Kudrevičius ve Diğerleri / Litvanya - 37553/05 - 15.10.2015 tarihli karar [BD]
Olaylar – Başvuran çiftçiler, Hükümetin dikkatini tarım sektörünün sorunlarına yönelik herhangi bir eylemde bulunulmadığı iddialarına çekmek amacıyla barışçıl bir protesto düzenleme için izin almışlardır. Gösteriler, başlangıçta alınan izinlere uygun şekilde barışçıl bir biçimde gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte, Hükümetle müzakerelerde ilerleme kaydedilmemiştir. Başvuranlar, Hükümete baskıda bulunmak amacıyla, izinleri aşmış ve başlıca anayolları iki gün süreyle bloke etmek suretiyle, ciddi aksaklığa yol açmışlardır. Blokaj, başvuranların talepleri karşılandığında sonlanmıştır. Daha sonra, başvuranlar “ayaklanma” nedeniyle mahkûm edilmiş, kendilerine 60 gün hapis cezası verilmiş, söz konusu ceza bir yıl süreyle ertelenmiştir. Ayrıca, başvuranların ikametgâhlarını yetkililerin ön izni olmadan yedi günden daha fazla bir süre için terk etmesi yasaklanmıştır.
Mahkemenin bir Dairesi, 26 Kasım 2013 tarihli bir kararında, üçe karşı dört oyla, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlâl edildiğine karar vermiştir (Bk. 168 sayılı Bilgi Notu) Dava, Hükümetin talebi üzerine 14 Nisan 2014 tarihinde Büyük Daire’ye gönderilmiştir.
Hukuki Değerlendirme – Madde 11
(a) Uygulanabilirlik – Başvuranlar hakkındaki mahkûmiyet kararı, herhangi bir şiddete karışma veya şiddete tahrik durumuna değil, yolların bloke edilmesi neticesinde kamu düzenin ihlâline dayanmaktaydı. Trafiğin aksaması, kamuya açık bir yerde düzenlenen bir toplantının yan etkisinden ziyade, çiftçilerin kasıtlı bir eyleminin neticesiydi. Bununla birlikte, başka kişilerce yürütülen faaliyetleri ciddi anlamda aksatmak amacıyla trafiği ve yaşamın olağan akışını kasten engelleyen fiziksel davranışlar, Sözleşme’nin 11. maddesi tarafından korunan toplantı özgürlüğü kapsamında yer almamaktaydı. Bu tür endişelerin, söz konusu hükmün ikinci paragrafı uyarınca gerçekleştirilecek herhangi bir “gereklilik” değerlendirmesi üzerinde etkileri olabilirdi. Aynı zamanda, başvuranların davranışı, başvuranların söz konusu gösteriye katılımlarını barışçıl toplantı özgürlüğünün koruma kapsamından çıkaracak nitelikte ve derecede değildi. Başvuranların, demokratik bir toplumun temellerini zayıflattığına dair hiçbir gösterge bulunmamaktaydı. Bu nedenle, 11. madde uygulanabilirdi.
(b) Esas – Başvuranlar hakkındaki mahkûmiyet kararı, başvuranların barışçıl toplantı özgürlüklerine yönelik bir müdahale teşkil etmiştir. Söz konusu müdahalenin, iç hukukta yasal bir dayanağı bulunmaktaydı. Yerel mahkemeler, Ceza Kanunu’nun ilgili hükmünü ne keyfi ne de öngörülemez bir biçimde yorumlamıştır. Barışçıl toplantı yapılmasına yönelik izinler, toplantıyı düzenleyenlerin olası sorumluluğu hakkında bir uyarı içermekteydi. Üstelik polislerin yollardaki blokajların kaldırılması yönünde verdiği hukuka uygun ve açık emirlerine uyulmamasının başvuranların sorumluluğunu doğuracağı başvuranlara açıklanmalıydı. Dolayısıyla, ihtilaf konusu müdahale “yasayla öngörülmüştü” ve “kargaşanın önlenmesi” ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” meşru amaçlarını gütmekteydi.
Gösterilerin, izin verilen alanlardan, anayollara taşınması, izinler içerisinde belirlenen şartları açık bir biçimde ihlâl etmiştir. Bu eylem, yetkililere herhangi bir ön bildirimde bulunulmaksızın ve yetkililerden söz konusu izinlerin şartlarını değiştirmeleri talep edilmeksizin gerçekleştirilmiştir. Başvuranların, bu şartlardan bihaber olmaları mümkün değildir. Ayrıca, güncel bir olaya derhâl cevap verilmesi şeklinde bir gereklilik, eylemlerini haklı çıkarmamaktadır. Mahkemenin, yerel mahkemelerin, çiftçilerin, menfaatlerini korumak için, şikâyetleri idare mahkemelerine taşıma olanakları gibi, alternatif ve hukuka uygun araçlara sahip olduğu yönündeki değerlendirmesini sorgulaması için hiçbir sebep bulunmamaktaydı.
Yolların kasten bloke edilmesi suretiyle çiftçilerin taleplerini kabul etmesi için Hükümete baskı yapılmasının amaçlanmasına gelince, olayın bu yönü, somut davayı, Mahkemenin gösterilerin trafiğin aksatılması da dâhil olmak üzere, günlük hayatı belli bir derece aksatabileceğine kanaat getirdiği davalardan ayırmaktadır. Göstericilerin başkalarınca yürütülen bir faaliyetin gerçekleştirilmesini engellemeye veya değişikliğe uğratmaya çalıştığı davalarda, Mahkeme, ceza uygulanmasının, başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma meşru amacıyla orantılı bir tepki olduğu sonucuna varmıştır. Aynı sonuca mevcut davada evleviyetle ulaşılması gerekmektedir; zira göstericilerin eylemleri, doğrudan başvuranların onaylamadığı bir eylem yerine, protestolarının konusuyla doğrudan bağlantılı olmayan bir başka faaliyeti fiziksel olarak engellemeyi amaçlamaktaydı.
Mahkemenin içtihatlarından anlaşılacağı üzere, göstericilerin günlük yaşamı ve başkalarının hukuka uygun şekilde gerçekleştirdiği faaliyetleri kasıtlı olarak ciddi bir biçimde ve kamuya açık bir yerde barışçıl toplantı yapma özgürlüğünün normal kullanımının yol açacağından daha kayda değer ölçüde aksatmasının, “menfur bir eylem” olarak kabul edilmesi ve dolayısıyla cezai nitelikte de olsa müeyyideler uygulanmasını haklı kılması mümkündür. Başvuranlar her ne kadar şiddet içerikli hareketlerde bulunmamış veya başkalarını bu tür hareketlerde bulunmaya tahrik etmemişse de; polis emirlerinin ve yolları kullanan kişilerin ihtiyaç ve haklarının açık bir biçimde göz ardı edilmesi suretiyle, üç büyük ana yolun neredeyse tümüyle kapatılması, “menfur” olarak tanımlanabilecek bir davranış teşkil etmiştir. Bu tür durumlarda tanınması gereken takdir payı göz önünde bulundurulduğunda, davalı Devlete, kamu düzeninin korunmasında yatan menfaatlerin, çiftçilerin Hükümetle müzakerelerinde bir ilerleme kaydetmesini sağlama amacıyla başvuranların bir araç olarak yolları bloke etmeye başvurmalarındaki menfaatlerine ağır bastığını değerlendirme hakkı tanınmış olduğu açıktır.
Yetkililerin tutumuna gelindiğinde, polis başvuranlara yol blokajlarını kaldırmalarını emretmek ve onları olası sorumlulukları konusunda uyarmakla yetinmiştir. Başvuranlar polisin hukuka uygun emirlerine uymayı reddettiğinde dahi, polis toplantıları dağıtmayı tercih etmemiştir. Çiftçiler ile kamyon sürücüleri arasındaki gerginlikler yükseldiğinde, polis anlaşmazlığa taraf olanları, ciddi çatışmalardan kaçınılması amacıyla sakinleşmeye davet etmiştir. Yetkililer bu sebeple, başvuranların davranışının yol açtığı ciddi aksaklığa rağmen, yüksek derecede hoşgörü göstermiştir. Dahası polis, toplantının barışçıl bir biçimde geçmesini temin etmek ve tüm vatandaşların güvenliğini sağlamak amacıyla göstericilerin menfaatleri ile anayolu kullanan kişilerin menfaatleri arasında denge sağlamaya çabalamış, böylece sorumlu oldukları düşünülebilecek her türlü pozitif yükümlülüğü yerine getirilmiştir..
Başvuranlara uygulanan yaptırımlara gelindiğinde, 60 günlük hafif bir hapis cezası verilmiş ve söz konusu cezanın infazı bir yıl süreyle ertelenmiştir. Başvuranlar para cezası ödemeye mahkûm edilmemişler ve haklarında verilen mahkûmiyet kararının tek gerçek sonucu, ikametgâhlarından yedi günden daha uzun bir süre ayrılmayı istemeleri halinde, izin alma yükümlülükleri olmuştur. Bu yükümlülük bir yıl sürmüştür. Başvuranların kamu düzeninde sebep olduğu ciddi aksaklıkla karşılaştırıldığında, bu tür bir güçlük orantısız görülmemektedir.
Son olarak, kamuya ait bir anayolda trafiğin engellenmesinin, ister cezai isterse idari bir suç olarak olsun, hukuki nitelendirmesi konusunda üye Devletler arasında tek tip bir yaklaşım bulunmadığı için, yerel mahkemeler, başvuranları davranışları sebebiyle cezai açıdan sorumlu bularak, sahip oldukları geniş takdir payının sınırlarını aşmamıştır.
Diğer bireylerin daha hafif bir muamele görmüş olabileceği gerçeği, başvuranlara uygulanan yaptırımların mutlak surette orantısız olduğu anlamına gelmemekteydi.
Sonuç olarak, yerel makamlar, bir yanda “kargaşanın önlenmesi” ve “başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” meşru amaçları ile öte yanda toplantı özgürlüğünün gerekleri arasına adil bir denge tutturmuş ve kararlarını olaylara ve ilgili ve yeterli gerekçelere ilişkin kabul edilebilir bir değerlendirmeye dayandırmışlardır.
Yetkililerce benimsenen önlemlerin Avrupa Birliği Adalet Divanının[1] (ABAD) içtihatları ışığında haklı sebepleri bulunup bulunmadığına karar vermek için, Mahkemenin taraflarca ileri sürülen iddiaları ele alması gerekmemektedir. ABAD’ın rolü, AB üye Devletlerinin, malların serbest dolaşımını temin etme yükümlülüklerini yerine getirip getirmediklerini tespit etmek iken; Mahkemenin görevi, somut davada başvuranların toplantı özgürlüğü hakkına yönelik bir ihlâl olup olmadığını tespit etmektir.
Sonuç: ihlâlsizlik (oy birliğiyle).
(Bk. Bukta ve Diğerleri / Macaristan, 25691/04, 17 Temmuz 2007, 99 sayılı Bilgi Notu; Lucas / Birleşik Krallık (k.k.), 39013/02, 18 Mart 2003; Barraco / Fransa, 31684/05, 05 Mart 2009, 117 sayılı Bilgi Notu)
[1]Eugen Schmidberger, Internationale Transporte ve Planzüge / Avusturya (C-112/00, 12 Haziran 2003 tarihli karar) ve Commission/ Fransa (C-265/95, 9 Aralık 1997 tarihli karar).
Full & Egal Universal Law Academy