AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KILINÇ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 40884/07)
KARAR
STRAZBURG
12 Ocak 2021
İşbu karar kesinleşmiş olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Kılınç / Türkiye davasında,
Başkan,
Valeriu Griţco,
Hâkimler,
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türk vatandaşı olan Mehmet Kılınç’ın (“başvuran”) Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), 3 Eylül 2007 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 40884/07) göz önüne alarak,
Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 maddesi ile 10. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi ve başvurunun kabul edilemez olduğunun beyan edilmesi kararını göz önüne alarak,
Tarafların beyanlarını dikkate alarak,
1 Aralık 2020 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir.
GİRİŞ
1. Başvuru, başvuranın Türk Ceza Kanununun 220/7 ve 314/3 maddelerine dayanarak aynı Kanunun 314/2 maddesi uyarınca yasa dışı bir örgüte üye olmak suçuyla mahkûm edilmesi ve başta hakkındaki suçlamalarla ilgili olarak yetkililerin bilgilendirme yapmaması ve polise ilk ifadesine verirken avukat yardımından mahrum bırakılmasına ilişkindir.
OLAYLAR
2. Başvuran 1982 doğumlu olup, başvurunun yapıldığı sırada İzmir ilindeki bir ceza infaz kurumunda hapis cezası infaz edilmekteydi. Başvuran, Mahkeme önünde, İzmir Barosuna kayıtlı Avukat N. Paşa tarafından temsil edilmiştir.
3. Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
4. Başvuran Mehmet Kılınç, 10 Nisan 2010 tarihinde, hapis cezası infaz edilirken hayatını kaybetmiştir. Başvuranın avukatı, 5 Temmuz 2011 tarihinde, başvuranın yasal mirasçılarının davayı takip etme niyetinde olduklarını Mahkeme’ye bildirmiştir.
5. Davaya konu olaylar, taraflar tarafından ibraz edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
6. Başvuran, 2 Mart 2006 tarihinde, PKK (yasa dışı bir silahlı örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi) adına hareket ettiği şüphesiyle yakalanmıştır.
7. Başvuranın imzasını taşıyan dava dosyasında bulunan matbu forma göre, başvurana sessiz kalma hakkı ve bir avukata erişim hakkını kapsamak üzere yakalanması bağlamındaki hak ve yükümlükleri polis tarafından hatırlatılmıştır.
8. Polis tarafından 2 Mart 2006 tarihinde düzenlenen bir tutanak, PKK üyesi olduğu şüphesiyle H.B. adlı bir şahıs aleyhinde cezai alanda yöneltilen suçlamalar kapsamında başvuran hakkında bilgilerin elde edilmesinden sonra İzmir Cumhuriyet savcılığının talimatı üzerine başvuranın ifadesinin alındığını göstermiştir. Ayrıca, bu tutanaktan, 2 Mart 2006 tarihinde, polisin başvuranla avukat yardımı olmadan ön mülakat yaptığı ve bu ön mülakatta, başvuranın H.B.’yi Demokratik Halk Partisi (DEHAP) aracılığıyla tanıdığını belirttiği ve H.B. ile yaptığı iki görüşmeye ilişkin bilgi verdiği görülmektedir. Başvuran, aynı şekilde, bu ön mülakatta, H.B.’ye biraz para verdiğini kabul etmiştir.
9. Başvuran, “ön mülakatta” polise, PKK/KONGRA-GEL tarafından alınan kararlar doğrultusunda, Kürt toplumunda Abdullah Öcalan’ın siyasi liderliğine ilişkin bir dilekçe kampanyası düzenlediğini ve nihayetinde bunları Demokratik Toplum Partisine (DTP) iletmek üzere dairesinde yaklaşık 500 kişinin imzasını bulundurduğunu da belirtmiştir.
10. Uşak Sulh Ceza Mahkemesi, 2 Mart 2006 tarihinde, başvuranın dairesi için bir arama emri çıkarmıştır. Aynı gün 17.45’te hazırlanan arama tutanağına göre, polis, dairenin duvarlarından biri üzerindeki deliğin içerisine gizlenmiş 44 sayfa uzunluğunda bir belge bulmuştur. Bu belge, 432 kişiden alınan bir imza listesiyle birlikte, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi Genel Sekreterlerine ve ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına, Başbakanına ve TBMM’ye hitaben yazılmış bir mektuptan oluşmuştur. Bu mektup aşağıdaki gibidir:
“Ben bir Kürdistanlı olarak Kürdistanlı Sayın Abdullah Öcalan’ı bir siyasi irade olarak görüyor ve kabul ediyorum.”[1]
11. 2 Mart 2006 tarihinde saat 20.00’da düzenlenen tutanağa göre, başvuran avukatıyla özel olarak görüşmüş ve avukatının yanında polise ifade vermeyi kabul etmiştir. Başvuran, polise ifade verdiği sırada genel olarak H.B. ile bağlantısına ilişkin önceki ifadelerini tekrarlamıştır. Ayrıca, söz konusu dilekçe kampanyasını düzenlediğini ve dairesinde ilgili imza listesini bulundurduğunu teyit etmiştir.
12. Başvuran, 3 ve 4 Mart 2006 tarihlerinde, avukatıyla iki görüşme daha gerçekleştirmiştir.
13. Başvuran, 5 Mart 2006 tarihinde, avukatının yanında Cumhuriyet savcısına ifade vermiş ve genel olarak polise verdiği ifadeleri tekrarlamıştır. H.B. ile yakın zamanda görüştüğünü doğrulamış, ancak PKK ile ilgili konuları asla tartışmadıklarını iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, söz konusu dilekçe kampanyasını düzenlediğini kabul etmiştir.
14. Aynı gün, başvuran, Uşak Sulh Ceza Mahkemesi huzuruna çıkarılmıştır. Avukatının yanında verdiği ifadesinde, savcı huzurunda verdiği önceki ifadelerini tekrarlamıştır. Sulh Ceza Mahkemesi başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
15. İzmir Cumhuriyet Savcısı, 20 Mart 2006 tarihinde, başvuran ve diğer beş kişi aleyhinde İzmir Ağır Ceza Mahkemesine bir iddianame sunmuştur. Başvuran, Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca PKK üyeliğiyle suçlanmıştır.
16. İzmir Ağır Ceza Mahkemesi, 1 Haziran 2006 tarihinde, ilk duruşmasını gerçekleştirmiştir. Başvuran, bu mahkeme önünde verdiği ifadesinde, PKK üyesi olduğuna dair iddiaları reddetmiştir. Önceki ifadelerini reddetmiş ve bu ifadelerin doğru bir şekilde kayda alınmadığını belirtmiştir. Başvuran, ayrıca, H.B. ile görüştüğünü inkâr etmiş ve ona para vermediğini iddia etmiştir. Aynı şekilde, sadece bir günlüğüne söz konusu imza kampanyasından sorumlu olduğunu kabul etmiş ve bunun yasal bir eylem olduğuna dair güvence vermiştir. Başvuran, son olarak, ilk kez, okuryazar olmadığını iddia etmiştir.
17. Başvuranın avukatı, ilk ve ikinci duruşma arasında, yargılamayı yürüten mahkemeye, başvuranın okuryazar olmadığını, polise verdiği önceki ifadelerinin dikkat alınmaması gerektiği ve imza toplamanın cezai bir suç teşkil edemeyeceğini ileri sürdüğü birkaç dilekçe sunmuştur.
18. İzmir Ağır Ceza Mahkemesi, 20 Temmuz 2006 tarihinde, Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca, aynı Kanunun 220/7 ve 314/3 maddelerine dayanarak, başvuranı yasa dışı örgüte yardım ettiği gerekçesiyle, yasa dışı örgüt üyeliğinden mahkûm etmiş ve kendisine altı yıl üç ay hapis cezası vermiştir. Başvuranın polise ve savcıya avukatının yanında verdiği ifadelere dayanarak, söz konusu mahkeme, başvuranın PKK üyesi olan H.B.’ye yardım ettiğini ve ayrıca, terör örgütünün başını siyasi bir lider olarak değerlendiren ve ayrılıkçı bir düşünceyi yansıtan “Kürdistan” ifadesini taşıyan bir dilekçeyi yayarak yasa dışı örgüte yardım ettiğini sabit bulmuştur.
19. Başvuran, genel olarak okuryazar olmadığı için yargılama öncesi aşamada verdiği ifadeleri okumadan imzaladığını ve bu ifadelerin söylediklerini doğru bir şekilde yansıtmadığını iddia ederek yargılamayı yürüten mahkemenin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, ayrıca, söz konusu dilekçe kampanyasını düzenlemediğini ve her halükarda, bu kampanyanın ifade özgürlüğü hakkının bir göstergesi olduğunu belirtmiş ve özellikle, bunun hiçbir şekilde şiddeti teşvik etmediğine dikkat çekerek bir cezai suç teşkil etmediğini belirtmiştir. Başvuran, son olarak, Ceza Kanunu’nun 220/7 maddesinin, söz konusu hükmün ifadesindeki muğlaklıktan dolayı hukuka uygunluk veya yasal kesinlik gerekliliklerini yerine getirmediğini iddia etmiştir.
20. Yargıtay, 19 Mart 2007 tarihinde, yargılamayı yürüten mahkemenin kararını onamıştır.
İLGİLİ İÇ HUKUK
21. Söz konusu zamanda yürürlükte olan ilgili iç hukuka ilişkin bir tanımlama, Bakır ve Diğerleri / Türkiye (no. 46713/10, §§ 25-26, 10 Temmuz 2018) kararında bulunabilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMEİLK İTİRAZ HAKKINDA
22. Mahkeme, başvuran Mehmet Kılınç’ın 10 Nisan 2010 tarihinde hayatını kaybettiğini not etmektedir (bk. yukarıda § 4).
23. Başvuranın avukatı, 5 Temmuz 2010 tarihinde, Mahkeme’ye başvuranın yasal mirasçıları olan eşi Hamdiye Kılınç ve kızları Asya, Mizgin ve Berfin Kılınç’ın Mahkeme önündeki başvuruyu takip etmek istediklerini belirten bir mektup göndermiştir. Söz konusu mektuba mirasçılar tarafından imzalanan yetki belgeleri eşlik etmiştir. Aynı mektupta, avukat, Mahkeme’yi başvuranın mirasçıları ve diğer 4 aile üyesinin (yani ebeveynleri ve iki erkek kardeşi) başvuranın ölümüyle bağlantılı olarak Mahkeme’ye yakın zamanlarda başka bir başvuruda bulundukları hususunda bilgilendirmiştir.
24. Dava, 10 Eylül 2018 tarihinde, Hükümete iletilmiştir. Bir yazım hatasından dolayı, önceki paragrafta bahsedilen 8 aile ferdinin tamamı (yani başvuranın yasal mirasçıları ve ilaveten ebeveynleri ve erkek kardeşleri) ölen başvuran adına başvuruyu takip eden kişiler olarak gösterilmiştir.
25. Hükümet, 25 Şubat 2019 tarihinde, görüşlerini sunmuştur. İlk itiraz olarak, Mahkeme’nin dikkatini, Mahkeme’nin kurallarıyla bağlantılı olarak başvuranın ölümünün ardından somut başvuruyu takip etmek için yalnızca başvuranın eşinin ve kızlarının yetki belgesi ilettiklerine çekmiştir. Hükümet, ayrıca, başvuruyu takip etmek için herhangi bir meşru menfaat gösteremediklerini ileri sürdüğü başvuranın eşi ve kızlarının mağdur sıfatına itiraz etmiştir.
26. 13 Nisan 2019 tarihli görüşlerinde, başvuranın temsilcisi, başvuranın eşi ve kızlarının davayı takip etme niyetinde olduklarını teyit etmiştir.
27. Mahkeme, ilk olarak, iletilen yazıda başvuranın mirasçılarının listesinde yanlışlıkla yer alan başvuranın ebeveynleri ve kardeşlerine ilişkin Hükümetin itirazını kabul edip söz konusu kişilerin somut davaya taraf olmadıklarını ve hiçbir zamanda olmadıklarını tespit etmektedir.
28. Mahkeme, bir diğer yandan, başvuranın eşi ve kızları tarafından iletilen resmi evrakların başvuranın mirasçısı olduklarını kanıtladığını not etmektedir. Mahkeme, ayrıca, başvuranın yargılamalar sırasında hayatını kaybettiği bazı davalarda, başvuranın mirasçılarının veya yakın aile üyelerinin Mahkeme önünde yargılamaları takip etme isteklerini bildiren ifadelerini dikkate aldığını yinelemektedir. Somut davada, Mahkeme, bu niyetlerini açıkça bildirmelerinin haricinde, başvuranın mahkûmiyetinin ifade özgürlüğü hakkı bakımından bir ihlal teşkil ettiği kararına varılmasında başvuranın geride kalan eşi ve çocuklarının yeterince meşru menfaati oldukları kanaatindedir (bk. örneğin, Dalban/Romanya [BD], no. 28114/95, § 1, AİHM 1999‑VI). Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın eşi Hamdiye Kılınç ve kızları Asya, Mizgin ve Berfin Kılınç’ı ilgilendirdiği ölçüde Davalı Hükümetin itirazını reddetmekte ve başvuranın yerine somut yargılamaları sürdürmelerine karar vermektedir. Ancak, uygulamaya ilişkin nedenlerden dolayı, Mehmet Kılınç başvuran olarak anılmaya devam edilecektir.SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
29. Başvuran, bir dilekçe kampanyasına katılmış olduğu gerekçesiyle hakkında mahkûmiyet kararı verilmesinin Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlaline neden olduğu hususunda şikâyette bulunmuştur. 10. madde ise aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
30. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiş ve başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale edildiği iddiasının yasal bir dayanağı olmadığını ve bunun kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi ve ulusal güvenliğin korunması meşru amaçlarını güttüğünü belirtmiştir. Dahası, söz konusu dilekçe kampanyasının içeriği ve amacını göz önüne alarak, Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğüne müdahale edildiği iddiasının acil bir sosyal ihtiyaçtan kaynaklandığını ve demokratik bir toplumda gerekli olduğunu öne sürmüştür.
31. Başvuran iddialarını sürdürmüştür.
32. Mahkeme, ilk olarak, başvuranın bu başlık altındaki şikâyetinin Sözleşme’nin 35 § 3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Ayrıca, söz konusu şikâyetin, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
33. Esas yönünden, Mahkeme, başvuranın bir dilekçe kampanyası içerisinde, kısmen, yer almasından dolayı yasa dışı bir örgüte yardım ettiği gerekçesiyle mahkûm edilmesinin başvuranın ifade özgürlüğünü kullanması bakımından bir “müdahale” teşkil ettiğini kaydetmektedir. Bir müdahale; eğer “kanunla öngörülmüş” değilse, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesinde ortaya konulan meşru amaçlardan biri ya da birkaçını gütmüyorsa ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için “demokratik bir toplumda gerekli” değilse 10. madde bakımından bir ihlal teşkil edecektir.
34. Mahkeme, ilk olarak, başvuranın mahkûmiyetinin ulusal kanunda bir dayanağı, yani Ceza Kanununun 220/7 ve 314/2 ve 3 maddeleri, olduğunun ve bu hükümlerin erişilebilir olduğunun taraflar arasında tartışmasız bir konu olduğunu değerlendirmektedir. Ancak, Mahkeme, içerdiği ifadelerin geniş kapsamı ve bu muğlak ifadelerin kapsamlı yargısal yorumlaması sebebiyle yukarıda bahsedilen hükümler kapsamında korunan haklara getirilen keyfi müdahaleye karşı yasal koruma sağlamadığı için Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerine ilişkin bazı davalarda (bk. örneğin, yukarıda anılan Bakır ve Diğerleri, §§ 58 - 69 ve İmret / Türkiye (no. 2), no. 57316/10, §§ 56-58, 10 Temmuz 2018) Ceza Kanununun 220/7 maddesinin öngörülebilirlikten yoksun olduğuna hükmetmiştir.
35. Mahkeme daha önceki davalardaki bulgularından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir sebep görememektedir. Mahkeme, bu doğrultuda, söz konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesinin anlamı dâhilinde “yasayla öngörülmediği” kanaatindedir. Bu sonucu göz önüne alarak, Mahkeme, ilgili maddenin bu fıkrasında bulunan gerekli diğer şartlara - yani meşru bir amacın mevcudiyeti ve müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliği - somut davada uyulup uyulmadığını teyit etmenin gerekli olmadığını değerlendirmektedir.
36. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmektedir.SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
37. Başvuran, (i) hakkındaki suçlamalardan ve (ii) polis tarafından “ön mülakattan” geçmeden önce sessiz kalma hakkı ve avukat hakkı gibi temel hakları konusunda usulüne uygun ve en kısa sürede bildirilmediği için Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (a) ve (c) maddesi kapsamındaki haklarının ihlal edilmiş olduğundan şikâyet etmiştir.
38. Hükümet, başvuranın bu şikâyetleri yerel mahkemeler nezdinde bilhassa temyiz aşamasında dile getirmediğini iddia ederek iç hukuk yollarının tüketilmediğini öne sürmüştür.
39. Başvuran, iddialarını sürdürmüş ancak Hükümetin mevcut iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürdüğü iddiasına yanıt vermemiştir.
40. Mahkeme, başvuranın daha sonra Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında Mahkeme önüne getirdiği şikâyetlerini Yargıtay’a aktarılan temyiz aşamasında dile getirmediğini gözlemlemektedir (bk. yukarıda § 37). Başvuran keza kendisini bu yükümlülükten kurtaracak bir açıklamada bulunmamıştır. Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi kapsamındaki iç hukuk yollarının tüketilmesine dair içtihatta geliştirilen genel ilkeleri göz önüne alarak (bk. örneğin, Sargsyan / Azerbaycan [BD], no. 40167/06, §§ 115-16, AİHM 2015) ve elinde bulunan belgelere dayanarak, Mahkeme dolayısıyla Hükümet tarafından ileri sürüldüğü üzere iç hukuk yolları tüketilmediği için başvurunun Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi kapsamındaki kısmının reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
41. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
42. Başvuran, maddi tazminat olarak 500.000 avro ve manevi tazminat olarak 500.000 avro talep etmiştir. Başvuran, ayrıca, ulaşım, çeviri ve posta giderlerini içeren masrafları için 5.000 avro ve avukatlık masrafları için 10.000 avro talep etmiştir. İddia ettiği maddi tazminat ve masraf ve giderler için taleplerini destekleyen herhangi bir belge sunmamıştır.
43. Hükümet, Mahkeme’yi, başvuranın söz konusu talepleri desteklemek üzere hiçbir belge sunmadığı gerekçesiyle masraf ve giderler başlığı altındaki taleplerini reddetmeye davet etmiştir. Ayrıca, söz konusu taleplerin aşırı olduğunu ileri sürmüştür.
44. Mahkeme, başvuranın maddi tazminat ve masraf ve giderlerle ilgili taleplerini destekleyecek herhangi bir belge sunmamış olduğunu dikkate alarak, söz konusu talepleri reddetmiştir. Diğer yandan, hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, başvurana manevi tazminat olarak 5.000 avro ödenmesine karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,Başvuranın yasal mirasçılarının yani eşi Hamdiye Kılınç ve kızları Asya, Mizgin ve Berfin Kılınç’ın başvuranın yerine somut yargılamaları sürdürmesine;Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
(a) Davalı Devlet tarafından, başvuranın mirasçılarına, kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere, manevi tazmin olarak 5.000 avro (beş bin), ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;Adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 12 Ocak 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
[1] Türkçesi: “Ben bir Kürdistanlı olarak Kürdistanlı Sayın Abdullah Öcalan’ı bir siyasi irade olarak görüyor ve kabul ediyorum.”
Full & Egal Universal Law Academy