[Birinci Daire]
Olaylar — Başvuranlar yakalanmadan önce, Yukos petrol şirketini de içinde barındıran büyük bir sanayi grubunun üst düzey yöneticileri ve büyük pay sahiplerindendi. Başvuranlar, Rusya’nın en zengin kişileri arasındaydı. İlk başvuran, Bay Khodorkovskiy, siyasi olarak etkindi. Bay Khodorkovskiy, muhalefet partilerini desteklemek için önemli fonlar tahsis etmiş ve birkaç kalkınma programını ve STK’ları finanse etmiştir. Ayrıca, Yukos, resmi petrol politikasına ters düşen büyük iş projeleri yürütmüştür.
Başvuranlar, 2003 yılında, gruptaki şirketlerden birinin hileli özelleştirme iddiası şüphesiyle yakalanıp tutuklanmışlardır. Daha sonra, tasfiyeye sokulan Yukos petrol şirketi hakkında, vergi ve icra işlemleri başlatılmıştır. Başvuranlar hakkında, gerçekte hiçbir iş etkinliği olmayan ve düşük vergi bölgesinde bulunan ticari şirketlerin kaydı aracılığıyla ve sahte gelir vergisi beyannamesi aracılığıyla vergi kaçırdıkları iddiasıyla yeni suçlamalar yöneltilmiştir. Başvuranlar, 2005 yılında, suçlamaların birçoğundan suçlu bulunmuştur. Başvuranlar dokuz yıl hapse mahkum edilmiş ve Devlet’e, ödenmeyen şirket vergileri için 500,000,000 Avro’dan yüksek miktara eşdeğer ödeme yapmalarına hükmedilmiştir. Başvuranların hapis cezaları, temyizde sekiz yıla düşürülmüştür. Her iki başvuran da, cezalarının infazı için, memleketleri Moskova’dan binlerce kilometre uzakta bulunan uzak bölgelere gönderilmişlerdir.
Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptıkları başvurularında, özellikle adil yargılanma hakları (madde 6 § 1) ve işlendiği zaman suç olmayan bir suçtan dolayı yargılanmama hakları (madde 7) olmak üzere, Sözleşme’nin çeşitli ihlallerinden şikayet etmişlerdir.
Hukuki Değerlendirme — Madde 6 § 1: Her iki başvuran da, bu hükmün, çeşitli bariz ihlallerinden şikayet etmişlerdir. İddialarının birinci kısmı, duruşma hakiminin ön yargısı ile ilgiliydi. Usuli haksızlık ile ilgili olan ikinci kısım özellikle, savunma hazırlamak için zaman ve olanaklardan yoksun olma, etkili avukat yardımına sahip olmama ve dava delillerini inceleyememe veya savunma için delil gösterememe ile ilgiliydi.
(a) Tarafsızlık — Başvuranlar, yargılamaları esnasında, hakim tarafından alınan usuli kararların, önyargı belirtisi olduğunu, yargılamaları esnasında, hakimin kendisinin soruşturma altında olduğunu ve hakime, başka bir üst düzey Yukos yöneticisinin davasında, daha önceki bulgularından dolayı, önyargıyla bakıldığını iddia etmişlerdir.
Mahkeme ilk hususla ilgili, kişisel önyargıya ilişkin olarak, savunma tarafı aleyhine alınan bir dizi usuli karardan daha kuvvetli delillere sahip olmalıdır. Duruşma hakiminin kararında, başvuranlar aleyhine herhangi bir eğilimi gösteren bir şey bulunmamaktadır. İkinci hususla ilgili olarak, duruşma hakiminin kendisinin soruşturma altında olduğu iddiaları, söylentiye dayanmıştır ve tarafsızlık iddiası bulunamamıştır. Mahkeme, son hususla ilgili olarak – hakimin, başka bir üst düzey Yukos yöneticisiyle ilgili davada görev alması-, hakimin bir müşterek sanığı yargılamasının, hakimin tarafsızlığına ilişkin şüphe oluşturmak için kendi başına yeterli olmadığına daha önce açıklık getirmiştir. Ceza hükümleri çoğu zaman birtakım müşterek sanıkların suçlandığı çeşitli yargılamalara başkanlık eden hakimleri içermiştir. Sadece bu hadiseye dayanarak, bir hakimin tarafsızlığı şüphe uyandırsaydı, ceza mahkemelerinin görevi imkansız hale gelirdi. Ancak, önceki kararların, başvuranın suçu meselesine ilişkin önyargıda bulunulduğuna dair bulguları içerip içermediğinin belirlenmesi amacıyla bir inceleme gerekmiştir. Başvuranların davasında görevli olan hakim, davadan önce, diğer yöneticinin yargılamalarındaki tecrübelerinden bağlantısını kesen profesyonel bir hakimdi. Yöneticinin davasındaki hüküm, başvuranın suçu meselesine ilişkin olarak, daha sonraki yargılamalarda, ön yargıda bulunulduğuna dair bulgular içermemekteydi ve hakim, örneğin yasal olarak veya diğer türlü delillerin kabul edilebilirliği hususunda, önceki bulgularına bağlı kalmamıştır.
Sonuç: ihlal yok (oy birliğiyle).
(b) Yargılamaların hakkaniyeti
(i) Madde 6 § 3 (b) ile birlikte Madde 6 § 1: Savunmanın hazırlanması için zaman ve olanaklar — İkinci başvuranın, 41.000 sayfalık dava dosyası üzerinde çalışması için sekiz ay yirmi günü, ilk başvuranın ise, 55.000 sayfa üzerinde çalışması için beş ay on sekiz günü vardı. Mahkeme, belgelerin karmaşıklığına, not çıkarılması gerekliliğine, belgelerin karşılaştırılmasına ve avukatlarla dava dosyasına ilişkin görüşülmesine dikkat etmiştir. Mahkeme ayrıca, dava dosyası üzerinde çalışma programındaki aksaklıkları ve başvuranların çalışırken içinde bulundukları rahatsız edici koşulları da (örneğin, başvuranlar hapishanede fotokopi çekememişlerdir, belgelerin bir kopyasını hücrelerinde bulunduramamışlardır ve avukatlarından aldıkları belgelerin kopyalarında kısıtlamalar uygulanmıştır) dikkate almıştır. Ancak, bir sanığa sağlanan zaman ve olanakların yeterliliğine ilişkin husus, her bir davanın koşulları ışığında değerlendirilmelidir. Başvuranlar sıradan zanlılar değillerdir. Başvuranlar, özel olarak tutulan, büyük şöhret sahibi, oldukça profesyonel avukatlardan oluşan bir ekip tarafından desteklenmiştir. Başvuranlar, dava dosyasındaki her bir belgeyi şahsen inceleyemeyecek olsalar bile, bu görev, başvuranların avukatlarına verilebilirdi. Ayrıca, başvuranların, avukatlarıyla olan görüşmelerinde sayı ve zaman kısıtlaması uygulanmamıştır. Avukatlar fotokopi çekebiliyorlardı ve başvuranlara, dava dosyalarında notlar almalarına ve not defterlerini yanlarında bulundurmalarına izin verilmiştir. Her ikisi de üniversite mezunu olan başvuranlar, Rusya’nın en büyük petrol şirketlerinden birinin üst düzey yöneticileriydi ve davanın esasını oluşturan iş sürecini, muhtemelen diğer herkesten daha iyi biliyorlardı. Bundan dolayı, savunma tarafının, yargılama öncesindeki aşamada, zor koşullar altında çalışmak zorunda kalmış olmasına rağmen, savunma tarafına dava dosyası üzerinde çalışmaları için ayrılan süre, madde 6 § § 1 ve 3 (b) tarafından güvence altına alınan hakkın esasını etkileyecek kadar az değildir.
Mahkeme ayrıca, savunma tarafının yargılamalarda ve temyiz işlemleri sürecinde çalışmak zorunda kaldığı koşulları incelemiştir. Hakim, özellikle belli bir noktada, yargılamaların gidişatını hızlandırma kararı almış ve her gün duruşma yapmıştır. Ancak, başvuranlar için yargılamaları takip etmek olanaksız değildi ve savunma tarafı, gerekli olduğunda erteleme talebinde bulunabilirdi.
Savunma tarafının, temyiz aşamasında, yazılı savunmalarını tasarlamaları ve savunmaya hazırlanmaları için üç aydan fazla süreleri bulunmaktaydı. Savunma tarafı, itiraz başvurularına, yargılama materyallerinin tümüne sahip olamadan başlamak zorunda kalmış olsalar da ve duruşma tutanağının doğruluğuna ilişkin şüpheler bulunsa da, Mahkeme, bu tür yanlışlıkların, mahkumiyeti güvensiz kıldığına ikna olmamıştır. Ayrıca, savunma tarafı, yargılamalar esnasında alınan usuli kararlardan ve hangi materyallerin eklendiğinden haberdardı. Yargılamaların ses kayıtları ellerinde bulunmaktaydı ve temyizlerine hazırlanırken ses kayıtlarına güvenebilirlerdi. Savunma tarafının, temyiz sürecinde çektikleri sıkıntılar, yargılamaların genel olarak hakkaniyetini etkilememiştir.
Sonuç: ihlal yok (oy birliğiyle).
(ii) Madde 6 § 3 (c) ile birlikte madde 6 § 1: Avukat – müvekkil gizliliği —Başvuranlar, avukatlarıyla gizli görüşmelerinin, ciddi şekilde engellendiğini ileri sürmüşlerdir. Mahkeme, öncelikli materyale gerçekleştirilen herhangi bir müdahalenin ve daha ziyade böyle bir materyalin, yargılamalarda sanık aleyhine kullanılmasının, istisna olabileceğini, acil ihtiyaç ile gerekçelendirilebileceğini ve her zaman en ince detayına kadar incelemeye tabi tutulacağını vurgulamıştır.
Mahkeme, başvuranların, avukatlarından birinin savcılık tarafından celp alması hakkındaki şikayete ilişkin olarak, ilgili avukatın, ifade vermeyi reddettiğini ve reddetmesinin, kendisine karşı bir yaptırım uygulanmasına yol açmayacağını belirtmiştir. Bundan dolayı, mevcut davanın belirli koşulları göz önünde bulundurulduğunda, avukat-müvekkil gizliliği, bu olay açısından ihlal edilmemiştir.
Buna karşın, yetkililer, bahsedilen avukatın ofisinde bir arama gerçekleştirerek ve çalışma dosyalarına el koyarak, avukat-müvekkil iletişiminin gizliliğine kasten müdahale etmiştir. Mahkeme, bu müdahaleyi gerektiren herhangi bir gerekçe görmemiştir. Hükümet, avukatın ne tür bilgilere sahip olabileceği hakkında, bu bilgilerin, soruşturma açısından ne kadar önemli olduğu hakkında veya diğer yöntemlerle elde edilip edilemeyeceği hakkında bir açıklama yapmamıştır. Avukat, söz konusu zamanda, hiçbir şekilde zan altında bulunmamaktaydı. Daha da önemlisi, ofisinin aranması, hukukun gerektirdiği üzere, ayrı bir mahkeme emri tarafından yetkilendirme gibi gerekli usuli tedbirler ile yapılmamıştır. Bu nedenle, arama ve el koyma keyfidir.
Diğer bir endişe noktası da, hapishane yönetiminin, tutukevinde gerçekleştirilen görüşmeler süresince, başvuranlar ile avukatları arasında paylaşılan tüm yazılı belgeleri incelenme uygulamasaydı. Bu inceleme, özelikle böyle durumlar için bir düzenleme yapmamış olan iç hukukta, hiçbir temele dayanmamıştır. Ayrıca, avukat tarafından tutuklu bulunan müvekkili ile birlikte görüşme için veya görüşme esnasında hazırlanan notlar, taslaklar, anahatlar, eylem planları ve diğer tüm belgeler, esas olarak ayrıcalıklı materyallerdi. Gizliliğin genel ilkesine ilişkin herhangi bir istisna sadece, yetkililerin, ilgili belgelerin içeriklerinin, hapishane yönetiminin veya diğerlerinin güvenliğini tehlikeye sokabileceğinden veya suç mahiyeti olabileceğinden dolayı mesleğe ilişkin ayrıcalığın kötüye kullanıldığını düşünmek için makul sebepleri var ise kabul edilebilirdi. Ancak, mevcut davada, yetkililer, başlangıç noktası olarak karşı ihtimali esas almıştır; diğer bir deyişle, bir tutuklu ve avukatı arasındaki bütün yazılı temaslar şüpheliydi. Başvuranların yada avukatlarının, mesleğe ilişkin ayrıcalığı kötüye kullanabileceğini gösteren doğrulanabilir bir durum olmamasına rağmen, şikayet edilen tedbirler iki yıldan uzun bir süre devam etmiştir. Bu koşullar altında, savunma tarafının çalışma belgelerinin incelemeye tabi tutulmasına ve öncesinde hapishane yetkilileri tarafından kontrol edilmezse belgelere el konulmasına imkan tanıyan kural da, başvuranların avukatlarına gerçekleştirilen aramalar da olduğu gibi haklı gerekçelere dayanmamıştır.
Son olarak, başvuranların duruşma salonunda avukatlarıyla görüşme koşullarıyla ilgili olarak, duruşma yargıcı, savunma avukatlarından, cezaevindeki güvenlik tedbirlerine uygun olarak, başvuranlarla paylaşmak istedikleri tüm yazılı belgeleri ibraz etmelerini istemiştir. Yargıcın, savunma avukatları veya başvuranlar tarafından hazırlanan taslak belgeleri veya notları incelerken, savunma makamının açıklamak istemediği ve dava konusu olaylar veya hukuki meseleler hakkındaki görüşlerini değiştirebilecek bilgi veya iddialarla karşılaşmış olma ihtimali söz konusudur. Mahkeme’ye göre, yargıcın, tarafların ibraz etmedikleri ve kamuya açık bir duruşmada üzerinde tartışmadıkları bilgi ve iddialardan etkilenerek kararını vermesi, çekişmeli yargı ilkesine aykırıdır. Ayrıca, başvuranlar ve avukatları arasındaki konuşmaların, cezaevi güvenlik görevlileri tarafından gizlice dinlenmiş olması da mümkündür. Duruşmaya ara verilen zamanlarda, avukatlar, müvekkilleriyle dava hakkındaki tartışmalarını cezaevi güvenlik görevlilerinin yakınında yapmak durumunda kalmışlardır. Özetle, başvuranlar ve avukatları arasındaki sözlü ve yazılı bilgi paylaşımları, duruşmalar esnasında ciddi şekilde engellenmiştir.
Sonuç: ihlal (oybirliğiyle).
(iii) Madde 6 § 3 (d) ile bağlantılı olarak Madde 6 § 1: Delillerin toplanması ve incelenmesi — Başvuranların, iddia makamı tarafından bilgisine başvurulan iki bilirkişinin sunduğu delillerin, kendilerine itiraz imkanı tanınmaksızın kabul edilmiş olmasına ilişkin şikayetleriyle ilgili olarak, Mahkeme, öncelikle, savunma makamının hiçbir şekilde müdahilliği olmaksızın, iddia makamı tarafından bilirkişi raporu alınmış olmasının, savunma makamına, ilk derece mahkemesi önünde doğrudan sorgulama yoluyla, raporu ve hazırlayanların güvenilirliğini inceleme ve itiraz etme imkanı sağlanması kaydıyla, Sözleşme kapsamında tek başına bir sorun teşkil etmeyeceğini kaydetmiştir.
Savunma makamı tarafından bilirkişi olan tanıkları sorgulama gerekliliğinin gerekçelerinin belirtilmemiş olduğu şeklindeki Hükümet görüşüne yanıt olarak, Mahkeme, savunma makamının tanıklarıyla ilgili durumun aksine, sanığın iddia makamının tanığının önemini ortaya koymansın şart olmadığını kaydetmiştir. Şayet iddia makamı, uygun bir bilgi kaynağı olarak belirli bir şahsın tanıklığına itibar etmeye karar verirse ve söz konusu tanık ifadesi ilk derece mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararını desteklemek amacıyla kullanılırsa, söz konusu ifade açıkça konuyla ilgisiz veya gereksiz olmadığı sürece, ilgili şahsın duruşmada hazır bulunmasının ve sorgulanmasının gerekli olduğu varsayımı ortaya çıkacaktır. Söz konusu iki bilirkişi, başvuranlar hakkındaki suçlamaların bazılarının özünü ortaya koyacak sonuçlara vardıklarından, kesinlikle kilit tanıklardır. Savunma makamı, bilirkişi raporlarının hazırlanması aşamasına hiçbir şekilde dahil edilmemişler ve daha erken bir aşamada kendilerine soru sorma imkanı bulamamışlardır. Ayrıca, savunma makamı, bölge mahkemesine, bilirkişileri sorgulamanın neden gerekli olduğunu açıklamış ve bilirkişilerin mahkemede hazır bulunmamaları için herhangi bir gerekçenin bulunmadığını belirtmiştir. Raporda önemli tutarsızlıklar mevcut olmasa da, bilirkişilerin sorgulanması neticesinde, olası çıkar çatışmaları, mevcut belgelerin yetersizliği veya inceleme yöntemlerindeki eksiklikler ortaya çıkabilmektedir.
Aynı zamanda, başvuranlar, ilk derece mahkemesinin, bilirkişiler tarafından elde edilen ve duruşma sırasında incelenmek üzere savunma makamı tarafından sunulan delilleri (yazılı ve sözlü) kabul etmediğini de ileri sürmüşlerdir. Mahkeme, ilk derece mahkemesinin, ilgisiz veya gereksiz bulduğu söz konusu delillerinden bazılarını reddettiğini kaydetmiştir. Bu bağlamda, Mahkeme, adil yargılanma hakkının, ilk derece mahkemelerine, sadece taraflardan birinin isteği üzerine bilirkişi görüşünün alınması veya başka bir inceleme tedbirinin uygulanması konusunda bir yükümlülük getirmediğini hatırlatmıştır. Mahkeme, söz konusu raporların içeriğini inceledikten sonra, bu raporlardan bazılarının kabul edilmemesinin esas sebebinin, konuyla ilgisiz veya gereksiz oluşlarından kaynaklandığını ve bu hususta bir karar vermenin ilk derece mahkemesinin takdirinde olduğunu kabul etmiştir. Ancak, iki inceleme raporunun (Erns & Young ve Price Waterhouse Coopers tarafından hazırlanan) reddedilmesinin sebebi, esasında içeriklerinden ziyade format ve kaynaklarıdır. Birlirkişiler tarafından elde edilen ve savunma makamınca sunulmak istenilen diğer delillerin aksine, söz konusu raporlar yasal değildir ve özellikle de iddia makamı tarafından hazırlanan raporlarla aynı konuları içermektedir ve dolayısıyla başvuranlar hakkındaki suçlamalarla ilgilidir. İlk derece mahkemesi, bu delilleri değerlendirmeye almayarak, savunma makamını iddia makamı karşısında dezavantajlı bir duruma düşürmüştür. Zira iddia makamına, bilirkişi seçme, soru hazırlama, bilirkişi raporu hazırlama gibi imkanlar verilirken, savunma makamına bu haklardan hiçbiri tanınmamıştır. Ayrıca, savunma makamının, bir bilirkişi raporuna etkin bir şekilde itiraz edebilmesi için, iddia makamıyla aynı imkanlara sahip olması ve kendi bilirkişi delillerini sunabilmesi gerekmektedir. Savunma makamına, sadece mahkeme heyetinden başka bir bilirkişi incelemesi yapılmasını talep etme hakkının verilmesi yeterli değildir. Ancak, uygulamada, Rusya hukukunda başvuranlara sunulan tek seçenek, duruşma esnasında “uzmanları” sözlü olarak sorgulama imkanıdır. Ancak, “uzmanlar”, dava kapsamındaki en önemli belgelere erişim sağlayamamaları ve yazılı görüşlerinin ilk derece mahkemesi tarafından kabul edilmemesi sebebiyle, “bilirkişiler” ile farklı bir yargı statüsüne sahiptir. Bu koşullarda, söz konusu iki inceleme raporunun değerlendirmeye alınmaması kararı, “bilirkişi delillerinin” toplanması ve sunulması bakımından, savunma ve iddia makamı arasında dengesizliğe yol açmış ve dolayısıyla taraflar arasında silahların eşitliği ilkesinin ihlaline sebep olmuştur.
Sonuç: ihlal (oybirliğiyle).
7. Madde
(a) İddia makamına yönelik usuli engel iddiaları — Başvuranlar, 27 Mayıs 2003 tarihli Anayasa Mahkemesi kararına dayanarak, veri yükümlülükleri farklı davalarda sabit bulunmadan, vergi kaçırmaktan cezai açısından sorumlu tutulamayacaklarını ileri sürmüşlerdir. Mahkeme, başvuranların söz konusu kararı doğru anladıklarından emin değildir. Ancak, Mahkeme, her halükarda, “usuli engeller” hususuna ilişkin iddiaların, başvuranların üzerlerine atılı eylemlerin, bu eylemlerin gerçekleştirildiği anda “ceza gerektiren suç” olarak tanımlanmadığı anlamına gelmediğini kaydetmiştir. Bu sebeple, Sözleşme’nin 7. maddesinin bu bakımdan ihlali söz konusu değildir.
(b) “Vergi kaçırma” kavramına getirilen yeni yorum — Başvuranlar, ilgili hükümlerin (Ceza Kanunu’nun 198 ve 199. maddeleri) tamamen yeni ve öngörülemeyecek bir yorumuna dayanılarak mahkûm edildiklerini ileri sürmüşlerdir. Mahkeme, söz konusu hükümlerde vergi kaçırmanın çok genel anlamda tanımlanmış olmasıyla birlikte, esasında bu kadar genel bir tanımlamanın Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında herhangi bir sorun teşkil etmediğini gözlemlemiştir. Sürekli olarak gelişen ekonomik faaliyet çeşitleriyle birlikte vergi kaçırma yöntemleri de gelişmektedir. Ceza hukuku kapsamında bir davranışın vergi kaçırma olarak tanımlanabilmesi için, yerel mahkemeler, hukukun diğer alanlarındaki yasal kavramlara başvurabilir. Bu alandaki hukuk, öngörülemeyecek hale gelmemiş olması kaydıyla, yeni durumlara uyum sağlayacak kadar esnek olmalıdır. Bu sebeple, ceza hukuku alanında doğrudan transfer fiyatlandırması düzenlemelerine ve başvuranın davasının esasını teşkil eden muvazaalı işlemlere uygulanabilecek herhangi bir içtihadın bulunmamasına rağmen, muvazaalı işlem kavramı Rus hukukunda bilinen bir kavramdır ve mahkemeler “özün önceliği” kuralını uygulama ve Medeni Kanun ve Vergi Kanunu uyarınca muvazaalı olan bir işlemi geçersiz kılma yetkisine sahiptir. Mahkeme, bu alanda, delillerin makul olarak değerlendirilmesine dayanması kaydıyla, yerel mahkemelerin vardığı sonuçların yeniden değerlendirilmesi için Mahkeme’ye başvurulmadığını hatırlatmıştır. Somut davada, bazı eksikliklere rağmen, yerel mahkemelerde gerçekleştirilen yargılama işlemleri, adaletin açık bir şekilde inkarı olarak tanımlanamaz.
Daha sonra, Mahkeme, yerel mahkemelerin esas açısından verdiği kararların keyfi veya açıkça makul olup olmadığı hususunu ele almıştır:
(i) Ceza Kanunu’nun 199. maddesi kapsamındaki suçlamalar (Ticari şirketlerin düşük vergili bölgelerde faaliyetleri ve transfer fiyatlandırması yöntemi) — Mahkeme, verginin asgari düzeye indirilmesine ilişkin yasal yöntemlerin mevcut olduğunu kabul etmekle birlikte, Yukos şirketi tarafından uygulanan planın tamamen şeffaf olmadığını ve şirketlerin vergi indirimlerinden yararlanıp yararlanamayacaklarının tespit edilmesi açısından önem arz eden söz konusu planın bazı unsurlarının yetkili makamlardan gizlendiğini kaydetmiştir. Örneğin, başvuranlar vergi dairelerine, ticari şirketlerle olan gerçek bağlantılarını bildirmemişlerdir. Ticari şirketlerin kazançları, dolaylı olarak Yukos şirketine aktarılmıştır. Kar getiren tüm işletme faaliyetleri, esasında düşük vergili bir bölgede değil de, Moskova’da gerçekleştirilmiştir. Sadece kağıt üzerine var olan ticari şirketlerin, gerçek varlıkları veya çalışanları bulunmamaktadır. Ticari şirketlerin, düşük vergili bir bölgede kurulmasının tek sebebi verginin asgari düzeyde olmasıdır. Bu tür bir davranış, gerçekten hata yapan iyi niyetli bir vergi mükellefinin davranışıyla kıyaslanamaz. Son olarak, Mahkeme, Yukos şirketinin üst düzey yöneticileri ve ortakları olan başvuranların, söz konusu plandan veya ticari şirketlerin bilançolarının gerçek faaliyetlerini yansıtmadığından haberdar olmadığına inanmakta güçlük çekmektedir. Bu sebeple, başvuranların fiillerine ilişkin makul bir yorumda bulunmak gerekirse, söz konusu şahısların, vergi dairelerine yanlış bilgi verdikleri ve bu durumun vergi kaçırma suçunun maddi unsurunu teşkil ettiği söylenebilir.
(ii) Ceza Kanunu’nun 198. maddesi kapsamındaki suçlamalar (Gerçek kişi üzerinden ödenecek vergilerden ve/veya harçlardan kaçma) — Gerçek kişi üzerinden ödenecek vergilerden kaçırma durumuyla ilgili olarak, başvuranlar, yabancı şirketlere danışmanlık hizmeti sunduklarını ve “bireysel girişimciler” olarak aldıkları vergi indirimlerinin yasal olduğunu öne sürmüşlerdir. Ancak, yerel mahkemeler, söz konusu hizmet anlaşmalarının, esasında başvuranların Yukos şirketinde ve bağlı şirketlerde gerçekleştirdikleri ve genel vergilendirme rejimi uyarınca normal şartlarda vergiye tabi olan faaliyetlere ilişkin fiili ödemeler olduğu ve başvuranların, faaliyetlerinin gerçek niteliği hakkında vergi dairelerine kasten yanlış bilgi verdikleri sonucuna varmıştır. Varılan bu sonuçların makul olmadığı veya keyfi nitelik taşıdığı söylenemez.
(iii) Pasif olduğu iddia edilen ceza hukukunun uygulanması – Mahkeme son olarak, başvuranların yetkililerin vergiyi asgarîye indirmeye yönelik benzer teknikler kullanan diğer iş adamlarını kovuşturmamasının ve/veya mahkûm etmemesinin bu tür teknikleri meşru kıldığı ve cezaî sorumluluğu ortadan kaldırdığı iddiasını kabul etmemiştir. Normal şartlarda ceza hukuku uyarınca cezalandırılması icap eden bir davranışa uzun süreli müsamaha gösterilmesi, bazı durumlarda bu tür davranışın gerçekte suç olmaktan çıkarılmasına dönüşmekteyse de; buradaki durum bu şekilde değildir; zira öncelikle bu tür bir müsamahanın nedenleri açık değildi. Basit bir biçimde, yetkililer başvuranlar ve/veya diğer iş adamları hakkında bu tür gizli planlar kullanmaktan kovuşturma yapmak için yeterli bilgiye veya kaynağa sahip olmamış olabilir. Vergi makamlarına ibraz edilen belgelerin ticarî faaliyetlerin gerçek niteliğini yansıtmadığını ispat etmek, büyük çapta ceza soruşturması gerektirmekteydi. Son olarak, diğer iş adamları tarafından kullanılan ve vergiyi asgarîye indirmeye yönelik gizli planların, başvuranlarınkiyle tamamen aynı biçimde hazırlandığını gösteren hiçbir şey yoktu. Dolayısıyla yetkililerin tutumunun, bu tür uygulamalar karşısında bilinçli bir müsamaha teşkil ettiğini söylemek mümkün değildi.
Özetle, Sözleşme’nin 7. maddesi; yargının kanun yapmasına aykırı değildi ve cezaî sorumluluğa ilişkin kuralların, ortaya çıkan sonucun suçun özüyle tutarlı olması ve aklen öngörülebilir olması kaydıyla ve yargısal yorum suretiyle aşamalı olarak netleştirilmesini yasaklamamaktaydı. Başvuranların, vergi kaçırma kavramına getirilen yeni bir yorumun kurbanı olması mümkündüyse de; bu durum, iç hukukun makul bir biçimde yorumlanmasına dayanmaktaydı ve suçun özüyle tutarlıydı.
Sonuç: ihlâl yokluğu (oybirliğiyle).
8. Madde: Başvuranlar, evlerinden binlerce kilometre uzaktaki cezaevlerine nakillerinin, onların ailelerini görmelerini imkânsız hale getirdiğinden şikâyet etmiştir. Mahkeme, hakkında şikâyette bulunulan durumun başvuranların özel hayatına ve aile hayatına müdahale teşkil ettiğini kabul etmiştir ve müdahalenin hukuka uygun olduğunu ve kargaşanın ve suçun önlenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerini güvence altına alma meşru amaçlarını güttüğünü kabul etmeye hazırdı.
Demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığıyla ilgili olarak, Mahkeme ilk olarak, başvuranların davasında Rusya Ceza İnfaz Kanunu’nda öngörülen ve cezaevlerinin aşırı kalabalık olduğu yerlerdeki mahkûmların en yakındaki bölgeye (ancak binlerce kilometre uzağa değil) nakledilmesini gerektiren kurala uyulmamış olmasının oldukça muhtemel olduğunu kaydetmiştir. Başvuranlar için, Moskova’ya daha yakın konumda olan pek çok cezaevinden hiçbirinde boş yer olmaması neredeyse hiç düşünülemezdi. Mahkeme; mahkûm nüfusunun dağıtımının tamamıyla idarî organların takdirinde kalmaması gerektiğini ve mahkûmların en azından bazı aile ve toplumsal bağları sürdürmelerindeki menfaatlerinin bir şekilde dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. Sistem; cezaevleri arasında mahkûmların dağıtımına ilişkin açık ve öngörülebilir bir kuralın yokluğunda, kamu makamlarının keyfî müdahalesine karşı bir yasal koruma tedbiri sağlayamamış ve başvuranların özel hayatları ve aile hayatlarına saygıyla bağdaşmayan sonuçlara yol açmıştır.
Sonuç: ihlâl (oybirliğiyle).
1 No.lu Protokolün 1. Maddesi: Birinci başvuran; davasını gören mahkemenin, kendisini kurumlar vergisi kaçırmaktan mahkûm ettikten sonra, vergilerin geri ödenmesi amacıyla Yukos aleyhinde açılan davalarla çakışan bir tazminata hükmettiğinden şikâyet etmiştir. Mahkeme öncelikle, birinci başvuranın bir kısım ödenmemiş vergiyi ödeme yükümlüğünün, mülkiyetine 1 Protokol’ün 1. maddesi kapsamına giren bir müdahale olarak düşünülebileceğine kanaat getirmiştir.
Bununla birlikte Mahkemenin, birinci başvuranın aynı miktarda ödenmemiş kurumlar vergisinin Devlete iki kez ödenmesine hükmedildiği yönündeki iddiasını ayrıca ele alması gerekli olmamıştır; zira herhalükarda müdahalenin yasal bir dayanağı bulunmamaktaydı. Mahkeme, bir sınırlı sorumluluk şirketinin yalnızca maliklerinin veya yöneticilerinin hileli işlemleri için bir paravan olarak kullanıldığı hallerde, kurum örtüsünün kaldırılmasının, devlet dâhil olmak üzere, alacaklılarının haklarının korunması bakımından uygun bir çözüm olarak görülebileceğini kabul etmiştir. Bununla birlikte, söz konusu müdahalenin keyfî olmaması isteniyorsa, Devletin çözüm getirmesine izin veren açık kuralların olması gerekliydi. Ne söz konusu zamanda geçerli Rusya Vergi Kanunu ne de Medenî Hukuk bir şirketin vergi borçlarının yöneticilerinden geri alınmasına olanak vermekteydi. Üstelik yerel mahkemeler yasaları defalarca ödenmemiş şirket vergilerinin yükümlülüğünün şirket yöneticilerine kaydırılmasına izin vermediği şeklinde yorumlamıştır. Son olarak, davanın görüldüğü mahkemenin hukuk davasına ilişkin tespitleri, söz konusu dava önemsiz bir hususmuşçasına, aşırı kısaydı ve içerisinde iç hukukun geçerli hükümlerine hiçbir atıf veya anlaşılır bir tazminat hesaplaması yer almamaktaydı. Kısacası, ne o sırada yürürlükte olan birincil mevzuat ne de içtihat, ödenmemiş şirket vergileri konusunda şirketin yöneticilerine hukukî sorumluluk getirilmesine olanak vermekteydi. Devlet lehine tazminata hükmedilmesi, bu nedenle keyfî olmuştur.
Sonuç: ihlâl (oybirliğiyle).
18. Madde (kovuşturmanın siyasî gerekçelere dayandığı iddiası): Mahkeme, Sözleşme’nin tüm yapısının, üye Devletlerdeki kamu makamlarının iyi niyetle hareket ettiği genel varsayımına dayandığını yinelemiştir. Teoride aksi ispatlanabilir olmakla birlikte, bu varsayımın uygulamada alt edilmesi güç olmuştur; zira hak ve özgürlüklerinin uygun olmayan bir gerekçe ile sınırlandırıldığını iddia eden bir başvuranın, söz konusu makamların gerçek amacının beyan edilen amaçla aynı olmadığını ikna edici bir biçimde göstermesi gerekmekteydi. Bu sebeple, Mahkemenin bu tür iddialara ilişkin oldukça zorlayıcı bir ispat standardı uygulaması gerekmekteydi.
Bu standart, başvuranların davasında karşılanmamıştır. Davayı çevreleyen koşulların başvuranların uygun olmayan gerekçelerin bulunduğu yönündeki iddiasını desteklediği şeklinde yorumlanması mümkündüyse de; bu tür gerekçelere ilişkin doğrudan hiçbir kanıt yoktu. Mahkeme, bazı siyasî grupların veya hükümet yetkililerinin başvuranların kovuşturulmasını isteme konusunda kendilerine ait sebepleri olduğunu kabul etmeye hazırdı. Ne var ki bu, başvuranların aksi durumda mahkûm edilmeyeceği sonucuna varmak için yetersizdi. Son tahlilde, aleyhlerindeki suçlamalardan hiçbiri siyasî faaliyetleriyle uzaktan dahi ilgili değildi. Somut davada var olduğu söylenebilecek “uygun olmayan gerekçe” unsurları, başvuranların kovuşturmasının baştan sonra gayrimeşru kılmamaktaydı; zira başvuranlar aleyhindeki vergi kaçırma ve dolandırıcılık gibi yaygın suç isnatlarının ciddî olduğu, aleyhlerindeki davanın “sağlam bir esasının” olduğu ve kovuşturmalarının ardında karışık bir niyet dahi olsa, bu durumun onlara suçlamalara yanıt verme konusunda muafiyet sağlamadığı gerçeği değişmemiştir.
Sonuç: ihlâl yokluğu (oybirliğiyle).
34. Madde: Birinci başvuran ayrıca, kendisinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine şikâyette bulunmasını engellemek amacıyla, yetkililerin avukatlarını taciz ettiğinden şikâyet etmiştir.
Mahkemenin düşüncesine göre, birinci başvuranın 18. madde çerçevesindeki iddiaları ile 34. madde çerçevesindeki iddiaları arasında önemli bir fark bulunmaktaydı. Kovuşturması ve yargılaması hususunda, yetkililerin birinci başvuranı dava etme ve mahkûm etmedeki amaçları açıktı ve ek açıklama yapılmasını gerektirmemekteydi. Buna karşın, avukatlarına yöneltilen disiplin tedbirleri ile diğer tedbirlerin amacı açık olmaktan uzaktı. Mahkeme; Hükümeti özellikle birinci başvuranın avukatlarına yönelik barodan ihraç davalarının, olağandışı vergi denetiminin ve vize verilmesinin reddedilmesinin gerekçelerini açıklamaya davet etmiş; ancak Hükümet bu hususlarda sessiz kalmıştır. Bu koşullar altında, birinci başvuranın avukatları aleyhinde yöneltilen tedbirlerin, başvuranın Mahkeme önündeki davasıyla bağlantılı olduğunu varsaymak doğaldı. Özetle, hakkında şikâyette bulunulan tedbirler, sadece değilse de öncelikle birinci başvuranın Mahkeme önündeki davası üzerinde çalışan avukatların gözünü korkutmaya yönelikti. Bu tedbirlerin başvuranın davasını hazırlama ve savunması üzerindeki etkisini ölçmek zorduysa da; göz ardı edilebilir değildi.
Sonuç: ihlâl (oybirliğiyle).
Mahkeme ayrıca oybirliğiyle, ikinci başvuranın duruşmasına metal bir kafes içerisinde çıkması nedeniyle Sözleşme’nin 3. Maddesinin ihlâl edildiğine ve geçici tutukluluktaki koşulları bakımından bu maddenin ihlâl edilmediğine; ikinci başvuranın yargılama öncesi tutukluluğunun uzunluğu konusunda Sözleşme’nin 5 § 3 maddesinin ve tutukluluğunun yeniden değerlendirilmesindeki gecikmeler nedeniyle 5 § 4 maddesinin ihlâl edildiğine karar vermiştir.
41. Madde: Manevî tazminat olarak birinci başvurana 10.000 avro. İkinci başvuranın maddî tazminat talepleri tümüyle reddedilmiştir.
(Bakınız ayrıca Khodorkovskiy / Rusya, no. 5829/04, 31 Mayıs 2011, Bilgi Notu 141 ve OAO Neftyanaya Kompaniya Yukos / Rusya, no. 14902/04, 20 Eylül 2011, Bilgi Notu 144)
Full & Egal Universal Law Academy