AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KILINÇ / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 73954/11)
KARAR
STRAZBURG
2 Temmuz 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Kılınç / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Darian Pavli,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”),
Daire olarak toplanarak, 11 Haziran 2019 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Nuray Kılınç’ın (“başvuran”) 3 Kasım 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 73954/11) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat S. Akbaş tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru, 22 Kasım 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1972 doğumlu olup, Diyarbakır’da ikamet etmektedir. Başvuran, olay tarihinde, Malatya’da DTP’nin (Demokratik Toplum Partisi) yerel temsilcisidir.
5. Başvuran, 21 Mart 2007 tarihinde, Nevroz bayramının kutlanması nedeniyle, Malatya’da düzenlenen kamuoyuna açık bir toplantıya katılmış ve bir konuşma yapmıştır.
6. Malatya Cumhuriyet Savcısı (“Savcı”), 30 Mayıs 2007 tarihli bir iddianameyle, başvuranı terör örgütü lehine propaganda yapmaktan suçlamıştır. Savcı, başvuranın PKK’yı (yasadışı silahlı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi) desteklediği bir konuşma yaptığını belirtmiştir. Somut olayda, konuşmanın ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
Mesele, “PKK’ya karşı askeri bir mücadeleyi kazanmak değildir, zira PKK sınır ötesi gerçeklikten ziyade Türkiye’nin yerel gerçekliğini teşkil etmektedir. Bir yandan, bu gerçekliği görmek istemeyenler yasa dışı yöntemlerle partimize saldırmakta diğer yandan ise siyasi gerilimi vurgulayan yöntemlere başvurmakta tereddüt etmiyorlar. Hâlbuki DTP, Türkiye’de bir metamorfoza doğru ilerleme vaadini temsil etmektedir. Siyasi gerilimin fay hattını korumak isteyenler de bazen çok tehlikeli oyunlar oynamaktadırlar. İmralı’da bir zehirlenme [meydana geldiğini] öğrenmekteyiz; şayet Devlet bu iddiaların dayanaktan yoksun olduğunu iddia ederse, bağımsız doktorlar komitesi tarafından bir bilirkişi raporunun düzenlenmesi gerektiğini kabul etmelidir (...)”.
7. Malatya Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 6 Mart 2008 tarihinde, başvuranı bir terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan suçlu bulmuş ve Terörle Mücadele’ye İlişkin 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak, on ay hapis cezasına mahkûm edilmesine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın halkın toplanması sırasında yukarıda belirtilen konuşmayı yaptığını gözlemlemiş ve bütününde konuş içeriğinin PKK lehine bir propaganda olarak anlaşıldığını değerlendirmiştir.
8. Yargıtay, 31 Mayıs 2011 tarihinde, başvuranın temyiz talebini reddetmiş ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır.
9. Ağır Ceza Mahkemesi, 10 Temmuz 2012 tarihinde, 6352 Sayılı Kanun’un yürürlüğe giriş tarihini dikkate alarak (aşağıda 13. paragraf), söz konusu kanunun geçici 1. maddesi uyarınca, başvurana verilen cezanın infazının ertelenmesine karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. 3713 Sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası
10. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren Terörle Mücadele’ye İlişkin 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki gibidir:
“ [Yukarıdaki fıkra uyarınca] meydana getirilen örgüt mensuplarına yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlara elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur (...)”.
11. 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 Sayılı Kanun ile değişikliğe uğradıktan sonra, 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasında şu şekilde öngörülmüştür:
“Terör örgütünün; propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (...)”.
12. 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 Sayılı Kanun’da yapılan değişiklikten beri, bu hükümde şu şekilde öngörülmektedir:
“Terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
B. 6352 Sayılı Kanun
13. Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava Ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun” başlıklı 6352 Sayılı Kanun, 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun 1. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi ve 3. fıkrasında, 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenen cezai bir suçun bu tür ceza ile cezalandırılması koşuluyla, basın, medya veya diğer fikir ve görüş sunma yöntemleri aracılığıyla, gerçekleştirilen suçun işlenmesi için verilen beş yıldan az hapis cezası ya da para cezasını teşkil eden kesin hale gelen her türlü cezanın infazının üç yıl süreliğine erteleneceği öngörülmektedir.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
14. Başvuran, cezai mahkûmiyetinde ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği kanaatine varmaktadır. Başvuran, iddialarını desteklemek için Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
15. Hükümet, iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Bir yandan, Hükümet, başvuranın hakkında açıklanan cezanın infazının ertelenmesinden yararlandığını belirtmekte ve dolayısıyla mağdur sıfatının bulunmadığını değerlendirmektedir. Diğer yandan, Hükümet, ilgiliye atfedilen olayların çürütülemez kanıt olarak nitelendirdiği delil unsurlarına dayanarak, yerel mahkemeler tarafından kurgulandığını belirtmekte ve bu nedenle başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğunu iddia etmektedir.
16. Başvuran, Hükümetin iddialarına itiraz etmektedir.
17. Mahkeme, ilk itiraz ile ilgili olarak, ceza infazının ertelenmesi tedbirinin, ilgilinin ifade özgürlüğüne yapılan müdahale nedeniyle, doğrudan maruz kaldığı ceza yargılamasının önlenmesine veya zarar tespitlerinin telafi edilmesine uygun olmadığı kanaatine varmaktadır (bk. mutatis mutandis (gereken düzeltmelerin yapılması koşulu altında), Aslı Güneş/Türkiye (kk.), No. 53916/00, 13 Mayıs 2004, Yaşar Kaplan/Türkiye, No. 56566/00, §§ 32 ve 33, 24 Ocak 2006 ve Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018). Dolayısıyla, bu itiraz reddedilmelidir.
18. Mahkeme, ikinci itiraz ile ilgili olarak, başvuranın bu şikâyetin kabul edilebilirliğinden ziyade Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin esasının incelenmesine davet ettiği konuları ileri sürdüğünü değerlendirmektedir.
19. Öte yandan, Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
20. Başvuran, cezai mahkûmiyetinin ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir.
21. Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına ilişkin yapılan müdahalenin, 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunmasına, düzenin sağlanmasına ve suçun önlenmesine ilişkin meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın siyasetçi ve kamuoyunda tanın bir kişi olarak daha sorumlu ve birleştirici olması gerektiği kanaatine varmaktadır. Hâlbuki başvuranın ihtilaf konusu konuşma, PKK’yı ve üyelerini desteklediğini ve ilgilileri cesaretlendirdiğini göstermiştir. Bu nedenle, ihtilaf konusu müdahale demokratik bir toplumda gerekli ve izlenen meşru amaçlara orantılı olmuştur.
22. Mahkeme, başvuranın cezai mahkûmiyetinin, ilgilinin ifade özgürlüğünü kullanmasında bir müdahalenin yapıldığı şeklinde anlaşıldığı hususunda taraflar arasında tartışma konusu olmadığını, bu müdahalenin kanun tarafından özellikle 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasında öngörüldüğünü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından yani ulusal güvenliğin korunması, güvenliğin sağlanması ve suçun önlenmesi gibi meşru amaçlar izlediğini gözlemlemektedir.
23. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, özellikle Bédat /İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016) ve Belge/Türkiye (No. 50171/09, §§ 31, 34 ve 35, 6 Aralık 2016) kararlarında özetlenen ifade özgürlüğü konusunda İçtihadı’ndan doğan ilkeleri hatırlatmaktadır.
24. Somut olayda, Mahkeme, başvuranın halkın toplanması nedeniyle, yaptığı konuşmanın içeri nedeniyle, terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan cezalandırıldığını kaydetmektedir. Mahkeme, özellikle PKK’nın Türkiye’nin yerel sorunu ve DTP’nin siyasi açıdan savunma için güvenlik teminatı olduğunu (yukarıda 6. paragraf) gösteren bu konuşmanın ihtilaf konusu kısımlarını inceleyerek, bir bütün olarak incelendiğinde, bu kısımların şiddet kullanımına, silahlı direnişe veya ayaklanmaya çağrı ve özellikle kendi nazarında dikkate alınması gereken bir unsur olan bir nefret söylemi olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır (Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999 ve Belek ve Velioğlu /Türkiye, No. 44227/04, § 25, 6 Ekim 2015).
25. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, başvuran hakkında yerel mahkemeler tarafından alınan tedbirin zorunlu sosyal ihtiyacı karşılamadığı, her hâlükârda hedeflenen meşru amaçlara orantılı olmadığı ve bu nedenle demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır.
26. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
27. Başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı maddi ve manevi zararlar için 40.000 İngiliz Sterling’i (GBP) talep etmektedir. Ayrıca, başvuran masraf ve giderler için 5.000 GBP talep etmektedir. Başvuran, taleplerine dayanarak, kanıtlayıcı hiçbir belge sunmamıştır.
28. Hükümet, maddi zarar olarak yapılan talebin uygun belgelerle desteklendiğini belirtmekte ve bu talebin aşırı olduğu kanaatine varmaktadır. Manevi zarar için yapılan talep ile ilgili olarak, Hükümet, başvuranın iddia edilen ihlal ile bir nedensellik bağının bulunmadığını, her hâlükârda bu talebin kanıtlayıcı belgelerle desteklenmediğini, bu talebin aşırı olduğunu ve Mahkeme İçtihadı’nda uygun görülen tutarlara karşılık gelmediğini savunmaktadır. Masraf ve giderler ile ilgili olarak, Hükümet, başvuranın bu talebine dayanarak, hiçbir belge veya gerekçe sunmadığını belirtmektedir.
29. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir nedensellik bağı görmemekte ve buna bağlı olarak talebi reddetmektedir. Buna karşın, Mahkeme, başvurana manevi tazminat olarak 2.500 avro (EUR) ödenmesinin uygun olduğunu değerlendirmektedir.
30. Mahkeme, masraf ve giderler ile ilgili olarak, sahip olduğu belgeler ve İçtihadını dikkate alarak, başvuranın bu bağlamda destekleyici belgeler sunmaması nedeniyle, bu talebi reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun, kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edildiğine;
3. .
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 2.500 EUR (iki bin beş yüz avro) ödenmesine;
b) söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Geri kalan için adil tazmin talebinin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 2 Temmuz 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy