AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KINIK / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 39047/11)
KARAR
STRAZBURG
25 Eylül 2018
İşbu karar kesinleşmiş olup; bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Kınık/Türkiye davasında,
Başkan,
Paul Lemmens,
Hakimler,
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
4 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında,
Aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde, Ahmet Kınık (“başvuran”) adlı bir Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 22 Nisan 2011 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 39047/11) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Diyarbakır Barosuna kayıtlı avukatlar M. Danış Beştaş ve M. Beştaş tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran Sözleşme’nin 1, 10 ve 11. maddeleri kapsamında, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2 maddesi uyarınca kendisi aleyhinde açılan cezai yargılamaların ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü haklarını ihlal ettiğinden şikâyetçi olmuştur.
4. Sözleşme’nin 1 ve 11. maddeleri kapsamındaki başvuranın şikâyetleri, 18 Ocak 2017 tarihinde Hükümet’e bildirilmiş ve başvurunun geriye kalan kısmı Mahkeme İç Tüzüğünün 54 § 3 maddesine göre kabul edilemez bulunmuştur.
5. Hükümet, başvurunun Komite tarafından incelenmesine itiraz etmiştir. Mahkeme, Hükümet’in itirazını değerlendirdikten sonra reddetmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
6. Başvuran 1957 doğumlu olup; Diyarbakır’da ikamet etmektedir.
7. Başvuruya konu olayların meydana geldiği sırada başvuran Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde Demokratik Halklar Partisi’nin (DEHAP) ilçe başkanıydı.
8. PKK’nın[1] lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanma ve teslim edilmesinin yıldönümü olan 15 Şubat 2005 tarihinde DEHAP’ın Ergani ilçe başkanlığı, parti binası önünde basın açıklaması yapmak amacıyla bir gösteri düzenlemiştir. Söz konusu açıklamayı başvuran okumuştur.
9. Ergani Cumhuriyet Savcısı, 31 Mayıs 2005 tarihinde Ergani Asliye Ceza Mahkemesine aralarında başvuranın da bulunduğu yirmi altı kişi hakkında bir iddianame sunarak, söz konusu kişileri yukarıda bahsedilen gösteriye katıldıkları gerekçesiyle 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununu ihlal etmekle suçlamıştır. Bu kişiler gösteriye katıldıkları ve üzerinde “Çözüm İmralı’da[2]”, “Tecrit insanlık suçudur”, “Ne AB ne ABD, Çözüm Öcalan’da”, “Gençlik Apo’nun fedaisidir[3]” yazan pankartlar ve Abdullah Öcalan posterleri taşıdıkları gerekçesiyle suçlanmışlardır. Bu kişiler aynı zamanda “Güneşe güneşe, özgürleşmeye”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Barışa uzanan eller kırılsın”, “Dişe diş kana kan, seninleyiz” ve “AKP şaşırma, sabrımızı taşırma” şeklinde slogan attıkları gerekçesiyle de suçlanmışlardır.
10. Ergani Asliye Ceza Mahkemesi, 5 Ekim 2006 tarihinde davayla ilgili görevsizlik kararı vermiştir. İhtilaf konusu eylemlerin 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesinde yasaklanan suçu oluşturduğuna ve dolayısıyla sanıkların Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılanması gerektiğine kanaat getirmiştir.
11. Belirtilmemiş bir tarihte Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi dava dosyasını Ergani Asliye Ceza Mahkemesine geri göndermiştir.
12. Ergani Asliye Ceza Mahkemesi, 19 Mart 2007 tarihinde bir kez daha davanın Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin yetki alanına girdiğine karar vermiştir.
13. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, 10 Ağustos 2007 tarihinde davadaki yargılamalara başlamıştır.
14. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 15 Nisan 2010 tarihinde davanın esası ile ilgili görüşlerini ilk derece mahkemesine ibraz etmiştir. Bu ibrazlara göre savcı, başvuran tarafından okunan basın açıklamasında Abdullah Öcalan’dan “onurlu Kürt halkının önderi” olarak bahsedildiği gerekçesiyle başvuranın 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesi uyarınca hüküm giymesi gerektiği kanaatine varmıştır.
15. Aynı gün Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı, 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesi uyarınca terör örgütü propagandası yaptığı gerekçesiyle mahkûm etmiştir. Mahkemenin kararı, diğerleri arasında, 15 Şubat 2005 tarihli basın açıklamasının okunmasına yönelik polis raporuna ve 15 Şubat 2005 tarihindeki olayların video kaydının incelenmesine yönelik 23 Şubat 2005 tarihli polis raporuna dayanmaktadır. Söz konusu karar aşağıdaki gibidir:
“... Ahmet Kınık ve R.A.’nın, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının yıldönümünü olan 15 Şubat 2005 tarihinde Ergani’de DEHAP tarafından düzenlenen basın açıklamasının okunması etkinliğine katıldıkları ve “Çözüm İmralı’da”, “Tecrit insanlık suçudur”, “Ne AB ne ABD, çözüm Öcalan’da” ve “Gençlik APO’nun fedaisidir” şeklinde sloganlar attıkları gerekçesiyle 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesi tarafından tanımlanan suçu işlediklerine karar verilmiştir. Öncesinde gerekli izinleri almadan yürüyüş yapmış ve söz konusu sloganları atmışlardır.”
16. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı on ay hapis cezasına mahkûm etmiş, ancak Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi uyarınca beş yıl boyunca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir.
17. Başvuran, 5 Temmuz 2010 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz etmiştir.
18. Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi 22 Kasım 2010 tarihinde başvuranın itirazını reddetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
19. Söz konusu zamanda uygulanabilir ilgili iç hukuk, Belge/Türkiye davasında (no. 50171/09, § 19, 6 Aralık 2016) bulunabilir.
20. Özellikle, 7 Ağustos 2003 ile 18 Temmuz 2006 tarihleri arasında, 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesi aşağıdaki gibidir:
“Yukarıdaki fıkra uyarınca oluşturulan örgüt mensuplarına yardım edenlere veya şiddet ya da diğer terör yöntemlerine başvurmayı teşvik edecek şekilde propaganda yapanlara bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş yüz milyon liradan bir milyar liraya kadar ağır para cezası verilir ...”
HUKUKSAL DEĞERLENDİRME
I. HÜKÜMETİN İLK İTİRAZI
21. Hükümet, başvuranın Hükümet görüşlerine cevaben kendi görüşlerini ve adil tazmin talebini en geç 10 Ekim 2017 tarihine kadar sunması gerektiğini, ancak dava dosyasında başvuranın bu tarihe uyduğunu gösteren hiçbir belgenin bulunmadığını belirtmiştir. Hükümet, başvuranın görüşlerini ve adil tazmin talebini geç göndermesi durumunda, Mahkeme’den bu belgeleri dosyaya dâhil etmemesini talep etmiştir.
22. Mahkeme, başvuranın Hükümetin görüşlerine cevaben kendi görüşlerini ve adil tazmin talebini 10 Ekim 2017 tarihinde sunduğunu kaydetmektedir. Ancak Mahkeme, davalı Hükümetin benzer itirazlarını önceki davalarda reddetmiştir (bk., Öner Aktaş/Türkiye, no. 59860/10, § 29, 29 Ekim 2013; Atılgan ve Diğerleri/Türkiye, no. 14495/11, 14531/11, 26274/11, 78923/11, 8408/12, 11848/12, 12078/12, 12103/12, 14745/12, 21910/12 ve 41087/12, § 12, 27 Ocak 2015; ve Şakir Kaçmaz/Türkiye, no. 8077/08, § 62, 10 Kasım 2015). Mevcut davada, Mahkeme, söz konusu sonuçtan farklı bir sonuca varmak için herhangi bir gerekçe görmemektedir. Dolayısıyla, Hükümetin bu konudaki savı reddedilmelidir.
II. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
23. Başvuran, Sözleşme’nin 1, 10 ve 11. maddeleri kapsamında, 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesi uyarınca şiddete teşvik oluşturmayan fikirlerini ifade etmesi sebebiyle kendisi hakkında yürütülen ceza yargılamalarının, ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü haklarında ihlale sebep olduğundan şikâyetçi olmuştur.
Mahkeme ilk olarak, başvurunun Sözleşmenin 10. maddesi açısından değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizer. Bu madde şu şekildedir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
24. Hükümet, başvuranın görüşlerine itiraz etmiş ve ilk olarak, başvuranın hükmün açıklanmasının geri bırakılması sebebiyle Sözleşme’nin 34. maddesinin anlamı dâhilinde mağdur statüsüne sahip olmadığını iddia etmiştir. Ayrıca, başvuran aleyhine yürütülen yargılamalarda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi nedeniyle, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale olmadığını iddia etmiştir. Hükümet, Mahkeme’nin müdahale olduğuna karar vermesi halinde ise söz konusu müdahalenin kanunda öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün ve kamu güvenliğinin sağlanması ve ayrıca kamu düzenin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi gibi meşru amaçlara hizmet ettiğini belirtmiştir. Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalenin, demokratik bir toplumda gerekli olduğunu iddia etmiştir. Hükümete göre, başvuran, bir siyasetçi olarak, ilk derece mahkemesinin kararında belirtilen sloganları atarak bir terör örgütünü desteklediğini göstermiştir. Hükümet, terörle mücadelenin gerekliliğini göz önünde bulundurarak, başvuran aleyhinde yürütülen ceza yargılamalarının acil bir sosyal ihtiyaca yönelik ve orantılı olduğunu iddia etmiştir.
25. Mahkeme, Hükümet’in başvuranın “mağdur statüsüne” sahip olmaması hakkındaki itirazının, şikâyetlerin esası ile yakından bağlantılı olduğu kanaatindedir. Dolayısıyla bu konuyu esaslara dâhil etmektedir. Mahkeme ayrıca, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Mahkeme, ek olarak, şikâyetin kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
26. Esaslar ile ilgili olarak, Mahkeme ilk olarak, Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri hususunda önceki davalarda başvuranlar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiş olsa da başvuranların söz konusu maddeler kapsamında güvenceye alınan haklarına müdahale olduğu kanaatine vardığını belirtmektedir (Şükran Aydın ve Diğerleri/Türkiye no. 49197/06 ve diğer 4 başvuru, § 44, 22 Ocak 2013; Gülcü/Türkiye, no. 17526/10, §§ 98 - 102, 19 Ocak 2016; ve Fatih Taş/Türkiye (no. 2), no. 6813/09, § 15, 10 Ekim 2017). Mahkeme, özellikle yerel bir siyasetçi olan başvuranın beş yıl boyunca ceza tehdidi ile karşı karşıya kaldığını göz önünde bulundurarak, yukarıda anılan davalarda ulaşılan sonuçlardan farklı bir sonuca varmak için herhangi bir neden olmadığı kanısındadır. Mahkeme’ye göre, bu durum gerçek ve etkili bir kısıtlamaya yol açmış ve başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanması açısından caydırıcı bir etkiye sahip olmuştur. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranın aleyhine yürütülen ceza yargılamalarının ve 15 Nisan 2010 tarihli kararın, ifade özgürlüğü hakkının kullanımına müdahale teşkil ettiği ve başvuranın bu nedenle 10. madde kapsamında “mağdur statüsüne” sahip olduğu sonucuna varmıştır. Buna göre Mahkeme, Hükümetin itirazını reddetmiştir.
27. Mahkeme, ayrıca, müdahalenin 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesine dayandığı kanaatindedir. Müdahalenin gerekliliğine ilişkin bulguların ışığında (bk. aşağıdaki 30. paragraf), Mahkeme, müdahalenin “kanuna uygunluğunun” incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir. Mahkeme, ayrıca, somut davada, ulusal makamların ulusal güvenliği ve kamu düzenini korumak ve suçu önlemek gibi meşru amaçlara hizmet ettiğinin düşünülebileceğini kabul etmeye hazırdır (bk., Faruk Temel/Türkiye no. 16853/05, § 52, 1 Şubat 2011).
28. Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliğine ilişkin olarak Mahkeme, daha önce birkaç davada benzer şikayetler incelediğini ve Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerinin ihlal edildiğine karar verdiğini not etmiştir (bk., örneğin, Savgın/Türkiye, no. 13304/03, §§ 39 - 48, 2 Şubat 2010; Gül ve Diğerleri/Türkiye, no. 4870/02, §32 - 45, 8 Haziran 2010; Menteş/Türkiye (no. 2), no. 33347/04, §§ 39 - 54, 25 Ocak 2011; Kılıç ve Eren/Türkiye, no. 43807/07, §§ 20 - 31, 29 Kasım 2011; Faruk Temel, yukarıda alıntılanan, §§ 58 - 64; Öner ve Türk/Türkiye, no. 51962/12, §§ 19 - 27, 31 Mart 2015; Gülcü/Türkiye, no. 17526, §§ 110 - 117, 19 Ocak 2016; Belge, yukarıda alıntılanan, §§ 24-38; Yigin/Türkiye [Komite], no. 36643/09, §§ 22 - 24, 30 Ocak 2018; Zengin ve Çakır/Türkiye [Komite], no. 57069/09, §§ 18 - 20, 13 Şubat 2018). Mahkeme somut davayı incelemiş ve Hükümet’in farklı bir sonuca ulaşmayı gerektirecek herhangi bir sav öne sürmediği kanaatine varmıştır.
29. Mahkeme özellikle, başvuranın slogan attığı gerekçesiyle 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesi uyarınca yargılanıp mahkûm edildiğini belirtmektedir. Mahkeme’ye göre, ilk derece mahkemesinin kararında belirtilen sloganlardan biri olan “Gençlik Öcalan’ın fedaisidir” şiddet içerikli olarak yorumlanabilmektedir. Ancak, ilk derece mahkemesinin kararında, başvuranların PKK lehine propaganda yapmaktan suçlu bulunmalarına gerekçe olarak herhangi bir bilgi yer almamaktadır. Aynı şekilde, karar, başvuran tarafından atılan belirli sloganların içeriğinin herhangi bir değerlendirmesini içermemektedir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın eylemlerinin şiddeti, silahlı direnişi ya da ayaklanmayı destekleyecek nitelikte ya da şiddete teşvik edebilecek nitelikte olup olmadığı konusunda bir inceleme yapmaksızın, başvuranın basın açıklanmasını okumak ve slogan atmak suretiyle PKK lehine propaganda yaptığına hükmetmiştir. Bunlar, dikkate alınması gereken önemli unsurlardır. Bunun yanı sıra, dava dosyasında, söz konusu organizasyonun halka açık barışçıl bir toplantı olmadığına veya başvuranın herhangi bir şiddet eylemine katıldığına veya şiddete teşvik etme niyetinde olduğuna dair herhangi bir belge bulunmamaktadır. Ancak, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin, yukarıdaki hususlarının hiçbirini dikkate almadığı görülmektedir. Özetle, Mahkeme, ulusal mahkemelerin, başvuranın 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesi uyarınca cezai mahkûmiyetine yönelik olarak “ilgili ve yeterli” nedenler sunmadığı kanaatindedir.
30. Mahkeme, söz konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
31. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
32. Başvuran, 100.000 TL (yaklaşık 22.915 avro) manevi tazminat ve miktar belirtmeksizin maddi tazminat talebinde bulunmuştur. Ayrıca son olarak masraf ve giderleri karşılığında 12.000 TL (yaklaşık 2.750 avro) talep etmiştir. Başvuran, masraf ve giderlere yönelik talebini desteklemek amacıyla, Mahkeme önündeki yargılamalar sırasında avukatlarının 13 saat 30 dakikalık hukuki hizmet verdiğini gösteren bir iş cetveli ve hem yerel mahkemeler hem de Mahkeme önündeki yargılamalar sırasında avukatlarının yaptığı işlerin listesini sunmuştur.
33. Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.
34. Mahkeme, başvuranın maddi tazminata yönelik iddialarına dayanak sunamamış olmasını göz önünde bulundurarak söz konusu iddiaları reddetmiştir. Diğer yandan, hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, başvurana manevi tazminat olarak 2.500 avro ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önüne alarak, tüm başlıklar altındaki masrafları karşılamak üzere 1.300 avro ödenmesini uygun bulmuştur.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin başvuranların Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında mağdur statüsünün bulunmamasına ilişkin şikâyetini esastan birleştirerek reddetmeye;
2. Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;
3. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4. (a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere aşağıdaki meblağların ödenmesine:
(i) Başvurana manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 2.500 avro (ikibinbeşyüz avro) ödenmesine;
(ii) Masraf ve giderler için, başvuranlara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 1.300 avro (binüçyüz avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 25 Eylül 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıPaul Lemmens
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
[1]. Yasa dışı bir silahlı örgüt.
[2]2. Abdullah Öcalan'ın hapis cezası İmralı Adası’nda infaz edilmektedir.
[3]. Arapça kökenli “fedai” kelimesinin Türkçe’de iki anlamı vardır: 1. Bir ülkü veya bir başkası uğruna canını esirgemeyen kimse; 2. Bir kimseyi veya bir yeri koruyan kimse.
Full & Egal Universal Law Academy