AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KUVEYDAR/TÜRKİYE
(Başvuru no. 12047/05)
KARAR
STRAZBURG
19 Aralık 2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Kuveydar/Türkiye davasında,
Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar,
Julia Laffranque,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 28 Kasım 2017 tarihinde yapılan kapalı müzakereler sonucunda aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davanın temelinde bir Türk vatandaşı olan Baykal Kuveydar’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 18 Mart 2005 tarihinde yapmış olduğu (12047/05 no’lu) başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul Barosuna bağlı Avukat S. Dursun tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, yerel mahkemenin savunma tanıklarının sorguya çekilmesi talebini reddettiği gerekçesiyle adil bir şekilde yargılanmadığını iddia etmiştir. Ayrıca, başvuran, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada maruz kaldığı kötü muameleden; polise baskı altında verdiğini iddia ettiği ifadenin mahkeme tarafından kullanılmasından ve üçüncü kişilerin telefon görüşmelerinden elde edilen delillerin esas alınmasından dolayı şikâyetçi olmuştur.
4. Başvuru, 31 Ağustos 2010 tarihinde Hükümete iletilmiştir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1973 doğumlu olup, hakkında verilen hapis cezasının infazına Edirne’de halen devam edilmektedir.
6. İ.Y. ve oğlu M.Y. 8 Şubat 2001 tarihinde, patronu O.K.’nın emri altında hareket eden başvuran da dâhil olmak üzere, bir suç örgütünün üyeleri tarafından tehdit edildiklerini ve bu tehditler sonucunda bu kişilere büyük miktarda para ve mal varlığı vermek zorunda kaldıklarını ileri sürerek, Bursa Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyette bulunmuşlardır.
7. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı 20 Mart 2001 tarihinde Bursa Emniyet Müdürlüğü’nden söz konusu olayı daha büyük bir suç örgütü hakkında yürütülen soruşturma kapsamında soruşturmasını talep etmiştir.
8. Bursa Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polis memurları 21 Mart 2001 tarihinde başvuranın evinde bir arama gerçekleştirmiş ve arama esnasında ruhsatsız bir yarı otomatik silah bulmuşlardır. Başvuran arama sonrasında derhal yakalanmıştır.
9. Daha sonra Bursa Adli Tıp Kurumu Şube Müdürlüğüne götürülen başvuran, bir doktor tarafından muayene edilmiş ve doktor, başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlamadığını belirtmiştir. Başvuran aynı gün polis tarafından gözaltına alınmıştır.
10. Polis tarafından gözaltında tutulma süresinin iki gün uzatılmasının ardından başvuran 23 Mart 2001 tarihinde bir tıbbi muayeneden daha geçmiştir. Muayene sonrasında hazırlanan raporda, aynı soruşturma kapsamında tutuklanan diğer kişilerin isimleri de belirtilmiş ve hiçbirisinde bir yaralanma olmadığı ifade edilmiştir.
11. Başvuran 24 Mart 2001 tarihinde polise ifade vermiştir. Başvuran olayın gelişimini detaylı bir şekilde anlatmış ve beraber çalıştığı belirli kişilerle birlikte, tehdit yoluyla para almak için İ.Y. ve M.Y.’nin evini birçok kez ziyaret ettiklerini beyan etmiştir.
12. Başvuranın polis tarafından gözaltında tutulma süresi 25 Mart 2001 tarihinde uzatılmış ve yirmi beş diğer kişiyle birlikte tekrar tıbbi muayeneden geçmiştir. Muayeneyi gerçekleştiren doktor kısaca muayene ettiği kişilerin hiçbirinde kötü muameleye dair herhangi bir ize rastlamadığını belirtmiştir. Bir sonraki gün olan 26 Mart 2001 tarihinde başka bir doktor aynı kişiler hakkında bir rapor hazırlamış ve raporunda söz konusu kişilerin hiçbirinin bir şikâyeti olmadığını ve vücutlarında herhangi bir yaralanma izine rastlamadığını ifade etmiştir.
13. Başvuran 28 Mart 2001 tarihinde tutuklanmadan önce son bir tıbbi muayeneden geçmiştir. Bu kez başvurana özel bir rapor hazırlanmış ve raporda başvuranın muayene esnasında herhangi bir fiziksel veya psikolojik şikâyet ileri sürmediği ve vücudunda kötü muameleye dair herhangi bir belirti olmadığı belirtilmiştir. Başvuran, başvuru formunda doktorun, beyanlarını dikkate aldığını ve cinsel organını muayene ettiğini, ancak kendisine uygulanan elektrik şoklarına dair herhangi bir iz bulamadığını ileri sürmüştür.
14. Aynı gün, başvuran İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı önünde ifade vermiştir. Başvuran olaylara ilişkin anlatımını yinelemiş, ancak polise verdiği ifadelerde bir suç örgütüne üye olduğunu ve İ.Y.’yi tehdit ettiğini kabul ettiği kısımları inkâr etmiştir. Başvuran kötü muamele iddiasına ilişkin herhangi bir beyanda bulunmamıştır.
15. Cumhuriyet savcısı, 21 Haziran 2001 tarihinde, başvuranı silahlı soygun, suç örgütüne üyelik ve ruhsatsız silah taşımayla itham ederek, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesine bir iddianame sunmuştur. Suç örgütünün oluşumunu ve eylemlerini ayrıntılı bir şekilde açıkladıktan sonra Cumhuriyet savcısı, başvuranın, başka bir suç örgütüne üye olan İ.Y.’yi tehdit edip ondan zorla para alan bir örgütün üyesi olduğunu belirtmiştir. Cumhuriyet savcısı olaylara ilişkin özetinde, söz konusu para işlemlerinde rol oynadığını ve ikinci suç örgütü tarafından tehdit edildiğini ileri sürdüğü A.V.O. isimli bir kişiden de bahsetmiştir. Cumhuriyet savcısı, iki ayrı suç örgütüne üye olmakla itham ettiği toplam otuz bir kişi aleyhine ceza yargılamaları başlatılmasını talep etmiştir.
16. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde 13 Eylül 2001 tarihinde (temsil edilmeyen) başvuranın gıyabında gerçekleştirilen ilk duruşmada İ.Y., borçlarını ödeyebilmesi için mal varlığının bir kısmını satması konusunda başvuranın patronu O.K.’dan yardım istediğini ve bunun karşılığında ona belli bir meblağ ödediğini ifade etmiştir. İ.Y. bu işlemin ardından başvuranın daha fazla para elde edebilmek için kendisini tehdit ettiğini ileri sürmüştür.
17. Başvuran 6 Aralık 2001 tarihinde gerçekleşen ikinci duruşmada mahkeme önünde, iddianamenin kendisine tebliğ edilmediğini ve üzerine atılı suçları tam olarak anlamadığını ifade etmiştir. Başvuran, olayları anlattıktan sonra, kendisinin ve patronunun İ.Y.’ye borçlarını ödemesinde yardımcı olduklarını ve herhangi bir tehditte bulunmadan, İ.Y.’den sadece kendilerine düşen payı ödemesini istediğini iddia etmiştir. Dahası başvuran, polise ve Cumhuriyet savcısına vermiş olduğu ifadelerini de geri çekmiştir. Başvuran son olarak, iddiasına ilişkin herhangi bir detay sunmaksızın, polis tarafından gözaltında tutulduğu esnada kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmiştir.
18. Aynı duruşmada M.Y., babası İ.Y.’nin başvuran tarafından tehdit edildiğini beyan etmiştir. Başvurana söz konusu beyanlar hakkında yorum yapma fırsatı verilmemiştir.
19. Cumhuriyet savcısı 9 Nisan 2002 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne yazılı mütalaasını sunmuştur. Cumhuriyet savcısı, sanıklardan ikisinin telefonunun dinlendiğini, aralarında ve başvuranla geçen konuşmaların başvuranın O.K.’dan aldığı emir üzerine İ.Y.’yi tehdit ettiğini ortaya çıkardığını belirtmiştir. Cumhuriyet savcısı, söz konusu olayları anlatırken, bir kez daha A.V.O.’nun işlemlerde rol oynadığını ve başvuranın üyesi olduğu suç örgütünün diğer üyeleri tarafından tehdit edildiğini ileri sürmüştür. Son olarak Cumhuriyet savcısı, olayların gelişiminin tüm sanıkların ifadeleri ile doğrulandığını, ancak İ.Y. ve M.Y.’yi tehdit ettikleri yönündeki iddiaların tüm sanıklar tarafından reddedildiğini ifade etmiştir. Son olarak Cumhuriyet savcısı, telefon görüşmeleri ve diğer sanığın ifadelerine dayanarak, başvuranın üzerine atılı suçların sabit bulunmasını talep etmiştir.
20. Sonrasında başvuran, mahkemeye ifadesini vermiş ve iki tanığın, yani İ.D.’nin ve Cumhuriyet savcısının yazılı mütalaasında anılan A.V.O.’nun dinlenmesini talep etmiştir.
21. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 3 Eylül 2002 tarihinde yapılan duruşmada, başvuranın tanık gösterdiği kişilerin dinlenmesinin yargılamaların sonucunu etkilemeyeceğine hükmederek, söz konusu talebi reddetmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, tüm davalıların ifadelerinin özetini verdikten sonra, başvuranın üzerine atılı suçları sabit bulmuş ve başvuranı yirmi yıl on ay hapis cezası ve para cezasına mahkûm etmiştir. Kararın gerekçe bölümünde, hangi delile dayanılarak verildiği belirtilmeksizin, başvuranın suçluluğunun mevcut delillerin genel değerlendirmesine dayanılarak tespit edildiği mahkeme tarafından ifade edilmiştir.
22. Başvuran, mahkemenin savunma tanıklarını dinlemediği ve beyanlarını dikkate almayıp, yargılama süreci boyunca kendisinin savunma hakkını kısıtladığını ileri sürerek kararı temyiz etmiştir.
23. Yargıtay 12 Nisan 2004 tarihinde, başvuranın gıyabında gerçekleştirilen bir duruşmanın ardından kararı onamıştır.
24. Yargıtay önünde gerçekleştirilen temyiz yargılamaları da dâhil olmak üzere, başvuran yargılamaların hiçbir aşamasında bir avukat tarafından temsil edilmemiştir.
25. Başvuranın cezasının infazına ilişkin müddetname 11 Ekim 2004 tarihinde hazırlanmıştır. Müddetname 13 Ekim 2004 tarihinde cezaevi idaresi tarafından başvurana bildirilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
26. Başvuran Sözleşme’nin 3. maddesine dayanarak, polis tarafından gözaltında tutulduğu sürede kötü muameleye maruz kaldığı hususunda şikâyette bulunmuştur. Bu bağlamda başvuran, gözlerinin bağlandığını, dövüldüğünü, Filistin askısına maruz bırakıldığını ve cinsel organına defalarca elektrik şoku verildiğini ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, tıbbi muayenelerin özen gösterilerek gerçekleştirilmediğini ve şikâyetlerinin yerel makamlar tarafından dikkate alınmadığını iddia etmiştir.
27. Hükümet, kötü muamele iddialarına ilişkin idare mahkemeleri önünde dava açmadığı gerekçesiyle başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sürenin sona erdiği gün olan 28 Mart 2001 tarihinden sonra altı ay içerisinde Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetini yapmış olması gerektiğini öne sürerek, başvuranın altı ay süre sınırına uymadığını belirtmiştir. Son olarak Hükümet, başvuranın, hakkında hazırlanan sağlık raporlarının hiçbirinde vücudunda kötü muameleye ilişkin bir belirtiye rastlandığına ilişkin bir ifade bulunmadığından, iddialarını kanıtlayamadığını ve bu iddialarını yerel makamlar önünde, 6 Aralık 2001 tarihinde gerçekleştirilen duruşma hariç, hiçbir şekilde dile getirmediğini ifade etmiştir.
28. Mahkeme ilk olarak, Hükümetin idari yargı yolunun tüketilmediği yönündeki itirazı bakımından, Devlet görevlilerinin, sadece hata, kusur veya ihmalden kaynaklanmayan hukuka aykırı güç kullanmaları durumunda sorumluların teşhisinin ve cezalandırılmasının sağlanması yerine tazminat ödenmesini amaçlayan hukuk yargılamalarının veya idari yargılamaların, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin esas yönüne dayalı şikâyetlerin telafisini sağlayabilecek yeterli ve etkili hukuk yolları teşkil etmediğini yinelemektedir (bk. Mocanu ve Diğerleri/Romanya [BD], no. 10865/09 ve 2 diğer başvuru, § 227, AİHM 2014 (alıntılar), ve Müftüoğlu ve Diğerleri/Türkiye, no. 34520/10 ve 2 diğer başvuru, § 52, 28 Şubat 2017).
29. Bununla birlikte Mahkeme, başvurunun bu kısmının aşağıdaki nedenlerden ötürü her hâlükârda kabul edilemez olduğuna kanaat getirdiğinden, başvuranın iç hukuk yollarını tüketip tüketmediğini veya Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi kapsamında altı ay kuralına uyup uymadığını değerlendirmeyi gerekli görmemektedir.
30. Mahkeme, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu süre boyunca farklı doktorlar tarafından beş tıbbi muayeneden geçirildiğini gözlemlemektedir. Söz konusu muayenelerden sonra düzenlenen sağlık raporlarında başvuranda yaralanmaya ilişkin herhangi bir iz olduğuna ilişkin bir ibare bulunmamaktadır. Mahkeme, söz konusu raporlardan üçü, birden fazla kişi için düzenlenmiş olsa da, başvuranın polis tarafından gözaltına alınmadan hemen önce ve polis tarafından gözaltında tutulduğu son günde düzenlenen raporların yalnızca başvurana ilişkin olduğunu gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın kendisine elektrik şoku verildiğine ilişkin iddialarının doktor tarafından dikkate alındığını belirttiği, ancak bu iddiaları destekleyecek herhangi bir belirtiye rastlanmadığı son muayeneyi dikkate almaktadır. Mahkeme, başvuranın sağlık raporlarındaki bulgulara gölge düşürecek ve iddialarına bir ispat değeri katacak hiçbir belge ortaya koyamadığını kaydetmektedir.
31. Ayrıca Mahkeme, başvuranın, konuyu Cumhuriyet savcısı önünde de dile getirmediğini ve yalnızca İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde katıldığı ilk duruşmada şikâyetini detaylandırmadan bu konuyu dile getirdiğini belirtmektedir. Başvuran yargılamaların sonraki aşamalarında da şikâyetini yerel mahkemeler önünde ileri sürmemiştir.
32. Bu nedenle Mahkeme, başvuranın kötü muamele iddialarını kanıtlayamadığı kanaatindedir. Dahası, “savunulabilir bir iddia” ve başvuranın iddiaları hakkında bir soruşturma başlatılması için gerekli delillerin yokluğunda, yerel yargı makamlarının söz konusu durumda sergiledikleri tutumu sorgulamayı gerektirecek herhangi bir şey yoktur (bk. Soysal/Türkiye, no. 50091/99, § 52, 3 Mayıs 2007).
33. Dolayısıyla, başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyeti Sözleşme’nin 35 § 3 ve 4 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksundur.
II. SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 VE 3 (d) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
34. Başvuran, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinde öngörülen savunmasını kanıtlama fırsatından mahrum bırakıldığı ve iddia tanıkları ile aynı koşullar altında savunma tanıklarının davet edilmesinin sağlanmadığı gerekçeleriyle hakkında yürütülen ceza yargılamalarının adil olmadığından şikâyetçi olmuştur. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, ... kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir...
...
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir
(d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek... .”
A. Kabul edilebilirlik hakkında
35. Hükümet, Yargıtay tarafından başvuranın mahkûmiyetine ilişkin nihai kararın verildiği tarih olan 12 Nisan 2004 tarihinden sonra altı ay içerisinde Mahkeme’ye başvuru yapılmış olması gerektiğini, ancak başvuranın altı ay kuralına uymadığını ileri sürmüştür.
36. Mahkeme, Yargıtay’ın 12 Nisan 2004 tarihinde bir duruşma gerçekleştirdiğini ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen kararı onadığını gözlemlemektedir. Başvuran duruşmaya katılmamıştır. Bir avukat tarafından da temsil edilmemiştir.
37. Mahkeme, bir başvuranın nihai yerel kararın bir nüshasının resen kendisine tebliğ edilmesi hakkına sahip olduğu bir durumda, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinin hedef ve amacının, altı aylık sürenin yazılı kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren hesaplanması yoluyla en iyi şekilde yerine getirileceğini yineler. Mahkeme, 7201 sayılı Tebligat Kanunu gereğince, cezaevi idaresinin hapis cezasının kesin olarak belirlendiği davaların sonuçları başta olmak üzere, davalarının sonuçlarını tutuklulara bildirmekle sorumlu olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvuranın Yargıtay tarafından gerçekleştirilen duruşmada hazır bulunmamasını ve yargılama sürecinde herhangi bir avukatın yardımından faydalanmayışını göz önünde bulundurarak, Mahkeme Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinin amacının, başvuranın müddetnameyi aldığı tarih olan 13 Ekim 2004 tarihinden itibaren altı aylık süreyi hesaplayarak sağlanacağı kanaatindedir. Başvuru, söz konusu tarihten sonra altı ay içerisinde bir tarih olan 18 Mart 2005 tarihinde yapıldığından Mahkeme, Hükümetin bu başlık altındaki itirazını reddetmektedir (bk. Töre/Türkiye (k.k.), no. 50744/99, 10 Haziran 2004, ve Karabulut/Türkiye, no. 56015/00, § 38, 24 Ocak 2008).
38. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas hakkında
39. Başvuran şikâyetini yinelemiş ve verecekleri ifadeler kendisinin silahlı soygun suçunu işlemediğini kanıtlayacağından, savunma tanıkları mahkeme tarafından dinlenmiş olsaydı kendisine verilen hapis cezasının önemli ölçüde azaltılabileceğini belirtmiştir.
40. Hükümet, yerel mahkemenin olguları ve elinde bulunan delilleri iç hukuka uygun bir şekilde değerlendirdiği ve başvuranın savunma haklarına yargılamaların her aşamasında riayet edildiğini ileri sürerek başvuranın adil yargılanma hakkının ihlal edilmediğini iddia etmiştir. Hükümet, Mahkemenin Georgios Papageorgiou/Yunanistan (no. 59506/00, AİHM 2003‑VI (alıntılar)) kararına atıfta bulunarak, elinde bulunan delilleri ve sanığın sunmak istediği delillerin ilgililiğini değerlendirmenin, başta ilk derece mahkemeleri olmak üzere, yerel mahkemelerin görevi olduğunu belirtmiştir.
41. Mahkeme, tanık davet etme hakkının mutlak olmadığını ve adaletin düzgün tecellisi için sınırlandırılabileceğini yinelemektedir. Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi sanık lehine tüm tanıkların katılımını ve sorguya çekilmesini gerekli kılmaz. Söz konusu maddenin asıl amacı “aynı koşullar altında” ifadesinde de belirtildiği üzere konu hakkında “silahların eşitliği”nin tam olarak sağlanmasıdır. Koşulan bu şart ile sunulan delillerin ilgili olmasına ilişkin karar yetkisi Sözleşme’nin 6. maddesinin tamamına hâkim olan adil yargılanma kavramı ile uyumlu olacak ölçüde yetkili ulusal makamlara bırakılmıştır (bk. Engel ve Diğerleri/Hollanda, 8 Haziran 1976, § 91, A Serisi no. 22; Polyakov/Rusya, no. 77018/01, § 31, 29 Ocak 2009; ve Gregačević/Hırvatistan, no. 58331/09, § 60, 10 Temmuz 2012).
42. Mahkeme sanığın bazı tanıkları sorgulanmak üzere davet edilmesini talep etmesinin yeterli olmadığını; buna ilaveten, neden ilgili tanıkların dinlenmesi gerektiğini ve gerçeğin tespit edilmesinde tanıkların sunacağı delillerin neden gerekli olduğunu açıklayarak talebini desteklemesi gerektiğini kaydetmektedir (bk. Perna/İtalya [BD], no. 48898/99, § 29, AİHM 2003‑V). Dolayısıyla başvuran, zarar vermeye yönelik olmayan ve yeterince gerekçeli, itham konusu ile ilgili ve muhtemelen davalının konumunu güçlendirebilecek veya başvuranın beraatına dahi yol açabilecek tanıkların dinlenmesine ilişkin bir talepte bulunduğunda, yerel mahkemeler bu türden bir talebin reddine ilişkin ilgili gerekçeleri sunmalıdır (bk. yukarıda anılan Polyakov, §§ 34-35; Topić/Hırvatistan, no. 51355/10, § 42, 10 Ekim 2013; ve Poropat/Slovenya, no. 21668/12, § 42, 9 Mayıs 2017).
43. Başvuranın 3 Eylül 2002 tarihinde gerçekleştirilen son duruşmaya kadar savunma tanıklarının sorgulanmasını talep etmemiş olduğu ve mahkemeden A.V.O ve İ.D.’nin dinlenmesini o tarihten hemen önce talep etmiş olduğu doğru olsa da Mahkeme, başvuranın A.V.O.’nun anıldığı iddianameye erişimi olmadığı (bk. yukarıdaki 17. par.) göz önüne alındığında, başvuranın ancak olaylarda A.V.O.’nun rolünü açıklayan Cumhuriyet savcısının yazılı mütalaasının sunulmasının ardından söz konusu talepte bulunabileceği kanaatindedir. Bu nedenle, başvuranın savunma tanıklarının dinlenmesine ilişkin talebinin zarar vermeye yönelik olduğu veya tanıkların katılımını sağlamak için makul bir çaba göstermediği iddia edilemez.
44. Mahkeme, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin başvuranın talebini yalnızca, başvuranın davet ettiği tanıkların sorgulanmasının yargılamaların sonucunu etkilemeyeceği gerekçesiyle reddettiğini ve bunun gerekçeli bir karar olarak değerlendirilemeyeceğini gözlemlemektedir (bk. yukarıda anılan Topić, § 47). Dahası Yargıtay, başvuranın yargılamayı yürüten mahkemenin tanık davet etmeyi reddetmesine ilişkin savını ele almamıştır.
45. Mahkeme, başvuranın aleyhinde yürütülen davanın değerlendirilmesinde A.V.O. ve İ.D.’nin ilgisini ve önemini açıklayarak, bu tanıkların dinlenmesine ilişkin talebini yeterince gerekçelendirip gerekçelendirmediğinin dava dosyasından anlaşılamadığını kaydetmektedir. Bununla beraber Mahkeme, başvuranın yargılama süreçlerinin hiçbirinde bir avukat tarafından temsil edilmediğini ve bu nedenle, hakkında ciddi suç isnatlarının bulunduğu ve ağır bir cezai yaptırım riski ile karşı karşıya olduğu ceza yargılamalarına iki tanığın katılımını talep ettiğinde herhangi bir avukatın yardımından faydalanmadığını gözlemlemektedir. Buna rağmen Mahkeme, olaylarda A.V.O.’nun rolünün, A.V.O.’yü 21 Haziran 2001 tarihli iddianame ve 9 Nisan 2002 tarihli yazılı mütalaasında anan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı tarafından yeterince önemli olarak değerlendirilmesini kayda değer bulmaktadır (bk. yukarıdaki 15 ve 19. par.). İddia makamının söz konusu tanığın ilgili olduğunu kabul etmesini göz önünde tutarak (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, gerçeğin ortaya çıkarılması için söz konusu delilin ilgili olduğunun hem iddianamede hem de İlçe Mahkemesi tarafından kabul edildiği, Pello/Estonya, no. 11423/03, § 33, 12 Nisan 2007) Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, tanığın ifadelerinin muhtemel sonuçlarını ele alarak başvuranın A.V.O.’nun dinlenmesi talebini değerlendirmesi ve talebin değerlendirilmemesine ilişkin gerekçeler sunması gerektiği kanaatindedir. Ancak, mahkeme bunları yapmamış ve başvuran tarafından davet edilen tanıkların sorgulanmasının yargılamaların sonucunu etkilemeyeceğini belirterek başvuranın talebini doğrudan reddetmiştir (bk. yukarıda 21. par.). Başvuranın bu yöndeki iddiaları Yargıtay tarafından da dikkate alınmamıştır.
46. Mahkeme her ne kadar söz konusu iki tanığın sorgulanmasının savunma makamının konumunu ne ölçüde güçlendireceği konusunda yorum yapamasa da, yargılama boyunca iddia makamı ile savunma makamı arasındaki eşitliğin gözetilmesi gerektiği kanaatindedir. Davanın koşulları bu nedenle başvurana, seçtiği bir veya daha fazla tanığı sorgulama veya sorgulatma olanağının tanınmasını gerekli kılmıştır (bk. Vaturi/Fransa, no. 75699/01, § 58, 13 Nisan 2006, ve Băcanu ve SC « R » S.A. /Romanya, no. 4411/04, § 81, 3 Mart 2009). Dolayısıyla Mahkeme, somut davada savunma pozisyonunda olan kişinin haklarını etkileyen kısıtlamaların, başvuranın adil bir şekilde yargılandığı söylenemeyecek düzeyde olduğuna karar vermiştir.
47. Bu nedenle, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNE İLİŞKİN DİĞER İHLAL İDDİALARI HAKKINDA
48. Başvuran Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine dayanarak ayrıca, yerel mahkemenin telefon görüşmelerini dinleme kararı olmadan, diğer insanların görüşmelerinden elde edilen hukuka aykırı delilleri dikkate aldığı gerekçesiyle adil yargılanmadığından şikâyetçi olmuştur. Ayrıca, başvuran polise ifadesini baskı altında verdiğini ve bu ifadenin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından hakkındaki mahkûmiyet kararında kullanılmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
49. Tespit etmiş olduğu Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 6 (d) maddesinin ihlalini (bk. yukarıda 47. par.) göz önünde tutarak Mahkeme, başvuranın yargılamaların adilliğe ilişkin geriye kalan diğer şikâyetlerinin kabul edilebilirliği ve esasına ilişkin ayrı bir karar verilmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir (bk. Sadak ve Diğerleri/Türkiye (no. 1), no. 29900/96 ve 3 diğer başvuru, § 69, AİHM 2001‑VIII, ve Abdulgafur Batmaz/Türkiye, no. 44023/09, § 54, 24 Mayıs 2016).
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
50. Sözleşme’nin 41. maddesi şunu öngörmektedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
51. Başvuran maddi tazminat olarak 148.900 avro ve manevi tazminat olarak 75.000 avro talep etmiştir.
52. Hükümet talep edilen meblağları dayanaksız ve aşırı bularak taleplere itiraz etmiştir.
53. Mahkeme bulunan ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı görmemektedir; dolayısıyla bu talebi reddetmektedir. Diğer yandan Mahkeme, başvuranın yalnızca Mahkeme tarafından bir ihlal tespit edilmesi ile tazmin edilemeyecek derecede acı ve ıstırap çektiğine kanaat getirmiştir. Hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, başvurana manevi tazminat olarak 1.500 avro ödenmesini uygun bulmuştur (bk. Balta ve Demir/Türkiye, no. 48628/12, § 69, 23 Haziran 2015).
54. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin, Mahkeme tarafından bir ihlal tespit edilmesi halinde, yerel yargılamanın yenilenmesine olanak sağladığını gözlemlemiştir (bk. yukarıda anılan Balta ve Demir, § 70).
B. Masraf ve giderler
55. Başvuran masraf ve giderler için 3.000 avro ve avukatlık ücreti için 8.000 avro talep etmiştir.
56. Hükümet söz konusu meblağlara itiraz etmiş ve başvuranın taleplerini belgeye dayalı kanıtlarla desteklemediğini belirtmiştir.
57. Mahkeme içtihadına göre, başvuranın masraf ve giderlerini geri alabilmesi için, söz konusu masraf ve giderlerin fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerekmektedir. Somut davada başvuran, belirli bir meblağın tespiti için esas alınabilecek hiçbir sözleşme, fiş veya makbuz sunmamıştır. Buna uygun olarak Mahkeme bu başlık altında tazminat ödenmemesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
58. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi kapsamında yapılan şikâyetin kabul edilebilir, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında yapılan şikâyetin ise kabul edilemez olduğuna;
2. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinin ihlal edildiğine;
3. Başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında yapmış olduğu diğer şikâyetlerin değerlendirilmesinin gerekli olmadığına;
4. (a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 1.500 avro (bin beş yüz avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankası’nın söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 19 Aralık 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakıcıRobert Spano
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy