AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KOK / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 32954/12)
KARAR
STRAZBURG
2 Temmuz 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Kok / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ("İkinci Bölüm") 11 Haziran 2019 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Nazım Kok’un (“başvuran”) 30 Mart 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 32954/12) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat R. Demir tarafından temsil edilmiştir.Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru, 16 Ocak 2017 tarihinde, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapıldığını iddia ettiği bir ihlal ile ilgili Hükümete bildirilen bir şikâyet hariç olmak üzere, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1963 doğumlu olup, Mardin’de ikamet etmektedir.
5. DEHAP (Demokratik Halk Partisi) adlı siyasi partinin Nusaybin ilçesindeki (Mardin) yerel temsilcisi olan başvuran, 21 Ağustos 2005 tarihinde, Trabzon’da meydana gelen çatışmalarda Türk güvenlik güçleri tarafından öldürülen PKK’ya (Kürdistan İşçi Partisi, yasa dışı silahlı örgüt) ait Suriye asıllı cenazenin Nusaybin’e nakledilmesini düzenlemiştir. Başvuran, cenazenin Suriye’ye gönderilmeden önce Türk topraklarında gerçekleşen cenaze töreninde bir konuşma yapmıştır.
6. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı ("Cumhuriyet Savcısı"), 19 Eylül 2005 tarihli bir iddianameyle, başvuran ve diğer yedi kişi hakkında, ilgilinin yaptığı konuşma ve halk tarafından atılan sloganlar nedeniyle, suç teşkil eden terör örgütü lehine propaganda yapmaktan bir soruşma başlatmıştır.
7. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 3 Nisan 2008 tarihinde, başvuranı, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (“3713 sayılı Kanun”) 7. maddesinin 2. fıkrası tarafından cezalandırılan terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan bir yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın Nusaybin’deki DEHAP’ın yerel temsilcisi olduğunu, Suriye asıllı teröristin cenazesini Trabzon’dan Nusaybin’e getirdiğini, cenazenin orada düzenlenmesini sağladığını, cenazeyi taşıyan minibüsün üzerine çıktığını ve bir konuşma yaptığını, bu konuşma kapsamında Nusaybin’in şehidini koruduğunu ve onu her zaman koruyacağını dile getirdiğini ve halkın onu alkışlamak için sözünü kestiğini ve slogan attığını belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bu nedenle, başvuranın PKK lehine propaganda yaptığını ve aynı zamanda kalabalığı kışkırttığı kanaatine varmıştır. Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın, cenazenin nakledilmesine, halkın toplanmasına ve cenaze töreni yapılmasına imkân sağlamasının, yukarıda belirtilen suçu kasıtlı olarak işlediğini gösterdiği kanaatine varmıştır.
8. Yargıtay, 26 Kasım 2011 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusu reddetmiş ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır.
9. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Temmuz 2012 tarihinde, 6352 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiğini kaydederek (aşağıdaki 13. paragraf) ve söz konusu kanunun 1. geçici maddesine uygun olarak, başvuranın yeniden cezaevine gönderilmesinden önce kendisine verilen cezanın infazının askıya alınmasına karar vermiştir; ve 31 Temmuz 2012 tarihinde, verilen mahkûmiyet kararının icrasının ertelenmesine karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
A. 3713 Sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası
10. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
"[Yukarıdaki fıkra uyarınca] meydana getirilen örgüt mensuplarına yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlara fiilleri başka bir suç oluştursa bile ayrıca bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. (...) "
11. 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 Sayılı Kanun ile değiştirilen 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
"Terör örgütünün; (...) propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (...) "
12. 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten itibaren, söz konusu hüküm şunu öngörmektedir:
"Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (...) "
B. 6352 Sayılı Kanun
13. “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” başlıklı 6352 sayılı Kanun (“6352 sayılı Kanun”), 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun, geçici 1 maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde ve 3. fıkrasında, kesinleşen her türlü cezanın basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenen bir suç nedeniyle verilmesi koşuluyla, para cezasına ya da beş yılın altında bir hapis cezasına karşılık gelmesi durumunda bu cezanın infazının üç yıllık bir dönem boyunca ertelenmesini öngörmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
14. Başvuran, hakkında verilen mahkûmiyet kararının, Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında, ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir.
15. Hükümet, başvuranın mağdur sıfatı ile ilgili bir kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet, başvurana verilen cezanın infazının ertelenmesi konusunu dikkate alarak, ilgilinin mağdur sıfatı taşıdığını ileri süremeyeceğini iddia etmektedir.
16. Başvuran, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
17. Mahkeme, daha önce, cezanın infazının ertelenmesi tedbirinin, ilgilinin ifade özgürlüğünü kullanmasından doğan ihlal nedeniyle, doğrudan zarara maruz kaldığı ceza yargılamasının sonuçlarını telafi etmek veya önlemek şeklinde değerlendirilemeyeceği yönünde bir karar verdiğini hatırlatmaktadır (bk. mutatis mutandis, Aslı Güneş/Türkiye (kk.), No. 53916/00, 13 Mayıs 2004, Yaşar Kaplan/Türkiye, No. 56566/00, §§ 32 ve 33, 24 Ocak 2006 ve Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018).Mahkeme ayrıca, somut olayda başvuranın tutuklandığını ve dolayısıyla tutukluluk süresince hakkında verilen hapis cezasının bir kısmını zaten çektiğini belirtmektedir. Bu nedenle, söz konusu itirazı reddetmek gerekmektedir.
18. Başvuran, hapis cezasına mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğü hakkının tanınmamasına yol açtığını savunmaktadır.
19. Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına ilişkin yapılan ihtilaf konusu müdahalenin 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunmasına, düzenin sağlanmasına ve suçun önlenmesine ilişkin meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın bir PKK üyesinin cenaze törenini düzenlediğini, göstericilerin toplanmasına izin verdiğini ve göstericilerin bu yasa dışı örgüt lehine sloganlar attıklarını belirtmektedir. Hükümet, bu koşullarda, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğu kanaatindedir.
20. Mahkeme, başvuranın mahkûmiyetinin ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına ilişkin bir müdahale olduğu, bu müdahalenin kanunla, yani 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin korunması ve suçun önlenmesi gibi meşru amaçlar izlediği hususlarının taraflar arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemektedir.
21. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, ifade özgürlüğü konusundaki içtihatlarından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016) ve Belge/Türkiye (No. 50171/09, §§ 31, 34 ve 35, 6 Aralık 2016) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik yapılan müdahalenin “gerekliliğinin” somut olayda ikna edici bir şekilde ortaya konulup konulmadığını değerlendirmek için, içtihadı uyarınca, ilgilinin mahkûmiyetine dayanak olarak, özellikle Türk mahkemeleri tarafından kabul edilen gerekçeye göre karar vermesi gerektiğini belirtmektedir (Gözel ve Özer, No. 43453/04 ve 31098/05, § 51, 6 Temmuz 2010).
22. Mahkeme, somut olayda, başvuranın bir terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan mahkûm edildiğini kaydetmiştir.Yerel mahkemeler, başvuranı yukarıda anılan suçtan, ilgilinin silahlı çatışmalar sırasında güvenlik güçleri tarafından öldürülen bir PKK üyesinin cenaze törenini düzenlediği, halkın toplanmasına izin verdiği ve bu kapsamda bir konuşma yaptığı ve aynı zamanda göstericiler tarafından sloganlar atıldığı gerekçesiyle suçlu bulmuşlardır. Ulusal mahkemelerin kararlarını inceleyen Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi kararının ve bu kararı onayan Yargıtay kararının, içeriklerini, bulundukları kapsamı ve zarar verici niteliklerini dikkate alarak, ilgilinin konuşmasının, halk tarafından atılan sloganların ve başvuranın suçlandığı diğer fiillerin, ki Mahkemeye göre burada esas unsur olan, şiddete, silahlı direnişe veya ayaklanmaya teşvik edici ya da nefret söylemi olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusunda bu kararlarda yeterli açıklamalarda bulunulmadığını tespit etmektedir (Mart ve diğerleri/Türkiye, No. 57031/10, 32. paragraf, 19 Mart 2019).
23. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, yerel makamlar tarafından başvuran hakkında alınan tedbirin zorunlu bir sosyal ihtiyaca karşılık gelmediği, her halükârda, hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.
24. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
25. Başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı manevi zarar bağlamında 10.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran, ayrıca, temsil masraflarına ilişkin olarak 2.000 avro talep etmektedir. Başvuran, bu talebine dayanak olarak hiçbir kanıtlayıcı belge sunmamıştır.
26. Hükümet bu miktarın aşırı ve haksız olduğunu değerlendirmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın avukatlık masrafları ile ilgili olarak ödemeye ilişkin kanıtlayıcı belge sunmadığını ileri sürmektedir.
27. Mahkeme, başvurana manevi zarar bağlamında 2.500 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Mahkeme, başvuranın temsil masraflarına ilişkin olarak, ilginin bu bağlamda gerekli kanıtlayıcı belgeleri sunmaması nedeniyle, bu bağlamdaki talebi reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna,
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,
3. a) Davalı Devletin, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, üç ay içinde, başvurana manevi tazminat olarak 2.500 avro (iki bin beş yüz avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 2 Temmuz 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy