sicil notuna tabi olmaları nedeniyle bağımsız olarak kabul edilemeyeceklerini savunmaktadır.
66. Başvuran bu bağlamda Anayasa Mahkemesi’nin bir yandan askeri mahkemelerin bünyelerinde bir subay bulundurmasının diğer yandan silahlı kuvvetlerin yüksek rütbesine dâhil olan askeri hâkimlerinsicil değerlendirme sisteminin bağımsızlık ilkesine aykırı olduğunudeğerlendirdiği7 Mayıs ve 8 Ekim 2009 tarihli kararlarını örnek olarak göstermektedir.
67. Hükümet, başvuranın tutuklanmasına karar verenaskeri mahkemenin bağımsız olduğunu değerlendirmektedir. Hükümet, Mahkeme’nin askeri mahkeme üyelerine sunulan teminatları göz önünde bulundurarak,üyelerin Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında bağımsız oldukları kanaatine vardığı Hakan Önen/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 32860/96, 10 Şubat 2004) kararını örnek vermektedir. Hükümet, Mahkeme’nin Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyeleri hakkında aynı sonuca vardığıYavuz/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 29870/96, 25 Mayıs 2000) kararını örnek olarak göstermektedir.
68. Başvuran, karşılık olarak Yavuz kararının cezai alanda karar veren askeri mahkemelerle ilgili olmadığını ancak idari yargı ile ilgili olduğunu ifade etmektedir. Başvuran, Hakan Önen davası hakkında Gürkan / Türkiye (no. 10987/10, §§ 13-20, 3 Temmuz 2012) davasındaki içtihatında bir değişiklik yaptığını ifade etmektedir.
b) Mahkeme’nin Değerlendirmesi
69. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının, yakalanan veya tutuklanan herkesin derhal bir yargıç veya adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılmasını gerektirdiğini hatırlatmaktadır.
70. Ayrıca Mahkeme, içtihadından ileri gelen ilkelere göre, yürütme kuvveti tarafından bir bireyin özgürlük hakkına yapılan ihlallerin adli denetiminin Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının güvencesinin temel unsurunu teşkil ettiğini hatırlatmaktadır. Bir “hâkim/savcının”, bu hüküm anlamında, “adli görevlerini” yerine getirdiğinin kabul edilebilmesi için, hâkim/savcının, tutuklu kişi için keyfiliğe ya da haksız şekilde özgürlükten yoksun bırakılmaya karşı güvenceler sunan bazı koşulları yerine getirmesi gerekir. Dolayısıyla, “hâkim-savcı” yürütme kuvvetinden ve taraflardan bağımsız olmalıdır (Pantea/Romanya, no. 33343/96, § 236, AİHM 2003‑VI (özetler)).
71. Somut olayda, Mahkeme, başvuranın tutuklanmasına karar veren Askeri Mahkeme’nin, iki askeri hâkimden ve bir subaydan oluştuğunu gözlemlemektedir.
72. Subay konusu ile ilgili olarak Mahkeme, bu kişinin hâkimlere sağlanan anayasal teminatlardan yararlanmadığını belirlemektedir. Aslında subay, mahkemede görevli olduğu sürece subay olarak hizmet vermeye devam etmekte ve bu ünvanla askeri disipline tabi olmaktadır. Mahkeme öte yandan hâkim olan subayların atanmalarının ordunun idari görevlerindeki yetkilileri tarafından yapıldığını dikkate almaktadır. Mahkeme bu koşullarda tutuklamaya hükmeden bu mahkeme üyesinin, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası anlamında « hâkim » sıfatına sahip olabilmesi için yeterli bağımsızlık teminatlarına haiz olmadığı kanısına varmaktadır. Mahkeme bununla birlikte Anayasa Mahkemesi’nin bu subayın askeri mahkemeler bünyesindeki varlığının, yargı bağımsızlığı ilkesinin ihlâlini teşkil ettiği değerlendirmesini yaptığını gözlemlemektedir.
73. Mahkeme diğer hâkimler ile ilgili olarak, sicil sistemlerinin hâkim subayları ordunun yüksek rütbelerinin müdahalesine dâhil ettiğini tespit etmektedir. Mahkeme, askeri hiyerarşinin bir üyesinin « subay sicil notları» aracılığıyla hâkimler hakkında bir etki uygulayabileceği ihtimalinin,hâkimlerin yerine getirmek zorunda oldukları bağımsızlık görünümünehalel getirecek nitelikte olduğu kanısındadır. Mahkeme ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin bu durumda yargı bağımsızlığı ilkesinin bir ihlâlini tespit ettiğini belirlemektedir.
74. Üç hâkimden birinin bağımsız olmadığı ve diğer iki bağımsızlık bakımından mevcut olan anlayışlar göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, başvuranın tutuklanmasına hükmeden askeri mahkemenin, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının gerekliliklerini yerine getirmediğini değerlendirmektedir.
75. Dolayısıyla, bu hüküm ihlâl edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 4. FIKRASININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
76. Başvuran, tutuklanmasına karşı itiraz başvurusunda bulunma hakkının ihlâl edilmesinden şikâyet etmektedir.Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasını ileri sürmektedir. Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“4. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve, eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”
77. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
78. Bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve diğer yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, Mahkeme, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
79. Başvuran tutuklama kararına karşı itirazlarını iletmiş olduğu mahkemenin, bağımsız olmadığını savunmaktadır.
80. Hükümet, başvuranın Askeri Mahkemeler Kanunu uyarınca tutuklanmasına ve tutukluluk halinin sürdürülmesine karşı hâkim önünde pek çok kez kullanmış olduğu itirazimkânına sahip olduğunu da belirtmektedir. Hükümet başvuran ve avukatının bu başvurular kapsamındaki iddialarını sunmaları için gerekli her türlü kolaylığa sahip olduklarını da görüşlerine eklemektedir.
81. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının yakalanan veya tutuklanan herkese, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının « yasaya uygunluğunu » incelenmesi için bir mahkemeye başvuru yapma hakkı verdiğini hatırlatmaktadır.5. maddenin 4. fıkrasına ilişkin yargılama usulünün 6. maddenin - farklı amaçları izleyen iki düzenleme (Reinprecht / Avusturya, no. 67175/01, § 39, AİHM 2005‑XII) – medeni hukuk ve ceza davaları için öngördüğüne benzer teminatlar ile birlikte uygulanması gerekmediği takdirde, bu yargılama usulünün adli bir nitelik kazanması ve söz konusu özgürlükten yoksunluk durumuna uyan teminatları sunması gerekmektedir (Altınok/Türkiye, no. 31610/08, § 45, 29 Kasım 2011).
82. Bağımsızlık,«mahkeme» kavramının en önemli kurucu unsurlarından birini temsil etmekte ve sonuç olarak 5. maddenin 4. fıkrası ile verilen teminatın temel koşullarından birini oluşturmaktadır (bkz., aynı anlamda D.N./İsviçre [BD] kararı, no. 27154/95, § 42, AİHM 2001‑III).
83. Mahkeme somut olayda tutukluluğunun yasaya uygunluğunun kontrol edilmesi için başvuran tarafından yapılan başvuruların, Elazığ Askeri Mahkemesi tarafından incelenmiş olduğunu gözlemlemektedir. Bu mahkemenin red kararlarına karşı yapılan itiraz başvuruları ise Malatya Askeri Mahkemesi tarafından incelenmiştir.
84. Mahkeme 5. maddenin 3. fıkrası alanında tespit ettiği aynı engelin bu iki mahkeme kararında da bulunduğunu tespit etmektedir.Mahkeme bu mahkemelerin bağımsızlık teminatlarının yetersizliğini dikkate alarak başvuranın, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası gereklerine uyan bir başvurudan yararlanmadığı kanısına varmaktadır.
85. Dolayısıyla, bu hüküm ihlâl edilmiştir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN5. FIKRASININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
86. Başvuran kendisine tazminat imkânı sağlayan hiçbir etkin başvuru yoluna sahip olmadığından şikâyet etmektedir. Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasının ihlâl edildiğini özet olarak şu şekilde belirtmektedir:
“Bu madde hükümlerine aykırı bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkes tazminat hakkına sahiptir.”
A. Tarafların İddiaları
87. Hükümet başvuranın Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinin 1. fıkrası ile öngörülen başvuru yoluna sahip olduğunu belirtmektedir. Bu başvuru yolu tutukluluk süresi bağlamındaki şikâyetini telafi edecek nitelikte idi.
88. Başvuran kendi ifadelerine göre tutukluluğunun yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girişinden önce gerçekleştiği düşünülürseHükümet tarafındantavsiye edilen başvuru yolununun kullanılamadığını savunmaktadır.
B. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
1. Kabul Edilebilirlik Hakkında
89. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasında belirtilen tazminat hakkının, bu hükmün diğer paragraflarından birinin ihlal edildiğinin ulusal bir makam ya da Sözleşme kuruluşları tarafından tespit edilmesini gerektirdiğini hatırlatmaktadır(N.C./İtalya [BD], no. 24952/94, § 49, AİHM 2002‑X).
90. Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına orantılı olarak ileri sürdüğü bu şikâyet(başvuranın tutuklanmasına hükmeden mahkemenin bağımsız olmaması) ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası (tutukluluğun yasaya uygunluğu hakkında karar verilmesine imkân sağlayan etkin başvuru yolunun bulunmaması) ile ilgili olarak Mahkeme, şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle karşılaşmadığını değerlendirmekte ve dolayısıyla başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmektedir.
91. Mahkeme, savcılığın bağımsız olmamasının yanı sıra şikâyetin 5. maddenin 1. fıkrasını kapsayan bölümü ile ilgili olarak 35. maddenin 3. fıkrası a) bendi anlamında Sözleşme hükümleri ileratione materiae(konu bakımından) bağdaşmadığı ve 35. maddenin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği kanısına varmaktadır.
2. Esas Hakkında
92. Mahkeme Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinin olaylar döneminde yürürlükte olmadığını ve yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nunuygulama koşullarına ilişkin 6. maddesinin, 466 Sayılı Kanun ile uygulanmaya devam edilen 1 Haziran 2005 tarihinden önceki olaylar için uygulanmayacağını açıkça öngördüğünü dikkate almaktadır.
93. Oysaki Mahkeme, ne Ceza Muhakamesi Kanunu’nun 141. maddesinin ne de 466 Sayılı Kanun’un, yasaya dayanan bağımsızlığın bulunmaması ve itiraz başvrusu yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi nedeniyle maruz kalınan zararın tazmini için imkân sağlamadığını tespit etmektedir.
94. Hükümet bu bağlamda başvuranlara benzer durumda bulunan davacıya Ceza Muhakemesi Kanunu’nun bu hükmünü esas alarak bir tazminat ödenmesine ilişkin herhangi bir adli karar ibraz etmemiştir.
95. Mahkeme bu nedenle, ne Hükümet tarafından belirtilen tazminat yolunun ne de 466 Sayılı Kanun’un, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası gereklerini yerine getiren bir başvuru yolu teşkil etmediği kanaatine varmaktadır.
96. Dolayısıyla Mahkeme, bu hükmün ihlâl edildiği sonucuna varmaktadır.
V. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
97. Başvuran, ayrıca bu aşama boyunca bir avukat yardımından yararlandırılmadığından ve söz konusu yapılan suçlamalar ve haklarının savcılık tarafından ilk ifadesi sırasında kendisine bildirilmediğinden şikâyet etmektedir. Başvuran ek olarak kamu hukukunun baskıcı mahkemelerinde var olduğunu iddia ettiği şekliyle, iddianamenin savcılığa iade mekanizmasının askeri mahkemelerde bulunmamasından şikâyet etmektedir. Başvuran şikâyetlerine dayanak olarak Sözleşme’nin 6, 13 ve 14. maddelerini ileri sürmektedir.
98. Hükümet, başvuranların iddialarına itiraz etmektedir.
99. Başvuran tarafından dile getirilen şikâyetlerin âdil yargılanma hakkıyla ilgili olduğunu tespit eden ve olayların hukuki nitelendirilmesinde takdir yetkisine sahip olduğunu hatırlatan Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 6. maddesi çerçevesinde incelenmesinin yerinde olacağını değerlendirmektedir. Sözleşme’nin 6. maddesinin somut olayla ilgili bölümleri şu şekilde ifade edilmektedir:
“1. Herkes davasının,(...)cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalarınesası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş,bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkınasahiptir.
(...)
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
a) Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede,(...) ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;
(...)
c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;”
100. Mahkeme, beraat kararı ya da mahkûmiyet kararının iptal edilmesinin ardından başvuranın, Sözleşme’nin 6. maddesinin güvence altına aldığı hakların “mağduru” olarak değerlendirilemeyeceğinin yerleşik içtihadında yer aldığını hatırlatmaktadır(Bouglame/Belçika (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 16147/08, 2 Mart 2010).
101. Ayrıca, ceza davasının, başvuran tarafından yeni bir suçun işlenmemesi halinde kaldırılması ile sonuçlandığı veerteleme süresinin de sona erdiği Kaplan/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 56566/00, 28 Eylül 2009) davasında Mahkeme, sonucunda nihai bir mahkûmiyet almayan başvuran, 6. madde bağlamındaki şikâyetin incelemesinin devamında Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında bir menfaat hakkı doğduğunu iddia edemez.
102. Mahkeme, Turhan/Türkiye davasında (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 53648/00, 17 Haziran 2004) benzer bir yaklaşım benimsemiştir.
103. Mahkeme somut olayda başvurana yönelik ceza yargılamasının sonucunda askeri mahkemenin beş yıl süre ile hükmün açıklanmasının ertelenmesine karar verdiğini gözlemlemektedir. Askeri Mahkeme ayrıca bu sürenin sonuna kadar bir suç işlenmediği takdirde davanın açılmamış sayılmasınakarar vermiştir. Buna ek olarak erteleme süresi içinde başvurana hiçbir sorumluluk yüklenmemiştir.
104. Mahkeme bu bağlamda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi ile öngörüldüğü şekilde bir cezanın açıklanmasının ertelenmesinin bir mahkûmiyetin infazının ertelenmesinden farklı olduğunun hatırlatılmasında yarar görmektedir. Fark, ilk aşamada bir cezanın infazının ertelenmesi halinde suçluluğun tespiti ya da karar varlığını sürdürürken, ertelemenin bitiminde suçluluğu teyit eden karar ve tüm sonuçların ortadan kalkması ile ilgilidir (Böber/Türkiye, no. 62590/09, § 35, 9 Nisan 2013).
105. Mahkeme beş yıllık sürenin geçtiğini dikkate almaktadır.
106. Mahkeme,başvuranınbu koşullarda nihai olarak mahkûm edilmemesi, aleyhine hüküm açıklanmaması ya da adli siciline (en azından ihtilaf konusu yargılamanın sonucu olarak) işlenmemiş olması ve yargılamanın adil bir şekilde yapılmadığına ilişkin şikâyetiile ilgili tüm olumsuz sonuçların ortadan kaldırılmış olması nedeniyle, âdil yargılanma hakkına müdahalenin mağduru olduğunun düşünülemeyeceği kanısına varmaktadır.
107. Bu nedenle başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetleri kabul edilemezdir ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyaınca reddedilmeleri gerekmektedir.
VI. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
108. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
109. Başvuran maddi zarar nedeniyle 152.920 avro (EUR) ve manevi zarar nedeniyle 250.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran masraf ve giderler ile ilgili olarak herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmadan avukat ücreti için 7.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran ek olarak tercüme giderleri için 263 avro ve taşıma ücretleri için 100 avro talep etmektedir.
110. Hükümet bu iddalara itiraz etmektedir. Hükümet maddi zarar başlığı altında dile getirilen talebin dayanaksız ve belgesiz olduğu ve maddi zarar olarak sunulan bu talebin aşırı olduğu kanısındadır. Hükümet masraf ve giderler konusunda başvuranın gerçekliğini ve gerekliliğini kanıtlamadığını ileri sürmektedir. Sonuç olarak Hükümet Mahkeme’yi Sözleşme’nin 41. maddesi çerçevesinde sunulan talepleri tümüyle reddetmeye davet etmektedir.
111. Mahkeme, iddia edilen maddi zarar ve tespit edilen ihlâller arasında herhangi bir bağ bulunmadığı görüşündedir. Mahkeme buna karşın başvuranın belli bir manevi zarara uğradığını değerlendirmektedir. Bu bakımdan Mahkeme 6.500 avronun makul olduğunu ve ilgiliye ödenmesi gerektiği kanısındadır.
112. Mahkeme, masraf ve giderler konusunda bir başvurana, yalnızca masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masrafların iade edilebildiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, elinde bulunan somut olaya ilişkin belgeleri ve yerleşik içtihatını göz önünde bulundurarak başvurana tercüme ve taşıma giderleri için 363 avro meblağın ödenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
113. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranı uygulamanın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. Oybirliğiyle,başvurunun, başvuranın tutuklanmasına karar veren Askeri Mahkeme’nin bağımsız olmadığına ilişkin Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamındaki şikâyetlerle ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası ve 5. fıkrasına ilişkin şikâyetlerle ilgili kısmının kabul edilebilir olduğuna;
2. Oyçokluğuyla, başvurunun Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetlere ilişkin kısmının kabul edilemez olduğuna;
3. Oybirliğiyle, başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
4. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin5. maddesinin 3. fıkrasının ihlâl edildiğine;
5. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlâl edildiğine;
6. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasının ihlâl edildiğine;
7. Oybirliğiyle,
a) Davalı devletin, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, başvuranlara aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:
i. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 6.500 avro (altı bin beş yüz avro);
ii. Kendisi tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 363 avro (üç yüz altmış üç avro);
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
8. Oybirliğiyle, âdil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 22 Kasım 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, işbu karara, aşağıda belirtilen ayrık görüşler eklenmiştir:
– Hakimler Lemmens, Kjølbro ve Ravarani’nin ortak karşıt görüşü;
– Hakim Lemmens’in mutabık görüşü
S.H.N.
J.L.
HÂKİMLER LEMMENS, KJØLBRO VE RAVARANI’NIN KARŞIT GÖRÜŞLERİ
(Tercüme)
1. Çoğunluğa göre başvuranın ceza davası bağlamında Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlâl edildiği iddialarına ilişkin şikâyeti, başvuranın Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında mağdur niteliğinden söz edilemeyeceği gerekçesiyle kabul edilemezdir (kararın 96. ve 105. paragrafları). Yukarıda ifade edilen nedenlerle görüş ayrılığımızı saygıyla ifade etmekteyiz.
2. Başvuran, askeri doktor olarak görevyaptığı sırada suç işlemekleitham edilmiştir. Başvuran hakkında yapılan suçlamalara itiraz etmekte ve beraatini savunmaktadır (kararın 9. ve 24. paragrafları). Bununla birlikte askeri mahkeme 20 Kasım 2009 tarihli karar ile başvuranı atılı suçlardan dolayı suçlu bulmuştur. Askeri mahkeme başvuranı bir yıl on beş gün hapis cezasına mahkum etmiş ancak Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi uyarınca beş yıl süreyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Ancak, askeri mahkeme denetimli serbestlik süresince başvuran hakkında herhangi bir yükümlülüğe hükmedilmeyeceği ve bu süreçte kasten bir suç işlenmediği taktirde hükmünün açıklanması geri bırakılan karar ile öngörülen cezanın kaldırılması ve davanın düşmesi gerektiğikanaatine varmıştır (kararın 23. paragrafı).
3. Çoğunluğa göre başvuran «kesin olarak mahkum edilmediği, aleyhine açıklanan cezai hüküm olmadığı ya da adli siciline işlemediği (...) ve âdil yargılanmadığı bağlamındaki şikayetine ilişkin tüm olumsuz sonuçlar ortadan kaldırıldığı için»Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlâlinin mağduru olarak düşünülemez (kararın 104. paragrafı).
4. Mahkeme’nin yerleşik içtihatına göre bir sanığın tahliyesi, genel olarak 6. maddenin usuli teminatlarının ihlâlinin mağduru olduğu varsayımını düşündürmemektedir (bk. diğer kararlar arasında, Heaney ve McGuinness/İrlanda, no. 34720/97, § 43, AİHM 2000‑XII ve Quinn/İrlanda, no. 36887/97, § 43, 21 Aralık 2000).
5. Başvuran somut olayda beraat ettirilmemiştir. Tam aksine atılı suçları işlediğinin makul şüphenin ötesinde tespit edildiğini değerlendiren askeri mahkemecebaşvuranı suçlu bulunmuştur.
6. Bize göre çoğunluk tarafından örnek olarak verilen davalar Mahkeme’nin tespitlerini desteklemeye izin vermemektedir zira bu davalar mevcut davaya açıkça benzememektedirler. Bunun yanı sıra Bouglame/Belçika (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 16147/08, 2 Mart 2010 kararında Mahkeme, « (...) müteakiben başvuranın beraat etmiş olduğunu ve bu beraatin kesin olduğunu», «başvuranın davadan olumlu bir sonuç elde edemediğini» özellikle vurgulamıştır. Ayrıca Mahkeme, Kaplan/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 56566/00, 28 Eylül 2004 kararında« başvuranın kesin hüküm gücü kazanan herhangi bir mahkûmiyetin» ve « mahkûmiyeti kesinleşmiş herhangi bir kararın konusu olmadığını» açık bir biçimde esas almıştır. Mahkeme Turhan /Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 53648/00, 17 Haziran 2004 tarihli kararında aynı şekilde « başvuranın kesin hüküm gücü kazanmış herhangi bir mahkumiyetin konusunu teşkil etmediğini» açık bir dille ifade etmiştir. Dolayısıyla Mahkeme tarafından örnek olarak verilen davaların hiçbirisinde başvuran kesin ve icrai bir kararla suçlu bulunmamıştır. Ayrıca Mahkeme, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kapsayan iki Türk davasında da özellikle kesinleşmiş bir mahkumiyetin bulunmamasını dayanak almıştır.
7. Daha önceden belirtildiği şekilde başvuran somut olayda kendisine isnat edilen suçlardan mahkum edilmiş ve yaptığı itiraz başvurusunun 17 Mayıs 2010 tarihinde reddedilmesiyle karar kesinleşmiştir (kararın 24. paragrafı).Bakış açımıza göre beş yıl erteleme süresince başvuranın kasıtlı yeni bir suç işlememesiyle onu herhangi bir cezaya çarptırmamak farksızdır.
8. Bize göre ceza davasındakiusuli hatalardan şikâyet eden bir başvuranın işlenen bir suç nedeniyle suçlu bulunmuşken kendisinin hiçbir cezaya çarptırılmaması nedeniylebu davanın hakkaniyetli olmadığını Mahkeme önünde şikâyet edememesini kabul etmek güçtür.6. madde ile izlenen hedeflerden biri,hiçkimsenin cezai alanda âdil olmayan bir yargılama nedeniyle bir suçlamanın zanlısı olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat çekmektir. Başvuran âdil olmayan bir ceza yargılamasının sonunda suçlu bulunduğunu belirtmiştir; oysaki çoğunluğa göre başvuran, hükmün açıklanması ertelendiği ve denetimli serbestlik süresince hiçbir suç işlemediği için bu hakkaniyet eksikliğinden şikâyet edememiştir.
9. Daha önceden ifade ettiğimiz durumun dışında Mahkeme’nin somut olaya ilişkin tespitinin sahip olabileceği bazı olumsuz sonuçları vurgulamak isteriz. Şayet Mahkeme beş yıl denetimli serbestlik süresinin bitiminden önce başvuruyu karara bağlamış olsaydı, âdil yargılanmamaya ilişkin şikayeti esastan inceleyebilirdi. Bize göre Mahkeme’nin yetkisi, bir başvurunun kabul edilmesi için başvuruyu ivedilikle ele almasına bağlı olmamalıdır. Ayrıca başvuran biri Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlâl edildiğine ilişkin olarak âdil olmayan bir yargılamanın sonunda suçlu bulunduğu ve diğeri suçlu bulunduğu cürümünSözleşme’nin 7. maddesinin ihlâline ilişkin « bir suç teşkil etmediği »bağlamında iki şikâyet dile getirmiş olsaydı, Mahkeme, çoğunluğa göre birincisini değil ikinci şikâyeti inceleyebilecekti.
10. Bakış açımıza göre bu noktadan itibaren başvuran, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasından bağımsız olarak kendisine göre suçlu bulunması nedeniyle adil yargılanamadığını varsayabilecektir. Sözleşme’nin 6. maddesi çerçevesinde başvuran tarafından ileri sürülen şikâyetin Mahkemece yapılan inceleme sonucunu göz önünde bulundurduğumuzda başvuran tarafından iddia edilen bu hükmün ihlâl edildiği ya da ihlâl edilmediği hakkında karar vermenin gerekli olmadığı kanısına varmaktayız.
HAKİM LEMMENS’İN MUTABIK GÖRÜŞÜ
1. Sözleşme’nin 5. maddesinin 3, 4 ve 5. fıkralarının ihlâl edildiğinin tespiti için meslektaşlarım ile birlikte oy kullandım. Ancak 5.maddenin 3. ve 4[1]. fıkralarının ihlâl edildiğini tespit etmek için çoğunluğun esas aldığı gerekçelerin bir bölümü ile ilgili olarak bazı çekincelerim mevcuttur.
2. Çoğunluk, bir yandan anayasal bağımsızlık ilkesinin subay için uygulanmaması diğer yandan iki askeri hâkime uygulanan sicil sistemini göz önünde bulundurarak askeri mahkemenin bağımsız bir yargı olmadığını değerlendirmektedir(bk. özellikle kararın 72-73. paragrafları).
Subay konusunda aynı fikirdeyim (72. paragraf).Buna karşın askeri hakimler konusunda da çoğunluk çok uzağa gitmesin isterim (73. paragraf).
3. Mevcut davadaki başvurunun 2005 yılında yapıldığını ve davanın aynı yıl düzenlenmiş olan özgürlük yoksunluğu ile ilgili olduğunu hatırlatmakta sakınca görmemekteyim.
Mahkemeo dönemde askeri hâkimlerin tayin ve atama biçiminin (Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın müşterek kararnamesi ile Cumhurbaşkanı’nın onayına sunulmasıyla) ve en azından askeri bir suç teşkil edebilen olaylarla ilgili yargılamayı askeri bir memurun yapmasının gerektiği çerçevede, mahkemenin bağımsızlığına ilişkin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının gerekliliklerini sağlayarak görevlerini yerine getirirken onlara verilen teminatların (dört yıl boyunca yerlerinin değiştirilememesinin ve yürütme gücü önünde verdikleri kararlardan dolayı sorumlu tutulamayacaklarının) sonucu olduğu görüşündeydi (Önen/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 32860/96, 10 Şubat 2004). Kanımca, öncelikle Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. ve 4. fıkralarının kıyaslanabilir ancak daha esnek olan gereklilikleri açısından da, aynı durumun söz konusu olduğu sonucuna varılabilirdi.
Elbette bu içtihat,askeri bir mahkemenin, bir sivilin cezai konudayargılaması gerektiği durumdabile genelde bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak değerlendirilemeyeceği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır(bk. örnek olarak, Ergin/Türkiye (no. 6), no. 47533/99, §§ 38-54, AİHM 2006‑VI (özetler), Düzgören/Türkiye, no. 56827/00, §§ 20-21, 9 Kasım 2006, Bülbül/Türkiye, no. 47297/99, §§ 20-28, 22 Mayıs 2007, Onaran/Türkiye, no. 65344/01, § 19, 5 Haziran 2007, Özel ve diğerleri/Türkiye, no. 37626/02, § 29, 31 Ocak 2008, Satık/Türkiye (no. 2), no. 60999/00, §§ 40-49, 8 Temmuz 2008 ve İçen/Türkiye, no. 45912/06, §§ 28-46, 31 Mayıs 2011). Mevcut dava bu kategorideki davalara girmemektedir.
4. Türk Anayasa Mahkemesi’nin 8 Ekim 2009 tarihli mevcut kararında hatırlattığı şekilde askeri hâkimleri, askeri hiyerarşinin müdahalesine dâhil eden sicil değerlendirme sistemi bölümünü, yargı bağımsızlığı ilkesine aykırı olduğu değerlendirmesiyle iptâl etmiştir(bk. kararın 44. paragrafı). Özellikle askeri hâkimlerin sicil değerlendirmelerine ilişkin 357 Sayılı Kanununun 12. maddesini iptal etmiştir(daha fazla bilgi için, bk. Tanışma/Türkiye, no. 32219/05, §§ 41-50, 17 Kasım 2015).
5. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, Anayasa Mahkemesi, 2012 yılında Gürkan davasını incelerken Mahkememizin dikkatini çekmemiş gibi görünüyor. Mahkeme,birbirine zıt olarak subay için bulunmayan anayasal teminatın askeri hâkimler için var olmasını vurgulamayısürdürmüştür(Gürkan/Türkiye, no. 10987/10, § 19, 3 Temmuz 2012).
Anayasa Mahkemesi’nin kararı, ilk defa Mustafa Tunç ve Fecire Tunç davasında vurgulanmıştır. Mahkeme’nin Büyük Dairesi, bir ceza soruşturmasının bağımsız ve etkin yürütülüp yürütülmediğinin Sözleşme’nin 2. maddesi açısından incelenmesi çerçevesinde, askeri hâkimlerin,subay sicil notu bakımından yetkili askeri komutanın değerlendirmesine tabi olduklarını tespit etmiştir. Daire belli sayıda bağımsızlık teminatının varlığını dikkate alsa da «bu teminatlara rağmen hâkimlerin değerlendirme sistemininSözleşme’den anlaşıldığı manadayine de hâkimlerin bağımsızlıklarına ilişkin şüphelerin doğmasına yol açacak nitelikte olduğu» sonucuna varmıştır (Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD], no. 24014/05, § 247, 14 Nisan 2015). Daire bu bakımdan, adı geçen (ibid) Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda anılan kararına atıfta bulunmuştur. Daire bununla birlikte askeri adli makamların tutumunun (adı geçen karar (ibid), 254. paragraf) soruşturmanın somut olarak idaresinde herhangi bir bağımsızlık ya da tarafsızlık eksikliği göstermedikleri gerekçesiyle 2. maddenin usul yönünden ihlâl edilmediğine karar vermiştir.
6. Mahkeme birkaç ay önce 5 Temmuz 2016 tarihinde içtihat değişikliği yapmıştır. Mahkeme ulusal seviyedeki yeni gelişmelere özellikle Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda anılan kararına atıfta bulunarak, bir sivilin tutuklanması ve tutukluluk halininin devamı hakkında karar veren askeri mahkemenin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul edilemeyeceğive dolayısıyla Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. ve 4. fıkralarının şartlarını yerine getirmediği kanısına varmıştır.Bu karardaki yenilik yalnız subayların durumunu değil ayrıca ortaya çıkan sorun gibi değerlendirilen askeri hâkimlerin durumunu da kapsamaktadır (Ali Osman Özmen/Türkiye, no. 42969/04, §§ 62-89, 5 Temmuz 2016).
Mahkeme’nin bu adımı geçmesinin gerekip gerekmediği tartışılabilir. Anayasa Mahkemesi’nin 8 Ekim 2009 tarihli kararı yalnız sanığın (Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası) bağımsız mahkeme hakkını değil aynı zamanda yürütmenin bağımsız gücü sıfatıyla « adaletin » yapısal bağımsızlığını da dâhil etmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin son derece hukuka uygun olarak yaptığı,bu durumda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası gereklerinden daha uzağa gitmiş olduğu değerlendirilemez(Sözleşme’nin 53. maddesi) ?
Çoğunluk, mevcut davada bir subayın askeri mahkemede yargılandığıAli Osman Özmen kararının gerekçesini genişleterekher halükarda ilerlemeye yönelik yeni bir adım atmıştır. Bu tür bir genişletmenin esasına ilişkin şüphelerim bulunmaktadır. Askerlerin herbirinin üst rütbeleri tarafından değerlendirmeye tabi tutulduğu ordunun bu sisteminde böyle bir değerlendirmenin varlığı, askeri hâkimlerin bağımsızlığından şüphe duyulmasında bir asker için özel bir gerekçe olarak değerlendirilebilecek midir?
7. Son olarak çoğunluğun, 2009 yılında alınan Anayasa Mahkemesi’nin bir kararının ve 2016 yılı itibariyle Mahkememizde somutlaşan bir içtihatın esasına ilişkin olarak 2005 yılında askeri bir mahkemede yer alaniki askeri hakimin varlığı nedeniyle bağımsızlığının ihlâl edildiğini tespit ettiğine dikkat çekmek gerekmektedir. Kabul ediyorum ki ilgili esasların geriye dönük uygulaması benim açımdan sorun doğurmaktadır.
8. Tüm bu nedenlerle Mahkeme’nin,askeri mahkeme bünyesinde yer alan subayın,sadece statüsüne bağlı değerlendirmeleri esas alarak Sözleşme’nin 5. maddesinin 3 ve 4. fıkralarının ihlâl edildiğini tespit etmekle sınırlı kalmasını tercih ederdim.
[1]Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlâl edildiğine ilişkin şikayetin kabul edilemez olduğunu beyan eden karara karşı meslektaşım olan Hakimler Kjølbro ve Ravarani ile birlikte oy kullandım. Bu husus ile ilgili olarak ortak muhalif görüşümüze atıfta bulundum.
Full & Egal Universal Law Academy