AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KÖKLÜ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 77832/12)
KARAR
STRAZBURG
15 Ekim 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Köklü ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Hâkimler,
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 1 Ekim 2019 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, on dört Türk vatandaşı olan başvuranların (bk. ekte yer alan liste), 21 Eylül 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 77832/12) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, İstanbul Barosuna bağlı Avukat G. Tuncer tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Sözleşme’nin 2 ve 3. maddeleri açısından yeniden nitelendirilen şikâyetler, 17 Nisan 2018 tarihinde Hükümete bildirilmiştir ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54 § 3 maddesi uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
4. Hükümet, başvurunun Komite tarafından incelenmesine karşı çıkmaktadır. Hükümetin itirazını inceledikten sonra Mahkeme bu itirazı reddetmektedir.
OLAY VE OLGULAR DAVANIN KOŞULLARI
5. Olayların meydana geldiği dönemde, bir terör örgütüne üye olmaları nedeniyle mahkûm edilen başvuranlar, cezalarını Üsküdar (İstanbul) E Tipi Cezaevinde çekmekteydiler.Davanın Oluşumu
6. 2000 yılının Ekim ayında birçok cezaevinde, koğuş yerine bir ila üç kişilik yaşam ünitelerinin hizmete girmesini amaçlayan, F Tipi olarak adlandırılan yeni yüksek güvenlikli cezaevlerinin kurulmasını protesto etmek amacıyla açlık grevleri başlatılmıştır.
7. Güvenlik güçleri, 19 Aralık 2000 tarihinde, yirmi cezaevine eş zamanlı olarak müdahalede bulunmuşlardır. “Hayata Dönüş” adı verilen bu operasyon sırasında, güvenlik güçleri ve mahkumlar arasında şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir.
8. Üsküdar Cezaevi de bu operasyonlara dâhil olmuştur. Jandarma görevlileri, söz konusu Cezaevinde, yukarıda belirtilen tarihte, saat 4.30 sıralarında, bu ayaklanmaya karşı bir operasyon başlatmışlar, bu operasyon üç gün sürmüş ve zaman zaman şiddet olayları tırmanmıştır. 1.142 jandarma görevlisi bu operasyona katılmış, bunlardan 268’i kapalı ortamda (intra muros) görevlendirilmiştir. Operasyon sırasında güvenlik görevlileri tarafından isyancılara karşı saldırı silahları, göz yaşartıcı bombalar ve yüksek tazyikli su kullanılmıştır.
9. Operasyonda bir çavuş ve beş tutuklu yaşamını yitirmiş ve aralarında başvuranlar ve iki gardiyanın da bulunduğu birçok kişi mermilerin isabet etmesi sonucu yaralanmıştır.
10. Operasyonun sonunda, 23 Aralık 2000 tarihinde, cezaevi idaresi tarafından yirmi sekiz tutuklu, başka cezaevlerine nakledilmiştir (bk. Makbule Akbaba ve diğerleri/Türkiye, No. 48887/06, §§ 5 - 7, 10 Temmuz 2012 ve Keser ve Kömürcü/Türkiye, No. 5981/03, §§ 7 - 10, 23 Haziran 2009).
11. Eş zamanlı olarak yapılan aramalar, koğuşlarda 5 tabanca, 55 mermi, 108 mermi kovanı, birçok patlayıcı madde ve el yapımı ateşli silahlar, bir saatli bomba, farklı türlerde bıçaklar, kimyasal maddeler ve Molotof kokteyllerinin bulunmasına imkân vermiştir.
Özellikle operasyon sırasında göz yaşartıcı bombaların kullanımına ilişkin olarak, Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan 4 Ocak 2001 tarihli bilirkişi raporu aşağıdaki bölümü içermektedir:
“(...) C-8 ve C-9 koğuşlarının arasında tavanda birçok açık delik gözlemlenmiştir. Bu alanda muhtemelen göz yaşartıcı bombalardan gelen bir koku hissedilmiştir. B bloğun konferans salonunda ve bu salona geçiş koridorunda, tavanda dört küçük delik ve alt ve ön duvarlarda iki büyük delik tespit edilmiştir; bu duvarlardan birinin altında patlamamış bir göz yaşartıcı bomba (...) bulunmuştur. Cezaevi personeli, operasyonu yürüten ekibin olay yerinden çok sayıda kullanılmış göz yaşartıcı bomba topladığını ve götürdüğünü açıklamıştır (...) ”
B. Bireysel DurumlarMelek Tukur
12. Başvuran, 23 Aralık 2000 tarihinde Üsküdar Cezaevi Doktoru tarafından muayene edilmiştir. Üsküdar Cezaevi Doktoru, her iki uylukta eritemlerin bulunduğunu gözlemlemiştir. Adli Tıp Kurumu, bu rapora dayanarak, 3 Aralık 2001 tarihinde, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun, üç gün istirahat raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.Oya Açan
13. Söz konusu başvuran da, operasyonun sonunda nakledildiği Kartal Cezaevinde 23 Aralık 2000 tarihinde muayene edilmiştir. 15 Mayıs 2001 tarihinde düzenlenen raporda “subjektif kas ağrılarından” bahsedilmiştir. Adli Tıp Kurumu, 20 Haziran 2001 tarihinde bu tespiti onaylamış ve bu durumun üç gün istirahat raporunun verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.Gülpınar Adıyaman
14. 23 Aralık 2000 tarihinde Üsküdar Cezaevi Doktoru tarafından muayene edilen başvuranda herhangi bir darp ve yaralama izine rastlanmamıştır. Ayrıca, Adli Tıp Kurumu, 3 Aralık 2001 tarihli raporunda, istirahat raporunun verilmesinin gerekli olmadığını belirtmiştir. Nuri Akalın
15. Başvuran, 22 Aralık 2000 tarihinde, operasyon sona ermeden önce, nakledildiği Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Başvurana ilişkin ön tıbbi raporda, ilgilinin alnının sol tarafında ekimotik ve ödemli alanların, sırtında çeşitli ekimotik alanların ve üst ve alt kısımlarında çiziklerin bulunduğu belirtilmiştir. Adli Tıp Kurumu, 29 Kasım 2001 tarihli nihai raporunda, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun, yedi gün istirahat raporunun verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.Ömer Berber
16. Bu başvuran, 23 Aralık 2000 tarihinde, Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Doktor, ilgilinin üst sırt bölgesinde, boyun ve bileklerinde hiperemi alanlarının - ayrıca çiziklerin- ve sol omzunda 5x5 cm çapında başka bir hipereminin bulunduğunu gözlemlemiştir. Adli Tıp Kurumu, başvuran hakkında nihai rapor hazırlamamıştır.Özcan Çolak
17. Söz konusu başvuran, 22 Aralık 2000 tarihinde, gaz zehirlenmesi şüphesiyle Numune Hastanesine götürülmüştür. Başvuran, solunum güçlüğü, asteni, gözlerde tahriş ve köpüklü balgamdan şikâyet etmiştir. Ertesi gün, başvuran, buradaki her türlü tıbbi tedaviye karşı olacağını belirttiği Sağmalcılar Devlet Hastanesine kaldırılmıştır. Başvuran, 24 Aralık tarihine kadar hastanede kalmıştır. Başvuranın zehirlenme belirtileri göstermemiş olduğu ya da bundan böyle göstermediği ortaya çıkmıştır. Adli Tıp Kurumu, 29 Ocak 2001 tarihli raporunda, istirahat raporu verilmesinin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır.Turgut Köklü
18. Başvuran da, 23 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Doktorlar, ilgilinin dudaklarında çizikler ve lezyonlar, burnunun kökünde ve sağ omzunda iki ekimoz, bileklerinde çizikler ve ödemler ve alt kısımlarında üç veya dört mermi yarasının bulunduğunu tespit etmişlerdir. Adli Tıp Kurumu, 29 Kasım 2001 tarihli raporunda, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı, ancak durumunun, yedi gün istirahat raporunun verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.Ahmet Oğur
19. Bu başvuran, 22 Aralık 2000 tarihinde, Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Doktor, buna ilişkin raporunda, ilgilinin sırtında bir ekimozun ve sağ dizinde yüzeysel çiziklerin bulunduğunu belirtmiştir. Adli Tıp Kurumu, bu rapor hakkında herhangi bir görüş belirtmemiştir.Merdan Özçelik
20. Başvuran, 23 Aralık 2000 tarihinde, Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Doktor, başvuranın sırtının birçok yerinde geniş ekimozların, çeşitli intraoral yaralanmaların, bileklerinde ve diz altı bölgede birçok çiziğin ve alnında küçük ekimotik alanların bulunduğunu gözlemlemiştir. Adli Tıp Kurumu, 28 Kasım 2001 tarihli raporunda, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığını, ancak durumunun, yedi gün istirahat raporu verilmesini gerektirdiğini belirtmiştir. Mete Tuncer
21. Kocaeli Cezaevi Doktoru tarafından 22 Aralık 2000 tarihinde muayene edilen başvuranın sırtında birçok ekimoza ve çiziğe, bileklerinde ve diz altı bölgede çiziklere ve karın duvarında karaciğer hasarı oluşturan bir hassasiyete rastlanmıştır. Adli Tıp Kurumu, 29 Kasım 2001 tarihli raporunda, yukarıda belirtilen karaciğerle ilgili soruna ilişkin bir rapor olmadan kesin olarak görüş sunamayacağını belirtmiştir. Dosya, bu bağlamda sunulan herhangi bir bilgiyi içermemektedir. İdris Yiğit
22. Bu başvuran da, 23 Aralık 2000 tarihinde, Kocaeli Cezaevinde muayene edilmiştir. Doktor, ilgilinin alnında ve burun sırtında birçok lezyonun, yüzünde bir hipereminin, burun kanaması izlerinin, dudaklarında yırtıkların, sırtında ve göğsünde lezyonların ve diz altı bölgede çiziklerin bulunduğunu tespit etmiştir. Adli Tıp Kurumu, 26 Kasım 2001 tarihli raporla, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığını tespit ederek ilgilinin durumunun yedi gün istirahat raporu verilmesini gerektirdiğini belirtmiştir. Diğer Başvuranlar
23. Dosyadan, başvuranlar Cafer Kurt, Selçuk Ulu veya Ali Yıldızbakar’ın söz konusu operasyonun ardından herhangi bir tıbbi muayeneden geçmiş oldukları anlaşılmamaktadır.
C. Somut Olayda Açılan Davalar
1. Ceza Yargılamaları
a) Kapalı Ortamda (intra muros) Gerçekleştirilen Operasyona Katılan Askeri Personel Hakkında
24. Mevcut davada, ihtilaf konusu operasyonun hemen ardından hazırlık soruşturması başlatılmıştır. Ümraniye Cumhuriyet Savcılığı tarafından 4483 sayılı Kanun uyarınca başvurulan İstanbul Valiliği, 26 Kasım 2002 tarihinde, operasyona aktif olarak katılan jandarma görevlileri hakkında soruşturma açılmasına yer olmadığına karar vermiştir.
Fakat on bir tutuklu şikâyetçinin itirazı üzerine, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, şikâyet edilen fiillerin, 4483 sayılı Kanun’un değil, kamu hukukunun kapsamına girdiği kanaatine vararak, Valiliğin kararını iptal etmiştir. Böylelikle, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı önünde ceza soruşturması açılmıştır.
25. Cumhuriyet savcılığı, 16 Mart 2004 tarihinde, kötü muamelede bulundukları ve tutuklular arasında altı kişinin ölümüne ve 408 kişinin yaralanmasına sebebiyet veren ölümcül güç kullanımına başvurdukları gerekçesiyle, 268 jandarma görevlisi hakkında soruşturmaya başlamıştır.
29 Mart 2004 tarihli iddianameyle, 267 jandarma görevlisi görevlerinin icrası sırasında adam öldürme, darp ve yaralama suçları nedeniyle mahkeme huzuruna çıkarılmışlardır. Bu iddianamede, ilgililerin silahlarını, emirlere uygun şekilde ve silahlı isyancıların saldırılarına karşı koymak amacıyla kullandıkları belirtilmiştir.
26. Bütün başvuranlar, hükümlü şikâyetçiler listesinde yer almaktadır. Başvuranlar Akalın, Köklü, Özçelik ve Yiğit’in, kendilerine yedi gün istirahat raporu verilen yaralılar arasında bulundukları belirtilmiştir. Başvuran Tukur, üç gün istirahat raporundan yararlanan kişilerin listesinde yer almaktadır. Başvuran Gülpınar, durumu istirahat raporunun verilmesini gerektirmeyen yaralıların listesinde yer almaktadır. Buna karşın, durumu Tukur’un durumuyla benzer olan Açan ve durumu Gülpınar’ın durumuyla karşılaştırılabilir olan Çolak listelerin hiçbirinde yer almamıştır. Muayene edilen ancak raporları Adli Tıp Kurumu tarafından sonuçlandırılmayan başvuranlar Berber, Oğur ve Tuncer gibi, herhangi bir tıbbi muayeneden geçmeyen başvuranlar Kurt, Ulu ve Yıldızbakar ile ilgili olarak da aynı durum geçerlidir (yukarıda 22. paragraf).
27. 28 Nisan 2006 tarihinde duruşmalar 2001/245 dosya numarası altında başlatılmıştır. Hâlihazırda, Hükümet tarafından ibraz edilen bilgiye göre, dava, İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi (eski adı Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi) önünde halen derdesttir.
b) Tutuklular Hakkında
28. Üsküdar Cumhuriyet Savcısı tarafından 23 Mart 2001 tarihinde düzenlenen iddianameyle, 399 tutuklunun, ayaklanma çıkarma, patlayıcı madde bulundurma, adam öldürme, darp ve yaralama fiillerini işledikleri iddia olunmuştur.
29. İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Ocak 2016 tarihli kararla, ceza davasının başvuranlarla ilgili olarak zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle düşürülmesine karar vermiştir.
Hükümete göre, dava halen Yargıtay önünde derdesttir.
2. İdari Yargılama (Hükümet Tarafından İbraz Edilen Bilgilere Göre)
30. Başvuran Gülpınar Adıyaman, belirtilmeyen bir tarihte, İstanbul İdare Mahkemesine başvurmuş ve ihtilaf konusu operasyon sırasında yaralanması nedeniyle tazminat talebiyle İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı aleyhine tam yargı davası açmıştır.
31. İstanbul İdare Mahkemesi, başvuranın dosyasının açılmasına ilişkin posta masraflarını tamamlamasına karar vermiştir. Başvuranın yasal süre içinde bu karara uymaması nedeniyle, İstanbul İdare Mahkemesi, 15 Eylül 2003 tarihinde, ilgilinin davasına ilişkin red kararı vermiştir. Bu karar, 27 Ekim 2003 tarihinde, başvurana tebliğ edilmiş ve başvuran bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmamıştır. Söz konusu karar kesinleşmiştir.İdari Yargılama (Hükümet Tarafından İbraz Edilen Bilgilere Göre)
32. Başvuran Özcan Çolak, 22 Şubat 2016 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, Türk Anayasası tarafından güvence altına alındığı üzere, makul süre içinde yargılanma hakkını ileri sürerek, zaman aşımı süresi doluncaya kadar haksız yere gecikme nedeniyle beraatine karar verilmemesinden şikâyetçi olmuştur (yukarıda 28. paragraf).
33. Anayasa Mahkemesi, 27 Şubat 2018 tarihli kararla, başvuranın nüfus cüzdanının bir nüshasını dosyaya eklemediği gerekçesiyle, bu başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Başvuranın avukatı, bu karara itiraz etmiştir.
Hükümete göre, bu yargılama halen derdesttir. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
34. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan somut olayla ilgili iç hukuk kuralları ve uygulama, Ceyhan Demir ve diğerleri/Türkiye (No. 34491/97, §§ 77-80, 13 Ocak 2005) ve Gömi ve diğerleri/Türkiye (No. 35962/97, §§ 42-45, 21 Aralık 2006) kararlarında belirtilmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME SÖZLEŞME’NİN 2. VEYA 3. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI HAKKINDAÖn Değerlendirmeler
35. Öncelikle, başvuran tarafın avukatı, ihtilaf konusu operasyon sırasında işlendiği iddia edilen şiddet eylemlerini uzun ve detaylı bir şekilde anlatmaktadır. Ardından Sözleşme’nin 2 veya 3. maddeleri arasında açık bir ayrım yapmayan başvuranlar, somut olayda yürütülen operasyonun öldürücü niteliğinden, bu operasyon sırasında hem fiziksel hem de psikolojik şiddete maruz kalmalarından ve kendilerini koruyacak tedbirlerin alınmaması nedeniyle ölümden kıl payı kurtulmalarından şikâyet etmektedirler.
Başvuranlar ayrıca, jandarma görevlileri hakkında bu bağlamda yürütülen ceza yargılamasının etkin olmamasından şikâyet ederek, yukarıda belirtilen hükümlerden herhangi biriyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerini ileri sürmektedirler.
36. Hükümet, bu iddialara karşı çıkmaktadır.
37. Mahkeme öncelikle, bir şikâyetin, olgusal iddialar ve hukuki gerekçeler olmak üzere iki unsur içerdiğini hatırlatmaktadır: Jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince, başvuranlar tarafından Sözleşme ve Protokolleri uyarınca ileri sürülen hukuki gerekçeler, Mahkemeyi bağlamamaktadır ve Mahkeme bir şikâyeti, başvuranlar tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebilir (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
Mahkeme, somut olayda Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerine ilişkin olarak sunulan şikâyetlerin (yukarıdaki 34. paragrafın sonu (in fine)), duruma göre, Sözleşme’nin 2 veya 3. maddelerinin usul yönleri açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
38. Mahkeme, mevcut davada söz konusu olan “Hayata Dönüş” operasyonlarının da dâhil olduğu, ayaklanmalara karşı yürütülen operasyonlarla ilgili olarak Türkiye’ye karşı açılan davalar kapsamında, Sözleşme’nin 2 ve/veya 3. maddelerinin uygulanabilirliği hakkında daha önce de karar vermiştir (bk. Vefa Serdar/Türkiye, No. 7309/04, § 76, 27 Ocak 2015).
Bu bağlamda Mahkeme meydana gelen yaralanmalara ateşli bir silah kullanımı sebep olduğunda, Sözleşme’nin 2. maddesinin uygulanabilir olduğu sonucuna daha önce vardığını hatırlatmaktadır; bu davalarda, Mahkeme, ihtilaf konusu operasyonların gelişimini çevreleyen koşulları gerektiği şekilde dikkate alarak, - mağdurun hayati tehlikesinin bulunup bulunmadığı hususundan bağımsız olarak - cezaevi ortamında ateşli silahların kullanılmasının kendiliğinden “muhtemelen ölümcül” olduğu kanaatine varmıştır (bk. yukarıda anılan Vefa Serdar kararında sıralanan örnekler, § 77).
39. Mahkeme, mağdurun hayatını kaybetmediği durumda, istisnai durumlarda, Devlet görevlilerinin fiilleri sebebiyle maruz kalındığı iddia edilen yaralanmaların, diğerlerinin yanı sıra, kullanılan gücün derecesine ve türüne ve de bu gücün kullanımının altında yatan kesin niyet ve amaçlara bağlı olarak, Sözleşmenin 2. maddesi açısından incelenebileceğini hatırlatmaktadır (bk. Ebru Dinçer/Türkiye, No. 43347/09, § 33, 29 Ocak 2019 ve bu kararda atıfta bulunulan davalar ve daha detaylı bir inceleme için bk. yukarıda anılan Vefa Serdar kararı, §§ 75 - 80).
40. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuran Turgut Köklü’nün maruz kaldığı yaralanmaların bir kısmının, mermilerden, dolayısıyla ateşli silah kullanımından kaynaklandığını gözlemlemekte (yukarıda 17. paragraf) ve daha önce, başvuranların mermiyle bacaklarından yaralandıkları ve yaralamanın hayati tehlike teşkil etmediği durumları Sözleşme’nin 2. maddesi açısından incelediğini hatırlatmaktadır (Evrim Öktem/Türkiye, No. 9207/03, §§ 42-43, 4 Kasım 2008, Peker/Türkiye (No. 2), No. 42136/06, §§ 41-42, 12 Nisan 2011 ve Trévalec/Belçika, No. 30812/07, § 61, 14 Haziran 2011).
Dolayısıyla, Köklü ile ilgili koşullar, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında incelenmelidir, bu hüküm aşağıdaki gibidir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez.
2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonrasında meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması,
b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme,
c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması. ”
41. Bu durum diğer başvuranlar için geçerli değildir, bu başvuranlar bakımından daha çok yaşamlarını tehlikeye atan bir durumun meydana gelip gelmediğinin incelenmesi gerekmektedir ve bu husus belirleyici bir öneme sahiptir (yukarıda anılan Vefa Serdar kararı, § 78 ve bu kararda yer alan atıflar). Bu başvuranlar açısından muhtemel bir hayati tehlikenin söz konusu olduğunu düşündüren tıbbi veya olgusal herhangi bir unsurun bulunmaması sebebiyle, Mahkeme, - jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince (bk. Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan, [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018) - bu başvuranların şikâyetlerinin Sözleşme’nin 3. maddesi açısından incelenmesi gerektiği sonucuna varmaktadır. Bu madde aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz. ”Kabul Edilebilirlik HakkındaBazı Başvuranların Özel Durumları
42. Mahkeme, Hükümet tarafından sunulan ilk itirazları incelemeye başlamadan önce, bazı başvuranların özel durumlarını re’sen incelemesi gerektiği kanaatindedir.
43. Öncelikle, dosyadan, başvuranlar Cafer Kurt, Selçuk Ulu veya Ali Yıldızbakar’ın ihtilaf konusu operasyonun ardından bir tıbbi muayeneden geçtikleri anlaşılmamaktadır. Başvuranların avukatı, makamları mevcut başvurunun incelenmesi için bütün ilgili tıbbi raporları dosyaya eklememekle suçlayarak herhangi bir delil ibraz etmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir.
Öte yandan, başvuran Gülpınar Adıyaman 23 Aralık 2000 tarihinde muayene edilmiş ve ilgili hakkında iki rapor düzenlenmiş olsa da (yukarıda 13. paragraf), ilgilide herhangi bir lezyona rastlanmadığı sonucuna varılmıştır.
44. Mahkeme, somut olayda ileri sürülen koşullara benzer koşullarda, iddia edilen kötü muamelelere ilişkin delilleri elde etmenin veya toplamanın, avukatları için olduğu kadar başvuranlar için de zor olabileceğini kabul etmektedir. Ayrıca Mahkeme, bu türden iddiaların, kendisi önünde, çürütülemeyen, yeterince ciddi, açık ve tutarlı karinelere veya emarelere dayandırılabilecek delil unsurlarıyla desteklenebileceğini daha önce de kabul etmiştir (diğer kararlar arasında bk. Kavaklıoğlu ve diğerleri/Türkiye, No. 15397/02, § 235, 6 Ekim 2015).
Bununla birlikte, mevcut davada, Mahkeme bu türden herhangi bir unsur görmemektedir. Kurt, Ulu, Yıldızbakar ve Adıyaman, iddialarını destekleyecek nitelikte herhangi bir delil başlangıcı sunmamışlardır. İlk üç başvuran, iddia edilen kötü muamelelerin izlerinin tespit edilmesini sağlamak için operasyonun ardından kendilerine doktora görünme konusunda izin verilmediğini de ileri sürmemiş ve son başvuran, şüphesiz, kendisiyle ilgili raporlara itiraz etmemiştir.
45. Mahkeme, gerçekte, bu başvuranların avukatının, askeri müdahale sırasında diğer tutukluların başına gelenleri ayrıntılı şekilde aktarmakla yetindiğini ve müvekkillerinin operasyon sırasında nasıl “ölümden kıl payı kurtuldukları” hakkında en azından ikna edici bir açıklamada bulunmadığını gözlemlemektedir. Mahkemeye göre, bu türden bir anlatım, tek başına, bir delil başlangıcı olarak değerlendirilemeyecektir (örnek olarak, bk. Kars ve diğerleri/Türkiye, No. 66568/09, § 109, 22 Mart 2016).
Mahkeme, Kurt, Ulu, Yıldızbakar ve Adıyaman’ın maruz kaldıkları durumlarla ilgili olarak daha sağlam bir açıklamanın olmaması karşısında makamların, ilgililerin gerçek klinik tablolarındaki tıbbi unsurları bilerek gizlediklerine dair şüphelenmek için herhangi bir neden görmemektedir (yukarıda 42. paragraf).
46. Yukarıda belirtilen durum, benzer şikâyetleri ileri süren başvuranların bir kısmına ilişkin olarak, Kavaklıoğlu ve diğerleri davasında incelenen durumdan pek de farklı değildir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan karar §§ 236 - 239 ve yukarıda anılan Kars ve diğerleri kararı, ibidem).
Mahkeme, özet olarak, her unsuru değerlendirerek, Cafer Kurt, Selçuk Ulu, Ali Yıldızbakar ve Gülpınar Adıyaman ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar vermektedir.
47. Başvuranlar Melek Tukur, Oya Açan ve Ahmet Oğur için de aynı durum geçerlidir.
Gerçekte, Mahkeme, yukarıda belirtilen Kavaklıoğlu ve diğerleri davasında belirttiği gerekçesine hâlihazırda uyarak (yukarıda 45. paragraf), bu üç başvurana ilişkin olarak dosyaya eklenen (yukarıda 11, 12. ve 18. paragraflar) ve ilgililer tarafından itiraz edilmeyen tıbbi raporları dikkate almaktadır.
Bu raporlarda, Tukur’un her iki uyluğunda “eritemlerin”, Açan’da “subjektif kas ağrılarının” ve Oğur’un sırtında bir “ekimozun” ve dizinde “yüzeysel çiziklerin” bulunduğundan bahsedilmiştir.
48. Mahkemeye göre, yaralanmaların niteliği dikkate alındığında, bu türden yaralanmaların askeri müdahale sırasında ya da bu müdahalenin sona ermesinin ardından meydana gelmiş olması mümkündür. Hâlbuki bu olaylar, şüphesiz az ya da çok kaotik ve sert koşullarda meydana gelmiştir. Bu başvuranları, yalnızca dolaylı olarak dâhil olmuş olsalar da içinde bulundukları bu durumdan ayrı tutmak ya da sıkıntı çekmediklerini varsaymak zor görünmektedir. Bu sebeple, çok hafif olduğu iddia edilen bu yaralanmaların, sorumluların bu fiilleri kasıtlı olarak işlemekle suçlanmalarına gerek kalmaksızın, koğuşların boşaltılmasına veya tutukluların yeniden gruplandırılmasına ve nakledilmesine ilişkin tedbirlerin uygulandığı sırada meydana gelmiş olabileceği hususu bertaraf edilemez (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararıyla kıyaslayınız, § 240).
49. Mahkeme dolayısıyla, elinde bulunan unsurların tamamını dikkate alarak, başvuranlar Melek Tukur, Oya Açan ve Ahmet Oğur’un Sözleşme’nin 3. maddesiyle yasaklanan muamelelere maruz kaldıklarının tespit edilmediği kanısına varmaktadır (bk., mutatis mutandis, Gömi ve diğerleri/Türkiye, No. 35962/97, § 75, 21 Aralık 2006).
Bu nedenle, bu başvuranlarla ilgili başvurunun da Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.Başvurunun Süresinden Önce Yapıldığı Hakkında
50. Hükümet, İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi önünde jandarma görevlileri hakkında açılan ceza davasının halen derdest olması sebebiyle, başvurunun süresinden önce yapıldığını belirtmektedir (yukarıda 26. paragraf).
51. Başvuran tarafa göre, Mahkemenin karşılaştırılabilir davalarda vardığı sonuçlar dikkate alındığında, bu itiraz kabul edilemeyecektir (Şat/Türkiye, No. 14547/04, 10 Temmuz 2012 ve Erol Arıkan ve diğerleri/Türkiye, No. 19262/09, 20 Kasım 2012).
52. Mahkeme, bu itirazın davanın esasıyla birleştirilmesi gerektiğini, zira itirazın hem Sözleşme’nin 2. maddesi (bk., örnek olarak, yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, § 115, ve bur kararda yapılan atıflar, ve Makbule Akbaba ve diğerleri/Türkiye, No. 48887/06, § 31, 10 Temmuz 2012) hem de Sözleşme’nin 3. maddesi (bk., diğer kararlar arasında, Keser ve Kömürcü/Türkiye, No. 5981/03, § 40, 23 Haziran 2009, ve yukarıda anılan Ebru Dinçer kararı, § 40) uyarınca ileri sürülen usul yükümlülüklerine riayet edilmemesi bağlamındaki şikâyetlerin esasıyla yakından ilişkili olduğu kanaatine varmaktadır.
3.İdari Tazminat Yolunun Tüketilmediği Hakkında
53. Hükümet, somut olayda başvuranların jandarma görevlileri tarafından güç kullanılması sebebiyle yaralandıklarını veya başvuranların, jandarma görevlileri tarafından doğrudan hedef alındıklarını gösteren herhangi bir unsurun bulunmadığını belirtmektedir. Hükümete göre, başvuranların, ihtilaf konusu operasyon sırasında koruyucu tedbirlerin alınmamış olması sebebiyle maruz kaldıklarını iddia ettikleri zararlara ilişkin şikâyetlerinin niteliği dikkate alındığında, Anayasa’nın 17, 56, 125. ve 129. maddelerine dayanarak tam yargı davasının açılmasının, başvuranların tüketmesi gereken bir hukuk yoludur.
Hükümet bu konuyla ilgili olarak, Danıştayın, aynı isyan karşıtı operasyon sırasında bir tutuklunun ağır şekilde yaralandığı bir durumla ilgili olarak karar verdiği E. 2015/1826 sayılı (17 Mayıs 2016 tarihli) davayı ileri sürmektedir. Danıştay bu kararında, mevcut durumda, mağdur açlık grevinde olsa bile, silahlar yardımıyla aktif bir direniş göstermediğini gözlemleyerek ağır hizmet kusurunun bulunduğu sonucuna varmıştır; dolayısıyla Danıştaya göre, bu tutuklunun korunma hakkı bulunmaktaydı ve şiddet eylemlerinde bulunan isyancılarla aynı muameleye tabi tutulmaması gerekmekteydi.
54. Başvuran tarafın avukatı, somut olayda ileri sürülen koşullarda, müvekkillerinin söz konusu başvuru yolunu kullanmak zorunda olmadıklarını ileri sürmektedir.
55. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesi (diğer birçok karar arasında bk. Tanrıkulu/Türkiye [BD], No. 23763/94, § 79, AİHM 1999‑IV ve Nikolova ve Velitchkova/Bulgaristan, No. 7888/03, § 55, 20 Aralık 2007) veya 3. maddesi (örneğin bk. yukarıda anılan Keser ve Kömürcü kararı, § 57, Şahmo/Türkiye (k.k.), No. 37415/97, 1 Nisan 2003 ve Özkur ve Göksungur/Türkiye (k.k.), No. 37088/97, 7 Aralık 1999) açısından oluşturduğu yerleşik içtihatlarını hatırlatmaktadır: Sadece tazminatın ödenmesi, bazı koşullarda bu hükümlerin gerektirdiği, Sözleşmeci Devletlerin adam öldürme veya kötü muamele olaylarının failini ya da faillerini araştırma yükümlülüğünü yerine getirmemektedir.
Hâlbuki söz konusu olan idari tazminat yolu, kimliklerinin tespiti - tanımı gereği - söz konusu başvuru yolunun kullanılması için bir ön şart olmayan Devlet görevlilerinin yasaya aykırı eylemleri için Devletin objektif sorumluluğuna dayanmaktadır ve sadece bir tazminatın ödenmesine yol açabilmektedir.
Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin itirazının bu kısmını reddetmektedir.
4.Anayasa Mahkemesi Önünde Bireysel Başvuru Yolunun Tüketilmediği Hakkında
56. Hükümet son olarak, üç hâkimden oluşan bir Komite tarafından verilen Deniz/Türkiye (No. 47554/11, 3 Temmuz 2018) kararına dayanarak, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmediğini ileri sürmekte ve Anayasa Mahkemesi tarafından, aynı operasyon sırasında yaralanarak daha sonra yaşamını yitiren bir tutukluyla ilgili olan Elif Poyraz (No. 2014/17445) davasında 23 Şubat 2017 tarihinde verilen karara atıfta bulunmaktadır. Bu davada müteveffanın annesi, somut olayda açılan ve 16 yıldan fazla bir süreden beri devam eden ceza davasının, istenilen ivedilikle sonuçlandırılmadığından şikâyetçi olmuştur. Anayasa Mahkemesi, bu durumda ihtilaf konusu olayların, söz konusu olan bireysel başvuru yolunun oluşturulduğu 23 Eylül 2012 tarihinden önce meydana gelmiş olmasına rağmen, yaşam hakkının usul yönünden ihlal edildiği (Anayasa’nın 17. maddesi) sonucuna varmıştır.
Dolayısıyla Hükümet, başvuranların, Sözleşme’nin 2 veya 3. maddelerinin usul yönlerine ilişkin şikâyetleriyle ilgili olarak bu hukuk yolunu tüketmediklerini iddia etmiştir.
57. Başvuran taraf, bu iddiaya yanıt vermemektedir.
58. Mahkeme, bu itirazın incelenmesinin davanın esasına ilişkin incelemeyle birleştirilmesi gerektiği kanaatindedir.
5.Sonuç
59. Mahkeme, başvurunun - başvuranlar Cafer Kurt, Selçuk Ulu, Ali Yıldızbakar, Gülpınar Adıyaman, Melek Tukur, Oya Açan ve Ahmet Oğur ile ilgili kısmı hariç olmak üzere (yukarıda 45. ve 48. paragraflar) - Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle bağdaşmadığını tespit etmektedir. Mahkeme bu nedenle, başvuranların geri kalanıyla ilgili olarak, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas HakkındaTarafların İddiaları
60. Başvuran tarafın avukatı, esasen başvuranların başlıca şikâyetlerini ve ihtilaf konusu operasyon sırasında işlenen şiddet eylemleri hakkındaki anlatımını yinelemektedir (yukarıda 34. paragraf).
61. Hükümet, daha önce 1996 yılında aynı cezaevinde, terör örgütü mensubu tutukluların bir isyan başlattıklarını hatırlatarak, 19 Aralık 2000 tarihli ihtilaf konusu müdahalenin bazı cezaevlerinde düzenin yeniden sağlanması ve özellikle açlık grevi yapan ve sağlık durumu kötüleşen tutukluların hayatının korunması için başlatılması gereken bir dizi operasyon kapsamında gerçekleştirildiğinin altını çizmektedir. Hükümete göre, burada son çare olarak, mutlak suretle gerekli hale gelen bir tedbir söz konusudur.
62. Bu amaçla, yetkili makamlar, muhtemel bütün riskleri değerlendirerek, bu operasyon için özel olarak eğitilmiş görevlilerin kullanılmasını ve özellikle tıbbi tedavinin uygulanması için gereken imkânların sağlanmasını öngören, detaylı bir eylem planı hazırlamışlardır.
Hükümet, güç kullanımına başvurulmadan önce, jandarma görevlilerinin birçok defa tutuklulara teslim olmaları için çağrıda bulunduklarını, ancak bu çağrılara yanıt alamadıklarını belirtmektedir. Ancak anons ve uyarılara rağmen, bazı isyancılar şiddeti artırmış ve patlayıcı maddeler de dâhil olmak üzere, her türlü el yapımı silahı ve aracı kullanmaktan çekinmemişlerdir. İsyancılar bu şekilde birçok jandarma görevlisini yaralamışlar ve bir diğerini öldürmüşlerdir. Hükümet, tüm unsurların, ilk mermilerin bu isyancılar tarafından atıldığını düşündürdüğünün altını çizerek, koğuşlarda bulunan silah ve mühimmatları örnek olarak göstermektedir.
63. Bu bağlamda Hükümet, somut olayda operasyonun, tutukluların güvenliği açısından son derece dikkatli ve hassas bir şekilde tasarlandığını ve planlandığını belirtmektedir. Güvenlik güçleri, müdahalenin başında öldürücü olmayan araçların kullanılmasına öncelik vermişler ve tutukluların duvarlarda açılan geçitlerden dışarı çıkarılabilmeleri ve göz yaşartıcı bombaların etkisinin tazyikli su ile giderilmesi için üzerlerine düşen her şeyi yapmışlardır; isyancıların davranışları sebebiyle, son tahlilde silahlara başvurulması gerekli hale gelmişse de, kesinlikle orantılı şekilde ve yürürlükte olan düzenlemeye uygun olarak silah kullanımına başvurulmuştur.
64. Hükümet, başvuranların durumuyla ilgili olarak, başvuranların, uygun delillerle, yaşamlarının tehlikeye girdiğini veya şikâyetçi oldukları yaralanmaların Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği ağırlık eşiğine ulaştığını kanıtlayamadıklarını ileri sürmektedir. Dahası, dosyada yer alan hiçbir unsur, bu yaralanmaların güvenlik güçlerinin davranışlarıyla ilişkilendirilmesine imkân vermemektedir.
65. Hükümet, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin usul yönlerine ilişkin olarak, mevcut davada yetkili Cumhuriyet Savcılığının ivedilikle bir soruşturma başlattığını ve yaralı tutukluların tıbbi muayenelerinin hemen gerçekleştirilmesini sağladığını ileri sürmektedir.
Hükümet ayrıca, jandarma görevlileri hakkında açılan ceza davasının hâlihazırda özenle ve dikkatle yürütüldüğünü savunmaktadır. Hükümet, üstelik çok karmaşık olan bu yargılamanın süresinin, tek başına, daha öncesinde yürütülen “ceza soruşturmasının” etkinlikten yoksun olduğunun söylenmesine imkân veremeyeceğini (İldem ve diğerleri/Türkiye (k.k.), No. 17820/11, § 58, 16 Ocak 2018), zira somut olayda 267 sanık ve 408 şikâyetçiyi kapsayan bir davanın söz konusu olduğunu belirtmektedir.
66. Hükümet son olarak, Atsız ve diğerleri/Türkiye (No. 6084/06, 21 Kasım 2017) kararına atıfta bulunarak, bir ceza davasının zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle sonlandırılmasının, ilk soruşturmanın etkin olmadığı veya yetkili makamların tepkisiz kaldıkları sonucuna ulaşmaya her zaman imkân vermeyeceğini belirtmektedir.Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Sözleşme’nin 2. ve 3. Maddelerinin Esas Yönleri Hakkında
67. Mahkeme, mevcut tıbbi delilleri dikkate alarak, benzer davalardaki içtihadından doğan genel ilkeler ışığında somut olayın incelenmesinin uygun olduğunu değerlendirmektedir (bk., örnek olarak, yukarıda anılan Keser ve Kömürcü kararı, §§ 59 ve 60, Ceyhan Demir ve diğerleri/Türkiye, No. 34491/97, § 97, 13 Ocak 2005, yukarıda anılan Gömi ve diğerleri kararı, §§ 51 - 55, ve Mansuroğlu/Türkiye, No. 43443/98, §§ 77-78, 26 Şubat 2008, ve bu kararda bulunan atıflar).
68. Mevcut davada, 19-23 Aralık 2000 tarihleri arasında gerçekleştirilen isyan karşıtı operasyon sırasında, Üsküdar Cezaevinde tutuklularla güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmaların yaşandığı hususuna itiraz edilmemektedir. Ayrıca başvuranların, Devletin yetkisi ve sorumluluğu altındayken, bu operasyon sırasında veya sonrasında yaralanmış olduklarına da itiraz edilmemektedir.
Mahkeme ayrıca, dosyada yer alan hiçbir unsurun, başvuranların aktif olarak isyana katıldıklarının veya somut olarak güvenlik güçlerine saldırdıklarının tespit edilmesine imkân vermediğini, zira başvuranlar hakkında isyan çıkardıkları gerekçesiyle açılan kamu davasının, zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle düşürülmesi sebebiyle, bu konuda bir sonuca ulaşmadığını tespit etmektedir (yukarıda 28. paragraf).
69. Sonuç olarak, mevcut davada, olaylar esnasındaki davranışlarını meşru bir argüman olarak kullanmaksızın, şikâyet edilen yaralanmaları haklı gösterme ve başvuranların iddialarını reddetmek için uygun delilleri sunma görevi - sadece - Hükümete aittir (bk. diğer birçok karar arasında, yukarıda anılan Mansuroğlu kararı, §§ 77-78, yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, § 234 ve bu kararda yapılan atıflar ve Perişan ve diğerleri/Türkiye, No. 12336/03, § 95, 20 Mayıs 2010).
70. Bu bağlamda, Hükümet tarafından yapılan genel nitelikli açıklamalar (yukarıda 60 ve 62. paragraflar), bir cezaevinde var olması muhtemel olan şiddetin gücünün ve tutukluların gösterdikleri itaatsizliğin, hızlı bir şekilde, güvenlik güçlerinin müdahalesini gerektiren bir isyana dönüşebileceğinin anlaşılmasına imkân vermektedir. Mahkeme ayrıca, Hükümetin, ihtilaf konusu operasyonun rastgele veya jandarma görevlilerini, hazırlıksız olarak tepki vermeye teşvik edebilecek beklenmeyen gelişmelere sebep olacak şekilde yürütülmediğine ilişkin iddiasına önem vermektedir (yukarıda 61. paragraf).
Bununla birlikte, bu unsurlar başvuranların her birinin durumunu çevreleyen gerçek koşulların tespitine ilişkin olarak Hükümete düşen ispat yükünün ortadan kalkması için yeterli değildir ve Mahkemeye, başvuranlara karşı kullanılan gücün gerekliliğini veya orantılılığını gerektiği şekilde değerlendirme imkânı vermemektedir.
71. Ancak bu durum, Turgut Köklü’nün maruz kaldığı çeşitli yaralanmalar haricinde, ilgiliye mermilerin isabet etmiş olması sebebiyle, somut olayda makamların, bu başvuranın yaşamının ve fiziksel bütünlüğünün tehlikeye girmesine ilişkin her türlü riski, asgari düzeye indirmeyi sağlamak için gerekli özeni kesinlikle göstermediklerinin objektif olarak gözlemlenmesine engel olmamaktadır (yukarıdaki 17. paragraf).
Somut olayda bu başvuran üzerinde kullanılan gücün, Sözleşme’nin 2. maddesinin 2. fıkrası açısından “kesinlikle gerekli” olduğu kabul edilemez, zira cezaevi ortamında ateşli silah kullanılmasının, tek başına “muhtemelen ölümcül” olduğunun yeniden belirtilmesi gerekmektedir (diğer kararlar arasında bk. yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, § 224 ve bu kararda yer alan atıflar).
72. Mahkeme, Hükümetin bu bağlamda ileri sürdüğü itirazının reddedildiğini dikkate alarak (bk. aşağıdaki 86. paragrafın son cümlesi (in fine)), ancak Köklü ile ilgili olarak Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği sonucuna varabilmektedir.
73. Mahkeme, durumu Sözleşme’nin 3. maddesinin kapsamına giren başvuran Özcan Çolak ile ilgili olarak (yukarıda 16. paragraf), ilgilinin operasyon sona ermeden önce Numune Hastanesine götürüldüğünü, ardından gaz zehirlenmesi şüphesiyle Sağmalcılar Devlet Hastanesine kabul edildiğini ve ilgilinin solunum güçlüğü, asteni, gözlerde kaşıntı ve köpüklü balgamdan muzdarip olduğunu hatırlatmaktadır. Doktorlar, sonunda 24 Aralık 2000 tarihinde, bu başvuranın bu türden bir zehirlenme belirtileri göstermemiş olduğu ya da bundan böyle göstermediği sonucuna varmışlardır.
74. Öncelikle, belirtilen klinik tablonun, Bayrampaşa Cezaevinde başlatılan benzer bir operasyonun sonunda, görünüşte hastaneye yatırılmayı gerektirmemesine rağmen, aşırı göz yaşartıcı gaz kullanımından zarar gördükleri ve zehirlenmeye maruz kaldıkları şikâyetlerinin ardından, hastaneye götürülen iki tutuklunun söz konusu olduğu Kars ve diğerleri/Türkiye davasında Mahkemenin incelemiş olduğu klinik tablolardan daha endişelendirici olduğunu gözlemlemek gerekmektedir (yukarıda anılan karar, § 96).
Oysa söz konusu davada, Mahkeme, kamu düzeninin korunması bağlamında göz yaşartıcı gaz ya da biber gazı spreyi kullanımı hakkındaki içtihadını hatırlatarak, bir cezaevinde isyanı bastırmak için bu türden araçların kullanılmasını ve özellikle gazın - somut olayda olduğu gibi - kapalı bir alanda kullanıldığı hususunu vurgulamıştır (yukarıda anılan Kars ve diğerleri kararı, §§ 97 ve 98). Mahkeme, bu hususa yeniden dönecektir (aşağıdaki 76. paragraf).
75. Mahkeme, somut olayda, Çolak hakkında düzenlenen tıbbi rapor gibi, operasyon sırasında göz yaşartıcı bombaların kullanımına ilişkin Adli Tıp Kurumunun görüşlerinin (yukarıda 10. paragrafın son cümlesi (in fine)), aşırı kullanım iddiasını desteklediği kanısına varmaktadır. Hükümet tarafından bu iddiayı çürütecek nitelikte herhangi bir açıklamanın yapılmaması nedeniyle, göz yaşartıcı gaz kullanımıyla bu başvurana uygulanan muamelenin Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği ağırlık eşiğine ulaştığının kabul edilmesi gerekmektedir (ibidem, § 99, ve Songül İnce ve diğerleri/Türkiye, No. 34252/10 ve 25595/08, § 99, 26 Mayıs 2015).
76. Etkisiz hale getiren araçların kullanımının bir isyanı bastırmak için gerekli ve uygun olabilse de, bu durumun makamların Sözleşme’nin 3. maddesi bakımından bu türden araçlara başvurmak için tam yetkiye sahip oldukları anlamına gelmediği bilinmelidir. Hâlbuki dosyada, Mahkemenin somut olayda güvenlik güçlerinin eyleminin, bu türden araçları kullanmalarının yeterli güvencelerle çevrili olup olmadığını belirlemesine imkân veren herhangi bir unsur bulunmamaktadır.
77. Bununla birlikte, Mahkeme, bu konuya ilişkin olarak, gösteriler sırasında gaz ve göz yaşartıcı bomba kullanımının düzenleme altına alınması gerektiğini (İzci/Türkiye, No. 42606/05, § 66, 23 Temmuz 2013 ve Ataykaya/Türkiye, No. 50275/08, § 57, 22 Temmuz 2014) ve bu gerekliliğin bunların ağır hatta ölümcül sonuçlara yol açabileceği cezaevleri gibi kapalı ve kişi yoğunluğunun fazla olduğu bir alanda kullanımında daha önemli olduğunu daha önce belirtmiştir (yukarıda 73. paragrafın son cümlesi (in fine) - yukarıda anılan Songül İnce ve diğerleri kararı, § 102). Oysa cezaevi ortamında güvenliğin korunmasına ilişkin, ilgili dönemde yürürlükte olan ulusal mevzuatın birkaç hükmünü daha önce inceleme fırsatını bulmuş olan Mahkeme, bu hükümlerde gazın ve göz yaşartıcı bombaların kullanım koşullarına ilişkin herhangi bir talimatın belirtilmediğini yeniden vurgulamaktadır (bk., örnek olarak, yukarıda anılan Ceyhan Demir ve diğerleri kararı, § 80). Bu duruma ek olarak, söz konusu operasyon sırasında göz yaşartıcı gaz kullanımı koşullarına ilişkin olarak güvenlik güçlerine verilen talimatlar hakkında Hükümet tarafından net bir açıklama yapılmamıştır.
78. Bu koşullarda, Mahkeme, başvuran Çolak’a karşı göz yaşartıcı gaz kullanımının Sözleşme’nin 3. maddesinin gereklilikleri bakımından ilgili duruma yönelik münasip bir cevap olduğu konusunda ikna olmamıştır (bu anlamda bk., yukarıda anılan Kars ve diğerleri kararı, § 107, ve yukarıda anılan Songül İnce ve diğerleri kararı, § 105).
Böylelikle, Mahkeme, Hükümetin bu husustaki itirazının reddedilmesini dikkate alarak, başvuran Çolak ile ilgili olarak Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır (bk., aşağıda 86. paragrafın son cümlesi (in fine)).
79. Geriye başvuranlar Nuri Akalın, Merdan Özçelik, İdris Yiğit, Ömer Berber ve Mete Tuncer’in durumu kalmaktadır. Bu başvuranlarla ilgili tıbbi bilgiler (14, 15, 19 - 21. paragraflar), bu başvuranların tamamının, ilk üç başvuranla ilgili olarak yedi gün istirahat raporunun verilmesini gerektiren çeşitli yaralanmalara maruz kaldığının tespit edilmesine imkân vermektedir. Şüphesiz, Adli Tıp Kurumu Berber’i yeniden muayene etmemiş ve böylelikle istirahat verilmesinin gerekliliği konusunda herhangi bir karar verememiştir, ancak bu koşul pek bir önem taşımamaktadır, zira bu başvuranın vücudunda gözlemlenen izler ilk üç başvuranda bulunan izlere benzerdir. Bu durum daha ziyade (a fortiori) Tuncer için geçerlidir: Adli Tıp Kurumu ilgili hakkında nihai raporunu karaciğer hasarı riskine ilişkin gerekli bilgi kendisine sunulmadığı için sonuçlandıramamıştır.
80. Mahkeme öncelikle, bu başvuranlarda, baş ve sırt bölgelerinde gözlemlenen birçok ekimotik veya hiperemi ya da ödemli alanın ve lezyonların, üst ve/veya alt fiziki bölgelerinde belirtilen çizikler yanında tanımları, sayıları ve bulundukları yer dolayısıyla, aslında Hükümet aleyhinde güçlü fiili karinelerin doğmasına sebep olan yaralanma şekillerine tekabül ettiğini, dahası Cumhuriyet Savcılığının de belirttiği gibi bu başvuranlar darp ve yaralama nedeniyle mağdur olan tutuklu şikâyetçilerin arasında bulunduğunu gözlemlemektedir (yukarıdaki 25. paragraf).
81. Her hâlükârda, Hükümetin iddia ettiğinin aksine (yukarıdaki 63. paragraf), bu beş başvuran, fiziksel acılara katlanmak zorunda kalmışlardır ve niteliği ne olursa olsun, ilgililerin maruz kaldıkları muamele, Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği ağırlık eşiğine ulaşmıştır. Dolayısıyla söz konusu başvuranların durumları ile aynı operasyon sırasında yaralanmış olan Kömürcü ve Keser’in durumları arasında açık bir ayrım yoktur (yukarıda anılan Keser ve Kömürcü kararı, §§ 62 ve 63).
82. Bu sebeple Hükümetin, bu konular hakkında ikna edici bir açıklamada bulunması ve söz konusu başvuranların iddialarına ilişkin bir şüphe doğurabilecek nitelikte delilleri ibraz etmesi gerekmekteydi (bk., yukarıda anılan Keser ve Kömürcü kararı, § 63). Hâlbuki Hükümet, bu iddiaları destekleyecek nitelikte inandırıcı delillerin bulunmadığını ileri sürmekle yetinmiştir (yukarıda 63. paragraf) ve bu bağlamdaki argümanın daha önceki gözlemler bakımından herhangi bir etkisi bulunmamaktadır.
83. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği delilin, yeterince ciddi, açık ve uyumlu bir emareler kümesinden doğabileceğini yeniden hatırlatarak (yukarıdaki 43. paragraf), bu beş başvuranın vücudunda gözlemlenen yaralanmaların, yalnızca kasıtlı olarak uygulanabilecek ve insanlık dışı ve aşağılayıcı olarak nitelendirilmesi gereken bir muameleden kaynaklandığı kanaatine varmaktadır.
84. Dolayısıyla Mahkeme, yine Hükümetin bu konuyla ilgili itirazının reddedildiğini dikkate alarak (bk. aşağıdaki 86. paragrafın son cümlesi (in fine)), başvuranlar Akalın, Özçelik, Yiğit, Berber ve Tuncer ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
b) Sözleşme’nin 2 ve 3. Maddelerinin Usul Yönleri Hakkında
85. Mahkeme, - aynı olaylarla ilgili olan Makbule Akbaba ve diğerleri davasında daha önce karar verdiği gibi (yukarıda anılan karar, § 39) -, müdahaleye katılan jandarma görevlileri hakkında ceza davasının 2004 yılının Mart ayında başlatıldığını ve Hükümetin, bu davanın İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen derdest olduğunu belirttiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 26. paragraf).
86. Bu bağlamda, Hükümetin, söz konusu ceza davasının süresinin, tek başına, ilgili “ceza soruşturmasını” etkinlikten yoksun kılamayacağı yönündeki iddiası üzerinde durmak gerekmemektedir (yukarıdaki 64. paragraf). Nitekim Hükümetin bu konuyla ilgili olarak dayanak gösterdiği İldem ve diğerleri kararı, derdest değil, sona ermiş bir yargılamayla ilgilidir, zira prensip olarak, bu durumda “resmi soruşturmanın” kovuşturmanın başlatılmasına neden olması halinde, somut olayda söz konusu olan gereklilikler gibi usuli gereklilikler “resmi soruşturma” aşamasının ötesine geçmektedir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. Öneryıldız/Türkiye [BD], No. 48939/99, § 96, AİHM 2004 XII). Son olarak, Atsız ve diğerleri kararına ilişkin iddiayla ilgili olarak (yukarıdaki 64. paragraf), bu davanın, kaza sonucu meydana gelen bir ölümle, yani - mevcut durumun tersine - “etkin bir hukuk sistemi” oluşturma yükümlülüğünün mutlak suretle, cezai nitelikli bir başvuru yolunu gerektirmediği bir alan olan kasıt olmaksızın yaşama son verilmesine ilişkin bir durumla ilgili olduğunu hatırlatmak yeterlidir.
87. İddia edilen olayların üzerinden on sekiz yıldan fazla bir süre geçtikten sonra, söz konusu yargılamanın, başvuranları mağdur eden fiiller sebebiyle yetkili Cumhuriyet Savcılığı tarafından ileri sürülen sorumlulukların ve olayların tespit edilmesini sağlayabilecek nitelikte en küçük bir ilerleme kaydetmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir.
Somut olayda yürütülen soruşturmalarda Sözleşme’nin 2. ve/veya 3. maddeleri bakımından yerine getirmesi gereken ivedilik ve özen gereklilikleri ışığında, bu durumdan çıkarılması gereken sonuçlar bulunmaktadır (diğer kararlar arasında bk. yukarıda anılan kararlar Kavaklıoğlu ve diğerleri, § 283, Vefa Serdar, § 102, Perişan ve diğerleri, § 103 ve Ceyhan Demir ve diğerleri, § 111).
Bu sonuçlardan biri, Hükümetin, başvurunun süresinden önce yapıldığına dair itirazının (yukarıdaki 49 - 51. paragraflar) reddedilmesi gerektiğidir.
88. Bu sebeple, Mahkeme, davanın esasına ilişkin konularla ilgili olarak, aşağıdaki gerekçelerle, kendi görevinin Türk Anayasa Mahkemesinin göreviyle karıştırıldığını gözlemlemektedir.
Nitekim Mahkeme, ulusal hukuk sisteminde, 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun oluşturulduğunu, dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin söz konusu tarihten itibaren Anayasa ya da Sözleşme ve Protokolleri ile korunan temel hak ve özgürlüklerinin zarar gördüğünü iddia eden herkes tarafından yapılan başvuruları inceleme yetkisine sahip olduğunu kaydetmektedir (örneğin bk. Önkol/Türkiye, No. 24359/10, § 66, 17 Ocak 2017). Mahkeme ardından, Kaya ve diğerleri/Türkiye kararında (No. 9342/16, 20 Mart 2018), Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararın niteliğini ve etkilerini değerlendirdiğini ve böylelikle bireysel başvuru sistemiyle sunulan telafinin uygun olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan karar, §§ 33-46). Mahkeme ayrıca, Hükümetin ileri sürdüğü ve Komite tarafından verilen Deniz/Türkiye kararında (yukarıdaki 55. paragraf), Sözleşme’nin 3. maddesine ilişkin kendisine sunulan şikâyetlerle ilgili olarak, öncelikle söz konusu başvuru yolunun kullanılması gerektiğini belirtmiştir (yukarıda anılan karar, § 16).
89. Mahkeme ayrıca, Hükümetin atıfta bulunduğu, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 23 Şubat 2017 tarihli kararı da dikkate almaktadır (yukarıdaki 55. paragraf). Söz konusu karar gerçekten bu konuyla ilgilidir, zira bu kararda, mevcut davada ihtilaf konusu yargılamayla aynı olan ceza yargılamasının süresine ve etkinlikten yoksun olduğuna dair sunulan şikâyetlere ilişkin olarak, yaşam hakkının usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
90. Şüphesiz iç hukuk yollarının tüketilmesi hususu, ilke olarak, başvurunun sunulduğu tarihte değerlendirilmektedir ve Mahkeme, genellikle, bu tarihten sonra oluşturulan yeni bir başvuru yolunun tüketilip tüketilmediği konusunu incelerken, başvuranların kişisel durumunu dikkate almaktadır (Kurić ve diğerleri/Slovenya [BD], No. 26828/06, § 286, AİHM 2012 (özetler)); Türkiye aleyhinde açılan benzer davalarda, Mahkeme, daha önce de, başvuranların şikâyetçi oldukları ceza davalarının, Mahkemeye başvurdukları tarihte halen derdest olması halinde bile, başvuranlardan 23 Eylül 2012 tarihinde oluşturulan başka bir hukuk yolunu tüketmelerinin istenmesinin hakkaniyete uygun olamayacağı kanaatine varmıştır (diğer kararlar arasında bk. Şükrü Yıldız/Türkiye, No. 4100/10, §§ 42-45, 17 Mart 2015, yukarıda anılan Önkol kararı, § 67 ve yukarıda anılan Ebru Dinçer kararı, §§ 44 ve 45).
91. Mahkeme tarafından bu bağlamda uygulanan kriterlerden biri, başvurunun yapıldığı tarih ile söz konusu anayasal başvuru yolunun oluşturulduğu tarih arasında geçen sürenin önemidir; bu süre en yakın tarihte verilen Ebru Dinçer davasında yaklaşık üç yıl iki aydır.
Hâlbuki Mahkeme, mevcut davada bu sürenin sadece iki gün olmasına rağmen (yukarıdaki 1. paragraf), yukarıda belirtilen Deniz kararında, bir yıl beş aydan daha kısa olan bir süreyi hoş görmüştür.
92. Mahkeme, söz konusu hukuk yolunun tüketilmesine ilişkin yukarıda belirtilen kuralın (yukarıda 89. paragrafın en başında (in limine)), belirli bir davanın (Demopoulos ve diğerleri/Türkiye (k.k.) [BD], No. 46113/99 ve diğer 7 başvuru, § 87, AİHM 2010) koşullarıyla haklı gösterilebilecek istisnalara tabi olduğunu hatırlatarak, bu türden bir istisnanın mevcut davada uygulanması gerektiği kanaatindedir.
93. Bu hususta, Anayasa Mahkemesi önünde başvuran Özcan Çolak tarafından 22 Şubat 2016 tarihinde yapılan bireysel başvuru (yukarıda 31. ve 32. paragraflar) dikkate alınmamaktadır, zira bu başvurunun konusu, somut olayda suçlanan jandarma görevlileri hakkındaki yargılama değil, bu başvuran hakkında açılan kamu davasıdır.
94. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin bu konuyla ilgili itirazını kabul etmekte (yukarıdaki 55-57. paragraflar) ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmediği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 2 ve/veya 3. maddelerinin usul yönleri bakımından sunulan şikâyetlerin tamamını reddetmektedir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
95. Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”Tazminat
96. Başvuran tarafın avukatları, müvekkillerinden her biri için manevi tazminat olarak 50.000 avro (EUR) talep etmekte ve somut olayda müvekkillerinin maruz kaldıkları maddi zararların değerlendirmesini Mahkemenin takdirine bırakmaktadırlar.
97. Hükümet, aşırı olduğunu düşündüğü bu taleplere itiraz etmektedir.
98. Mahkeme, adil tazmin bağlamında ileri sürülen tek sorunun, somut olayda başvuran Köklü ile ilgili olarak Sözleşme’nin 2. maddesi alanında ve başvuranlar Çolak, Akalın, Özçelik, Yiğit, Berber ve Tuncer ile ilgili olarak Sözleşme’nin 3. maddesi alanında tespit edilen esas yönünden ihlallerle ilgili olduğunu kaydetmektedir.
Öncelikle başvuranların maddi zarar için sunulan talebe ilişkin herhangi bir miktar belirtmemiş olmaları ve bu türden bir zararın varlığını somut unsurlarla desteklememiş olmaları sebebiyle, Mahkeme, bu bağlamda ileri sürülen taleplerin geçerli olmadığı sonucuna varmakta ve söz konusu talepleri reddetmektedir (örneğin bk. Saçılık ve diğerleri/Türkiye (kısmi adil tazmin), No. 43044/05 ve 45001/05, § 115, 5 Temmuz 2011).
99. Buna karşın Mahkeme, tespit edilen ihlallerin, aralarından biri için ölümcül olabilecek derecede şiddete maruz kalmış olan başvuranların ciddi sıkıntılar çekmelerine sebep olabileceği kanaatine varmaktadır.
Mahkeme, bu koşullarda ve benzer davalardan doğan örnekleri gerektiği gibi göz önünde bulundurarak, manevi tazminat olarak başvuran Turgut Köklü’ye 15.000 avro (bk., özellikle yukarıda anılan Songül İnce ve diğerleri kararı, §§ 71, 85 ve 123), başvuran Özcan Çolak’a 8.000 avro (ibidem, §§ 95, 107 ve 123) ve başvuranlar Nuri Akalın, Merdan Özçelik, İdris Yiğit, Ömer Berber ve Mete Tuncer’in her birine 10.000 avro ödenmesi gerektiğini değerlendirmektedir.Masraf ve Giderler
100. Başvuranların avukatı, Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler için 10.670 avro talep etmektedir. Bu miktar, aşağıda Türk lirası (TRY) olarak ifade edilen giderleri kapsamaktadır: Bunlar, tercüme masrafı için 4.000 TRY, büro harcamaları için 60 TRY ve posta masrafları için 80 TRY’dir (toplamda 4.140 TRY); bu miktarlara, İstanbul Barosunun ücret tarifesine uygun olarak, müvekkilleriyle sözlü olarak görüşme ücretinin saatlik 500 TRY tutarına dayandığı avukatlık hizmetleri eklenmektedir; Tuncer, başvuranlara, 78 saati görüşmelere, başvurunun hazırlanmasına ve ilgililerin ulusal düzeyde temsiline ve 42 saati telefon görüşmelerine, araştırmalara ve yazılı görüşlere ayrılmak üzere, toplamda 120 saat avukatlık hizmeti verdiğini açıklamaktadır. Dolayısıyla avukatlık hizmeti ücreti, 60.000 TRY, yani ilgili dönemde yaklaşık 9.980 avroya tekabül etmektedir.
101. Hükümet, bu taleplerin belgelendirilmediğini ve günlük çalışma saatlerinin gösterilmesi açısından yeterince açıklayıcı olmadığını belirtmektedir.
102. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca, doğruluğu, gerekliliği ve makul miktarda olduğu kanıtlanan masraf ve giderlerin geri ödenmesine hükmettiğini hatırlatmaktadır (diğer kararlar arasında bk., Nikolova/Bulgaristan [BD], No. 31195/96, § 79, AİHM 1999-II). Üstelik Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesinin 2. fıkrası, Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında sunulan her talebin, miktar olarak belirtilmesi, ayrı başlıklar altında ifade edilmesi ve gerekli kanıtlayıcı belgelerle birlikte sunulması gerektiğini öngörmektedir; aksi takdirde Mahkeme, söz konusu talebi kısmen veya tamamen reddedebilmektedir (Zubani/İtalya (adil tazmin), No. 14025/88, § 23, 16 Haziran 1999).
Mahkeme, somut olayda, bu taleplerin herhangi bir kanıtlayıcı belge, fatura, makbuz veya bir avukatlık ücret sözleşmesiyle birlikte sunulmadığını, zira tek ibraz edilen belgenin verilen hizmet saatlerinin basit bir özeti olduğunu gözlemlemektedir. Yukarıda belirtilen ilkeler, sözlü olarak yapılan avukatlık hizmetlerine ilişkin sözleşmelerin dikkate alınmasını göz ardı etmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, yüzeysel olsa da, söz konusu avukatlık hizmet saatlerini gösteren özeti ve mevcut davaya katılan başvuran tarafların sayısını göz önünde bulundurarak, tüm masraf ve giderler için başvuranlara müştereken 3.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır.Gecikme Faizi
103. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvuranlar Cafer Kurt, Selçuk Ulu, Ali Yıldızbakar, Gülpınar Adıyaman, Melek Tukur, Oya Açan ve Ahmet Oğur ile ilgili olarak, başvurunun kabul edilemez olduğuna;İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi önünde ceza davasının derdest olması nedeniyle başvurunun süresinden önce sunulmasına ilişkin Hükümetin ilk itirazının esasla birleştirilmesine ve bu itirazın reddedilmesine;Hükümetin Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmemesine ilişkin itirazının esasla birleştirilmesine, ardından kabul edilmesine ve bu gerekçeyle, Sözleşme’nin 2 ve/veya 3. maddelerinin usul yönlerine ilişkin şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna;Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilebilir olduğuna;Turgut Köklü ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine;Başvuranlar Özcan Çolak, Nuri Akalın, Merdan Özçelik, İdris Yiğit, Ömer Berber ve Mete Tuncer ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine;
a) Davalı Devlet tarafından, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, işbu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıda belirtilen miktarların ödenmesine:Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak, başvuran Turgut Köklü’ye 15.000 EUR (onbeşbin avro), başvuran Özcan Çolak’a 8.000 EUR (sekizbin avro) ve başvuranlar Nuri Akalın, Merdan Özçelik, İdris Yiğit, Ömer Berber ve Mete Tuncer’in her birine 10.000 EUR (onbin avro) ödenmesine;Kendileri tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için, başvuranlara müştereken 3.000 EUR (üçbin avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 15 Ekim 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Julia Laffranque
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
EKTurgut KÖKLÜ, 1977 doğumludur.Melek TUKUR, 1971 doğumludur.Oya AÇAN, 1955 doğumludur.Gülpınar ADIYAMAN, 1974 doğumludur.Nuri AKALIN, 1977 doğumludur.Ömer BERBER, 1975 doğumludur.Özcan ÇOLAK, 1974 doğumludur.Turgut KÖKLÜ, 1977 doğumludur.Cafer KURT, 1967 doğumludur.Ahmet OĞUR, 1969 doğumludur,Merdan ÖZÇELİK, 1965 doğumludur.Mete TUNCER, 1969 doğumludur.Selçuk ULU, 1976 doğumludur.İdris YİĞİT, 1966 doğumludur.Ali YILDIZBAKAR, 1978 doğumludur.
Full & Egal Universal Law Academy