AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
KYRIACOU TSIAKKOURMAS VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 13320/02)
KARAR
STRAZBURG
2 Haziran 2015
NİHAİ
02/09/2015
AİHS’nin 44/2 maddesi çerçevesinde kesinleşmiş karardır. Şekli düzeltmelere tabi olabilir
Kyriacou Tsiakkourmas ve Diğerleri - Türkiye davasında,
András Sajó Başkanlığında
Yargıç Işıl Karakaş,
Yargıç Nebojša Vučinić,
Yargıç Paul Lemmens,
Yargıç Egidijus Kūris,
Yargıç Robert Spano,
Yargıç Jon Fridrik Kjølbro
ve Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith mevcudiyetinde Daire halinde toplananAİHM (İkinci Daire) 14 Nisan 2015 tarihinde özel olarak değerlendirmede bulunarak, aynı tarihte, izleyen kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (13320/02) başvuru numaralı davanın temelinde, on üç Kıbrıs vatandaşının, Panayiotis Kyriacou Tsiakkourmas, Niki Kyriacou Tsiakkourma, Eleni P.K. Tsiakkourma, Maria P.K. Tsiakkourma, Kyriacos P.K. Tsiakkourmas, Georghios Kyriacou Tsiakkourmas, Giovanna Andreou Theodosiou (née Kyriacou Tsiakkourma), Ioannis (veya Yiannis) Kyriacou Argyrou Tsiakkourmas, Myrofora Kyriacou Nicolaou Spetsioti (née Kyriacou Tsiakkourma), Nicolas Kyriacou Argyrou Tsiakkourmas, Andreas Kyriacou Argyrou Tsiakkourmas, Soteris Kyriacou Nicolaou Tsiakkourmas ve Evanthia Kyriacou Tsiakkourma, (“başvuranlar”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca 11 Haziran 2001 tarihinde yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, Lefkoşa’da hizmet sunan Dr. K. Chrysostomides & Co LLC ile Georgiades & Pelides LLC hukuk şirketleri tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi temsilcisi tarafından temsil edilmiştir.
3. 20 Mayıs 2008 tarihinde AİHM, başvurunun kısmen kabul edilemez olduğunu ve özellikle birinci başvuranın annesi olan Eleni Kyriacou Argyrou Tsiakkourma tarafından iletilen şikâyetlerin, kendisinin mevcut başvuru yapılmadan önce ölmüş olması nedeniyle 35. maddenin 3. fıkrası kapsamında AİHS’nin hükümleri ile kişi bakımından yetki konusunda uyumsuz olduğunu bildirmiştir. Ayrıca aynı gün AİHM, birinci başvuranın AİHS’nin 2.,3.,5.,6.,8.,10. ve 25. maddeleri uyarınca haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikayetleri ile diğer başvuranların AİHS’nin 8. ve 10. maddeleri uyarınca yapmış oldukları şikayetleri Hükümete iletmeye karar vermiştir.
4. 27 Ekim 2008 tarihinde davalı Hükümet davanın esasının kabul edilebilirliğine ilişkin görüşlerini sunmuştur. Bununla birlikte başvuranlar istenilen süre içerisinde cevaben herhangi bir görüş veya adil tatmin taleplerini iletmemişlerdir. Ayrıca, 12 Mart 2009 tarihinde üçüncü taraf yorumları, usule müdahale hakkını (AİHS’nin 36. maddesinin 1. fıkrası ve 44. maddenin 1. fıkrasının b bendi) kullanmış olan Kıbrıs Hükümetinden alınmıştır. Taraflar bu yorumları cevaplamıştır (44. maddenin 5. fıkrası)
5. 3 Haziran 2014 tarihinde birinci başvuranın AİHS’nin 3. maddesi uyarınca tutuklanması sırasında gerçekleşen kötü muamele iddialarına ilişkin ek sorular taraflara yöneltilmiştir. Ek görüşler, 6 Ağustos 2014 tarihinde AİHM’nin yönelttiği sorulara ilişkin olarak savunmacı Hükümetten alınmıştır. Başvuranlar ve üçüncü taraf Hükümet de 30 Ekim 2014 tarihinde yazılı olarak yorumlarını sunmuşlardır.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
6. Başvuranlar sırasıyla 1962, 1967, 1989, 1996, 1998, 1942, 1944, 1946, 1947, 1949, 1955, 1957 ve 1960 yıllarında doğmuş ve Larnaka, Lefkoşa ve Gazimağusa’da ikamet etmektedirler. Birinci ve ikinci başvuranlar karı kocadır. Üçüncü, dördüncü ve beşinci başvuranlar bu kişilerin çocuklarıdır. Altıncı başvurandan on üçüncü başvurana kadar şahıslar ise birinci başvuranın beş erkek kardeşi ile üç kız kardeşidir.
A. Davanın evveliyatı
7. 1 Aralık 2000 tarihinde Ömer Gazi Tekoğul adlı Kıbrıslı Türk iki kilogram eroin ile Kıbrıs Cumhuriyeti polisi tarafından yakalanmıştır. Bu kişinin yakalanması, ne Kıbrıslı Rumların ne de Kıbrıslı Türklerin yetki kullanmasına izin verilen,Kıbrıs’ta konuşlu Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNFICYP) tarafından kontrol edilen tampon bölgede, şahsın hukuka aykırı bir şekilde yakalandığını iddia eden “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” (KKTC) makamlarının tepkisini çekmiştir. Tekoğul’un aracının Birleşmiş Milletler (BM) tampon bölgesinde motoru çalışır ve farları açık halde terk edilmiş olarak Kıbrıslı Türk makamlar tarafından bulunduğu iddiasına dair raporlar bulunmaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti makamları yakalamanıntampon bölgenin hemen dışında yetki alanları dâhilinde gerçekleştiğini iddia etmiştir.
8. Tekoğul, 8 Aralık 2000 tarihinde uyuşturucu madde taşıma ve kaçakçılık ile suçlanmış ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Larnaka Kaza Mahkemesi tarafından tutuklanmasına karar verilmiştir.
9. BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’taki BM operasyonuna ilişkin 30 Mayıs 2001 tarihli raporuna göre UNFICYP’nin olaya ilişkin kendi soruşturması, Tekoğul’un yakalanmasına dair olayların hiçbir versiyonunu doğrulayacak veya aksini ispat edecek nitelikte yeterli kanıt ile sonuçlanmamıştır[1].
10. Bu sırada 20 Mart 2001 tarihinde Tekoğul hakkında çeşitli uyuşturucu suçlarından dolayı Larnaka Ağır Ceza Mahkemesi tarafından on yıl hapis cezası verilmiş, fakat ardından Cumhurbaşkanı Klerides tarafından affedilmiş ve 28 Eylül 2001 tarihinde serbest bırakılmıştır.
B. Birinci başvuranın 13 Aralık 2000 tarihinde tutuklanmasının etrafındaki koşullar
11. Birinci başvuran müteahhittir. Bu başvuruya sebep olan olayların gerçekleştiği sırada, adanın her iki tarafından da işçi istihdam ettiği Panicos Tsiakkourmas and Company Ltd. adlı inşaat şirketinin sahibiydi.
12. Kıbrıslı Türkleri istihdam eden diğer Kıbrıslı Rum müteahhitler gibi birinci başvuran da, insanların “KKTC”den Egemen Üs Bölgesi’ne (SBA) geçiş yaptığı Beyarmudu kontrol noktası yakınlarında Dikelya[2] SBA’da bulunan bir kafeden her sabah Kıbrıslı Türk çalışanları almaktaydı. Birinci başvuran Kıbrıslı Türk çalışanları hafta içi her gün sabah saat 5:45-6:00 dolaylarında kafeden (”Rabiye’s café”) alıp işe götürmekteydi. İş günü sonunda ise aynı yere bırakmaktaydı.
13. 13 Aralık 2000 tarihinde sabah saatlerinde gerçekleşen ve birinci başvuranın tutuklanması ile sonuçlanan olaylar taraflar arasında ihtilaflıdır. Bu nedenle ayrı ayrı sunulacaktır.
1. Olayların birinci başvuran tarafından anlatılan versiyonu
14. 13 Aralık 2000 tarihinde 5:30 dolaylarında birinci başvuran her gün yaptığı gibi Kıbrıslı Türk çalışanları Rabiye’s caféden almak üzere kırmızı renkli Chevrolet markalı çift kabin pikabı ile Larnaka Livadia köyündeki evinden ayrılmıştır. Önceki gece çok yağmur yağdığı için yolun bazı bölümlerini su basmıştı ve bu durum aracı yavaş kullanmaya zorlamıştır. Şiddetli yağmur sabah durmuş fakat evden ayrıldığında halen çiseliyordu.
15. Birinci başvuran Pile’den Beyarmudu istikametinde Rabiye’s caféye giderken ana yol üzerinde beş altı metre önünde Kıbrıslı Rum müteahhit arkadaşına (V.Z.) ait olduğunu bildiği UJ 100 plakalı beyaz Isuzu marka aracı fark etmiştir. Birinci başvuran sol şeritte[3] bu aracın ardından yavaş bir şekilde sürerken Rabiye’s café’nin yaklaşık 500 metre önünde eski Beyarmudu kampı[4] kavşağının hemen önündeki yolun sol tarafında kenara çekilmiş halde kırmızı Renault markalı başka bir aracı fark etmiştir. Kırmızı aracın kaputu açıktır ve sivil kıyafetli iki adam motoru kontrol etmektedir.
16. Birinci başvuranın önünde giden beyaz pikap kırmızı Renault’ya yaklaşınca yavaşlamış ve sürücü, iki adamla konuşmak için camı indirmiştir. Adamlardan biri aracın motorunu kontrol etmeye devam ederken, diğer adam ilerlemekte olan beyaz pikabın sürücüsüne devam etmesi için el sallamıştır.
17. Birinci başvuran sabit duran kırmızı Renault’ya yaklaştığında, daha önceden farkına varmadığı beyaz bir Renault kavşağın sol tarafından belirmiş ve ona doğru son sürat yol almaya başlamıştır. Birinci başvuran çarpışmayı önlemek için aracının yönünü sağa çevirmiş ve ardından frene basmıştır. Beyaz Renault, arabasının tam önünde durmuş ve içinden sivil kıyafetli dört adam fırlamıştır. Daha sonra birinci başvuran önünde giden beyaz Isuzu markalı pikabın, muhtemelen ardında ne olduğunu kontrol etmek için, durduğunu fark etmiştir. Birkaç saniye içinde beyaz Renault’dan çıkan adamlardan biri onu araçtan çıkarmaya çalışırken diğeri sürücü kapısını açmış, Türkçe bazı şeyler söyleyerek bağırmış ve alnına silah dayamıştır. Birinci başvuran açık haldeki emniyet kemerine sıkıca tutunarak direnince, silahı tutan adam silahının kabzasıyla onun sol kulağının üstüne, başına vurmuş ve darbenin etkisiyle yarı bilinçsiz halde yol üzerindeki 20-25 cm ölçülerindeki su birikintisine düşmesine sebep olmuştur. Birinci başvuran yardım çağrısında bulunurken, adamlar onu yerde tekmelemiş ve yumruklamışlardır. Emniyet kemerini bırakmaya zorlamak için ellerini bükmüş ve ısırmışlardır. Pelvis ve kaburga bölgesine aldığı kaburgasının kırıldığını düşündürecek kadar şiddetli tekmeler sonucu kemeri bırakmış ve yere yuvarlanmıştır. Ardından dört adam, kollarından ve bacaklarından tutarak onu direksiyonu solda bulunan beyaz Renault’ya sürüklemiştir. Birinci başvuran, sabah saat 5:45 dolaylarında başlamış olan tüm bu işkencenin üç dakikadan az sürdüğünü tahmin etmiş ve önünde giden beyaz Isuzu’nun sürücüsü de olaya şahit olmuştur.
18. Birinci başvuran, her iki kolu da arkaya bükülmüş şekilde aracın içinde sağ kolunu tutan adamdan sert bir tekme almıştır. Tabancayı tutan adam ön koltuğa oturmuş ve tabancayı ona doğrultmaya devam etmiştir. Ardından Beyarmudu kontrol noktasına doğru sürmeye başlamıştır. Birinci başvuran sağ kapının tam olarak kapalı olmadığını fark ettiğinde, araçtan düşmeleri için sağındaki adamı omzuyla itmeye başlamıştır. Birinci başvuranRabiye’s café’nin yanından geçerken dışarıda duran bir grup insan görmüş ve aralık olan kapıdan yardım çağrısında bulunmuş fakat kimsenin dikkatini çekememiştir.
19. Araç Beyarmudu kontrol noktasına ulaştığında birinci başvuran normalde aşağıda olan bariyerin yukarıda olduğunu, böylece hız kesmeksizin “KKTC”ye doğru aracı sürebileceklerini fark etmiştir. İşgal altındaki alanda bir süre gittikten sonra birinci başvuranın solunda oturan adam, onun boynuna ip geçirmiş ve aynı iple ellerini de arkadan bağlamıştır. Böylece hareket etmesini engellemiştir. Başvuran kendisini öldürüp öldürmeyeceklerini sorduğunda aynı adam evet cevabını vermiş ve ön koltukta oturan adam suratına yumruk atmıştır. Bu yumruk dişlerine zarar vermiş ve ağzının kanamasına sebep olmuştur.
20. Birinci başvuran, sık sık telaffuz edilen “polis” kelimesi dışında araçta geçen Türkçe konuşmaları anlayamamıştır. On iki yaşına kadar işgal altındaki bölgede yaşadığından Gazimağusa’ya doğru götürüldüğünü anlamıştır. Gazimağusa sanayi bölgesine vardıklarında araç durmuş ve ön koltukta oturan adam çorabını çıkarıp bununla birinci başvuranın gözlerini kapatmış ve ardından ağzını bantlamıştır. Birkaç dakika sonra birinci başvuran başka bir aracın kendilerine doğru sürüldüğünü işitmiştir. Boynundan geçirilen iple elleri halen arkada bağlı olarak hızlı bir şekilde diğer araca nakledilmiştir. 5-7 dakika kadar daha gittikten sonra ikinci araç durmuş ve araçtan çıkarılmıştır. Ardından bir binaya götürülmüş ve tek başına bir odaya koyulmuştur. Burada ağzı ve gözleri kapalı, elleri arkasında bağlı olarak bir süre beklemiştir.
21. Bir süre sonra, birisi birinci başvuranın elleri ve boynunda bulunan ipi çözmüş fakat ellerini arkasından kelepçeli olarak bırakmışve ağzındaki bandı çıkarmıştır. Daha sonra kendisi ve ailesiyle ilgili olarak, yakınları arasında polis teşkilatında veya orduda birisinin bulunup bulunmadığı dâhil olmak üzere kişisel sorular sorulmuştur. Nerede veya neden tutulduğuna ilişkin hiç kimse açıklama yapmamıştır. Kendisiyle konuşan kişi değişimli olarak bozuk Yunanca ve İngilizce konuşmuştur. Daha sonra şahsı tutan kişiler, kaçırılmadan önceki mücadele esnasında aracın dışındaki su birikintisine düşerek tamamıyla ıslanan kıyafetlerini kurutması için şahsı elektrikli ısıtıcının önüne oturtmuşlardır.
22. Kendisini tutan kişiler çorabı gözünden çıkardıktan sonra birinci başvuran bir ofiste olduğunu ve saatin 11:55 olduğunu fark etmiştir. Daha önce görmediği fakat sonradan müfettiş yardımcısı Ü.Ö ile R.Ö ve H.M adlı iki polis memuru olduğunu öğrendiği sivil kıyafetli üç adam önünde duruyordu. Yunanca kendisinin neden alıkonduğunu sorduğunda bir tanesi bozuk Yunancası ile uyuşturucu madde taşımaktan ötürü yakalandığını söylemiştir. Daha sonra başvurana yeni kıyafet ile ayakkabı vermişler ve ıslak kıyafetlerini değiştirmesini istemişlerdir. Birinci başvuran karakolda olduğundan şüphelenmiş fakat kendisini tutan kişiler nerede olduğunu ve kendisini sorgulayan üç kişinin kimliğini gizlemeye devam etmişlerdir.
23. Yeni kıyafetleri giydikten sonra birinci başvuran, üç adam tarafından binadan çıkarılmıştır. Binanın girişinde üniformalı polis memurları görmüş ve bu durum karakola götürüldüğüne dair tahminini desteklemiştir. Daha sonra kendisini sorgulayanların ikisi tarafından Lefkoşa’daki bir hastaneye götürülmüştür.
24. Birinci başvuran kendisini oraya götüren iki adamın nezaretinde hastanede bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor ne İngilizce ne de Yunanca bildiğinden iletişim kurmak için görevlilerin tercümesine güvenmiştir. Birinci başvuran doktora diyabet hastası olduğunu ve doktorun kan şekeri seviyelerini kontrol etmesini istemiştir. Yapılan testler kan şekeri seviyesinin oldukça yüksek olduğunu göstermiştir. Bu yüzden doktor diyabet ilacı yazmıştır. Ayrıca birinci başvuran pelvis ve kaburga bölgelerinde ağrı olduğunu, özellikle kaburgasındaki ağrının nefes almasını güçleştirdiğini doktora anlatmaya çalışmış fakat doktor şahsın şikâyetlerini önemsememiş ve ağız içindeki veya alt vücudundaki yaraları muayene etmeksizin yalnızca kafasındaki şişlik ile göğüs ve sırt bölgesindeki birtakım kızarıklıkları kaydetmiştir.
25. Daha sonra birinci başvuran radyoloji uzmanına sevk edilmiş ve göğüs ile kafa röntgeni çekilmiştir. Akciğer hastalıkları uzmanı tarafından da muayene edilmiştir. Ardından uyuşturucu madde testine alınmıştır. Birinci başvuran uyuşturucu madde testine girmeyi reddetmiş ve BM doktorlarının kendisini görmesini istemiştir. Bunun karşılığında eşlik eden adamlardan biri karnına yumruk atmıştır. Sonradan birinci başvurana uyuşturucu madde testi yapılıp yapılmadığı belli değildir.
26. Hastanede yaklaşık iki saat süren muayenelerin ardından birinci başvuran başka bir binaya götürülmüş ve yine bir ofise yerleştirilmiştir. Bu ofiste kendisiyle ilgilenen adamlar üzerinde Türkçe yazı olan siyah, plastik bir poşet göstermiş ve bu çantada kendisinden alınan uyuşturucu maddenin bulunduğunu söylemişlerdir. Bununla birlikte, kendi aralarında biraz tartıştıktan sonra biri odadan çıkmış ve üzerinde hiçbir yazı bulunmayan başka bir siyah plastik poşet ile dönmüştür. Kendisinden alındığı iddia edilen uyuşturucu maddeleri yeni çantaya yerleştirmişlerdir. Daha sonra çantayı plastik bir kutuya yerleştirip gözleri önünde mühürlemişlerdir.
27. Akşam saat 5:30 dolaylarında birinci başvuran yakındaki bir binada başka bir küçük ofise götürülmüştür. Ofiste kendisine eşlik eden iki adam ile iki tercüman dâhil olmak üzere altı adam bulunmaktaydı. Adamlar birinci başvurana tercüme etmeksizin, birbirleriyle Türkçe konuşup çay içiyorlardı. Birinci başvuran nereye götürüldüğünü anlamamıştır. Daha sonra tercümanlardan biri bozuk Yunancasıyla şahsın uyuşturucu madde taşıma ile suçlayan hâkim önünde olduğunu ve sekiz gün gözaltında tutulacağını söylemiştir. Odada bulunduğu kısa süre zarfında birinci başvurana uyuşturucu maddelerle ilgisi olmadığını belirtmesi dışında cevap verme veya soru sorma fırsatı verilmemiş; ne hakları söylenmiş ne de avukat yardımı isteyip istemediği sorulmuştur.
28. Ardından birinci başvuran, Lefkoşa’daki Atatürk Meydanı Karakolu’na (”Saray Karakolu” olarak anılmaktadır) götürülmüş ve müteakip sekiz gün boyunca kaldığı yaklaşık 1.80’e 1.20 metre ölçülerinde oldukça küçük bir hücreye yerleştirilmiştir. Hücre oldukça soğuk, rutubetli ve bazı bölümleri küflüydü, çünkü hücrenin küçük penceresinde cam yoktu. Soğuğa rağmen kendisini sıcak tutması için yalnızca bir adet kirli battaniye verilmişti. Ayrıca karakolda duş alma imkânı yoktu. Tuvalet konusuna gelince oldukça kirliydi, sabun veya tuvalet kâğıdı koyulmamıştı ve sifon çalışmıyordu. Birinci başvuran her tuvaleti kullanma ihtiyacı duyduğunda bir görevli çağırmak zorunda kalıyordu ve diyabet hastalığından dolayı sık sık idrara çıkma ihtiyacına rağmen tuvalete gitmesi için hücreden çıkmasına izin verilmiyordu. Hücresindeki plastik şişeye idrarını yaparak sorunu çözmüştü. Ayrıca Birinci başvuran Saray Karakolu’nda yiyecek verilmediğini ve kendi parasıyla kantinden yiyecek satın almak zorunda kaldığını da belirtmiştir.
29. Birinci başvuran sonraki gün Kıbrıslı Türk bir tutuklunun Saray Karakolu’nda kendisine yaklaştığını ve Yunanca olarak polisin kendisinden “KKTC”de saklamaya niyetlendiği uyuşturucu maddeleri alacak kişi olduğunu itiraf etmesini istediğini, fakat polis ile işbirliği yapmayı reddettiğini söylemiştir.
30. Birinci başvuranı, 14 Aralık 2000 tarihinde öğleden sonra saat 3’te BM müfettişi ile bir doktor ziyaret etmiştir. Ziyaretin ardından müfettiş, ilgili bölümleri aşağıdaki şekilde kayıtlı bir olay tutanağı hazırlamıştır:
“Diyabet hastası tutukluyu ziyaret sırasında KTPU’nun [Kıbrıslı Türk Polis Unsuru] kendisine davranış şekline ilişkin şikâyeti olmadığını fakat altı sivil tarafından yumruklanıp tekmelenerek darp edildiğini ve KTPU tarafından yakalanmadan kısa bir süre önce silah ile tehdit edildiğini belirtmiştir. Yakalanmasının Dikelya bölgesinde gerçekleştiğini ifade etmiştir.
Yakalanmasından itibaren KTPU tarafından diyabeti için bazı ilaçların verildiği Hastaneye götürülmüştür. BM’den kendi kıyafetlerini güvene almasını, diyabet izleme cihazının kendisine verilmesini ve de eşiyle görüşme ayarlanmasını istemiştir. Ayrıca hiçbir şey yapmadığını ve Dikelya’da kaçırıldığını belirtmiştir. Sıkıntılı durumdaydı.
BM doktorunun tıbbi muayene gerçekleştirmesine razı olmuş ve doktor, kızarıklık izi olmayan bazı hassas bölgeler tespit etmiştir.
31. 15 Aralık 2000 tarihinde ailesi tarafından kendisini temsil etmek üzere atanmış M. Aziz adlı Kıbrıslı Türk bir avukat birinci başvuranı Saray karakolunda ziyaret etmiştir. Görüşme birkaç polis memuru tarafından izlenmiştir. 16 Aralık 2000 tarihinde başvuranı G. Menteş adlı başka bir Kıbrıslı Türk avukat ziyaret etmiş ve polis memurlarının huzurunda bir kez daha görüşmüşlerdir. Birinci başvuran Saray karakolunda avukatıyla müteakip tüm görüşmelerinin polis memurları veya diğer hapishane yetkilileri huzurunda gerçekleştiğini iddia etmiştir.
2. Olayların Hükümet tarafından anlatılan versiyonu
32. Olayların Hükümet tarafından anlatılan versiyonu, birinci başvuranın yakalanma operasyonunu yönettiği iddia edilen Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö tarafından hazırlanan olay raporuna dayanmaktadır.
33. Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö.’nün raporuna göre 12 Aralık 2000 tarihinde bir polis muhbirinden, “Panayotis” adlı bir Kıbrıslı Rum’un ertesi sabah uyuşturucu ile Dikelya SBA’dan geçerek “KKTC”ye gireceğini ve “KKTC”den temas halinde olduğu biri tarafından daha sonra alınmak üzere Beyarmudu kontrol noktasının batısına Türk mezarlığının hemen dışında önceden belirlenen noktaya saklayacağını bildiren bir ihbar telefonu almıştır.
34. 13 Aralık 2000 tarihinde sabah saat 4:45 dolaylarında polis amirleri R.Ö. ile H.M. eşliğinde Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö., teslim noktası civarında pusuda beklemek üzere yerlerini almışlardır. Saat 6.05 dolaylarında gün doğumundan önce Beyarmudu kontrol noktasının batısına yaklaşık yetmiş metre kala SBA yönünden birinin yaya olarak yaklaştığını görmüşlerdir. Sonradan birinci başvuran olarak tanımlanan bu şahsın “KKTC” ile SBA arasındaki sınır boyunca uzanan ve o vakitte yağmur suyu ile dolu hendeği geçtiği ve ardından 96 ve 97 numaralı sınır taşları arasındaki tel örgünün çöken bölümünden atladığına inanılmıştır. Birinci başvuran belirlenen alandaki zeytin ağacına doğru ilerlerken Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö. saklandığı yerden çıkarak şahsa Türkçe durmasını emretmiştir. Emri duyar duymaz birinci başvuran SBA’ya doğru koşmaya başlamıştır; bununla birlikte, iki polis memuru ona yetişip aralarında geçen boğuşmadan sonra yakalamışlardır ve bu boğuşma sırasında başvuran yere düşmüştür. Daha sonra müfettiş yardımcısı, birinci başvuranın elinde tuttuğu siyah plastik bir poşetle sarılı paketi almıştır. Bu sırada polis Memuru H.M. Yunanca kendilerinin polis memuru olduklarını ve şahsın “KKTC” topraklarına izinsiz girdiğini bildirmiştir. Ayrıca birinci başvurandan kendini tanıtmasını ve plastik poşette ne taşıdığını açıklamasını istemiştir. Birinci başvuran adını söylemiş ve masum olduğunu beyan etmiştir. Daha sonra polis memurları şahsı kelepçelemiş ve polis arabasına bindirmişlerdir. Arabanın içinde polis memurları plastik poşeti açmış ve beyaz bir kumaş ile Yunanca gazeteye sarılı iki adet plaka halinde kenevir reçinesi bulmuşlardır. Polis Memuru H.M. Başvurana yine Yunanca “KKTC” topraklarına izinsiz girdiğini ve üzerinde yasaklı uyuşturucu madde bulunduğunu bildirmiştir.
35. Sabah saat 6:50 dolaylarında birinci başvuran kimlik kontrolü için Gazimağusa polis merkezine götürülmüş ve burada uyuşturucu maddeyi nereden aldığı ve “KKTC”de kime götürdüğüne ilişkin olarak da sorgulanmıştır. Birinci başvuran bu sorulara sessiz kalmıştır.
36. Sabah saat 8:30 dolaylarında MüfettişYardımcısı Ü.Ö. ile Polis Memuru H.M. birinci başvuranın yakalanmasına ilişkin amirlerine bilgi vermek üzere Lefkoşa Polis Merkezi narkotik bürosuna gitmiştir. Bu sırada birinci başvuranPolis Memuru R.Ö.’nün nezaretinde Gazimağusa Polis Merkezinde kalmıştır. Narkotik büroya gittikten sonra MüfettişYardımcısı Ü.Ö. ile Polis Memuru H.M. olay yerine tekrar gitmiş ve burada MüfettişYardımcısı Ü.Ö. bölgenin bir haritasını çizmiş ve diğer Polis Memuru da fotoğraf çekmiştir. Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö. adli analiz için bölgeden toprak örneği de almıştır.
37. Öğlen saat 11:30 dolaylarında Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö. ile Polis Memuru H.M. Gazimağusa Polis Merkezine geri gitmiş ve birinci başvuranın kıyafetleri ile ayakkabısını delil olarak almışlardır.
38. Öğlen saat 12:50 dolaylarında birinci başvuran genel tıbbi muayene için Dr Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesine (”Lefkoşa Devlet Hastanesi”) götürülmüştür. Muayeneden sonra Lefkoşa Polis Merkezi narkotik bürosuna götürülmüş ve burada kendisinden alınan ve kenevir reçinesi olduğu varsayılan madde detaylı inceleme için laboratuvara gönderilmek üzere şahsın huzurunda mühürlenmiştir. Birinci başvuranın ayakkabısı ile birlikte “KKTC”ye giriş yaptığı düşünülen bölgeden alınan toprak örneği de şahsın gözleri önünde adli analiz için mühürlenmiştir.
39. Daha sonra aynı gün akşam birinci başvuran “KKTC” Lefkoşa Kaza Mahkemesi önüne çıkarılmış ve Mahkeme Başkanı soruşturmanın kolaylaştırılması açısından şahsın sekiz gün gözaltındatutulmasınakarar vermiştir. Duruşma hâkimin ofisinde gerçekleşmiş ve iki tercüman başvurana yardımcı olmuştur.
40. Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö. tarafından hazırlanan ayrıntılı olay raporuna göre 13 Aralık 2000 gecesinde birinci başvuranın yakalandığı bölgede uyuşturucu maddeleri alması beklenen fakat ortaya çıkmayan kişiyi yakalamak için çeşitli tedbirler alınmıştır.
C. Çeşitli adli analiz sonuçları
41. “KKTC” Sağlık ve Çevre Bakanlığı tarafından hazırlanan 18 Aralık 2000 tarihli analiz raporu birinci başvurandan alındığı iddia edilen maddenin 1,1 kilogram miktarında kenevir reçinesi olduğunu doğrulamıştır.
42. “KKTC” Tarım ve Ormancılık Bakanlığı’nın 2 Ocak 2001 tarihli raporuna göre birinci başvuranın ayakkabısının altında farklı türlerde çeşitli toprak tespit edilmiştir; bununla birlikte, topuk kısmında bulunan çamurlu örnek en yenisi gibi gözükmektedir. Topuk kısmından alınan toprak miktarı kapsamlı bir analiz için yeterli bulunmamıştır. Buna karşın, gerçekleştirilen sınırlı incelemeler ayakkabıdan alınan örneğin olay yerinden alınan örneğe, birebir aynı olmamakla birlikte, benzediğini ortaya koymuştur. Rapor, toprak özelliklerindeki çeşitliliğin toprak örneğinin alındığın derinliğe veya arazinin gübreli kısmından alınıp alınmadığına bağlı olabileceğini belirtmiştir.
D. Birinci başvuranhakkındaki suçlamalar ve kefalet duruşmaları
43. 21 Aralık 2000 tarihinde Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö. birinci başvuranı, kendisine yöneltilen 1,1 kilogram kenevir reçinesi bulundurma ve bunun "KKTC"ye yasadışı ithalatı suçlamalarından haberdar etmiştir. Kendisine tercüman verilen birinci başvuran, avukatının kendisini savunacağını belirterek susma hakkını kullanmıştır. Ancak, bu yönde yazılı bir ifade imzalamayı reddetmiştir.
44. Daha sonra aynı gün, birinci başvuran “KKTC"de avukatlık yapmakta olan M. Aziz ve İngiliz Barosu’nda avukatlık yapmakta olan P. Brogan adlı iki avukat tarafından temsil edildiği "KKTC" Lefkoşa Kaza Mahkemesi’ne kefalet duruşması için getirilmiştir. Kendisine bir tercüman da eşlik etmiştir. Duruşmada, savcılık kaçma riski göz önünde bulundurularak birinci başvuranın duruşma tarihine kadar tutukluluk kararı vermesini mahkemeden talep etmiş ve Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö.’yü tanık olarak çağırmıştır.
45. Avukatı, birinci başvuranın serbest bırakılmasını isteyerek müvekkilinin iddia edildiği gibi "KKTC"de yakalanmadığını, SBA’dan bilinmeyen kişiler tarafından kaçırıldığını ve çok kötü bir şekilde dövüldükten sonra "KKTC"ye götürüldüğünü iddia etmiştir. Çeşitli tıbbi raporlarda da belirtildiği gibi saldırı müvekkilinin vücudunda yaralar bırakmıştır. Birinci başvuran iddia edilen kötü muamele hakkında ilave bir yorum yapmamış, yalnızca kefaletle serbest bırakıldığı takdirde duruşmada hazır bulunacağını belirtmiştir.
46. Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö. birinci başvuranın darp edildiği iddialarını yalanlayarak vücudunda gözlemlenen yaralanmaların tutuklanmasına karşı gösterdiği direniş sonucu meydana gelmiş olabileceğini belirtmiştir.
47. Duruşma sonunda, "KKTC" Lefkoşa Kaza Mahkemesi, birinci başvuranın kefalet talebini savcılık tarafından sunulan savların ağırlığına dayanarak reddetmiş ve üç ayı aşmayacak bir süre için tutuklu kalmasına karar vermiştir. Kaza Mahkemesi, bu bağlamda birinci başvuranın kefaletle serbest kalırsa duruşmada hazır olacağı ifadesini inanılır ve güvenilir bulmadığını belirtmiş ancak avukatının kötü muamele iddialarına ilişkin yorum yapmamıştır. Birinci başvuran duruşmadan sonra Lefkoşa Merkez Cezaevi’ne nakledilmiştir.
48. 30 Ocak 2001 tarihinde birinci başvuranın ikinci kefalet duruşması için mahkemeye çıktığı anlaşılmaktadır. Mahkemeye duruşma tutanakları verilmemiştir ancak duruşmanın birinci başvuranın kötüleşen sağlığı ve yüksek kan şekeri seviyelerinden dolayı tedavi için hastaneye nakli (daha fazla ayrıntı için aşağıdaki 106-109 no’lu paragraflara bakınız) sebebiyle 8 Şubat 2001 tarihine kadar ertelendiği anlaşılmaktadır.
49. 6 Şubat 2001 tarihinde birinci başvuran aleyhindeki suçlamalar Gazimağusa Kaza Mahkemesi’ne iletilmiştir.
E. Ön Soruşturma
50. 8 Şubat 2001 tarihinde Gazimağusa Kaza Mahkemesi 15 Şubat 2001 tarihine kadar süren davanın ön soruşturması için altı gün boyunca toplanmıştır. Birinci başvuran, duruşmalarda hazır bulunmuş ve her iki avukatı tarafından temsil edilmiştir. Tercümanlar da kendisine yardım etmiştir.
51. Ön soruşturma sırasında savcılık beş tanık çağırmıştır: İddiaya göre birinci başvuranı yakalayan üç polis memuru yani Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö.,Polis Memurları H.M. ve R.Ö. ile birinci başvuran aleyhine resmi suçlamaları tercüme eden başka bir polis memuru ve başvurandan ele geçirilen uyuşturucuyu analiz eden adli kimyager. Birinci başvuran, diğer taraftan, tek tanık olarak Kıbrıs’ta o zamanki BM İrtibat Görevlisi J.C.’yi çağırmıştır.
52. Gazimağusa Kaza Mahkemesi, ilk olarak birinci başvuranın "KKTC"ye nereden geçtiğini gösteren çizilmiş harita da dâhil olmak üzere, yakalandığı yeri, tutuklanmasından birkaç saat önce ilgili alanların fotoğraflarını, iddiaya göre başvurandan ele geçirilen uyuşturucu maddeleri, başvuranın ilgili gün giydiği veyerdeki mücadele nedeniyle çamur bulaşmış giysileri ve ayakkabıları, tutuklanmasının ardından hazırlanan sağlık raporlarının kopyalarını delil olarak sunan ve olay raporları ile tutarlı ifadeleri veren savcılık tanıklarını dinlemiştir.
53. Daha sonra Savcılık tanıkları, birinci başvuranın SBA topraklarından kaçırıldığı ve "KKTC" polisine teslim edildiği şeklindeki anlatımları ışığında, ifadelerinin doğruluğuna ve güvenilirliğine itiraz eden savunma avukatı tarafından çapraz sorguya alınmışlardır. Savunma avukatı, Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö.’nün iddiaya göre birinci başvuranın yakalanmasından bir gün önce aldığı ihbar ve polis muhbirinin kimliği, pusunun planlanması ve ilgili sabahın hava koşulları, birinci başvuranın "KKTC"ye ulaşmak için takip ettiği yol; iddiaya göre "KKTC" topraklarına geçtiği tam nokta ve birinci başvuranın tutuklanmasını müteakip polis tarafından yapılan evrak işleri hakkında detaylı sorular sormuştur. Alınan cevapların önceki tanıklıklarla tutarlı olduğu ve savcılık tanıklarına göre geçiş noktasında yaklaşık 110 santimetre olan ancak üzerine basılınca gevşeyen sınır çit yüksekliği, polis muhbiri ile görüşme detayları ve operasyondan önce ve sonra yakalamayı yapan polis memurları tarafından kendi polis not defterlerine alınan notlar gibi bazı olgusal ayrıntılar dışında yeni deliller ortaya koymadığı görülmüştür.
54. Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö.’ye birinci başvurandan ele geçirildiği iddia edilen uyuşturucu paketlerini neden parmak izi incelemesine göndermediği sorulduğunda, kendisi paketi başvurandan doğrudan aldığı için böyle bir incelemeye gerek görmediğini söylemiştir. Ü.Ö. ayrıca birinci başvuranın ayağının kaymış gibi göründüğünden ve çok net ayak izleri bırakmamış olduğundan arazi üzerinde tespit edilen ayak izlerine ilişkin de bir inceleme yapılmadığını belirtmiştir.
55. Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö.’ye ayrıca kendisine muhbirinden almış olduğu ihbarı kaydedip kaydetmediği sorulmuştur. Ü.Ö. ihbarı ve daha sonrasında birinci başvuranı yakalamak için 13 Aralık 2000 sabahında gerçekleştirilen operasyonu mahkemeye delil olarak sunulan polis not defterine kaydettiğini belirtmiştir.
56. Ön soruşturmanın son gününde savunma avukatı, J.C.’yi savunmanın tek tanığı olarak çağırmıştır.J.C., Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından Sivil İşler Polis İrtibat Görevlisi olarak atandığını ve görevinin Kıbrıslı Rum ve Türk tarafı arasında polisiye ve insani konularda irtibat sağlamak olduğunu belirtmiştir. 3 Aralık 2000 tarihinde Türk tarafındaki insani konulara ilişkin irtibat kişisi olan "KKTC" Dışişleri ve Savunma Bakanlığı Konsolosluk ve Azınlık İşleri Müdürlüğü’nün başındaki M.İ.’in kendisini bir görüşme için aradığını söylemiştir. Görüşmede, M.İ., J.C.’ye BM tampon bölgesinde Ömer Gazi Tekoğul’un Rum polisi tarafından tutuklanmasını BM nezdinde protesto etmek istediğini söylemişti. İddiaya göre M.İ., Ömer Gazi Tekoğul’un 4 Aralık 2000 tarihinde öğleden önce serbest bırakılmadığı takdirde BM tampon bölgesinde bulunan bir karma köy olan Pile’deki Kıbrıslı Rumlar ortadan kaybolmaya başlayacaktı. M.İ., Kıbrıs Rum polisi tampon bölgeden şüphelileri kaçırmaya ilişkin yeni bir politika benimsemiş ise, Kıbrıs Türk polisinin de aynı şekilde yanıt vereceğini sözlerine eklemişti.
57. Savcılığın J.C.’nin ifadelerinin delil olarak kabul edilebilirliğine ilişkin itirazlarına yanıt olarak, Gazimağusa Kaza Mahkemesi dolaylı kanıt ilkesine ters düşeceğinden, J.C’nin ifadesinin M.İ. tarafından yapılan beyanın doğruluğuna ilişkin bir delil olarak değil M.İ. ve J.C. arasında gerçekleşen bir görüşmenin gerçekleştiğinin delili olarak kabul edeceğine karar vermiştir.
58. 15 Şubat 2001 tarihinde Gazimağusa Kaza Mahkemesi, tanıklıklar ve diğer delillere istinaden birinci başvuranın Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılaması için yeterli dayanak bulunduğuna hükmetmiştir. Mahkeme ayrıca birinci başvuranın tutukluluk süresini de uzatmıştır.
59. Birinci başvuran ön soruşturma sırasında duruşmayı izlemeye gelenlerin arasında kendini kaçıran kişilerden birini gördüğünü ancak bu kişinin avukatına göstermesine fırsat vermeden mahkeme salonunu terk etmeyi başardığını iddia etmiştir.
F. Yargılama
60. Birinci başvuranın davası Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi’nde 23 Şubat 2001 tarihinde başlamıştır. Başvuran, tüm duruşmalara iki avukatı ile birlikte katılmıştır. Ona bir de tercüman eşlik etmiştir.
1. Savcılık tanıkları tarafından sunulan deliller
61. Savcılık, ön soruşturmada ifade veren beş tanığın yanı sıra, bir adli polis memurunu, Beyarmudu’nda konuşlanmış bir "KKTC" subayını, birinci başvuranı 13 Aralık 2000 tarihinde muayene etmiş olan üç doktoru ve birinci başvuranın ayakkabılarından alınan toprağı analiz etmiş olan bir ziraat mühendisini tanık olarak çağırmıştır. Çapraz sorgulama esnasındakiler de dâhil olmak savcılık tanıklarının sunduğu deliller, genel olarak daha önceki tanıklıklar ve resmi raporlar ile uyumlu idi.
62. Çapraz sorgulama sırasında Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö.’ye muhbirinin kimliğine ilişkin bir dizi soru sorulmuş ancak cevaplamayı reddetmiştir. Ü.Ö. muhbir ile yaptığı telefon görüşmesi ve 12 Aralık 2000 akşamı muhbir ile tahmini uyuşturucu bırakma noktasına yaptığı "keşif ziyareti" hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir. Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö. ayrıca 13 Aralık 2000 tarihinde gerçekleştirilen operasyondan önce kimliğini gizli tuttuğu muhbirinden almış olduğu bilgiler hakkında amirine bilgi verdiğini belirtmiştir. Ancak, operasyonun gizliliğini korumak amacıyla Beyarmudu’ndaki yerel polis ve askeri görevlileri haberdar etmemiştir. Birinci başvuranın yakalanmasının ardından onun "KKTC"deki irtibat kişisini yakalamak için uyuşturucu bırakma noktasında neden hiç kimsenin görevlendirilmediği sorusuna yanıtında Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö. muhbirinin o irtibat kişisi olduğundan şüphelendiğinden ve her halükarda, 13 Aralık 2000 gecesi uyuşturucu bırakma noktasında bir birimin herhangi bir zanlıyı yakalamak için konuşlandırılmış olduğunu belirtmiştir.
63. Birinci başvuranın yakalanmasının ardından ilk tıbbi muayenesini yapan Dr. E.A.’dan çapraz sorgusu sırasında muayene raporunun (yukarıdaki paragraf 24) bulguları hakkında detay vermesi istenmiştir. Dr. E.A. o sabah birinci başvuranın sağ kulağının arkasındaki 0,5 cm’ye 4-5 cm boyutlarında, göğsünde 8-10 cm’lik ve sırtındaki 3-4 cm 3-5 cm’lik kızarıklıklar tespit ettiğini ve bunların hepsinin incelemeden yalnızca bir kaç saat önce ortaya çıkmış olduğunu belirtmiştir. Dr. E.A. birinci başvuranın sol kulağının üzerinde gözlemlenen şişmenin sert bir kuvvet travmasından ya da bir taş veya benzeri sert bir cismin üzerine düşmenin etkisiyle meydana gelmiş olabileceğini belirtmiştir. Dr. E.A. ayrıca muayenenin polis olduklarını düşündüğü ve birinci başvuran ile kendisi arasında tercümanlık görevini yapan sivil kıyafetli iki kişinin önünde gerçekleştirildiğini de doğrulamıştır. Son olarak Dr. E.A. birinci başvurana özellikle sormasına rağmen kendisinin diyabetik olduğunu belirtmekten başka bedensel yaralanmaya dair herhangi bir şikâyet dile getirmediğini sözlerine eklemiştir. Diğer taraftan polis ise birinci başvuranın tutuklanması sırasında bir arbede meydana geldiğini ifade etmiştir.
64. Dr. E.A.’dan sonra birinci başvuranı olası bir akciğer sorunu için muayene eden Dr. İ.A. birinci başvuranın bronşit belirtileri sergilediğini belirtmiştir. Bu nedenle kendisine ilaç yazdığını ancak yüzünde veya vücudunda başka herhangi bir yaralanma veya ize rastlamadığını kaydetmiştir. Dr. İ.A. ayrıca muayenenin polis memuru olduğunu düşündüğü sivil kıyafetli başka bir kişinin önünde gerçekleştirildiğini de belirtmiştir.
65. Genel Cerrah Dr. H.K. mahkemedeki ifadesinde birinci başvuranı ilgili günde karın ağrısı şikâyetiyle kendisinin de muayene ettiğini ancak bu tür bir ağrı için herhangi bir neden tespit edemediğini belirtmiştir. Birinci başvuranın avukatının sorduğu bir soruya yanıt olarak, karna gelen bir darbenin o bölgede ağrıya neden olabileceğini belirtmiştir. Dr. H.K. darbe güçlü olsaydı, bir iz bırakacağını ancak birinci başvuranın karnında bu türden izler gözlemlemediğini de sözlerine eklemiştir.
2. Savunma tanıkları tarafından sunulan deliller
66. 23 Mart 2001 günü,soruşturmanın tamamlanmasının ardından, birinci başvuran savunmasını yapmak için çağrılmıştır. Verdiği yeminli ifade, kaçırılması ve kötü muameleye maruz bırakılması iddiaları da dâhil olmak üzere, büyük ölçüde daha sonra Strazburg Mahkemesi’ne olayları aktardığı şekildeydi. Ancak, kaçırılmasına beyaz bir Isuzu pikap sürücüsü tarafından tanık olunduğuna dair mahkeme huzurunda bir iddiada bulunmamıştır.
67. Birinci başvuranın ifadesinden ve çapraz sorgusundan sonra pek çok SBA polis memuru da dâhil olmak üzere, savunma, on yedi tanığı davada lehine ifade vermeye çağırmıştır. İlgili tanık ifadeleri aşağıda özetlenmiştir
(a) Bay G.H.’nin İfadesi (Kıbrıslı Rum İnşaatçı)
68. Bay G.H. 13 Aralık 2000 tarihinde sabah saat 5.30 civarında işe gitmek için Larnaka’daki evinden çıktığını belirtti. Kıbrıslı Türk işçilerini almak için Beyarmudu’nda ilerlerken aynı yönde giden birinci başvuranın arabasının yanından geçti. G.H. başvuranı arabada görüp görmediği sorulduğunda, görmediğini ve arabayı yalnızca plakasından teşhis ettiğini söyledi. Ayrıca, arabada sadece bir kişinin mi yoksa daha fazla kişinin mi olduğunu söyleyemedi. G.H. Beyarmudu’na yaklaşırken yolun sol tarafında durmuş olan kaputu açık beyaz bir araba fark etti. Bir adam arabanın başında motoru inceliyordu. Kısa bir süre sonra, o beyaz arabanın sağında park etmiş "Z" harfi ile başlayan bir plakası olan kırmızı bir araba fark etti. G.H. hiç durmadan bu araçları geçip gitti, ancak yanlarından geçerken bir adamın bağırdığını duydu. Beyaz arabanın şoförünün arabası ile yardım istediğini düşündü. Sabah saat 05:45 civarında işçilerinin onu bekledikleri Rabiye’s caféye geldi, bir kahve içti ve sonrasında onlarla beraber oradan ayrıldı. Daha önce iki adet Renault marka araba gördüğü yerden geçerken birinci başvuranın arabasını neredeyse yolun ortasında arabanın yönünü yol kenarına bakacak şekilde sürücü kapısı açık, motoru çalışırken ve farları açık şekilde park ettiğini fark etti. Öte yandan diğer iki araba gitmişti.
(b) Bay A.G.’nin İfadesi (Kıbrıslı Rum İnşaatçı)
69. Bay A.G. 13 Aralık 2000 sabahı, Rabiye’s café’dekiKıbrıslı Türk işçilerini almak için Beyarmudu’na doğru arabasını sürerken eski Beyarmudu kampına giden kavşaktan hemen önceki yolun sol tarafında park etmiş "Z" plakalı kırmızı bir araba fark etti. Araba, Pile’de "KKTC" polisi tarafından kullanılan polis arabalarına benziyordu. Kırmızı araba kaputu açık halde Beyarmudu yönüne bakıyordu ve önünde duran iki adam vardı. Daha sonra, yolun karşı tarafında selviağaçlarının yanında ona doğru farları yanan beyaz bir araba fark etti. Her iki arabanın da yanından hiç durmadan geçti ve saat 5.40-5.45 civarında Rabiye’s café’yegeldi. Kafeden saat 6 civarı ayrıldı ve daha önce iki arabayı gördüğü yerden geçerken ikisinin de gitmiş olduğunu ancak bu sefer de birinci başvuranın arabasının motorunun çalıştığını, farlarının ve sileceklerinin açık olduğunu ancak arabanın yönünün yanlış yöne baktığını fark etti. Sürücü kapısı da açıktı.
(c) Bay N.M.’nin İfadesi (Kıbrıslı Rum İnşaatçı)
70. Bay N.M. Kıbrıslı Türk işçilerini Beyarmudu kontrol noktasının yanındaki daha önce belirlemiş oldukları kafeden almak için 13 Aralık 2000 tarihinde evinden saat 5.30 civarında çıkmıştı. Daha sonra birinci başvurana ait olduğunu öğrendiği kırmızı çift kabinli bir pikap kendisinden yaklaşık yetmiş metre önde aynı yönde ilerliyordu. Bay N.M. yolun bir kısmının sular altında olduğunu görünce, o gün hava inşaat yapmak için uygun olmaz diyerek eve dönmek için ilk olarak arabasının yönünü çevirdi ancak daha sonra fikrini değiştirdi ve Beyarmudu yoluna devam etti. Saat 5.40-5.50 civarı eski Beyarmudu kampına giden kavşağa ulaştığında, birinci başvuranın arabasının hafifçe sağa dönük şekilde yolun sağ şeridinde park edildiğini fark etti. Ayrıca, bir kişinin arabadan çıktığını ve sağ taraftaki araziye doğru yürüdüğünü gördü. Arabada kimse yoktu, ancak motor çalışıyordu. Sürücü kapısı ve iki arka yolcu kapıları açıktı. Sağ taraftaki arsaların yaklaşık yirmi metre aşağısındaki üç ya da dört kişiyi fark etmiş ancak çevrede başka herhangi araba görmemişti. Daha sonra arsaların yönünden birisinin Yunanca "Bırakın beni!" diye bağırdığını duymuş ancak ne olup bittiğini görmek için arabadan çıkamayacak kadar korkmuş ve evine geri dönmüştü.
(d) Bay Yiannis Tsiakkourmas’ın İfadesi (sekizinci başvuran, aynı zamanda birinci başvuranın kardeşi ve inşaatçı)
71. Tsiakkourmas, 13 Aralık 2000 sabahı yaklaşık saat 6.05 civarı Kıbrıslı Türk işçilerini almak için Beyarmudu yönünde ilerlerken kardeşinin arabasının eski Beyarmudu kampına giden kavşaktan hemen önce park edilmiş olduğunu gördü. Motorun çalıştığını, sileceklerin ve sürücü kapısının açık olduğunu ancak kardeşinin orada olmadığını fark etti. Kardeşinin telefonu ve çantası arabadaydı. Kardeşini sormak için Rabiye’s café’ye gitti ancak daha fazla bilgiye ulaşamayınca yanına iki Kıbrıslı Türk işçisini aldı ve birinci başvuranın arabasını bulduğu yere doğru arabasını sürdü. Daha sonra kardeşinin kaybolduğunu bildirmek için SBA polisine gitti. Olay yerine döndükten sonra SBA polisleri gelmeden Kıbrıslı Türk işçilerinin birinden herhangi bir kazayı önlemek için arabayı çekmesini istedi. Araba, yolun sol tarafında daha güvenli bir noktaya park edildi.
(e) Bay S.E.’nin İfadesi (Kıbrıslı Rum İnşaatçı)
72. 13 Aralık 2000 sabahı, Kıbrıslı Türk işçilerini almak için Beyarmudu’na doğru yola koyulan Bay S.E.daha sonra birinci başvurana ait olduğunu öğreneceği kırmızı Chevrolet çift kabinli pikabı, yolun sol tarafına bakarken ve sürücü kapısı açık şekilde Rabiye’s café’den yaklaşık 500 metre ilerde yolun sağ şeridinde park halinde gördü. Kafeye vardığında, birinci başvuranın Kıbrıslı Türk işçilerinden biri ona yaklaştı ve patronunun hala gelmediğini söyledi.S.E., işçinin birinci başvuranı cep telefonundan aramasına izin verdi ancak birinci başvuran cevap vermedi. S.E. daha sonra kafeden işçileri ile çıktı. Yine birinci başvuranın arabasının yanından geçerken birinci başvuranın kardeşi Yiannis Tsiakkourmas da dâhil üç ya da dört kişinin arabanın yanında durduklarını gördü.
73. Diğer üç Kıbrıslı Rum inşaatçı, Bay H.Z., Bay A.S. ve Bay M.T., birinci başvuranın arabasının konumuna ilişkin S.E.’ninkine benzer ifadeler verdiler.
(f) Polis Memuru P.P.’nin İfadesi (SBA polis memuru)
74. Bir Kıbrıslı Rum olan Polis Memuru P.P. birinci başvuranın iddia ettiği kaçırılma olayını araştırmak için SBA polisi tarafından atanan polis memuruydu. 13 Aralık 2000 tarihi sabahı saat 6.30 civarında SBA polis karakolunda Yiannis Tsiakkourmas’ı kardeşinin kaybolduğunu bildirirken gördüğünü belirtti. Saat 7 civarında olay yerine gittiğinde birinci başvuranın kırmızı Chevrolet pikabının eski Beyarmudu kampı kavşağından çoktan kaldırıldığını ve Pile’den Beyarmudu’na giden ana yolun sol tarafına park edildiğini gördü. Araba anahtarının hala kontakta olduğunu ve içeride bir çanta ve cep telefonu olduğunu fark etti. Polis MemuruP.P. ve diğer iki memur bir koku teşhis köpeğinin yardımıyla, başvurandan kalan izler için çevreyi aradılar, fakat onun nerede olduğunu gösteren hiçbir ipucu bulamadılar. Polis Memuru P.P. ana yolun kenarındaki arsaların bir kısmında yürümeyi çok zorlaştıran çamurun 30 ila 40 santimetre olduğunu iddia etti. Daha sonra Çavuş N.’ye birinci başvuranın o sabah "KKTC" polisi tarafından gözaltına alınıp alınmadığını araştırması için Beyarmudu kontrol noktasına gitmesi talimatını verdi. Cevap menfiydi.
75. Polis Memuru P.P. mahkemeye SBA polisi tarafından çekilmiş olan bazı fotoğrafların yanı sıra, birinci başvuranın "KKTC"ye geçtiği iddia edilen 96 ve 97 no’lu sınır taşları arasındaki alanı kapsayan,3 Ocak 2001 tarihinde kendisi tarafından çizilen krokiyi sundu. Bu kroki, kuzeyindeki bir dikenli tel örgü ile SBA ve "KKTC" arasındaki sınırı gösteren bir dereye işaret ediyordu. Dikenli telden yaklaşık on beş metre uzakta, birinci başvuranın kaçakçılığını yaptığı uyuşturucuları bırakma noktası olduğu iddia edilen ekilmemiş bir alanda bir zeytin ağacı vardı. Haritaya göre, ilgili alandaki dikenli tel çit ortalama 120 ile 140 cm yüksekliğindeydi, ancak Polis Memuru P.P. bazı fotoğraflardan da belli olduğu gibi çitin bazı kesimlerinde bozulmalar ve çökükler olduğunu anladı. Ayrıca, arsanın bitişiğindeki çitin altında 6’ya 20 cm’lik küçük bir delik vardı. Polis MemuruP.P.’ye göre ilgili tarihte derenin yaklaşık derinliği iki buçuktan üç metre kadardı.
76. Çapraz incelemede, savcılık, birinci başvuranın, "KKTC"ye geçtiği bozulmuş tel çitler de dâhil olmak üzere, yakalandığı tam yerin SBA polisi tarafından kasten fotoğraflanmadığını, bu nedenle mahkemeye sunulan fotoğrafların alakasız ve yanıltıcı olduğunu savunmuştur. Ayrıca, SBA- "KKTC" sınırındaki tel çit Polis Memuru P.P.’nin iddiasının aksine uzunluğu boyunca dikenli değildi. Savcılık, SBA polisi tarafından yürütülen soruşturmanın bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğunu iddia etmiştir.
(g) Bay N.P.’nin İfadesi (SBA polis memuru)
77. SBA’da Emniyet Amiri olan Kıbrıslı Rum Bay N.P. ifadesinde 13 Aralık 2000’de gece saat 01:30 civarında polis karakolunda Dikelya SBA’daki bazı yolların o geceki şiddetli yağmur nedeniyle sular altında kaldığını belirten bir telefon aldığını belirtti. Yolları kontrol etmek ve gerektiğinde bazı yollar için yeniden yönlendirme talimatı vermek için polis karakolundan çıktı. Sabah saat 5 civarında birinci başvuranın arabasının daha sonra terk edilmiş olarak bulunduğu alandan geçti. Şiddetli yağmur o zamana kadar durmuştu, ancak yine de çiseleme vardı ve ilgili alandaki yol yaklaşık on santim su ile kaplıydı. Sabah saat 6’da yağmur tamamen durmuştu.
78. "KKTC" polisinin o sabah ilerleyen saatlerde bölgede çekmiş olduğu iddia edilen fotoğraflar kendisine gösterildiğinde Bay N.P zeminin çok kuru göründüğünü, bu yüzden bu fotoğrafların 13 Aralık 2000 tarihinde alınmış olamayacağını söyledi.
(h) Polis Memuru Bay A.E.N.’nin ifadesi (SBA polis memuru)
79. Polis MemuruA.E.N.,SBA polis teşkilatında çalışan bir Kıbrıslı Türk’tü. 13 Aralık 2000 sabahı saat 6:25 civarında Beyarmudu kontrol noktası üzerinden "KKTC"de bağlı olduğu karakolda vazifesine başlamak için SBA’ya geçti. Beyarmudu’ndan Pile’ye uzanan ana yol üzerindeki eski Beyarmudu kamp kavşağına yaklaşırken kendi yönüne bakan durmuş bir arabanın varlığını fark etti. Arabanın farları gözlerini rahatsız ettiği için selektör yaktı ancak hiçbir tepki yoktu. Yaklaştığı sırada, sabit duran arabanın kırmızı bir pikap olduğunu ve sürücü kapısının açık olduğunu gördü. A.E.N. ne olup bittiğini görmek için arabasını kırmızı arabanın yanına çektiğinde içerisinde kimsenin olmamasına rağmen arabanın motorunun çalıştığını fark etti. Karakola ulaşır ulaşmaz gördüklerini bildirdi ve daha fazla araştırma için olay yerine geri dönme talimatı verdi. Sabah saat 7.10 civarında geri gittiğinde Yiannis Tsiakkourmas ve iki Kıbrıslı Türk’ün kırmızı pikabı kaldırmış ve eski Beyarmudu kampına giden yolun 25 metre aşağısına park etmiş olduklarını görmüştür.
(i)D.J.W.’nin İfadesi (köpek eğitmeni)
80. D.J.W İngiliz silahlı kuvvetlerinde arama köpeği eğitmeniydi. 13 Aralık 2000 tarihinde takriben sabah saat 8.15’te köpeğiyle birinci başvuranın bulunduğu yere doğru harekete geçmişti. D.J.W oraya vardığında, olay yerinde altı Egemen Üs Bölgesi(SBA) polisi vardı. İlk olarak, ilk derece mahkemesine takip sürecinin nasıl gerçekleştiğini genel olarak anlattı ve köpeğin bir defada sadece bir kişiyi takip edebildiğini ve bölgedeki en yeni izi takip ettiğini belirtti. O sabah, ilk olarak birinci başvuranın arabasının bulunduğu yerde taramaya başlamışlardı. Çevre uzunluğu 400 metre olan bir alanı taramış, fakat herhangi bir iz bulamamışlardı. Yakın zamanda yağan yağmur zemini ıslattığı için, ayak izi bırakmadan çim alan üzerinde asfalt yol boyunca yürümek mümkün olmazdı. Fakat birinci başvuranın yürüyerek o alandan uzaklaştığını gösteren benzeri hiçbir iz bulamamışlardır.
(j) J.C.’nin İfadesi (BM İrtibat Görevlisi)
81. Savunma makamı son kez “KKTC” Dışişleri Bakanlığı yetkililerinden M.İ. ile olan görüşmesini kanıtlamak için tanık olarak J.C.’yi çağırmıştır. Fakat ilk derece mahkemesi dolaylı kanıt kurallarını gözönünde tutarak J.C.nin, M.İ.’nin ifadelerinin içeriği hususunda tanıklık yapamayacağına hükmetmiştir.
(k) Diğer tanıklar
82. 10 Nisan 2001 tarihinde düzenlenen duruşmada birinci başvuranın avukatı P. Brogan ilk derece mahkemesine, savunmanın kendi lehine tanıklık etmeyi isteyen, daha çok terk edilmiş aracın görüldüğünü teyit eden birkaç Kıbrıslı Türk tanığı varken, Kıbrıslı Türk yetkililer tarafından tehdit edildikleri için, bu tanıkların katılımlarını güvence altına almanın mümkün olamadığını belirtmiştir. Başvuranlar tarafından mahkemeye sunulan belgelere göre, Mahkeme Başkanı hasmane bir tavırla cevap vermiş ve ilgili Kıbrıslı Türk tanıkların mahkeme celplerinin tebliğ şerhini istemiştir, fakat Başkan ve savunma avukatı arasındaki karşılıklı konuşma duruşma tutanağına dâhil edilmemiştir.
83. 11 Nisan 2001 tarihinde düzenlenen duruşmada birinci başvuranın diğer avukatı M. Aziz, ilk derece mahkemesine, savunmanın hâlihazırda çağrılacak sekiz tanığının daha olduğunu bildirmiştir. Bununla birlikte bu kişilere tebligat yapılamadığı ve tanıkların çoğunun mahkeme ile paylaşacak hâlihazırda sunulandan başka bilgiye sahip olmadıkları için, bu tanıkları çağırma ve savunma dosyasını kapatma haklarından feragat etmeye karar vermişlerdi. Mahkeme Başkanı karşılık olarak bahsedilen tanıkların neden “aciltebligat” ile katılımlarının temin edilmediğini sormuş ve P. Brogan’ın bir önceki duruşmada tanıkların tehdit edildiği iddiasından dolayı, mahkemenin bu konuda çok hassas olduğunu belirtmiştir. M. Aziz bunun üzerine P. Brogan’ın tanıkların tehdit edildiği iddiasının gerçekliğine ilişkin bir bilgisi olmadığını ve Kıbrıslı Türk tanıkların katılmaması konusunda herhangi bir devlet görevlisini suçlamak istemediğini belirtmiştir.
3. Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi kararı
84. 26 Nisan 2001 tarihinde Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi birinci başvurana karşı kararını aşağıdaki şekliyle tefhim etmiştir:
“Mevzuat, yeminli tanık ifadeleri ve sunulan deliller [mahkeme tarafından] ayrıntılı şekilde incelenmiştir.
[Mahkeme] sanık taraf ve tanıklarının yanı sıra iddia makamı tanıklarını da ifadeleri sırasında dikkatlice gözlemlemiştir.
... İddia makamı tanıklarının yeminli ifadeleri arasında bazı küçük farklılıklar var iken, ifadeleri genel olarak inanılır, doğru ve güvenilir bulunmuştur.
Diğer yandan, [mahkeme] sanık tarafın yeminli tanık ifadelerini ve tanıklarını inanılır, doğru ve güvenilir bulmamıştır. Ayrıca, bu yeminli tanık ifadelerinin “olasılık dengesi” ilkeleri temelinde doğru olamayabileceğine karar verdik.
Tüm yeminli tanık ifadeleri ve mahkemeye sunulan deliller dava dosyasında bulunduğu için, onları tekrar zikretmeyi gereksiz buluyoruz.
Yeminli tanık ifadeleri ve mahkemeye sundukları deliller temelinde, makul şüphelerin ötesinde, kovuşturmanın davalı aleyhindeki iki suçlamayı da kanıtladığına inanıyoruz.
Sonuç olarak sanık, aleyhinkiher iki suçlamadan da suçlu bulunmuştur.”
85. Birinci başvuran ilk suçlamadan ötürü altı ay hapis cezasına mahkûm edilirken, ikinci suçlama nedeniyle hiçbir ceza almamıştır. Bununla birlikte Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi hâlihazırda tutuklu geçirdiği süreyi göz önüne alındığında cezaevinden tahliye edilmesine hükmetmiştir.
G. Birinci başvuranın sağlık kontrolleri
86. 13 Aralık 2000 tarihinde birinci başvuranın yakalanması sonrasında gerçekleşen sağlık kontrolleri 63. ‑ 65. paragraflarda özetlenmiştir. Taraflarca sağlanan bilgi ve belgelere göre, “KKTC”de tutuklu olduğu süre boyunca detayları aşağıda sunulan birçok sağlık kontrolünden geçmiştir.
1. Dr S.T. tarafından yapılan sağlık kontrolleri
87. Yakalanmasından sonraki gün olan 14 Aralık’ta birinci başvuranUNFICYP sağlık yetkilisi Dr S.T. tarafından muayene edilmiştir. Sivil kıyafetli bir “KKTC” yetkilisi muayeneye nezaret etmiş ve notlar almıştır.
88. Dava dosyasındaki bilgilere göre, birinci başvuran Dr. S.T.’ye kendisine tutuklandığı sırada yumruk ve tekme atıldığını ve kaburgalarında ve leğen kemiğinde şiddetli ağrı hissettiğini söylemiştir. Birinci başvuranAİHM önünde, muayeneyi denetleyen “KKTC” yetkilisi kendisine sessiz kalmasını söylediği için daha fazla konuşamadığını belirtmiştir.
89. Fiziksel muayene sırasında doktor birinci başvuranın sol kulağının üzerinde hafif bir şişlik; sağ kulağının arkasında, sırtının sağ tarafında, göğsünün sağ tarafındaki hassas bölgelerinde, sırtının sol tarafında, boynunun arkasında, kuyruk kemiği çevresinde ve sağ kalçasında sıyrık olduğunu not etmiştir. Bileklerinde kelepçe izlerine rastlanmamıştır.
90. Dr. S.T.’nin notlarından, birinci başvuranın 13 Aralık 2000 tarihinde üniformalı polislere teslim edildikten sonra iyi muamele gördüğü ve diyabet ilaçlarının verildiğini belirttiği anlaşılmıştır. Dr. S.T. başvuranın diyabet rahatsızlığının genellikle diyet ile kontrol altında tutulabilen türden (tip 2 diyabet) olduğunu ve diyabetini kontrol edebilmesi için bir kan şekeri takip setinin temin edildiğini belirtmiştir. Bununla birlikte birinci başvuranın muayeneyi denetleyen “KKTC” yetkilisi tarafından tehdit edildiğine ilişkin herhangi bir not yoktur.
91. 28 Aralık 2000 tarihinde Dr. S.T. birinci başvuranı kontrol etmek için merkez cezaevine habersiz bir ziyarette bulunmuştur. Ziyareti sırasında kan şekeri testi de yapmıştır. Dr. S.T. ertesi gün hazırladığı raporda başvuranın kan şekeri seviyesinin biraz yüksek (“197 g/dL”) olmasına rağmen, bu değerin onun için normal bir aralıkta olduğunu yazmıştır- Başvuran doktora değerlerinin “200g/dL” civarında olduğunu belirtmişti. Doktor ayrıca başvuranın diyabeti için cezaevi yetkilileriyle görüşülmüş olan özel diyet ricasını da not etmiştir. Sonuç olarak, Dr. S.T. başvuranın diyabeti için yeterli tedaviyi aldığı ve kan şekeri seviyesini takip etme imkânı verildiği kanısındadır.
92. Dr. S.T. birinci başvuranı fiziksel durumunu ve kan şekeri seviyesini kontrol etmek için 19 ve 23 Ocak 2001 tarihinde Kıbrıslı bir Türk doktor olan H.S. ile beraber tekrar ziyaret etmiştir. 23 Ocak 2001 tarihli raporunda Dr. S.T. aşağıdaki görüşleri belirtmiştir:
“Kanaatimce tıbbi bakımı iyi standartlar sağlanmıştır. Yine de Tsiakkourmas’ın psikolojik durumu ve stres sebebiyle diyabet kontrolü yetersizdir. Tedavisine tamamen uyup uymadığı da akla gelen bir diğer sorudur.”
93. Dr. S.T. birinci başvuranı 16 Şubat ve 9 Nisan 2001 tarihlerinde de rutin tıbbi kontroller için ziyaret etmiş ve sağlığının iyi durumda olduğunu not etmiştir. 9 Nisan 2001 tarihli bir sonraki raporunda Dr. S.T. birinci başvuranın cezaevi personelinin kötü muamelesinden şikâyetçi olmadığına yer vermiştir.
2. Dr. G.P. Tarafından yapılan sağlık kontrolleri
94. 8 Ocak 2001 tarihinde Macar iç hastalıkları uzmanı ve Limasol’da endokrinoloji alanında çalışan Dr. G.P. birinci başvuranın diyabetiyle ilgili muayenede bulunmuştur. Doktor kan şekeri seviyesinin “340 mg/dL” olduğunu ve tutuklandığı zamandan beri ciddi seviyede kilo kaybettiğini not etmiştir. Bunun üzerine raporunu aşağıdaki şekilde sonlandırmıştır:
“Eşlik eden herhangi başka bir hastalık belirtisi olmadan açıkça gözlenen kilo kaybı ve hiperglisemi sadece tutuklanmasını izleyen süreçte hızlı bir metabolik kötüleşme olarak açıklanabilir. Başlangıçtaki ve sürmekte olan stres durumu, belirgin depresyon ile önceden fiziksel olarak hareketli bir kişinin istemi dışı hareketsizleştirilmesi diyabetli kişide hem hiperglisemiyi hem de insülin direncini artıran ve katabolizmaya sebep olan faktörlerdendir. Hâlihazırdaki tedavi daha kötü sonuçları engelleme konusunda açıkça görüldüğü gibi yetersizdir.
Şu anda gecikmeksizin olağan yaşantısına ve günlük aktivitelerine dönmesi sağlanamazsa, önerilerim şu şekildedir:
1. Günde iki kere alınmak üzere Glimepiride (Amaryl) 1.0 mg tablet
2. Günde bir kere alınmak üzere Metformin (Glucophage, Lipha) 500 mg tablet
3. Yeterli su tüketimiyle birlikte diyabetik yiyecekler (günde en az beş öğün yemek, şekersiz)
4. Düzenli günlük fiziksel egzersiz
5. Günde üç kere kan şekeri testi
Eğer bu önlemler başvuranın diyabetini birkaç gün içerisinde iyileştirmezse veya kötüye gittiği gösteren belirtiler tespit edilirse, insülin tedavisine başlanması ve/veya hastaneye yatırılması dikkate alınmalıdır. Tıbbi tedavinin gerekliliğine karar vermek için fiziksel durumu takip edilmelidir.”
95. 15 Ocak 2001 tarihinde Dr. G.P. birinci başvuranı Dr. H.S. veUNFICYP sağlık yetkilisi R.K. ile birlikte Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde tekrar görmüştür. Dr. G.P.nin bulguları aşağıdaki gibidir:
“Hasta çok kötü bir ruh halindeydi... ve tıbbi yardıma hiçbir şekilde daha fazla devam etmek istemediğinden bahsetti. ... [Amaryl] tabletini günde sadece bir kere aldığını ve ilk ziyaretimde önerdiğim diğer [Glucophage] tableti almadığını söyledi.
Fiziksel muayenesi bizim önümüzde Dr. H.S. tarafından yapılmıştı... Kan şekeri 349 mg/dL’ydi... X-ray bölümü tarafından biz oradayken vakit kaybetmeden yapılan abdominal ultrason muayenesini önermiştim. Başka herhangi bir patolojik bulguya rastlanmamakla birlikte, her iki böbrekte de çok sayıda küçük taşlara rastlandı.
Bunlardan sonra hastayı tıbbi tavsiyelerimize uyması için ikna etmeye çalıştım...
Şu an asıl sorun tıbbi tavsiyelere uyum eksikliği gibi görünüyor.
Parodontitis ve küçük böbrek taşlarının varlığı da ayrıca diyabet kontrolünün geliştirilmesinin gerekliliğini vurgulayan belirtileridir. Aksi takdirde devam eden bir ağız içi iltihabı ve idrar yolu enfeksiyonu ciddi akut sonuçlarla birlikte hastanın diyabetini daha da kötüleştirebilir. Bunu engellemek için tıbbi tavsiyelere düzenli şekilde uyması son derece önemli görülmektedir.
Bu durumda ana dili Yunanca olan bir doktor tarafından psikiyatrik muayeneden geçmesi de ayrıca gereklidir... Bu muayene, hastayı tıbbi yardımı reddetmekten vazgeçirmeye yardımcı olabilir ve ilaç tedavisine nasıl devam edileceği hakkında fikir verebilir.”
Dr. G.P.’nin bulguları Kıbrıslı Türk Doktor H.S. tarafından hazırlanan raporla örtüşmektedir.
96. 25 Ocak tarihinde Dr. G.P. birinci başvuranı üçüncü kez görmüş ve bulgularını aşağıdaki gibi not etmiştir:
“... Olağan mide ağrılarından şikâyetçiydi... Son tavsiyelere göre antidiyabetik ilaçlar aldığını onayladı.
... Açlık kan şekeri seviyesini ölçtüğümde 119 mg/dL olduğunu gördüm.
Kan şekeri stabilizasyonu ve takibinin daha iyi yapılması için hastaneye yatmasını önerdik. Bu öneri, hastayı cezaevinden çıkarmadan, gerekirse yüksek dozda antidiyabetik kullanımıyla kan şekeri seviyesi düşürülebilirse daha sık kan şekeri takibinin yapılmasını öneren Dr. H.S. tarafından reddedildi. Benim korkum hastanın perforasyon ve kanamaya kadar ilerleyebilecek stres kaynaklı gastrik bir ülserleşme yaşayabileceğidir. Gelecek hafta 30 veya 31 Ocak’ta gastroskopi ayarlayacağına söz verdi.”
97. Dr. H.S. ve Kıbrıs’taki UNFICYP’den bir sağlık yetkilisi önünde 15 Mart 2001 tarihinde Dr. G.P. birinci başvuranı dördüncü ve son kez muayene etmiş ve aşağıdaki hususları kaydetmiştir:
“... Haftalar boyunca hiç kan şekeri testi yapmamış fakat genel itibariyle somatik olarak zinde hissetmiş. Bazen kendisini “iyi” hissettiğinde akşamları Amaryl tabletini almamaktadır.”
... Tokluk kan şekerini 191 mg/dL ölçtüm.
Üç doktor arasındaki ortak fikre göre, yeniden laboratuvar ve elektrokardiyogram testlerinin yapılmasının zamanı gelmişti. Fakat hasta tüm bunları reddetmiş ve sadece bahsettiğim kan şekeri testine izin vermişti.
Çaresiz hissettiğinden, kimsenin onu cezaevinden çıkarmak istemediğinden bahsetti. Sonraki tarihlerde de benden hiç ziyaret talebinde veya başka tıbbi yardımda bulunmamı istemedi. Pazartesi günü hap kullanmayı bırakıp açlık grevine başlayabileceğinden de bahsetti. Sağlık durumuna göre bunun çok tehlikeli olabileceğini, durumunun aniden kötüleşebileceğini anlatmaya çalıştım. Zinde kalması için tıbbi önerilerimize uymaya devam etmesi gerektiği halde, bu fikirden vazgeçmesi için ikna edemedim...
Sağlık hizmetine karşı öfkeli ve negatif tutumu ağır depresyonun belirtileri olabilir.”
3. Dr. R.K. tarafından yapılan sağlık kontrolleri
98. 12 Ocak 2001 tarihinde birinci başvuran başka bir UNFICYP sağlık yetkilisi olan Dr. R.K. tarafından muayene edildi. Doktorun ziyaretinden sonraki notları aşağıdaki gibidir:
“Tsiakkourmas dört yıldır Tip 2 diyabet hastasıdır.
Hasta fiziki olarak iyi durumdaydı fakat depresif olduğu gözlenmiştir...
Kan şekeri seviyesi 220 mg/dL idi...
Dr. G.P.nin yazdığı ilaçlar cezaevinde halihazırda mevcuttur fakat hasta “kendi doktorunun” yazdığından başka herhangi bir ilacı kullanmayı reddetmektedir. Önerildiği gibi vücut ağırlığını takip ve kan şekeri seviyesini günde üç kere kontrol etme olasılığı vardır fakat hasta bunu da reddetmektedir. Çünkü bu kadar sıklıkla iğne yapılmasını istememektedir ve kendi görüşüne göre bu işlemin iki ve ya üç günde bir yapılması yeterlidir. Dr. G.P tarafından geliştirilen mükemmel iyileştirme planı da hasta tarafından kabul edilmemiştir!
...
Kan şekeri seviyesi çok yüksektir ve düzenli olarak ayarlanmalıdır. Şu andaki ana problem kendi doktorundan başkasının önerdiği tüm ilaç tedavisini veya takipleri reddetmesi gibi görünüyor.”
99. Dr. R.K. 16 Ocak 2001 tarihinde birinci başvuranın sağlık durumu hakkında aşağıdaki “dâhili beyan zaptı”nı hazırlamıştır:
“1. Sorumlu Dr. H.S., [Kıbrıslı Türk] Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde görevli bir endokrinologdur ve oldukça yetkin ve işbirliğine açık görünmektedir. Tüm gerekli ilaçlar ve yürütmesi önerilen kontroller (kan şekeri seviyesi, tansiyon, ağırlık vb.) ve yardımcı tedbirler (fiziksel egzersiz, diyet vb.) hem cezaevinde hem de hastanede mümkündür.
2. Şu anki ana problem hastanın anlaşılabilir sebeplerle (yabancı doktorlara karşı güven eksikliği, depresif durum...) iyileştirme planını takip etmeye karşı isteksizliğidir.
...”
100. 25 Ocak 2001 tarihindeki ziyaretinden sonra Dr. R.K. birinci başvuranın hala önerilen ilaçları düzenli almadığını not etmiştir.
4. Kıbrıslı Türk doktor tarafından yapılan sağlık kontrolleri
101. Savunmacı Hükümet tarafından ibraz edilen belgelere göre, birinci başvuran Kıbrıslı Türk doktorlar tarafından düzenli olarak kontrol edilmekteydi.
102. Raporlardan adı anlaşılamayan bir Kıbrıslı Türk doktor 3 ve 8 Ocak 2001 tarihinde birinci başvuranı muayene etmiş ve kan şekeri seviyesini ölçmüştür. Hastanın diyabeti için 1 mg Amaryl’yi de içeren ilaçlar yazmıştır.
103. 15 Ocak 2001 tarihinde Dr. H.S. birinci başvuranı Dr. G.P., Dr. M.K. ve bir BM yetkilisinin huzurunda Lefkoşa Devlet Hastanesinde muayene etmiş ve aşağıdaki raporu yazmıştır:
“Tsiakkourmas Tip 2 diyabet hastasıdır ve günde iki kere Amaryl (1 mg) almaktadır. Önceden diyabeti diyet ile kontrol altına alırken, şu an kendisi hiperglisemi hastasıdır.
Muayene sırasında Tsiakkourmas’ın stresli ve depresif olduğu fark edilmiştir... Sağ bel bölgesi darbeye karşı hassastı ve el ile muayenede sağ hipokondriyak bölgeye bastırıldığında ağrı vardı... El ve ayakların muayene sonucu normaldi.
Kan şekeri seviyesi 347 mg/dL idi...
Bu sonuçlara dayanarak, safra kesesi ve böbrekleri ultrasonla muayene edildi. Safra kesesi boştu ve hiç taş bulunmadı; her iki böbrekte de taşlar vardı. Karaciğer, dalak, idrar kesesi ve prostatı normaldi.”
Dr. H.S. bulgularına dayanarak, birinci başvuranın ilaçlarına, özel diyetine, günlük egzersizine, glikoz seviyesinin düzenli olarak ölçülmesine devam etmesini ve haftada iki kere kendisine kontrole getirilmesini önermiştir. Ayrıca birinci başvuranın bir psikiyatriste yönlendirilmesini de önermiştir.
104. Dr. H.S.nin birinci başvuranı tutukluluk süresince düzenli olarak muayene etmeye devam ettiği anlaşılmaktadır. 22 Ocak 2001 tarihli raporunda, birinci başvuranın muayene edilmeyi reddettiğini ve ilaçlarını almadığını not etmiştir.
105. 25 Ocak 2001 tarihinde birinci başvuran Kıbrıslı Türk psikiyatrist Dr. İ.T. tarafından tercüman yardımı ile muayene edilmiştir. Doktor başvuranın sıkıntısı haricinde herhangi bir patoloji not etmemiştir. Raporunda birinci başvurana bir sakinleştirici vermeyi önerdiği fakat başvuran bunu reddettiğini not etmiştir.
5. Hastaneye yatış ve müteakip kontroller
106. 30 Ocak 2001 tarihinde birinci başvuran sağlığının daha yakından incelenmesi için Lefkoşa Devlet Hastanesi’ne kabul edilmiştir. 5 Şubat 2001 tarihine kadar burada tutulmuştur.
107. Dr. R.K., 1 Şubat 2001 tarihinde hastanede ziyaret ettikten sonra birinci başvuranın fiziksel durumunun iyileştiğini not etmiştir. 6 Şubat 2001 tarihli rapora göre birinci başvuranın sağlık durumu hastaneden taburcu edildikten sonra da iyileşmeye devam etmiştir. Benzer şekilde, Dr. R.K. 20 ve 28 Şubat 2001 ve 27 Mart 2001 tarihlerinde birinci başvuranı ziyaret ettiğinde, psikolojik durumunun kötüleştiği görünmesine rağmen, “yeterli sağlık koşulları” içinde bulmuştur. Dr. R.K. birinci başvurana, herhangi bir sağlık problemi olması halinde cezaevi yetkilileriyle görüşmesini ve bir doktor tarafından muayene edilmek istediğini iletmesi gerektiğini vurgulamıştır.
108. Hastaneden taburcu edilmesinin ardından, birinci başvuran Dr. S.T. tarafından rutin sağlık kontrolleri için (16 Şubat ve 9 Nisan 2001) tarihlerinde iki kere daha ziyaret edilmiştir. Dr. S.T. onun sağlığının normal olduğunu not etmiş ve cezaevi personeli tarafından kötü muamele gördüğüne dair hiçbir şikâyette bulunmadığını da belirtmiştir.
109. 18 Nisan 2001 tarihinde birinci başvuran yine onu tatmin edici derecede sağlıklı bulan başka bir UNFICYP sağlık yetkilisi tarafından muayene edilmiştir. Dr. J.G. birinci başvuranın önerilen antidiyabetik ilaçları düzenli şekilde almaya devam ettiğini ve diyetine uygun şekilde beslendiğini belirtmiştir. Dr J.G. birinci başvuranın fiziksel egzersizlerini yaptığını ve kitap ve gazetelere izin verildiğini de not etmiştir.
6. Cezaevinden tahliyesinden sonraki sağlık kontrolleri
110. Birinci başvuran diş hekimi tarafından düzenlenen 11 Mayıs 2001 tarihli bir sağlık raporu ibraz etmiştir. Rapor birinci başvuranın apseli diş eti de dâhil olmak üzere üst ön dişlerinde ciddi problemler yüzünden sıkıntı çektiğini ve alt dudağında yüze alınan güçlü bir darbe ile uyuşan bir yara izi olduğunu belirtmektedir.
111. Birinci başvuran ayrıca cezaevinden tahliyesinden sonra ortalama altı ay içerisinde biri kendi doktorundan olmak üzere birçok doktordan aldığı diğer sağlık belgelerini de ibraz etmiştir. Bu raporlara göre, birinci başvuranın diyabeti o zaman kontrol altında görülürken, psikolojik olarak sıkıntı çekmeye devam etmiştir.
H. Birinci başvuranın tutukluluğu sırasında aile ziyaretleri
112. Dava dosyasındaki bilgilerden anlaşıldığı üzere birinci başvuranın tutukluluğu sırasında arkadaşları da dâhil olmak üzere haftada iki kere ziyaretçi almasına ve her ziyaret için bir saat görüşmesine izin veriliyordu. Telefon görüşmeleri yapmasına izin verilmediği iddiaları Hükümet tarafından reddedilmiştir.
113. İkinci başvuran (birinci başvuranın eşi) tarafından alınan özel iznin sonrasında, birinci başvurana, normal bir ziyaret günü olmamasına rağmen 15 Nisan 2001 tarihinde Paskalya günü ziyaretçileriyle görüşmesi için izin verilmiştir.
114. Taraflar Lefkoşa Merkez Cezaevindeki aile ziyaretlerinin izlenip izlenmediği konusunda fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Başvuranlar ziyaret sürelerinin büyük kısmında bir cezaevi görevlisinin içeride veya ziyaret odasının yakınında beklediğini iddia etmişlerdir. Oysa Hükümet başvuranların yetkililerin görüş açısının dışında bir araya gelerekgörüşebildiklerini savunmuştur.
I. Taraflarca ibraz edilen belgeler
115. Taraflar fotoğraflar ve olay yeri ve civarının krokilerinin yanı sıra birinci başvuranın “KKTC” yetkilileri tarafından tutuklanmasını izleyen süreçte ortaya çıkan olaylar ve delillere ilişkin birçok belge ibraz etmiştir. Bu belgelerin konu ile alakalı kısımları aşağıda özetlenmiştir.
1. Müfettiş yardımcısı Ü.Ö.nün not defteri
116. Hükümet,müfettiş yardımcısının not defterinin dört sayfasını,el yazısıyla yazılmış iki madde de dâhil olmak üzere ibraz etmiştir.
117. Bu maddelerin ilki 12 Aralık 2000 günü akşam 6:30’da yazılmıştır. Aşağıdaki gibidir:
Aldığım bilgiye göre 13 Aralık 2000 tarihinde sabah 05:30 civarında bir Kıbrıslı Rum Beyarmudu üzerinden sınır geçişi civarındaki boş araziye bu taraftaki suç ortağı tarafından alınmak üzere yasadışı uyuşturucu madde saklamak için KKTC’ye girecektir. Emniyet amiri beni bölgede gerekli önlemleri almam için görevlendirdi. Polis Memurları R.Ö. ve H.M.yi bilgilendirdim.”
118. İkinci madde 13 Aralık 2000 tarihinde sabah 7:10’da, birinci başvuranın yakalanmasından sonra yazılmış ve ikinci kişinin uyuşturucu maddelerle yakalandığı zamanki mevcut şartları tanımlamaktadır.
“Sabah 6:05’te Beyarmudu Sınır Kapısı’nın bitişiğindeki mezarlığın yakınlarında bulunan boş arazide SBA’dan gelen Kıbrıslı bir Rumu yakaladık. Taşıdığı çantayı aldım. Çantayı kontrol ettiğimde gazeteye sarılmış iki adet plaka halinde kenevir reçinesi olduğunu düşündüğüm madde buldum. Davalıya, tercümanlık yapan polismemuru H.M. tarafından KKTC’ye izinsiz giriş yapmaktan ve yasadışı uyuşturucu madde bulundurmaktan yakalandığı bildirildi. Sanık “Ben masumum” dedi. Polismemuru H.M.’den isminin “Banayodis Giryagu”olduğunu öğrendim. Banayodis Giryagu’yu Gazimağusa Emniyet Müdürlüğü’ne transfer ettik. Sabah 6:45’te bulundurduğu uyuşturucu maddeleri nereden bulduğunu ve onları kime vereceğini [öğrenmek için] polismemuru H.M.’nin de yardımıyla şahsı sorguladım. Herhangi bir cevap alamadım. Şahsı polismemuru R.Ö. denetiminde Gazimağusa’da bıraktım. Şimdi delille birlikte Lefkoşa’ya gidiyorum.”
2. SBA polisi tarafından yapılan soruşturma
119. Birinci başvuranın evrak çantası ve cep telefonunu içinde bırakarak terk edilmiş gibi görünen arabasının SBA bölgesinde bulunduğu bilgisini aldıktan sonra, SBA polisi[5] hemen nerede olduğunu bulmak için inceleme başlatmıştır. Bir narkotik köpeğinin de yardımıyla arabanın içinde ve etrafında adli araştırmalar yürütülmeye başlanmış fakat herhangi bir sonuç alınamamıştır. “KKTC”deki polis ve asker başlangıçta birinci başvuranhakkında bilgileri olduğunu reddetmiştir. “KKTC” yetkilileri ancak sabah 10:25’te birinci başvuranın “KKTC” topraklarında uyuşturucu madde bulundurduğu için gözaltına alındığını SBA polisine bildirmiştir.
120. SBA polisi,“KKTC” yetkililerinden alınan bilgiler çerçevesinde, uyuşturucu maddeye dair izler ve parmak izleri için birinci başvuranın arabasını incelemiştir. Görünüşe göre herhangi bir uyuşturucu madde izi bulunamamış ve parmak izleri konusunda da daha fazla bilgi edinilememiştir. Sonraki iki ay boyunca, 13 Aralık 2000 tarihindeki olaylara ışık tutması için 104 kişiyle görüşme yapmışlardır. Görüşme yapılan kişiler arasında birinci başvuranın Kıbrıslı Türk işçileri, Kıbrıslı Rum ortakları, sonradan Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi huzurunda ifadesine başvurulan SBA polis örgütü üyeleri ve birinci başvuranın arabasının bulunduğu ve “KKTC”ye geçtiği iddia edilen bölgede oturan kimseler vardır.
121. Görüşme yapılan birkaç kişi birinci başvuranın arabasını 13 Aralık 2000 tarihinde kapılarının açık olup olmadığı, hangi kapısının açık olduğu, önünün hangi tarafa baktığı ve arabanın çalışır halde olup olmadığı gibi konularda arabanın pozisyonu ve durumu hakkında bazı tutarsızlıklar olmasına rağmen, Pile’den Beyarmudu’na giden ana yol üzerinde tuhaf bir şekilde park edilmiş halde gördüğünü iddia etmiştir. İlgili zamanda aynı yoldan geçen diğer birkaç kişi sıra dışı bir şey veya başvuranın arabasını görmediklerini söylemişlerdir. Bazı Kıbrıslı Türklerin de aralarında olduğu birkaç kişi de ifade vermek için temasta bulunmuş fakat politik sebeplerle konuşmaktan korktukları için ifade vermekten bütünüyle kaçınmışlardır.
122. Görüşülen 104 kişiden sadece ikisi, bilahare Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi huzurunda ifadesine de başvurulmuş olan G.H. ve A.G., birinci başvuranın kaçırılma işlemi için kullandığı iddia edilen Renault marka arabaları görmüşlerdir. A.G. Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi huzurunda birisi beyaz, birisi kırmızı (69. maddeye bakınız) iki Renault marka arabayı gördüğünü belirtmiş olmasına rağmen, 19 Aralık 2000 tarihinde SBA’ya verdiği ifadede beyaz arabadan hiçbir şekilde bahsetmemiştir. Ayrıca, G.H.’nin ifadesine eklenen, kırmızı ve beyaz Renault marka arabaların ve birinci başvuranın arabasının ilgili pozisyonlarını gösteren kroki, ne diğer tanıkların ve birinci başvuranın verdiği ifadelerle tamamen uyuşmakta ne de kendisinin özellikle kırmızı Renault marka arabanın beyaz arabayla karşı karşıya park edildiği yer konusunda Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi huzurunda verdiği önceki ifadesiyle uyuşmaktadır.
123. Görüşme yapılan kişiler arasında, sadece bir kişi, -bilahare Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi huzuruna da tanık olarak çıkan Kıbrıslı Rum inşaatçı N.M. sözkonusu sabah bir kaçırma olayının olduğunu gösteren bir şeye tanık olduğunu iddia etmiştir. 18 Ocak 2001 tarihinde SBA polisine verdiği ifadesinde, N.M. 13 Aralık 2000 tarihinde sabah 5:50 civarında etrafında başka hiçbir araç olmayan, Pile-Beyarmudu ana yolu üzerine park edilmiş kırmızı çift kabinli bir pikap ve o arabadan yolun sağ tarafındaki araziye doğru koşan bir adam gördüğünü söylemiştir. Arazide, arazinin doğu tarafından el ve kollarından birisini sürükleyen üç veya dört başka adam daha vardı ve o adamın “Bırakın beni!” diye bağırdığını duymuştu.
124. 16 Aralık 2000 tarihinde SBA polisi birinci başvuranın sözkonusu sabah Beyarmudu’na doğru önünde yolculuk ettiği beyaz Isuzu marka UJ 100 plakalı pikabın sahibi olan V.Z. ile görüşmüştür. V.Z. 13 Aralık 2000 tarihinde arabasının güvenlik sebepleriyle ismini vermediği (bundan böyle “X” olarak anılacak olan) Kıbrıslı Türk işçisi tarafından sürüldüğünü belirtmiştir. V.Z.nin X’ten duyduklarına göre, X 13 Aralık 2000 sabahı Beyarmudu’ndan Pile’ye doğru yolculuk ederken, Pile yönünden gelmekte olan (yani kendisinin tam zıt doğrultuda) çift‑kabinli pikabın yolunu engelleyen biri kırmızı birisi de beyaz olan iki sivil araç fark etmişti. Yaklaştığında, üç veya dört kişinin araçlardan birinden pikaba doğru koştuğunu görmüş ve o sırada bu araçları geçmişti, diğer üç veya dört kişi diğer aracın içinde otururken, bu kişilerin pikabın şoförünü sürüklediğini görmüştü. V.Z. X’in durmadan arabayı sürmeye devam ederek uzaklaştığı için başka hiçbirşey görmediğini belirtmiştir. İddialara göre, olaydan birkaç gün sonra birinci başvuranın yeğeni, Kyriacos Tsiakkourmas (kendisi başvuranlardan biridir) ve bir SBA polis memuru X’in izini aramışlardır. Fakat onların iddiasının dışında, dava dosyasında X ile fiilen bir temas kurulduğunu veya X’in V.Z.’nin ifadesini doğruladığını gösteren bir delil yoktur.
125. Bölge sakinleriyle yürütülen görüşmelere gelince, ifadelerinden 13 Aralık 2000 sabahı etrafta kimseyi görmediklerianlaşılmaktadır. Yolüzerinde yakalama veya adam kaçırma olduğu izlenimi uyandıracak herhangi bir şey görmemişlerdir. Bazıları birinci başvuranın iddialara göre “KKTC”ye geçtiği yerin sınır çitleri boyunca derenin derinliğinin söz konusu sabah 80 santimetre ile 1 metre arasında olduğunu doğrulamıştır. Başvuranlarca ibraz edilen belgelerden anlaşıldığı gibi Beyarmudu bölge sakinleriyle görüşmeler bittikten sonra, bir SBA memuru “KKTC”ye geçildiği iddia edilen noktadan kaçırma işleminin yapıldığı iddia edilen noktaya doğru bu mesafeden birinci başvuranı götürmüş olabilecekleri süreyi ölçmek için yürümüştür. Yetkilinin notlarına göre, ilgili yol normal hızda on dakikada tamamlanabilmektedir.
126. Başvuranlar birinci başvuranın kaçırıldığı iddiasıhakkında yürütülen soruşturmayla ilgili çeşitli SBA polis raporlarını da ibraz etmişlerdir. 15 Aralık 2000 tarihli rapor aşağıdaki gibidir:
14.12.00’da Panicos’un [birinci başvuranın] eşi, Türk bir avukatla birlikte, Kuzey Kıbrıs’ın Kontrollü Bölgesinde gözaltındaki şahsı ziyaret etmiştir. Panicos’un terk edilmiş aracının olduğu bölgede kaputu açık bir araç ve dikkatleri motor kısmına odaklanmış bakmakta olan iki kişi gördüğünü iddia ettiği iki tarafça da teyit edilmiştir. Şahıs yardım teklif etmek için durmuş ve bu noktada şahsı zorla kendi araçlarına bindirmiş ve SBA’dan Beyarmudu sınır kapısı üzerinden kontrollü alana doğru arabayı sürmüşlerdir. Bu kendisinin isteği dışındadır. Yaklaşık bir saat boyunca yolculuk etmişler, bilinmeyen bir yerde eline bir paket verip araçtan dışarı atmışlardır. Yaklaşık beş dakika geçmiş ve sonra birKıbrıslı Türk Polis aracı gelmiştir. Yardım için onların yanına gitmiş ve iddiaya göre bir paket yasak uyuşturucu madde bulundurmaktan tutuklanmıştır”.
127. 16 Aralık 2000 tarihli bir başka raporda, SBA yetkilisi P.P. birinci başvuranın yeğeni Kyriacos Tsiakkourmas’ın iddia edilen kaçırmayla ilgili olarak amcasının Kıbrıslı Türk avukatından edindiği bilgileri kendisine ilettiğini kaydetmiştir. Raporun ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“Panicos kaçırılmasının ardından avukatına uçakların olduğu bir yere getirildiğini de söylemiştir. Seyahatleri boyunca kendisini kaçıran kişiler onu dövmüştür. Uçakların olduğuyere vardıklarında (Ercan Havalimanı olduğu tahmin edilmektedir) şahsı kaçıran kişiler onu aracın dışına sürüklemiş ve ona bir çanta fırlatarak oradan ayrılmışlardır. Sonrasında Türk Polisi bahsedilen yere gelmiş ve onu tutuklamışlardır.”
128. 5 Ocak 2001 tarihinde hazırlanan bir raporda, SBA yetkilisi P.P. KKTC Sivil Polis Birimi’nin “Siyasi Bölüm”ünün Pile ve Beyarmudu bölgesinde devriye gezmek için bir kırmızı ve bir beyaz Renault marka iki sivil araç kullandığını not etmiştir. Görüşüne göre, bu araçlar birinci başvuranın kaçırılması için de kullanılmıştır.
129. 23 Ocak 2001 tarihli raporlarında, SBA polisi aşağıdaki sonuçlara ulaşmıştır:
“Kıbrıslı Türk Polisleri Tsiakkourmas’ı Türk Kontrolündeki Bölge içerisinde, yaklaşık olarak Beyarmudu Sınır Kapısı’nın 70 yard batısında yakaladıklarını iddia etmektedirler.
Eğer bu anlatım kabul edilirse Tsiakkourmas aracını motoru çalışır halde, ışıkları açık ve sürücü kapısı açık halde oldukça kalabalık bir yolun neredeyse ortasında terk etmiş olmalıdır. Evrak çantasını ve cep telefonunu bırakmış ve (çok sayıda kenevir reçinesi taşıyarak) 500 metre çamurlu bir yoldan yürümüş, 1,5 metre yüksekliğindeki çitlerden tırmanmış ve 4 metre genişliğindeki bir hendekten karşıya geçmiş olmalıdır. Bir SBA Polis Yetkilisi o sabah hendekte bir metre derinliğinde su olduğunu bildirecektir. Şahıs, daha sonra, kenevir reçinesini 1 metre yüksekliğindeki (Türk Polisi tarafından bölgedeki tek ağaç olduğu betimlenen) bir zeytin ağacının altına saklamaya çalışmış olmalıdır. (Tsiakkourmas’ın tanımadığı bir bölgede -Türk Kontrolündeki Bölge içerisinde) Tüm bunların yanı sıra, şahıs Beyarmudu Kontrol Noktası’nda son on yıldır yaptığı gibi işçilerinin saat 05:45’te onu beklediğini biliyor olmalıdır.
...
Genellikle suçluluktan ziyade masumiyeti kanıtlamanın daha zor olmasına karşın,belirtilmelidir ki Kıbrıslı Türk Polisinin aksi yöndeki beyanlarına rağmen, mevcut diğer tüm deliller Panicos Tsiakkourmas’ın aracın terkedildiği yer olan -Doğu Üs Bölgesi’nin tam içerisinde- olay mahallinde aracından alınmış olduğunu göstermektedir. Tsiakkourmas’ın motorlu taşıtında veya elinde yasadışı uyuşturucu madde bulunduğunu -veya daha önce bulundurmuş olduğunu- gösteren, Kıbrıslı Türk Polis yetkililerinin ifadelerinden başka -adli veya tarihi- delil bulunmamaktadır.”
130. Savunma tanıkları olarak bazı SBA polisleri de Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi huzuruna çıkmıştır. İfadeleri yukarıda not edilmiştir (74.-79. maddeler). Mahkemeye ayrıca yolladığı yazılı ifadesinde, SBA polis memuru P.P. Ağır Ceza Mahkemesi huzurunda savunma için tanıklık etmek isteyen birçok Kıbrıslı Türk tanıkların Kıbrıslı Türk yetkililerce tehdit edildiğini belirtmiştir. Müfettiş YardımcısıP.P. bu tanıklardan birkaçının Kıbrıslı Türk polisi tarafından sorgulandığını ve tehdit edildiğini kendisine şahsen söylediğini iddia etmiştir. Dikkatine getirilen bu iddialar konusunda Mahkeme, dava dosyasından bu sonuca varılamayacağını not etmiştir.
131. 24 Ocak 2001 tarihinde SBA polisi ellerindeki delillere dayanarak birinci başvuranın iddia konusu kaçırılmasının bir canlandırmasını yapmıştır. Canlandırma videoya da kaydedilmiştir. Bazı “KKTC” polis yetkililerinin de bu videoyu izlediği anlaşılmaktadır.
132. “KKTC”deki tutukluluğu süresince SBA polisinin başvuranla görüşme yapmasına izin verilmemiştir. Bununla birlikte tahliyesinin ardından şahsın, AİHM’ye verdiği ifadesiyle tutarlı bir ifade almışlardır. Canlandırma videosunu şahsa da izletmişlerdir. SBA polisinin kayıtlarına göre, birinci başvuran canlandırma videosunda seyircilerden ikisinin kendisini kaçıran kişiler olduğunu teşhis etmiştir. Soruşturma üzerine, başvuran tarafından teşhis edilen kişilerden birisinin Gazimağusa İstihbarat Servisi’nden polis memuru E. ve ikinci kişinin de Beyarmudu polis merkezinde polis memuru Ü. olduğu belirlenmiştir. Akabinde bu kişiler hakkında 7 Haziran 2001 tarihinde adam kaçırma şüphesiyle tutuklama emri çıkarılmıştır. Dava dosyasında bu konu hakkında ne daha fazla bilgi bulunmakta, ne de Kıbrıslı Türk yetkililerle bu bilginin paylaşılıp paylaşılmadığı anlaşılmaktadır.
133. Dava dosyasında SBA bölgesinden birinci başvuranın kaçırılma iddiasına ilişkin Birleşik Krallık Hükümetinin Türk Hükümetine itirazını bildirdiğine dair hiçbir bilgi yoktur.
3. Birinci başvuranın avukatının Sayın Rauf Denktaş’a mektubu
134. 7 Temmuz 2001 tarihinde başvuranın Kıbrıslı Türk avukatı M. Aziz “KKTC” Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş’a sözkonusu dönemdebirinci başvuranın Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi huzurundaki duruşması sırasında tanıkların tehdit edildiği iddiasına ilişkin bilgi vermiştir.
“Savcılık soruşturmasının tamamlanması sırasında savunma, 17 tanığı mahkemeye çağırmıştır. İngiliz Egemen Üs Bölgesi Polisi ile müzakere sonrasında, mahkemeye çağırılan Yunan, İngiliz ve Türk tanıkların isimleri yardımcı savunma avukatı P. Brogan tarafından bana verildi. Bununla birlikte, bilgim dışındaki sebeplerden dolayı, bazı yeni eklenen tanıkların isimlerinin bana verilmesi engellendi. Bu tanıkları son dakikada çağırma girişiminde bulunuldu. Bu tanıkların isimleri bana son dakikada verildi. Gazimağusa Kaza Mahkemesinin Zabıt Memurluğu vasıtasıyla gerekli mahkeme celplerini hazırladım. Ekli belgede listelenen tüm tanıklara [toplam 17 tanık] mahkeme celpleri yollanmış ve tüm bunlar Mahkeme’ye tanıklık etmeleri için sunulmuştur. İsimleri bana geç verilen 3-4 tanığailişkin mahkeme celpleri çıkarılmış olmasına karşın bunlar Mahkeme’nin tebligat memurutarafından zamanında tebliğ edilememiştir.
Duruşmanın son günü Mahkeme’ye İngiliz avukattan edindiğim, bu 3-4 tanığın fiilen Mahkeme’ye katılmak istedikleri fakat tehdit edildikleri veya engellendikleri bilgisini sundum. Mahkeme bana [bu kişilerin] mahkemeye davet edilip edilmediklerini, bu durumda mahkemenin bu kişilerin nasıl getirtilebileceğini sordu. Ben de Mahkeme’ye henüz bu kişilerin celplerinin tebliğ edilmediğini söyledim. Mahkeme celplerinin tebliği yapılmadığı için yargıç, Ceza Usul Hukuku ve ilgili mevzuat kapsamında, bu tanıkların yakalanmasını emredemezdi. Sonuç olarak, savunma ekli listede listelenmiş 17 tanığı çağırdıktan sonra (bu ek tanıkları çağırmadan) bu safhayı kapatmıştır.
Mahkeme celplerinin düzgün bir şekilde tebliğ edilmemesinin sebebi bu tanıkların isimlerinin benden bile son dakikaya kadar saklanması ve bu kişileri Mahkemedenacil çağrı talebinde bulunmadan çağırma girişimimizdir. Savunma avukatı olarak tanıkları kişisel olarak görmememe rağmen öğleden önceki gün önce kim olduklarını çağrı kâğıtlarını vermeden önce bilmem lazımdı; aynı gün bu kâğıtları vermek söz konusu olunca İngiliz Egemen Üsler Bölgesi Polisine elden gönderdim. Bu tanıkların bu çağrı kâğıtlarını bizzat alıp almadıklarını bilmiyorum. Usulüne uygun olarak hizmet alıp almadıklarına dair bir delilimiz yok. Bu sebeple, savunmanın tanıklarının engellendiği veya tehdit edildiğine dair iddialar hakkında bilgim yoktur. Mahkeme’ye böyle bir iddiayı kanıtlayacak hiç bir şey yapılmadı.”
135. 17 Temmuz 2001 tarihinde bu mektup Sayın Rauf Denktaş tarafından ilgili dönemin Kıbrıs İngiliz Yüksek Komiseri Bay Edward Clay’e iletilmiştir.
4. Sayın Rauf Denktaş’ın BM Genel Sekreteri’ne Mektubu
136. 8 Ocak 2001 tarihinde Sayın Rauf Denktaş birinci başvuran ve Bay Tekoğul’un kaçırılma iddiaları konusunda BM Genel Sekreteri’ne aşağıdaki mektubu gönderdi.
“39 yaşındaki Panicos Tsakourmas adlı şahsın uyuşturucu bulundurmaktan dolayı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti polisi tarafından yakalanması konusuna ilişkin protesto mektuplarının Kıbrıs Rum liderliği tarafından her yere dağıtıldığını anlıyorum. İddiaya göre Bay Tsakourmas, Kıbrıslı Türkler tarafından Ömer Gazi Tekoğul’un karma bir köy olan Pile’de Kıbrıslı Rum polisi tarafından "yakalanmasına" misilleme yapmak için kaçırılmıştır.
Bay Tsakourmas ve 42 yaşındaki Kıbrıslı Türk Ömer Gazi Tekoğul, birisi Rum tarafındaki mahkemede diğeri de duruşması Şubat ayında yapılacak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Ağır Ceza Mahkemesi’ndece tutuklu olarak yargılanmaktadır. Her iki taraf da diğer tarafın polisi tarafından kaçırıldığını iddia ediyor. Doğal olarak, bu konularda karar vermesi gereken merci ilgili mahkemelerdir. Bay Tsakourmas’un Tekoğul’un yasadışı yakalanmasına misilleme olarak yakalandığı iddiası ilgili üç polis tarafından şiddetle reddedilmiştir.Ancak Tekoğul davası, Kıbrıs Rum polisinin kimliklerini gizleyerek,kaçırıldığı güne kadar ona iyi bir arkadaş gibi davrandıkları, açıkça bir kaçırılma olayıdır.
...
1 Aralık 2000 tarihinde saat 20:40 civarında [Tekoğul] evine gitmek için Pile’deki bir Türk kafesinin önünde park halindeki arabasını çalıştırırken iki Rum "arkadaş" arabasına yaklaşmış ve sohbet etmek için arabalarına girmesi amacıyla ona işaret etmişlerdir. Tekoğul arabalarına girer girmez, kafasına vurmuşlar ve Larnaka yönünde uzaklaşmışlardır. Kısa bir süre sonra, dört Kıbrıslı Rum polis de onlara katılmış ve Tekoğul, Pile’deki kafenin önünde arabasının motoru çalışmaya devam ederken gözaltına alınmıştır. Birkaç saat sonra, komşuları Tekoğul’un ailesine arabanın durumunu söyledikten sonra Tekoğul’un babası arabayı almıştır.
Birleşmiş Milletler denetiminde karma bir köy olan Pile’de kural şöyledir: eğer bir kişi, diğer tarafça akalanırsaBirleşmiş Milletler’in derhal haberdar edilmesi gerekmektedir. Tekoğul davasında böyle yapılmamıştır. Tekoğul’un ailesi Tekoğul’un söz konusu “yakalanmasından” 12 saat sonra haberdar olmuştur.
Tekoğul’un Kıbrıslı Rum avukatı Andreas Constantinou 28 Aralık 2000’de Cyprus Mail’e şu açıklamayı yapmıştır.
‘Ben polisin yalan ifade verdiğine inanıyorum ve bunu Tekoğul’un serbest bölgede yakalandığını belirttiklerinde de Başsavcıya söyledim. Eğer Tekoğul’u serbest bölgede yakaladılarsa polis neden bize arabayı göstermedi?’
Tüm bunlar dikkate alındığında, Tekoğul’un, iyi bilinen ve uzun zamandır uygulanmakta olan Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türkleri taciz etme politikası doğrultusunda kaçırıldığı açıktır. Tanınmış veya popüler Kıbrıslı Türklerin kaçırılmaları bir süredir durmuştu, ancak Birleşmiş Milletler yetkilileri Pile’de bu konuda sert adımlar atmadığı sürece uygulama geri geleceğe benziyor.
Tsakourmas’ın davasına ilişkin artan ilgiyi göz önüne alarak durumun adil bir şekilde değerlendirilebilmesi için size bu bilgileri vermek gerektiğini düşündüm.”
5. Birinci başvuranın yakalanmasının ardından Sayın Rauf Denktaş’ın medyaya verdiği beyanlar
137. SBA polisi tarafından 17 Aralık 2000 tarihinde hazırlanan bir rapor şunları kaydetmiştir:
"17/12/2000 tarihinde saat 12:20’de Kıbrıslı Türk lider Rauf Denktaş Pile köyünü ziyaret etti...
...
Daha sonra basınla röportaj yaptı. TSIAKKOURMAS davası hakkında, diğerlerinin yanı sıra, şunları söyledi:
- Kendisi yalnızca yakalamanın KTY [Kıbrıs Türk Yönetimi] içinde gerçekleştiğini bilmektedir.
- TSIAKKOURMAS’ın tutuklanmasının ın, bir Kıbrıslı Türk’ün tutuklanmasına misilleme olarak meydana geldiği şeklinde düşünülemez çünkü kendisininyaklaşık 15 Kıbrıslı Türk işçiyi istihdam ettiği herkesçe bilinmektedir. - İki mahkûmun değişimi için hiçbir müzakere yapılmamaktadır. Konular mahkemelereintikal etmiştir."
138. SBA polisinin 12 Ocak 2001 tarihli başka bir raporuna göre, Sayın Rauf Denktaş iddiaya göre İngiltere’nin Özel Temsilcisi Sir David Hannay’a, bir toplantıda her iki zanlı da sağlık sorunlarından mustarip olduğundan Ömer Gazi Tekoğul kefaletle serbest bırakıldığı takdirde kendisinin de birinci başvuranı kefaletle serbest bırakmaya hazır olduğunu belirtmiştir.
6. BM Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs’taki Barış Gücü Sivil İşler Polis İrtibat Görevlisi Bay J.C.’nin Yeminli Beyanı
139. 10 Aralık 2001 tarihinde Dublin, İrlanda’da noter huzurunda Bay J.C. tarafından yapılan yeminli beyanı başvuranlar delil olarak sunmuşlardır. Yeminli beyanın ilgili kısımları şöyledir:
“03/12/2000 Pazar sabahı saat 9:30 civarında Lefkoşa BM Merkezi’ndeki BM Ofisi içindeki odamda bir telefon aldım. Telefon... Sayın M.İ.’dendi. M.İ., UNFICYP Misyon Şefiyle tanışmak istiyordu. Bana nedenini söylemedi... Ben Misyon Şefi ile iletişim kuramadım. Daha sonra M.İ., Sivil İşler Şubesi Başkanı olan Misyon Şefi Özel Danışmanıyla konuşmak istedi. Özel Danışman ile temas kurmayı başaramadım ve buna ona söyledim. Çok tedirgin oldu ve ciddi bir mesele olduğunu söylediği konuyu görüşmek üzere onunla buluşmak için anlaştım...
M.İ. iddiasına göre Pile bölgesindeki BM tampon bölgesinde yakalanan Ömer Gazi Tekoğul konusunda çok tedirgin ve endişeliydi. Ömer Gazi Tekoğul, çok miktarda yasadışı madde eroin bulundurmaktan 01/12/2000 Cuma gecesi Kıbrıs Cumhuriyeti Polisi tarafından yakalanan Kıbrıslı bir Türk’tü.
... [Bay M.İ.], Ömer Gazi Tekoğul’un yakalanması hakkında bir protesto yazmamı söyledi. O konuşurken, ben protestosunu not defterime kaydettim.
...
Daha sonra aşağıdaki şekilde sunacağım protestoyu M.İ.’ye okudum.
“PROTESTO
3/12/2000 tarihinde, saat 11:00’de kuzey Ledra Kontrol Noktası, Lefkoşa’da Bay M.İ. Kıbrıs Rum Hükümeti’nin ve UNFICYP’nin bilgisine aşağıdaki protestoyu yazmıştır.
Kıbrıslı Türk ÖMER GAZİ TEKOĞUL’un 01/12/00 Cuma gecesi BM kontrolündeki tampon bölge içindeki Pile köyünden bir Kıbrıs Rum polisi tarafından kaçırılmasını şiddetle protesto ediyorum. ÖMER GAZİ TEKOĞUL 04/12/00 Pazartesi günü 12:00’den (öğlen) önce salınmazsa Pile bölgesinde yaşayan Kıbrıslı Rumların kaybolacaklarını da belirtiyorum. Kıbrıs Rum polisi BM kontrolündeki tampon bölgeden zanlıları kaçırma gibi yeni bir politika içine girdiyse Kıbrıs Türk polisi de benzer bir şekilde cevap verecektir.”
M.İ. formatı onayladı.
...
"Bay M.İ.’nin protestosunu kaydettiğim defterimin 53. Sayfasını Belge A olarak yeminli beyanıma ekliyorum”
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. "KKTC" Anayasası
1. Kişinin özgürlüğü ve güvenliği
140. Anayasa’nın 16. maddesinin ilgili bölümleri şöyledir:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir.
2. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz: -
...
(c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
...
5. Yakalanan veya tutuklanan her kişi, tutuklanması sırasında yakalanmasının veya tutuklanmasının sebeplerinden anladığı bir dilde haberdar edilir ve derhal kendi veya akrabaları tarafından seçilecek bir avukat hakkı kendisine tanınır.
6. Yakalanan kişi, yakalandıktan sonra mümkün olan en kısa zamanda ve her hal ve karda, daha önce salıverilmediği takdirde, yirmi dört saat geçmeden bir yargıç önüne çıkarılır.
7. Yargıç, yakalanma nedenini yakalanan kişinin anladığı dilde yakalanan kişiden öğrenmeye çalışır ve mümkün olan en kısa zamanda ve her hal ve karda yargıç önüne çıkma tarihinden başlayarak üç günü geçmeyecek bir süre içinde, uygun göreceği koşullarla yakalananı salıverir veya yakalanma nedenini oluşturan suç hakkındaki soruşturma tamamlanmadığı takdirde, tutukluluğunun devamına karar verir. Yargıç, her defasında sekiz günü geçmemek koşuluyla, bu tutukluluğun devamına karar verebilir. Yakalanma veya tutuklanma süresinin toplamı, yakalanma tarihinden başlayarak üç ayı geçemez ve bu sürenin sonunda yakalamayı veya tutuklamayı uygulamakla görevli kişi veya makam, yakalanan veya tutuklanan kişiyi derhal serbest bırakır.
8. Yargıcın, yukarıdaki (7)’nci fıkraya göre verdiği kararlara karşı temyiz yolu kapatılamaz.
9. Yakalanması veya tutukluluğu nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes, yakalanmasının ve tutukluluğunun yasaya uygunluğu hakkında bir mahkemece süratle karar verilmesi için yasal yollara başvurma hakkına sahiptir. Yakalanması veya tutukluluğu yasaya aykırı görüldüğü takdirde, mahkemece serbest bırakılması emredilir.
2. Adil yargılanma hakkı
141. Anayasanın 17’nci maddesinin ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:
“1. Hiç kimse bu Anayasa çerçevesinde kendisine verilen mahkemeye erişim hakkından mahrum tutulamaz...
2. Herkes, medeni hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde veya kendisine karşı yapılan bir suçlamanın karara bağlanmasında, yasayla kurulan bağımsız, tarafsız ve yetkili bir mahkeme tarafından, makul bir süre içerisinde adil ve açık surette yargılanma hakkına sahiptir.
Hüküm açık oturumda verilir...
4. Her sanık aşağıdaki haklara sahiptir:
(a) kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden haberdar edilmek;
(b) savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;
(c) delil sunmak ve iddia tanıklarını sorguya çekmek;
(ç) kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;
(d) duruşmada kullanılan dili anlama dışı veya konuşma dışı takdirde bir tercümanın yardımından para ödemeksizin yararlanmak. ”
B. "KKTC" Ceza Muhakemesi Kanunu (Bölüm 155)
1. Polislerin tutuklama yetkisi
142. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili 14. bölümü:
"(1) Herhangi bir polis, herhangi bir emir olmadan, herhangi bir kişiyi -
...
(b) kendi huzurunda hapis cezasını gerektiren herhangi bir suç işlerse, tutuklayabilir,".
2. Yargıtay’a temyiz başvurusu
143. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (Bölüm V) ilgili 132. bölümü şöyledir:
“1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından suçlu bulunan ve ölüme, hapis cezasına veya yirmi beş Kıbrıs lirası para cezasına çarptırılan herkes bu Kanunun 135. ve 136. bölümlerinin hükümlerine tabi kalmak şartıyla Temyiz Mahkemesi olarak Yargıtay’a itirazda bulunabilir... "
C. "KKTC" Adalet Mahkemeleri Yasası No. 9/1976
144. Adalet Mahkemeleri Yasası’nın 37. bölümünün ilgili kısımları şöyledir:
“2. Bu madde kuralları saklı kalmak koşuluyla Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasına bağlı olarak, ceza yetkisi kullanan herhangi bir mahkemenin veya yargıcının herhangi bir karar veya emrine karşı, Yargıtay olarak Yüksek Mahkemeye istinaf edilebilir. İstinaf, mahkumiyet veyaverilen ceza veya her ikisi aleyhine yapılabileceği gibi, ceza yetkisi kullanan bir mahkemenin veya yargıcının mahkumiyet veya ceza içermeyen herhangi bir karar veya emri aleyhine de yapılabilir....
3. Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının veya diğer bir yasanın veya mahkeme tüzüklerinin kurallarına bakılmaksızın ve o kurallarda gösterilen bir yetkiye ek olarak, Yüksek Mahkeme, Yargıtay sıfatıyla, hukuk veya ceza davasınailişkin bir istinafı görüp karar verirken, ilk mahkemenin olgularla ilgili bulgu ve kararları ile bağlı değildir; ve bütün tanıklığı gözden geçirmeye, kendi istidlallerini yapmaya, dahafazla tanıklık dinlemeye veya kabule ve davanın ahval ve koşullarının gerektirdiği hallerde, ilk mahkeme tarafındandinlenmiş bulunan bir tanığı tekrar dinlemeye yetkilidir ve davanın ahval ve koşullarının gerektirdiği hale göre hüküm verme veya davanın tekrar görülmesi için kararı veren ilk mahkemeyi veya diğer bir mahkemeyi görevlendirmek yetkilerine de sahiptir.”
HUKUK
I. ÖN İNCELEME
A. Savunmacı Devlet’in iddia konusu ihlallere ilişkin AİHS’ye dayalı sorumluluğu
1. Tarafların ifadeleri
(a) Hükümet
145. Savunmacı Hükümet, başvuruda yer alan iddia konusu olaylara ilişkin olarak AİHS’ye dayalı sorumlulukları bulunduğunu reddetmiştir. AİHM’ye yaptıkları beyanda, somut başvurunun birinci başvuranın “KKTC”de yetkili bir mahkeme tarafından ceza gerektiren bir suçtan yargılanarak mahkûm edilmesine ilişkin olduğunuiddia etmişlerdir; Türk makamları birinci başvuran hakkındaki kovuşturmaya dâhil olmamıştır. Birinci başvuranı yargılayan mahkemeler Türkiye mahkemeleri değildir; Türk hukukunu değil, İngiliz sömürge döneminde yasalaştırılan ve adanın her iki tarafında yürürlükte olan Kıbrıs ceza hukuku ve ceza muhakemesi usul hukukunuuygulamışlardır. Ayrıca Türkiye, sınırları dışında yasama yapamayacağından, “KKTC”nin herhangi bir yasasında değişiklik yapma girişiminde bulunamaz. Başka bir ifadeyle, savunmacı Hükümet şikâyet konusu eylemlerin Kıbrıslı Türk toplumu tarafından kurulan ve bağımsız ve egemen bir devlet olan “KKTC”ye münhasıran yüklenebileceğini iddia etmiştir.
146. Savunmacı Hükümet, AİHM’nin Loizidou – Türkiye ((ön itirazlar), 23 Mart 1995, § 62, Series A no. 310) davasında 1. madde bağlamında “yetki alanı” sorununu incelerken “bir Sözleşmeci Tarafın sorumluluğunun (yasal ya da yasadışı) bir askeri müdahale sonucunda ulusal sınırları dışında bir bölgede etkin bir şekilde kontrol ettiği durumlarda da ortaya çıkabileceği”ne hükmettiğini ve sözkonusu davada şikâyetçi olunan eylemlerin Türk yetki alanına girebileceğisonucuna vardığını kabul etmiştir. Benzer şekilde daha sonra gelenKıbrıs – Türkiye ([BD], no. 25781/94, § 77, ECHR 2001‑IV) davasında AİHM, Loizidou davasındaki muhakemenin “‘KKTC’ makamlarının eylem ve politikaları bağlamında Türkiye’nin AİHS bağlamındaki genel sorumluluğuna ilişkin geniş bir ilke beyanı içerisinde şekillendiği”ni tespit etmiştir. Ne var ki Hükümet, Türk makamlarının herhangi bir denetimine tabi olmayan “KKTC” mahkemeleri tarafından verilen yargısal kararlar bağlamında bu tür genel bir sorumluluk bulunup bulunmadığı konusuna AİHM tarafından açıklık getirilmediğini iddia etmiştir.
(b) Başvuranlar
147. Başvuranlar, bu konuda herhangi bir görüş bildirmemiştir. Yine de “KKTC”nin “yetkilileri”, “mahkemeleri” ve “görevlileri”nin eylemlerinden savunmacı devletin sorumlu olduğunu başvuru yaptıkları sırada vurgulamışlardır. Ayrıca birinci başvuranın kaçırılma koşulları ve sonrasında gördüğü muamele, kaçırılma olayının, eylemlerinden devletin sorumlu olduğu görevlilerin işi olduğunu açıkça göstermiştir.
(c) Müdahil üçüncü taraf
Kıbrıs Hükümeti, Kıbrıs’ın Türk işgali altındaki kısmının tamamının Türkiye’nin etkili kontrolü altında olduğunun AİHM tarafından Loizidou – Türkiye ((esas), 18 Aralık 1996, § 56, Reports of Judgments and Decisions 1996‑VI) davasında ve aynı zamanda dördüncü devletlerarası başvuru olan Kıbrıs – Türkiye (yukarıda anılan, §§ 75-80) davasında açıkça tespit edildiğini savunmuştur. Bu yüzden belirtilen davalarda yapmış olduğu tespitler ışığında savunmacı Hükümetin sorumluluğunu inkârını reddetmesini AİHM’den talep etmişlerdir.
2. AİHM’nin değerlendirmesi
149. AİHM, savunmacı Hükümetin somut davada iddia edilen ihlallere ilişkin olarak sorumluluğuna karşı çıktığını gözlemler.
150. AİHM bu bağlamda, Kıbrıs – Türkiye (yukarıda anılan, § 77) davasında Türkiye’nin kuzey Kıbrıs üzerinde genel etkili kontrol uygulaması nedeniyle, sorumluluğunun kuzey Kıbrıs’ta bulunan kendi askerleri veya görevlilerinin eylemleri ile sınırlı kalmayacağı, aynı zamanda Türkiye’nin askeri ve diğer alanlardaki desteği sayesinde varlığını sürdüren yerel yönetimin eylemleri dolayısıyla da ortaya çıktığını tespit etmiş olduğuna işaret eder. AİHM ayrıca, bölge üzerinde böyle bir hakimiyetin tespit edildiği durumlarda Sözleşmeci Devletin bağlı yerel yönetimin eylem ve politikaları hakkında ayrıntılı bir kontrolü bulunup bulunmadığının belirlenmesinin şart olmadığını vurgulamıştır; yerel yönetimin Sözleşmeci Devletin askeri ve diğer alanlardaki desteği sonucunda varlığını sürdürmesi, onun eylem ve politikalarından ilgili Devletin sorumlu olduğu sonucunu doğurmaktadır (bkz. Loizidou (esas), yukarıda anılan, § 56, ve Kıbrıs – Türkiye, yukarıda anılan). Dolayısıyla AİHS’nin 1. maddesi bağlamında, Türkiye’nin yetkisinin AİHS ve onayladığı ek Protokollerde düzenlenen esas hakların tamamını güvence altına almayı kapsadığı ve sözkonusu hak ihlallerinin Türkiye’ye yüklenebilir olduğu kabul edilmelidir (bkz. Kıbrıs – Türkiye, yukarıda anılan).
151. AİHM, Hükümetin olaylara dair kendi beyanına göre, birinci başvuranın "KKTC" sınırları içerisinde, "KKTC" polisleri tarafından yakalandığını ve ardından "KKTC"de faaliyet gösteren Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılanarak mahkum edildiğini, bu sürenin tamamında "KKTC" makamlarının kontrolünde olduğunu kaydeder. Bu şartlar altında ve AİHM içtihadı ışığında başvuranların AİHS’nin 1. maddesinin amaçları bağlamında Türk “yetki alanına” girdikleri kabul edilmelidir (bkz, mutatis mutandis, Kıbrıs – Türkiye, yukarıda anılan, § 80; Protopapa – Türkiye (karar), no. 16084/90, 26 Eylül 2002; Foka – Türkiye, no. 28940/95, § 83, 24 Haziran 2008; Kallis ve Androulla Panayi – Türkiye, no. 45388/99, § 26, 27 Ekim 2009; and Boyacı – Türkiye (karar), no. 36966/04, § 31, 23 Eylül 2014). Dolayısıyla AİHS bağlamında savunmacı devletin sorumluluğu doğmuştur.
B. İç hukuk yollarının tüketilmesi şartı
1. Tarafların ifadeleri
(a) Hükümet
152. Savunmacı Hükümet, başvuranların AİHS’nin 35/1 maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına uymadıklarını savunmuştur. Başvuranların, etkili, yeterli ve erişilebilir ve şikâyetleri bağlamında telafi sağlayabilecek nitelikte olan, "KKTC" hukuk sistemi içerisindeki yerel hukuk yollarına başvurmadan AİHM’ye başvuru yaptıkları çıkarımında bulunmuşlardır. "KKTC" mahkemelerinin etkili hukuk yolu sunmadığı yönündeki iddialar salt siyasi gerekçeyle yapılmıştır.
153. Diğerlerinin yanı sıra Kıbrıs – Türkiye (yukarıda anılan, § 102) davasına atıfta bulunan savunmacı Hükümet, AİHS’nin 35. maddesi bağlamında, "KKTC"de mevcut hukuk yollarının Türkiye’nin “iç hukuk yolları” olarak görülebileceğini ve bunların etkililiği sorusunun her davanın kendine özgü koşulları içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur.
(b) Başvuranlar
154. Başvuranlar, bu konuda herhangi bir görüş bildirmemiştir. Ancak başvuru formlarında bazı yorumlar yapmışlardır. Öncelikle, birinci başvuranın kaçırılma olayının SBA bölgesinde olduğunu ve AİHS’nin 35/1 maddesi bağlamında geçerli olan, uluslararası hukukun genel kabul görmüş kurallarına göre, bir devletin topraklarından başka biri tarafından kontrol edilen bölgeye kaçırılan bir kişinin kaçıran devletin hukuk yollarını tüketme zorunluluğunun bulunmadığını belirtmişlerdir.
155. Başvuranlar ayrıca, her halükarda mevcut davada etkili iç hukuk yolu bulunmadığını savunmuştur. İlk olarak, iç hukuk yollarının tüketilmesi şartının hem uluslararası hukuk, hem de ilgili bölgede yürürlükte olan Kıbrıs Cumhuriyeti mevzuatına aykırı bir şekilde kurulan bir mahkeme önünde dava açmasını zorunlu kılmamaktadır. İkinci olarak, "KKTC" mahkemelerine başvurunun AİHS’nin 35/1 maddesi bağlamında bir iç hukuk yolu olarak görülmesi halinde dahi, birinci başvuranın kaçırılması ve sonrasında gördüğü muamele “idari bir uygulama”nın parçası olduğundan başvuranlar yine bu hukuk yollarını tüketmek zorunda değildir. Ayrıca, söz konusu hukuk yollarının teorik olarak mevcut olduğu varsayılsa bile bunlar, başvuranların hiçbiri "KKTC"de oturmadığından kendileri için erişilebilir olmayacağı ve makul bir başarı şansı sunmadığından başvuranların davasında etkili olmayacaktır.
(c) Müdahil üçüncü taraf
156. Kıbrıs Hükümeti, başvuranlarınkine benzer görüşler beyan etmiştir. Mevcut hukuki ve siyasi zemin ve birinci başvuranın bir devlet politikasının parçası olarak kaçırıldığı, alıkonulduğu ve esir olarak yargılandığı koşullar nedeniyle başvuranların “failin hukuk sisteminde hukuk yolu aramasını” beklemenin gerçekçi olmayacağını ifade etmiştir. “KKTC” geçerli ve yasal bir devlet değildir ve mahkemeleri, Türkiye tarafından demokratik kurumlarınca yapılan yasal düzenlemeler yoluyla değil, bir işgal ve süregelen askeri kontrol sonucunda kurulmuş olduğundan AİHS’nin 6. maddesi bağlamında “yasayla kurulan” mahkemeler değildir. Türkiye "KKTC" üzerinde hukuk yoluyla değil, sadece askeri işgal ile kontrolünü sürdürmektedir; sonuç olarak "KKTC"de mevcut hukuk yolları savunmacı Yüksek Sözleşmeci Tarafa ait hukuk yolları olarak görülemez. Söz konusu hukuk yollarının uluslararası hukukta yasadışı olmasının, başvuranları bunları tüketme zorunluluğundan kurtaran bir “özel durum”a tekabül ettiğini savunmuşlardır.
2. AİHM’nin değerlendirmesi
157. AİHM, Kıbrıs – Türkiye (yukarıda anılan, §§ 82-102) ve birçok müteakip davada (bkz. örneğin Adalı – Türkiye, no. 38187/97, § 186, 31 Mart 2005; Andreou – Türkiye (karar), no. 45653/99, 3 Haziran 2008; ve Kallis and Androulla Panayi, yukarıda anılan, § 32) AİHS’nin 35/1 maddesi uyarınca "KKTC"de mevcut hukuk yollarının savunmacı devletin hukuk yolu olarak kabul edilebileceği ve bunların etkililiğinin ortaya çıktıkları özel koşullarda değerlendirileceğine hükmetmiştir. Ancak bu hüküm "KKTC"nin kuruluşuna ilişkin olarak uluslararası kamuoyunun görüşü veya Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümetinin Kıbrıs’ın tek meşru hükümeti olduğu gerçeğine şüphe düşürecek şekilde görülmemelidir. AİHM, bu bağlamda Demopoulos ve Diğerleri kararında “savunmacı devletin kendisine atfedilen yanlışları düzeltmesine müsaade edilmesinin uluslararası hukuk bağlamında yasadışı olan bir rejimin dolaylı olarak meşrulaştırılması anlamına gelmediği”ne vurgu yapmıştır (bkz. Demopoulos ve Diğerleri – Türkiye (karar) [BD], no. 46113/99, 3843/02, 13751/02, 13466/03, 10200/04, 14163/04, 19993/04 ve 21819/04, § 96, ECHR 2010).
158. AİHM, bu konuda daha önce yaptığı tespitlerden sapmak için gerekçe görmemektedir. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, iç hukuk yollarının tüketilmesi sorusu, somut dava koşullarında belli bir hukuk yolunun etkili olarak değerlendirilip dolayısıyla kullanılması gerekip gerekmediği veya başvuranları söz konusu hukuk yollarını tüketmekten muaf tutan özel koşullar bulunup bulunmadığı gibi sorunlar dâhil olmak üzere, her bir şikayet bağlamında ayrı olarak incelenmelidir.
II. AİHM’NİN BİRİNCİ BAŞVURANIN YAKALANDIĞI KOŞULLARA İLİŞKİN DELİLLERİ DEĞERLENDİRMESİ VE OLAYLARI TESPİTİ
A. Tarafların ifadeleri
159. AİHM, birinci başvuranın nasıl "KKTC" makamlarının kontrolüne girdiğine ilişkin olarak tarafların farklı ifadeler sunduklarını kaydeder. Hükümet, "KKTC"ye yasadışı olarak geçtikten sonra uyuşturucu madde bulundurmaktan yakalandığını savunurken birinci başvuran sürekli olarak SBA bölgesindeyken sivil giyimli "KKTC" görevlileri tarafından kaçırıldığını ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi uydurma bir suçlamaya dayanarak "KKTC"de tutuklu bulundurulduğunu iddia etmiştir.
160. Hükümetin ifadelerine göre, birinci başvuranın yakalandığı yer, "KKTC" mahkemeleri tarafından büyük bir hassasiyetle ele alınan ve incelenen bir mesele olmuştur. Birinci başvuranın avukatları iddia makamının tanıklarını kapsamlı bir çapraz sorguya tabi tutmuşlar, benzer şekilde iddia makamı da birinci başvuran tarafından çağrılan tanıkları çapraz sorgulamıştır. Söz konusu tanıkları dinledikten sonra ulusal mahkemeler olayın, iddia makamınınsunduğu şekilde gerçekleştiğini kabul etmiştir. Dolayısıyla birinci başvuranın SBA bölgesinden, İngiliz üslerini "KKTC"den ayıran 96 ile 97 no’lu taşlar arasından geçerek "KKTC"ye yasadışı giriş yaptığı tespit edilmiştir. Görünüşe göre aracını SBA bölgesinde bırakmış, ancak yakalamanın gerçekleştiği nokta "KKTC" sınırları içerisidir. Başvuranın aracını ilgili günün sabahında gördüğünü iddia eden tanıklar olmuştur; ancak hiçbiri yakalanmasına tanık olmamıştır. Ayrıca, Hükümetin görüşüne göre savunmanın tanıklarının verdiği ifadeler, birinci başvuranın aracının ilk olarak nerede bulunduğu konusunda dahi tutarlı olmaktan uzaktır.
161. Hükümet, birinci başvuranın tutuklandığı koşullar hakkında SBA tarafından ayrı olarak yürütülen soruşturmaya atfen, sözkonusu soruşturmanın olayın “yeniden canlandırılması”na ve o dönemde kamuoyunu bir hayli meşgul eden bir olay olması dikkate alındığında “bağımsız” ve güney Kıbrıs’ta hâkim olan olumsuz siyasi havanın dışında görülemeyecek kişilerden alınan ifadelere dayandığını savunmuştur. Ayrıca, SBA tarafından alınan ifadeler bir mahkemenin incelemesine tabi tutulmamıştır.
162. Birinci başvuran ile Ömer Gazi Tekoğul’un yakalanması arasında herhangi bir bağlantı olup olmadığına ilişkin olarak ise Hükümet, iki ismin birlikte anılmasının nedeninin, her iki şahsın da benzer bir tecrübeden geçtiği ve olayların çok kısa bir zaman aralığında meydana gelmesi olduğunu savunmuştur. İlk soruşturma ve Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesinin yaptığı müteakip duruşma sırasında birinci başvuranın avukatları iki olay arasında bağlantı olduğu iddialarını sürdürmüşlerdir. Bu amaçla, dönemin BM Kıbrıs İrtibat Görevlisi J.C.’yi, "KKTC" Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk ve Azınlık İşleri Müdürü M.İ.’nin kendisine ne söylediği konusunda tanıklık etmeye çağırmışlar ve sözkonusu tanıklığın kulaktan dolma olduğu gerekçesiyle dava dosyasına konulmamasını protesto etmişlerdir. Ancak Hükümet, ulusal mahkemelerin M.İ.’yi tanıklık etmeye mecbur etme yetkisine sahip olmasına karşın savunmanın iddia konusu beyanının içeriğini aktarmak üzere neden M.İ.’yi doğrudan tanık olarak davet ettirmediğine anlam verememiştir.
163. Kıbrıs Hükümeti, birinci başvuranın kaçırılması ile daha önce Tekoğul’un yakalanması arasındaki bağlantıya işaret eden kanıtların son derece güçlü olduğunu belirtmiştir. Özellikle M.İ. tarafından BM İrtibat Görevlisi J.C.’yeiletilen resmi protestoya işaret etmişler ve birinci başvuranın söz konusu protestoda dile getirilen tehdidin yerine getirilmesinde rastgele hedef alındığını savunmuşlardır. Bu durum, bizzat Denktaş tarafından yapılan dahil olmak üzere, Kıbrıslı Türk tarafının yaptığı, başvuranın Ömer Gazi Tekoğul ile takas edilmesine yönelik çok sayıda talep ile daha fazla delillendirilmiştir.
164. Ayrıca, SBA polisi tarafından yürütülen kapsamlı ve bağımsız soruşturma da birinci başvuranın gerçekte SBA sınırları içerisinde kaçırıldığı sonucunu açıkça desteklemiştir.Kıbrıs Hükümeti, tarafların beyanlarının taban tabana zıt olduğu durumlarda AİHM’nin bağımsız tanık ifadelerine belirleyici bir ağırlık vermesi gerektiğini savunmuştur. Bu da somut davada SBA soruşturma raporu ile sağlanmaktadır. Ayrıca savunmacı Hükümetin "KKTC" mahkemelerinin her iki tarafın iddialarını kapsamlı bir şekilde incelediği iddiasına karşın söz konusu “mahkemeler” önünde yaşananların Strazburg Mahkemesinin delillere yaklaşım şeklini hiçbir şekilde belirleyemeyeceğini ve AİHM’nin delil tespit çalışmasını kısıtlamadığını ifade etmişlerdir.
B. AİHM’nin değerlendirmesi
165. Olaylara ilişkin birbiriyle çelişen beyanların bulunduğu davalarda AİHM’nin gerçekleri ortaya çıkarırken herhangi bir birinci derece mahkemesinin karşısına çıkan sorunların aynısıyla karşılaşması kaçınılmazdır (bkz. örneğin, El‑Masri - Makedonya [BD], no. 39630/09, § 151, ECHR 2012). Bu bağlamda AİHM, görevinin ikincil niteliğine karşı hassas olduğunu ve belli bir davanın koşullarının kaçınılmaz hale getirmediği durumlarda bir birinci derece mahkemesinin rolünü üstlenmek konusuna temkinli yaklaşması gerektiğini vurgular. Genel bir kural olarak, iç hukuktaki yargılamanın tamamlandığı durumlarda, AİHM’nin görevi olaylara dair kendi değerlendirmesini ulusal mahkemelerinkinin yerine koymak değildir ve olayların ulaştıkları delillere dayanarak tespiti görevi ulusal mahkemelere aittir. AİHM’nin ulusal mahkemelerin tespitlerine tabi olmayıp elindeki belgeler çerçevesinde kendi değerlendirmesini yapmakta serbest olmasına karşın, normal şartlarda, özellikle de mevcut davada olduğu gibi AİHM’nin ilgili tanıkları inceleme ve inandırıcılıklarına dair kendi değerlendirmesini yapma imkanı bulamadığı durumlarda, ulusal yargı organları tarafından dava olaylarına ilişkin ulaşılan gerekçeli tespitlerden ayrılması için ikna edici unsurlara ihtiyaç duymaktadır (bkz. Erdoğan ve Diğerleri - Türkiye, no. 19807/92, § 71, 25 Nisan 2006, ve Austin ve Diğerleri – Birleşik Krallık[BD], no. 39692/09, 40713/09 ve 41008/09, § 61, ECHR 2012).
166. Önündeki dava olaylarına gelince AİHM, 8 – 15 Şubat 2001 tarihleri arasında yapılan ön soruşturmanın ardından Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesinin 23 Şubat 2001 tarihinde başvuran hakkında bir ceza davası başlattığını kaydeder. Müteakip üç aylık yargılama sırasında Ağır Ceza Mahkemesine her iki tarafın sunduğu sözlü tanık beyanları ve belge ve fotoğraf türünde kanıtlar dâhil olmak üzere 13 Aralık 2000 tarihinde meydana gelen olaylar hakkında önemli sayıda kanıt sunulmuştur. Ağır ceza mahkemesi, bu kanıtlara dayanarak 26 Nisan 2001 tarihinde birinci başvuranın uyuşturucu ile bağlantılı suçlardan mahkûm edilmesine karar vermiştir. Kendisine sunulan tanık beyanları ve belgeye dayalı delillerin kapsamlı bir incelemesinden sonra “iddia makamı tanıklarının ifadelerinin inandırıcı, doğru ve güvenilir olduğuna”, ancak “sanık ve savunma tanıklarının ifadelerinin inandırıcılık, doğruluk ve güvenilirlik taşımadığına” karar vermiştir. Dolayısıyla Ağır Ceza Mahkemesi olayları iddia makamı tarafından sunulduğu şekilde kabul etmiş ve birinci başvuranı buna dayanarak mahkûm etmiştir.
167. AİHM’nin ilk derece mahkemesinin önüne getirilen kanıtları kabulü ve bunları değerlendirmesinin bizatihi keyfi olduğundan şüphelenmek için nedeni bulunmamasına karşın, Gazimağusa Ceza Mahkemesinin olaylara ilişkin tespitlerine ve delillerin değerlendirilmesiyle bağlantılı bir gerekçelendirme sunmadığını kaydeder (bkz. yukarıda 84. paragraf). Dolayısıyla AİHM, taraflar arasında ihtilaf konusu olan olayların açık bir şekilde tespiti temel görevi olan ve bunun için elinde araçları bulunan ulusal mahkemenin kararının önüne getirilen ve birbiriyle çelişen savların kapsamlı bir değerlendirmesi sonucunda mı yoksa iddia makamının, birinci başvuranın ciddi iddialarını yeterince dikkate almadan, üstünkörü bir değerlendirmeyi takiben sunduğu, olaylar hakkındakiresmi beyan doğrultusunda mı alındığını tespit edememektedir.Böyle bir gerekçelendirmenin bulunmayışı, aşağıda ayrıntılarıyla inceleneceği üzere başvuranın belli usul hakları karşısında etkileri olmasının yanı sıra ilk derece mahkemesine AİHM tarafından atfedilecek olan güveni azaltmaktadır. Bu şartlar altında AİHM, elindeki kanıtlar temelinde kendi değerlendirmesini yapmaya mecbur bırakılmaktadır.
168. AİHM, bu bağlamda delillerin değerlendirilmesinde “makul şüphenin ötesinde” kanıt standardını kabul etmiş olduğunu hatırlatır. Ancak amacı hiçbir zaman bu standardı kullanan ulusal hukuk sistemlerinin yaklaşımını benimsemek olmamıştır: AİHM tarafından uygulanan şekli özerk bir anlama sahiptir (ayrıntılar için bkz. Mathew – Hollanda, no. 24919/03, § 156, ECHR 2005‑IX). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre kanıt, yeterince kuvvetli, açık ve birbiriyle uyuşan çıkarımların veya çürütülemeyen maddi karinelerin bir arada bulunmasından kaynaklanabilir. Ayrıca, belli bir sonuca ulaşmak için gerekli ikna düzeyi olayların kendine özgü oluşu, yapılan iddianın niteliği ve tehlikede olan Sözleşme hakkı ile içsel bir bağa sahiptir. AİHM ayrıca bir Sözleşmeci Devletin temel hakları ihlal ettiğine ilişkin olarak verilen hükmün ciddiyeti konusunda özenlidir (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Mathew, yukarıda anılan, § 156).
169. Yukarıda belirtilen ilkeler ve başvuranların ilettiği iddiaların ağırlığı ışığında AİHM, taraflarca sunulan delilleri, birinci başvuranın 13 Aralık 2000 tarihinde yakalandığı koşullar konusunda bir sonuca varabilmek amacıyla titiz bir incelemeye tâbi tutacaktır.
1. Başvuranlar tarafından sunulan deliller
170. AİHM, öncelikle birinci başvuranın olayların kendi beyan ettiği doğrultuda geliştiğine dair direkt ve güvenilir bir görgü tanığı sunamadığını kaydeder. AİHM önünde, olay sabahı yolda kendisinin önünde seyreden UJ 100 plakalı Isuzu marka beyaz pikabın sürücüsünün kaçırılmasına tanıklık etmiş olması gerektiğini iddia etmiştir. Ancak ulusal yargılama sırasında böyle bir iddiayı gündeme getirmemiştir; AİHM’nin bilgisine göre sözkonusu şahsın tanık olarak davet edilmesi için herhangi bir girişim de olmamıştır.
171. AİHM, o sabah meydana gelen olayları gördüğünü iddia eden tek savunma tanığı olan N.M. adlı Kıbrıslı Rum müteahhidin birinci başvuranın olaylara ilişkin beyanını reddettiğini kaydeder. N.M, Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği ifadede olay sabahı Pile-Beyarmudu ana yolunda park etmiş ve etraftaki tek araç olan kırmızı bir pikaptan bir adamın çıktığını gördüğünü iddia etmiştir. Ondan başka üç ya da dört adam yolun sağ tarafındaki tarlalardadır. Biri kollarından tutularak sürüklenmekte ve serbest bırakılmak için yalvarmaktadır (bkz. yukarıda 70. paragraf).Ancak birinci başvuranın ifadelerine göre yolda onun kaçırılmasında kullanılan en az iki başka araç daha bulunmaktadır ve bir mücadeleden sonra aracından doğrudan kırmızı Renault’ya alınmıştır. Ayrıca birinci başvuran N.M.’nin iddia ettiği gibi yolun yan tarafındaki tarlada sürüklendiğine değinmemiştir. AİHM, birinci başvuranın N.M.’nin kendisininkiyle çelişen ifadesine bir açıklama getirme girişiminde bulunmadığını gözlemler.
172. Ulusal yargılama sırasında birinci başvuran tarafından davet edilen ve aralarında birkaç SBA polis memurunun da bulunduğu diğer tanıklara ilişkin olarak AİHM, onların temelde birinci başvuranın aracının daha sonra SBA içerisinde bulunduğu yer ve aracın durumuna ilişkin bilgi verdiklerini ve aracın tam olarak bulunduğu yer ve durumuna ilişkin birtakım tutarsızlıklar bulunduğunu kaydeder. Olay sabahı görünüşe göre birinci başvuranın birkaç dakika önünde seyreden, G.H. ve A.G. adlı sadece iki tanık birinci başvuranın kaçırılmasında kullanılan kırmızı ve beyaz Renault araçları gördüğünü iddia etmiştir. Ancak bu araçlara ilişkin olarak verdikleri bilgiler tutarsızlıklar içermektedir: G.H. yolun sol tarafına park etmiş kaputu açık beyaz bir Renault ve onun sağ tarafında kırmızı bir Renault olduğunu iddia ederken, A.G. yolun sol tarafına park etmiş kaputu açık aracın kırmızı Renault olduğunu ve beyaz Renault’nun yolun karşı tarafında selvi ağaçlarının yanında beklediğini ve kendisine selektör yaptığını ifade etmiştir. Bundan daha çarpıcı olanı daha önce A.G.’nin (olaydan sadece altı gün sonra) SBA polisine verdiği ifadede beyaz bir araçtan söz etmemesidir. Bunun izahı, sözkonusu aracın kendisine selektör yaptığını iddia ettiği sonraki ifadesi dikkate alındığında güçtür. Ayrıca yukarıda 122. paragrafta belirtildiği üzere G.H.’nin Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi önünde verdiği ifade, daha önce SBA polisine verdiği ifade ile uyuşmamıştır.
173. AİHM, yukarıda kaydedilen çelişkilerin bir bölümünün, özellikle de birinci başvuranın aracının tam olarak hangi vaziyette bulunduğuna ilişkin kısmın farklı tanıkların öznel değerlendirmeleri arasındaki farklar ve olayın üzerinden geçen zamanla izah edilebileceğini kabul etmeye hazır olmakla birlikte, her halükarda aracın bulunduğu yer ve koşulların tespitinin, ortaya çıkardığı birçok geçerli soruya karşın, tek başına birinci başvuranın tutuklandığı koşullara ışık tutmadığı kanaatindedir. Benzer şekilde, koku teşhis köpeğinin terkedilen aracın çevresinde veya tarlalarda birinci başvurana ait herhangi bir iz bulamaması, asliye mahkemesi tarafından birinci başvuranın "KKTC" topraklarına nasıl ulaştığına ilişkin değerlendirmesinde kesinlikle dikkate alınması gereken bir unsur olmasına karşın, Hükümetin onun yakalanmasına ilişkin iddialarını, özellikle N.M.’nin tarlalarda bazı kişiler gördüğü (ki izleri köpek tarafından tespit edilememiştir) şeklindeki çelişkili ifadesi ışığında,bu haliyle çürütmemektedir. AİHM bu bağlamda başvuranlar tarafından sunulan kanıtların birinci başvuranın o sabah aracı kendisinin kullandığı veya araçta yalnız olduğunu dahi tespit etmek için yeterli olmadığını vurgular.
174. Başvuranların bazı önemli Kıbrıslı Türk görgü tanıklarının maruz kaldıkları tehditler nedeniyle birinci başvuran lehine ifade veremedikleri iddiasına karşın AİHM, özellikle birinci başvuranın avukatı M. Aziz’in birinci derece mahkemesi ve Rauf Denktaş’a böyle bir korkutmadan haberi olmadığını savunan ifadeleri ışığında(bkz. sırasıyla yukarıdaki 83 ve 134. paragraflar) ve ceza yargılaması sırasında ilk derece mahkemesi önünde tanıkların korkutulduğuyönündeki iddiaları desteklemek amacıyla gerçek anlamda girişimde bulunulmamış olması nedeniyle bu konuda da nihai bir tespit yapamaz.
175. AİHM, birinci başvuranın AİHM’ye başvurusunda, "KKTC" polisinin gözaltında bulunan bir Kıbrıslı Türk’ten onun "KKTC"deki uyuşturucu irtibat kişisi olduğu yönünde yalan beyanda bulunmasını istediğini iddia etmesine karşın (bkz. yukarıda 29. paragraf), dava dosyasındaki delillerin birinci başvuranın bu ciddi iddiasını ne avukatları veya ulusal mahkemelerin dikkatine getirdiğini, ne de serbest kalmasının ardından SBA polisine verdiği ifadede bunu tekrarladığını gösterdiğini gözlemler.
176. AİHM ayrıca SBA polisinin birinci başvuranın gözaltına alınmasını çevreleyen koşullara ilişkin olarak yürüttüğü ve kendisinin “Doğu Egemen Üs Bölgelerinin tamamen içerisinde, söz konusu aracın terk edildiği noktadan alındığı” tespiti ile sonuçlanan ayrı bir soruşturma yaptığını kaydeder (bkz. yukarıda 129. paragraf). AİHM, bu bağlamda kendisine iletilen belgelere göre SBA polisinin sözkonusu soruşturma çerçevesinde yüzden fazla kişi ile görüştüğünü ve tüm bu görüşmeleri değerlendirme imkânı bulduğunu gözlemler. “Olaylar” kısmında ayrıntılarıyla açıklandığı üzere, görüşme yapılanlar arasında daha sonra Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi önünde ifade veren savunma tanıkları, birinci başvuran için çalışan veya onu bir şekilde tanıyan birtakım Kıbrıslı Türkler, o sabah Pile-Beyarmudu yolunu kullanmış diğer bazı Kıbrıslı Rum inşaatçılar ile çevrede bulunan bazı evlerin sakinleri de bulunmaktaydı. SBA polisinin yaptığı değerlendirme, başvuranın aracının bulunduğu yer ve durum, ve başvuranın yakalandığı yere ilişkin resmi bilgiler dikkate alındığında inandırıcı görünmesine karşın bu değerlendirme başvuranın olaylara ilişkin beyanını destekler nitelikte yeterli kanıt teşkil etmemektedir (ayrıca bkz. yukarıda 187. paragraf).
177. AİHM öncelikle birinci başvuranın SBA içerisinde aracını terk ettiği veya "KKTC"ye geçtiği iddia edilen bölgede yaşayan hiç kimsenin olay sabahı şüphe uyandıracak hiçbir şey görmediklerini gözlemler. Benzer şekilde, kendisiyle görüşülen diğer Kıbrıslı Rum veya Türklerin Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesine sunduklarından daha fazla bilgi vermemişlerdir. Bunlardan bazılarının SBA polisi ile duydukları söylentilerden başka paylaşacak bilgileri olmamıştır; diğer bazı kişiler de, o sabah Pile-Beyarmudu yolunu saat 6.30 – 7 arasında kullanmalarına karşın birinci başvuranın aracı dâhil şüphe uyandıran hiçbir şey görmediklerini söylemişlerdir. Ancak diğerleri, yine aracın bulunduğu yer ve duruma ilişkin birtakım çelişkiler barındırmakla birlikte (örneğin aracın hangi yöne baktığı, motorun çalışıp çalışmadığı, hangi kapıların açık olduğu ve farların açık olup olmadığı),birinci başvuranın terk edilmiş aracını gördükleri yönünde ifade vermişlerdir. AİHM gelinen bu noktada SBA polis memurlarının olay yerine ulaşmalarından önce aracın birinci başvuranın erkek kardeşinin talimatı doğrultusunda başka bir noktaya taşınmış olduğunu vurgular. Dolayısıyla resmi SBA kayıtları, birinci başvuranın aracının ilk olarak nerede ve ne durumda bulunduğuna ilişkin fotoğraf veya diğer doğrudan kanıtlar değil, sadece başkalarından edinilen bilgiler içermektedir.
178. AİHM’nin görüşüne göre SBA polisine verilen dört ifade özellikle kayda değerdir. N.M., G.H. ve A.G. tarafından verilen ifadeler yukarıda 171 – 172. paragraflarda ayrıntılı olarak tartışılmıştır. AİHM’nin altını çizmek istediği dördüncü ifade yukarıda 124. paragrafta özetlenen, UJ 100 plakalı beyaz Isuzu pikabın sahibi olan Kıbrıslı Rum müteahhit V.Z.’nin ifadesidir. V.Z.’nin çalışanı X’in birinci başvuranın kaçırılmasına tanıklık ettiği iddiasına ilişkin olarak verdiği ifade, birinci başvuranın ifadelerine uymamaktadır. Birinci başvuran beyaz Isuzu’nun Beyarmudu yönüne doğru kendisinin önünde seyrettiğini ve kırmızı Renault otomobilin yanında durarak o aracın önünde ayakta duran kişilerle kısaca konuştuktan sonra Beyarmudu yönüne devam ettiğini iddia ederken V.Z., X’in ters yön olan Beyarmudu’ndan Pile’ye doğru seyrettiğini ve birinci başvuran aracından dışarı sürüklenirken sözkonusu araçların yanından durmadan geçtiğini iddia etmiştir. AİHM, ayrıca V.Z.’nin X’in görgü tanıklığı iddiasından SBA polisine 16 Aralık 2000 gibi erken bir tarihte bahsetmesine karşın ne V.Z.’nin ne Kyriacos Tsiakkourmas’ın ne de X’i takip ettiği ileri sürülen SBA polis memurunun Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi’nde birinci başvuran hakkında yürütülen ceza kovuşturmasında savunma tarafından tanık olarak davet edilmemiş olmasını hayretle karşılamaktadır.
179. AİHM aynı zamanda birinci başvuranın kaçırıldığı koşullara ilişkin bazı SBA polis raporlarında çelişkiler bulunduğunu kaydeder. Birinci başvuran ulusal yargılama ve daha sonra AİHM önünde, Rabiye’s café’ye giderken önünün beyaz bir Renault tarafından kesilmesi ile aracını durdurmak zorunda kaldığını iddia etmişken (bkz. yukarıda 17 ve 66. paragraflar) 15 Aralık 2000 tarihli bir SBA raporuna göre birinci başvuran motoru arızalı gibi görünen bir araca yardım etmek için kendi isteğiyle durmasıyla birlikte aracından zorla dışarı çıkarıldığını iddia etmiştir (bkz. yukarıda 126. paragraf). Ayrıca birinci başvuranın ulusal mahkemeler ve Strazburg Mahkemesi önünde kaçıranların kendisini bizzat Kıbrıs Türk polisine teslim ettiklerini ve kaçakçılığını yapmakla suçlandığı uyuşturucu maddeleri ilk defa gün içinde götürüldüğü polis karakolunda gördüğünü ifade etmesine karşın (bkz. yukarıda 20 ve 26. paragraflar) 15 ve 16 Aralık 2000 tarihli iki SBA polis raporu, kendisini kaçıranlar birinci başvuranı bir havalimanının yakınına uyuşturucuyla dolu bir paketle birlikte terk ettikten sonra Kıbrıs Türk polisi tarafından yakalandığını kaydetmiştir (bkz. yukarıda 126 ve 127. paragraflar).
180. SBA polisi, tanıkların ifadelerini almanın yanı sıra bir olay yeri incelemesi de yapmıştır. Koku teşhis köpeğinin aracın çevresinde olaylara ışık tutabilecek hiçbir ize rastlamamış olduğu veya aracın içerisinde yasaklı herhangi bir madde izine de rastlanmadığı daha önce yukarıda belirtilmiştir. Ne var ki AİHM, aracın kapı ve pencerelerinde parmak izi tespiti için tozlama yapıldığını ve birinci başvuranın aracından zorla çıkarıldığı ve aracın başka bir yere götürüldüğü iddiasına karşın araç üzerinde yabancı parmak izlerinin tespit edildiğini gösterecek bir bilgi bulunmadığını kaydeder.
181. Son olarak, ön soruşturma sırasında BM İrtibat Görevlisi J.C. 3 Aralık 2000 tarihinde M.İ. ile yaptığı bir görüşme hakkında ifade vermiştir (bkz. yukarıda 56. paragraf). Birinci başvuran, bu ifadeye dayanarak daha önce Kıbrıslı Rum makamları tarafından Ömer Gazi Tekoğul’un yakalanmasına karşılık olarak kaçırıldığını öne sürmüştür. AİHM, J.C.’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda şüphelenmek için nedeni olmamasına karşın, teyit edilmemiş sözkonusu dolaylı kanıta belirleyici bir ağırlık vermek konusunda hazır değildir. AİHM yine bu bağlamda Hükümetin, Gazimağusa Ağır Ceza MahkemesiM.İ.’yi zorla ifadeye getirme yetkisine sahipken, şahsın ifade vermek üzere mahkemeye neden davet edilmediği sorusuna başvuranların cevap verememiş olduklarını kaydeder (bkz. yukarıda 162. paragraf).
2. Hükümet tarafından sunulan deliller
182. Hükümet, savlarını desteklemek üzere temel olarak resmi olay yeri raporları ile birinci başvuranın "KKTC"ye geçtiği iddia edilen alanın fotoğraf ve çizimlerinden oluşan ve iç hukuktaki yargılama sürecinde iddia makamı tarafından sunulan kanıtlara dayanmıştır.
183. Birinci başvuran gibi Hükümet de olaylara dair beyanlarını doğrulayabilecek görgü tanıkları sunmamıştır. Birinci başvuranı suçüstü yakaladığı iddia edilen narkotik şubesinden üç polis memurunun ifadesine göre, olay yerinde başvuran haricinde sadece onlar bulunmaktaydı. Ulusal yargılama sırasında Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö.,kendisine o sabah eşlik eden amiri ve diğer iki memur hariç, muhbirin 12 Aralık 2000 gününde kendisini arayarak yaptığı ihbardan başka hiçbir memur veya yetkilinin bilgisi olmadığını ve Beyarmudu kontrol noktasında nöbetçi memurlar dahil başka hiç kimseye operasyon hakkında önceden bilgi verilmediğini iddia etmiştir. Ne yazık ki AİHM söz konusu bilgilerin hiçbirinin doğruluğunu teyit edecek veya böyle bir teyit için Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesine yönelebilecek bir konumda değildir. Yukarıda belirtildiği üzere, Ağır Ceza Mahkemesi, önüne getirilen kanıtların doğruluğuna ilişkin tatmin edici bir incelemeye girmemiştir.
184. AİHM, dava dosyasındaki bilgilerden, ulusal yargılama sırasında iddia makamı tarafından sunulan adli tıp kanıtlarının başvuranın yakalandığı gün ayakkabısında bulunan ve "KKTC"ye geçiş yaptığı iddia edilen alandan alınan toprak örneği ile kısmen uyuşan çamurun incelenmesinden ibaret olduğunu gözlemler. Birinci başvuranın üzerinde ele geçirildiği iddia edilen kenevir reçinesi üzerinde parmak izi incelemesi yapılmamıştır; bununla ilgili olarak, paketin bizzat Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö. tarafından başvuranın elinden alınmış olması nedeniyle parmak izi incelemesine gönderilmesinin gereksiz görüldüğüaçıklaması yapılmıştır.Ayrıca, birinci başvuranın "KKTC"ye geçiş yaptığı iddia edilen bölgenin fotoğraflarının, birinci başvurana ait olduğu iddia edilen ayak izlerini gösteren birkaç fotoğraf dahil çekilmiş olmasına karşın, söz konusu izlerin ayakkabısıyla uyuştuğuna dair herhangi bir detaylı inceleme yapıldığı görülmemektedir.
185. AİHM son olarak Hükümet tarafından sunulan kanıtlar arasında, birinci başvuranın "KKTC"ye geçtiği iddia edilen noktayı gösteren, 96 ile 97 no’lu sınır taşlarının arasındaki alana ait krokinin ve aynı bölgenin fotoğraflarının dabulunduğunu kaydeder. Bu fotoğraflara göre sözkonusu bölgedeki tel örgünün üzeri dikenli tellerle kaplı değildir ve bazı kısımları deforme olmuştur. Bu da Hükümetin iddiasına göre başvuranın atlayarak diğer tarafa geçmesini kolaylaştırmıştır.
3. AİHM’nin ulaştığı sonuç
186. AİHM, birinci başvuran tarafından sunulan argüman ve delillerin, yetersiz ve bazı bakımlardan tutarsız olmalarına rağmen, Hükümet tarafından ileri sürülen olayların resmi izahatı hakkında, özellikle bahsekonu dönemde adadaki siyasi iklimin zemini de incelendiğinde, ciddi şüpheler ortaya çıkardığı kanaatindedir. Birinci başvuranın, Kıbrıs Türk tarafında yoğun protestolara yol açan Ömer Gazi Tekoğul’un Kıbrıs Rum makamlarınca tartışmalı şekilde tutuklanmasından on gün kadar sonra birinci davacının “KKTC” bölgesinde uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla tutuklanması başvurana yöneltilen suçlamalar hakkında bazı şüpheler yaratmaktadır. Ayrıca, birinci davacının "KKTC" ile SBA bölgesini ayıran 96 ve 97 numaralı sınır taşları arasından "KKTC"ye giriş yaptığı iddiası mevcutken AİHM, duruşma mahkemesi dâhil, ulusal makamların davacının olay yerine nasıl gelmiş olabileceğiyle ilgili konuya fazla önem vermediklerini kaydetmektedir. Nitekim, arabanın motoru çalışır ve kapıları açık bir şekilde yolun ters tarafında terkedilmiş olarak bulunduğu yönündeki tutarlı iddialara rağmen, başvuranın arabasını nerede ve hangi şartlarda bıraktığı, veya hangi rotayı izlediği tatmin edici bir şekilde açığa çıkarılamamıştır.
187. AİHM, bununla beraber birinci başvuranın, "KKTC" görevlileri tarafından veya onların müsamahasıyla SBA topraklarından kaçırıldığına yönelik iddiasının ciddiyetini göz önünde tutmakla beraber, bahsekonu iddiayı doğrulamak içinson derece zorlayıcı kanıtlarınsunulmuş olması gerektiği kanaatindedir. AİHM bu bağlamda SBA polisi tarafından yürütülen soruşturmanın bağımsızlığından kuşkulanmak için hiçbir gerekçeleri olmamasınakarşın, söz konusu soruşturmada ortaya çıkan bulguların birmahkemenin denetimine tabi olmamasından dolayı doğrulanmamış olduklarına vurgu yapmak ister.
188. AİHM, olguları tespit ederken yaşadığı zorlukların, büyük ölçüde, yerel yargı makamlarının, önlerine getirilen kanıtları gerekçeli bir kararda eleştirel ve ayrıntılı bir analize tabi tutma görevlerini yerine getirmemiş olmalarından kaynaklandığının bilincindedir. Ancak, söz konusu önemli eksikliğin özellikle aşağıda Madde 5/4 kapsamında ele alınacağı gibi usule ilişkin sorunlara yol açtığı kesin olmakla beraber birinci başvuranın iddialarının AİHM içtihatları bağlamında zorunlu kanıt standardına uygun olarak tespitini sağlayacak yeterli kanıtsal dayanak sağlamamaktadır.
189. Yukarıdaki açıklamalar ve önündeki tüm deliller ışığında ve hiçbir şekilde birinci başvurantarafından öne sürülen iddiaların ciddiyetini göz ardı etmemekle birlikte, AİHM’nin, birinci başvuranın SBA topraklarından bizzat “KKTC” görevlileri tarafından veya onların müsamahası ile kaçırılmış olduğu kanaatine varabilmesi için yeterli delil bulunmadığına karar vermekten başka seçeneği bulunmamaktadır.
III. AİHS’NİN 5/1 VE 5/4 MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
190. Birinci başvuran, SBA topraklarından “yasadışı yakalanması” veya kaçırılmasının hem uluslararası hem de ulusal hukukun açık bir ihlali olduğu iddiasını AİHS’nin 5/1 maddesine dayanarak ileri sürmüştür. Başvuran devamla, aynı maddeye dayanarak, olayın ardından “KKTC” yetkilileri tarafından tutulmasının, adanın gerek işgal altındaki gerekse işgal altında olmayan bölgelerinde geçerli tek hukuk olan Kıbrıs Cumhuriyeti mevzuatı uyarınca yapılmadığı için tutulmasının “yasayla öngörülenbir usul uyarınca” yapılmadığını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca AİHS’nin 5/3 ve 5/4 maddeleri uyarınca, serbest bırakılmamış olmasına dair yeterli bilgi verilmeksizin hukuksuz bir şekilde tutuklanması ve tutukluluğunun yasaya uygunluğunaitiraz etmesinin mümkün olmaması konusunda şikâyetçi olmuştur. Bu bağlamda, ilk kez yargıç huzuruna çıkarıldığı 13 Aralık 2000 tarihinde kendisine bir avukat yardımı sunulmadığını ve dolayısıyla duruşmayı takip edemediğini ve sürece pasif bir izleyici olarak odada oturmaktan başka herhangi bir katkıda bulunamadığını ileri sürmüştür. Başvuran devamla tutukluluğa ilişkin müteakip duruşmaların da aşağıdaki gerekçelerle benzer şekilde AİHS’nin 6. maddesinde belirtilen adillik gereklerine uymadığını öne sürmüştür: (i) mahkemenin tarafsız olmaması; (ii) sağlanan tercüme hizmetinin yetersiz olması; ve en önemlisi (iii) avukatları ile iletişimine konulan kısıtlamaların, savunmasını hazırlayabilmesi için gerekli imkanların sağlanması hakkının reddine yol açması.
191. AİHM, birinci başvuranın bu başlık altındaki şikâyetlerinin esasının, hukuka aykırı bir şekilde özgürlüğünden mahrum bırakılması ve bu olgunun tespiti için etkili usul yollarının bulunmaması olduğunu kaydeder. Huzurundaki tüm davaların olgularını hukuken tanımlamada en üst organ olan AİHM, (bkz, Zorica Jovanović – Sırbistan, no. 21794/08, § 43, ECHR 2013, ve Akdeniz – Türkiye, no. 25165/94, § 88, 31 Mayıs 2005), bu şikayetlerin AİHS’nin aşağıda belirtilen 5/1 ve 5/4 maddeleri kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatindedir:
“1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
...
4. Yakalama veya tutulma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini serbest bırakması için bir Mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”
A. Kabuledilebilirlik
1. Tarafların ifadeleri
192. Hükümet, birinci başvuranın 5/1 ve 5/4 maddelerine dayalı şikâyetlerine ilişkin olarak iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu savunmuş ve yakalanması veya tutuklanmasının hukuka uygunluğunun tespiti için dava açmakta serbest olduğunu belirtmiştir. Bir habeas corpus emirnamesi çıkarılması talebiyle Yüksek Mahkemeye başvurabileceğini iddia etmişlerdir. Birinci başvuran, alternatif olarak "KKTC" hukuk külliyatının bir parçası olan AİHS’nin 5. maddesine doğrudan atıf yaparak, hakkında yürütülen kovuşturma sırasında yakalanmasının hukuka uygunluğuna itiraz edebilirdi. Hükümet ayrıca birinci başvuranın hâkim önüne çıkarıldığı ve hukuki olarak temsil edildiği 21 Aralık 2000 tarihinde kefaletle tahliye talebinde bulunduğunu, ancak yakalanması veya tutuklanmasının hukuka uygunluğuna doğrudan itiraz etmediğini savunmuştur.
193. Başvuranlar ile müdahil üçüncü taraf, yukarıda 154-156 no’lu paragraflarda belirtilen, hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin genel savlarına ek olarak, Hükümetin bu başlık altındaki ön itirazına ilişkin özel bir görüş beyan etmemişlerdir.
2. AİHM’nin değerlendirmesi
194. AİHM, Hükümetin bu başlık altında ileri sürdüğü iç hukuk yollarının tüketilmesi hususunun, birinci başvuranın tutukluluğunun hukuka uygunluğuna itiraz edebileceği etkili hukuk yolu bulunmadığına ilişkin davaya esas şikâyeti ile yakından ilişkili olduğunu değerlendirmektedir. Dolayısıyla AİHM, ilk önce ele alacağı Hükümet itirazını, başvuranın AİHS’nin 5/1. ve 5/4maddelerine dayalı şikâyetinin esasıyla birleştirmeyi uygun bulmaktadır. (bkz. Öcalan – Türkiye [BD], no. 46221/99, § 61, ECHR 2005‑IV).
195. AİHM ayrıca başvuranın AİHS’nin 5/1. ve 5/4 bağlamındaki şikâyetlerinin, AİHS’nin 35/3(a) maddesinde tanımlandığı şekliyle, dayanaktan yoksun olmadığı bulgusuna varmaktadır. Sözkonusu şikâyetler başka gerekçelerle de kabuledilemez değildir. Bu nedenle AİHM şikâyetleri kabuledilebilir olarak ilan eder.
B. Esas
1. AİHS’nin 5/4 maddesi
196. AİHM tarafların, yukarıda 152-156 ve 192. paragraflarda anılan, iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin savlarının ötesinde, AİHS’nin 5/4 maddesine dayalı şikâyetin esasına dair ilave görüş bildirmemiş olduklarını gözlemler.
(a) Genel ilkeler
197. AİHS’yi kaleme alanlar, bireyin hürriyetinden keyfi olarak mahrum bırakılmasına karşı korunmasını, keyfilik riskini asgariye indirmeyi hedefleyen bir temel haklar bütününü, hürriyetten mahrum bırakma eyleminin bağımsız yargı incelemesine tabi olmasına izin vermek ve söz konusu eylem nedeniyle yetkililerin hesap vermelerini sağlamak suretiyle güvence altına alarak güçlendirmişlerdir.
198. Bu bağlamda, AİHS’nin 5/4 maddesinin amacı yakalanan ve tutuklanan kişilerin, tabi tutuldukları tedbirin hukuka uygunluğunun yargısal denetimi hakkına sahip olmalarının sağlanmasıdır (bkz, mutatis mutandis, De Wilde, Ooms and Versyp – Belçika, 18 Haziran 1971, § 76, Series A no. 12). 5. maddenin 4. paragrafında ifade edilen “hukuka uygunluk” kavramı, 1. paragraftaki ile aynı anlamı taşımaktadır. Dolayısıyla tutuklanan kişinin tutukluluğunun “hukuka uygunluğu”nun sadece iç hukukun değil aynı AİHS’nin gerekleri, orada yer bulmuş genel ilkeler ve 5/1 maddesinin izin verdiği sınırlamaların hedefleri ışığında denetimine hakkı bulunmaktadır.
199. 5/4 maddesi Mahkemeye, salt yerindeliğe ilişkin sorunlar dâhil olmak üzere davanın tüm yönlerinde kendi değerlendirmesini karar verici makamın yerine koyma yetkisi verecek kapsamda bir yargısal denetim hakkını sağlamaz. Ne var ki denetim bir kişinin 5/1 maddesi bağlamında “hukuka uygun” tutuklanması için elzem koşullara değinmesine yetecek genişlikte olmalıdır (bkz. Stanev – Bulgaristan [BD], no. 36760/06, § 168, ECHR 2012). Bu, 5/1 (c) maddesine dayalı bir tutuklama kapsamında, yetkili mahkemenin sadece iç hukukun usul gerekleri ile uyumunu değil, aynı zamanda yakalamaya dayanak oluşturan şüphenin makullüğü ve yakalama ile müteakip tutukluluk ile izlenen hedefin meşruiyetini de incelemesi gerektiği anlamına gelmektedir (bkz. Stašaitis – Litvanya, no. 47679/99, § 90, 21 Mart 2002). Ayrıca madde 5/4, yakalanan veya tutuklanan kişilere tutukluluklarının hukuka uygunluğuna itiraz etmek için dava açma hakkını garanti etmekle, aynı zamanda, sözkonusu davanın açılmasını takiben tutukluluğun yasallığına ilişkin ivedi bir karar verilmesi ve hukuksuz bulunması halinde bunun sonlandırılması haklarını da ilan etmektedir (bkz. Sarban – Moldova, no. 3456/05, § 118, 4 Ekim 2005).
200. Madde 5/4 bağlamındaki usule, ceza ve hukuk davalarında AİHS’nin 6. maddesinin gerektirdikleri ile aynı güvencelerin eşlik etmesi her zaman şart olmamakla birlikte, usulün yargısal niteliği bulunmalı ve söz konusu özgürlükten mahrum bırakma türüne uygun güvenceler sağlamalıdır (bkz, örneğin, Assenov ve Diğerleri – Bulgaristan, 28 Ekim 1998, § 162, Reports 1998‑VIII, ve Włoch – Polonya, no. 27785/95, § 125, ECHR 2000‑XI). Davalar çekişmeli olmalı ve taraflar arasında her zaman “silahların eşitliği”ni gözetmelidir.
201. AİHM son olarak, AİHS’nin 5/4 maddesinde belirtilen yükümlülüğün tutukluluğun AİHS’nin 5/1 maddesi bağlamında hukuka uygun veya hukuksuz olarak ilan edilip edilmediğinden bağımsız olarak geçerli olduğunu hatırlatır (bkz. Douiyeb – Hollanda [BD], no. 31464/96, § 57, 4 Ağustos 1999, ve Mooren – Almanya [BD], no. 11364/03, § 88, 9 Temmuz 2009).
(b) Yukarıda belirtilen ilkelerin mevcut davaya uygulanması
202. Mevcut şikâyetin esasını incelemeye başlamadan önce AİHM, başvuranlar ve müdahil üçüncü tarafın, “KKTC” mahkemelerinin, özünde hukuka aykırı oldukları ve kanaatlerince anılan mahkemeler tarafından yapılacak herhangi bir incelemenin AİHS’nin 5/4. maddesinin amaçları bakımından etkisiz olacağı yönündeki iddialarına yanıt vermeyi uygun görmektedir.
203. AİHM bu bağlamda, “KKTC”deki mahkeme sisteminin, hukuk ve ceza mahkemeleri dâhil, işleyiş ve usullerinde Kıbrıs’taki yargı ve teamül hukukugeleneğini yansıttığını ve dolayısıyla “KKTC” mahkemelerinin üzerinde faaliyet gösterdikleri “anayasal ve yasal dayanaklara” atıfla “yasayla kurulmuş” olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade etmiştir (bkz. Kıbrıs – Türkiye, yukarıda anılan, § 237, ve Protopapa – Türkiye, no. 16084/90, § 87, 24 Şubat 2009). Dolayısıyla, genel olarak veya davanın belirli koşulları açısından yoklukları veya etkisizlikleri kanıtlanmadıkça bu hukuk yollarına başvurulmalıdır. Bu bağlamda AİHM bir yandan bir devletin hukuk yolu sağlamaması nedeniyle AİHS’nin bir maddesine aykırılık iddiasında bulunulup, diğer yandan sözkonusu yolun sağlanması halinde dahi bunun hükümsüz olacağı iddiasının ileri sürülemeyeceğini vurgulamıştır (bkz. Kıbrıs – Türkiye, yukarıda anılan, § 101; Djavit An – Türkiye,no. 20652/92, § 31, ECHR 2003‑III; ve Adalı, yukarıda anılan, § 187).
204. Davadaki olgulara bakıldığında AİHM,savunmacı Hükümetin birinci başvuranın tutukluluğunun hukuka uygunluğunaitiraz etmesi için iki seçeneği bulunduğu görüşünüdikkate alır. Bunlar: (i) habeas corpusemirnamesi için başvurması, veya (ii) aleyhindeki ceza yargılaması çerçevesinde tutukluluğunun hukuksuzluğuna ilişkin iddialarını gündeme getirmesi. Dolayısıyla Mahkeme, olağan uygulaması uyarınca, incelemesinin kapsamını Hükümet tarafından açıkça beyan edilen çarelerin kullanılabilirliği ve etkinliği ile sınırlandıracaktır (bkz. Čuprakovs – Letonya, no. 8543/04, § 29, 18 Aralık 2012).
(i) Habeas corpus emirnamesi
205. AİHM, ilk olarak birinci başvuranın Hükümetin işaret ettiği habeas corpus emirnamesi için başvuru yapmadığını kaydeder. Ancak, AİHM’nin kanaatine göre, böyle bir talepte bulunulmamış olması aşağıda belirtilen nedenlerden ötürü mevcut davanın özel koşullarında onun aleyhine yorumlanamaz.
206. Habeas corpus duruşmasının amacı bir tutukluluğun hukuka uygunluğu sorusunun mahkeme incelemesine tabi tutulmasıdır. Birinci başvuranın durumunda, ilk olarak, “yakalanması”nın hemen ardından 13 Aralık 2000 günü hâkim önüne çıkarılmış ve hâkim tutuklanmasına karar vermiştir. Daha sonra başvuran, 21 Aralık 2000 ve 15 Şubat 2001 tarihlerinde sırasıyla "KKTC" Lefkoşa Kaza Mahkemesi ve Gazimağusa Kaza Mahkemesine çıkarılmış ve hukuksuz olarak kaçırıldığı yönündeki sürekli protestolarına karşın her iki mahkeme de tutukluluğun devamına karar vermiştir. AİHM, tüm bu duruşmalarda birinci başvuranın tutukluluğunun hukuka uygunluğu sorununun tutuklanma veya tutukluluğun devamına ilişkin kararlara dâhil edildiği görüşündedir. Savunmacı Hükümet buna itiraz etmemiş, bilakis görüşlerinde, başvuranın Lefkoşa ve Gazimağusa Kaza Mahkemelerine çıkarıldığı üç defa dâhil olmak üzere, hakkında başlatılan yargılama bağlamında tutukluluğununhukuka uygunluğuna itiraz etmekte serbest olduğunu ileri sürmüştür.
207. Dolayısıyla AİHM, birinci başvuranın tutuklanması ve tutukluluğunun devamı kararlarının alındığı yukarıda anılan yargılamanın, Hükümetin atıfta bulunduğu habeas corpus usulünden teknik olarak farklı olabilmesine karşın, aksine bir bilgi bulunmaması karşısında, bunların en nihayetinde aynı amaca hizmet ettiği, bunun da başvuranın hürriyetinden keyfi olarak mahrum bırakılmasından korunması olduğu kanaatindedir. Dolayısıyla başvuranın ayrı bir habeas corpus emirnamesi talep etmesine gerek yoktur. AİHM bu bağlamda bir hukuk yolunun takip edildiği durumlarda esasen aynı amaca hizmet eden ikinci bir yolun kullanılmasının gerekli olmadığını hatırlatır (bkz. Kozacıoğlu – Türkiye [BD], no. 2334/03, § 40, 19 Şubat 2009, ve Micallef – Malta [BD], no. 17056/06, § 58, ECHR 2009).
208. Yukarıda belirtilenler ışığında AİHM, mevcut davanın özel koşullarında birinci başvuranın başvurması beklenen, "KKTC"de geçerli habeas corpus usulünün 5/4 maddesi bağlamında etkili bir hukuk yolu sağladığı tespitini yapamamaktadır.
(ii) Ceza yargılaması sırasında tutukluluğun hukuka uygunluğuna itiraz edilmesi
209. AİHM, öncelikle AİHS’nin 5. maddesinin hukuki yardım hakkını açıkça ifade etmemekle birlikte, bazı özel durumların 5. maddenin 4. paragrafında tanınan hakkın etkin kullanımını gerekli kılabildiğini kaydeder (bkz. Lebedev – Rusya, no. 4493/04, §§ 84-86, 25 Ekim 2007). Birinci başvuranın hukuki bilgisi olmadığı, yabancı bir yargı organı önünde bulunduğu ve yeterli tercüme sağlanmadığı iddiası da dikkate alındığında, tutukluluğunun hukuka uygunluğuna itiraz edebilmesini teminen, avukat yardımı almasının elzem olduğu görülebilmektedir. Bu bağlamda AİHM, birinci başvurana tutuklanmasından iki gün sonra avukat yardımı verilmiş olmasına karşın, başvuranın ileri sürmüş olduğu ve Hükümetin de itiraz etmediği gibi, 21 Aralık 2000 tarihinde akşam saatlerinde Lefkoşa Merkez Cezaevine sevk edilmesine kadar avukatlarıyla gizli koşullar altında görüşebilmesinin mümkün olmadığını; tüm toplantılarda polis memurlarının konuşmaları duyabilecek mesafede hazır bulunduklarını kaydetmektedir. Bu bağlamda AİHM, avukat-müvekkil gizliliğinin AİHS’nin 5/4 maddesi bağlamında, AİHS’nin 6/1 ve 6/3 (c) maddesinde olduğu kadar önem taşıdığını;kişinin avukatıyla gizlilik ilkesi altında iletişiminin AİHS tarafından savunma hakkının önemli bir güvencesi olarak koruma altına alındığını ve bunun madde 5/4 bağlamında da geçerli olduğunu hatırlatır (bkz. Castravet – Moldova, no. 23393/05, §§ 49-50, 13 Mart 2007, ve Khodorkovskiy – Rusya, no. 5829/04, § 198 ve burada atıfta bulunulan davalar, ve § 232, 31 Mayıs 2011). Birinci başvuranın “KKTC” Lefkoşa Kaza Mahkemesine iki kez (13 ve 21 Aralık 2000), görünür herhangi bir gerekçe olmadan çıkartıldığı, tutukluluğunun ilk sekiz gününde avukatları ile bir araya geldiği olumsuz koşullar, kaçınılmaz olarak serbest iletişim kurmasına mani olmuş ve dolayısıyla bir habeas corpus emirnamesi için başvurarak tutukluluğuna etkin bir şekilde itiraz etme hakkını engellemiştir (bkz. Castravet, yukarıda anılan, § 51). Halbuki hukuka uygunluk denetim olanağı kişinin tutuklanmasından kısa bir süre sonra sağlanmalıdır (bkz, diğerlerinin yanı sıra, Lebedev, yukarıda anılan, § 78, ve Molotchko – Ukrayna, no. 12275/10, § 148, 26 Nisan 2012).
210. Esasen birinci başvuran, ilk kez hâkimhuzuruna çıkarıldığı 13 Aralık 2000 tarihinde tam olarak nereye götürüldüğünü ve hangi yasal haklara sahip olduğunu hiçbir şekilde bilmediğini, bir tercümanın yargıç tarafından tutuklandığının kendisine söylendiği ana kadar yargıç huzurunda olduğunu farketmediği iddiasında bulunmuştur. Masum olduğuna dair sonuç getirmeyen itirazlarına rağmen, tutukluluğunun hukuka uygunluğuna itiraz edebilmesi için kendisine gerçekçi bir fırsat verilmemiştir. Oysa kendisini tutukladığı iddia edilen memurlar, iddialarını mahkemeye serbestçe sunabilmişlerdir. Dolayısıyla, çekişmeli dava vesilahların eşitliği hakları dâhil, AİHS’nin 5/4 maddesinde tanımlı hakkın etkin olarak kullanılabilmesiiçin gerekli asgari usul güvencelerinden ilk etapta yoksun bırakılmıştır (bkz Lebedev, yukarıda anılan, § 76, ve Nechiporuk and Yonkalo – Ukrayna, no. 42310/04, § 240, 21 Nisan 2011).
211. Ayrıca, 21 Aralık 2000 tarihinde yapılan duruşmada, birinci başvuranın avukatının müvekkilinin bilinmeyen kişiler tarafından SBA sınırları içerisinde kaçırıldığını ısrarla söylemesine rağmen, mahkemenin davadaki duruşma tutanaklarında davacının tutuklanmasına ilişkin usuli ve maddi koşulların incelendiğine dair herhangi bir atıf bulunmamaktadır. AİHM bu bağlamda AİHS’nin 5/4 maddesinin, tutukluluğun hukuka uygunluğunu inceleyen yargıca tutuklu kişinin tüm argümanlarını ele alma zorunluluğu yüklememekle birlikte, özgürlüğün hukuka uygun olarak kısıtlanması için gereken temel koşullara gölge düşürebilecek nitelikteki, tutuklu kişi tarafından öne sürülen olguların yargıç tarafından ilgisiz görülmesi veya dikkate alınmaması halinde AİHS’nin özgürlüğün kısıtlanması bağlamındaki güvencelerini özünden yoksun kıldığını tekrarlar (bkz. Nikolova – Bulgaristan [BD], no. 31195/96, § 91, ECHR 1999‑II).
212. Birinci başvuranın tutukluluğunun hukuka uygunluğunaön soruşturma sırasında ve Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan duruşmada itiraz etme imkânınagelince, AİHM ilk etapta, söz konusu yargılama sürecinde yapılacak itirazların nasıl doğrudan ve hızlı, dolaylı olmayan ve AİHS’nin 5. maddesi altında güvence altına alınan haklara dair koruma sağlayacağına dair Hükümetin herhangi bir açıklama yapmamış olduğunu gözlemlemektedir (bkz, mutatis mutandis, Molodorych – Ukrayna, no. 2161/02, § 90, 28 Ekim 2010, yukarıda anılan, § 90).
213. AİHM, yine de birinci başvuranın tutukluluğunun hukuka uygunluğu hususuna, yargılama süresince hem başvuran tarafındanşahsen, hem de detaylı, ancak her zaman tutarlı olmayan ifadeler veren çok sayıda tanıklar tarafındanSBA bölgesinden Kıbrıslı Türk görevliler tarafından kaçırıldığına dair iddialarını destekleyen ifadeleri yoluyla itiraz edildiğini dikkate almaktadır. Ancak, ilgili ulusal mahkemeler her duruşmanın sonunda birinci başvuranın tutukluluğunun devamına karar vermelerine rağmen, tutuklama veya tutukluluğunun devamının hukuka uygunluğunu anlamlı bir şekilde inceleyen ve tutukluluk konusunda iç hukukun usul gereklerinin yerine getirildiğine dair herhangi bir anlamlı değerlendirme ve bunun yanında yakalama ve müteakip tutukluluğa dayanak oluşturan şüphenin makullüğünün gözden geçirildiğine dair dava dosyasında herhangi bir kanıt bulunmamaktadır (bkz. Jėčius – Litvanya, no. 34578/97, § 100, ECHR 2000‑IX). Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi, birinci başvuran aleyhine verdiği kararda bile başvuranın kaçırılma iddialarını neden dikkate almadığını açıklamamıştır. Sadece, hiçbir açıklama yapmadan iddiaların “inandırıcı olmadığını” ifade ederek reddetmiştir. Bu koşullar altında AİHM, ulusal ceza kovuşturması bağlamında birinci başvuranın tutukluluğunun hukuka uygunluğuna itiraz eden iddialarının mevcut davada etkisiz kaldığı kanaatindedir. Ayrıca, Hükümetin iddiasının aksine, başvuran, AİHS’nin 5. maddesine dayalı şikayetlerinin esasını ilgili mahkemeler huzurunda dile getirmiş olduğundan, sözkonusu kovuşturma sırasında 5. maddeyi açıkça gündeme getirmemiş olması davacının aleyhine kullanılamaz (bkz. Castells – İspanya, 23 Nisan 1992, §§ 24-32, Series A no. 236, ve Karapanagiotou ve Diğerleri – Yunanistan, no. 1571/08, § 29, 28 Ekim 2010).
(iii) Sonuç
214. Yukarıdaki bulgular AİHM’nin, Hükümet tarafından önerilen çarelerin birinci başvuranın tutukluluğunun hukuka uygunluğuna etkili ve hızlı bir şekilde itirazda bulunabilmesine izin vermediği sonucuna varması için yeterli görülmüştür. Dolayısıyla başvuranın, "KKTC" mahkemelerinin bağımsız ve tarafsız olmadığı ve duruşmalar sırasında sunulan tercüme hizmetinin yetersizliği konusundaki iddialarının ayrı olarak incelenmesine gerek bulunmamaktadır.
215. Dolayısıyla AİHM, AİHS’nin 5/1 ve 5/4 maddeleri bağlamındaki şikâyetlere ilişkin ön itirazı reddeder. Ayrıca AİHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine karar verir.
2. AİHS’nin 5/1 maddesi
(a) Tarafların ifadeleri
216. AİHM, birinci başvuranın AİHS’nin 5/1 maddesine dayalı şikâyetlerinin esasına dair herhangi bir görüş sunmamış olduğunu kaydeder.
217. Hükümet ise birinci başvuranın yakalanması ve tutuklanmasının AİHS’nin 5/1 (c) maddesine uygun olarak, polise 1960 Anayasası ve Ceza Muhakemesi Kanununun ilgili maddelerinde verilen yetkiye dayanarak yapıldığını savunmuştur. Hükümet devamla, “kaçırma” teriminin hukuka uygun olsun ya da olmasın, Kıbrıs Türk polisi tarafından yapılan tüm yakalama ve gözaltı işlemlerini tarif etmek için Kıbrıslı Rumlar tarafından kullanılan resmi terminolojinin bir parçası olduğunu, bunun nedeninin de Kıbrıslı Türk makamları tanımamaları olduğunu belirtmişlerdir. Kıbrıslı Rum resmi politikasının Kıbrıslı Türk makamlarının, özellikle de polisin zımnen tanındığı anlamına gelecek terminolojiyi kullanmaktan ve söz konusu makamların kullandığı yetkiyi tanımaktan kaçınmak olduğunu ifade etmiştir.
218. Kıbrıs Hükümeti, müdahil üçüncü taraf olarak,birinci başvuranınsavunmacı Hükümet tarafından iddia edildiği gibi 5/1 maddesi bağlamında “suç işlediğine dair makul şüphe”ye dayanarak yakalanmadığını, uluslararası hukuk ve SBA yasalarına aykırı olarak SBA bölgesinden kaçırıldığını savunmuştur. Başvuran daha sonra Bay Tekoğul’un Kıbrıs Hükümeti makamları tarafından serbest bırakılmasını temin etmek için uydurma suçlamalarla tutuklanmıştır.
219. Kıbrıs Hükümeti ayrıca birinci başvuranın müteakip tutukluluğunun, hukuka uygun olmaması nedeniyle AİHS’nin 5/1 maddesine aykırı olduğunu savunmuştur. Savunmacı Hükümet birinci başvuranın 1960 Anayasası ile Kıbrıs Ceza Muhakemesi Kanununun ilgili hükümleri uyarınca yakalandığını iddia etmiştir; ancak "KKTC"nin “görevlileri” söz konusu hükümler bağlamında yasal görevliler değildir. Birinci başvuranın yakalandığı günün akşamı çıkarıldığı “mahkeme” de “yetkili bir adli makam” değildir; başvuranla ilgili işlem yapan mahkemelerin, adanın işgal altındaki kesiminde yürürlükteki mevzuat olan Cumhuriyet hukuku bağlamında meşruiyeti yoktur. Strazburg Mahkemesinin uluslararası hukuk ve önceki içtihadına aykırı olarak Türkiye tarafından tesis edilmiş hukuksuz rejimini kabul etmeksizin söz konusu yargı kuruluşlarını tanıyamayacağını tekrar ifade etmişlerdir.
(b) AİHM’nin değerlendirmesi
220. AİHM, öncelikle bir demokraside bireylerin yetkililerin ellerinde keyfi olarak tutulmaması haklarının korunması için 5. maddede yer alan güvencelerin temel önemine dikkat çeker. Bu nedenle AİHM, tüm özgürlükten mahrum bırakmaların sadece ulusal hukukun esas ve usul kurallarına uyum içerisinde uygulanması değil, 5. maddenin hedefi olan bireyin keyfilikten korunmasına da aynı şekilde uygun olması gerektiğini içtihadında birçok defa vurgulamıştır (bkz. Chahal – Birleşik Krallık, 15 Kasım 1996, § 118, Raporlar 1996‑V).
221. Önündeki olgulara dönülecek olursa, AİHM birinci başvuranın 5/1 maddesi bağlamındaki şikâyetlerinin aşağıdaki iki iddiadan ibaret olduğunu kaydeder: başvuran ilk olarak SBA bölgesinden kaçırılmasının hem ulusal hem uluslararası hukuku ihlal ettiğini iddia etmiştir. İkinci olarak,Kıbrıs Cumhuriyeti hukuku uyarınca tutuklanmadığından, "KKTC" makamları tarafından yapılan müteakip tutuklamanın AİHS’nin 5/1 maddesi bağlamında “yasayla öngörülen bir usul uyarınca” yapılmadığını savunmuştur.
222. Söz konusu şikâyetlerin ilkine ilişkin olarak AİHM, birinci başvuranın SBA bölgesinden "KKTC" görevlileri tarafından veya onların müsamahasıyla kaçırıldığı iddiasının AİHM’yi tatmin edecek düzeyde kanıtlanmadığına hâlihazırda yukarıda hükmetmiştir (bkz. yukarıda 189. paragraf ). Dolayısıyla 5/1 maddesinin bu nedenle ihlali tespit edilemez.
223. Birinci başvuranın, tutuklanmasına dayanak teşkil eden sözde “yasalar”ın özünde hukuksuz oluşu nedeniyle "KKTC"de müteakip tutukluluğunun hukuksuzluğuna dair şikâyetine ilişkin olarak, AİHM "KKTC"nin politika ve eylemlerinden etkilenen herkesin, Türkiye tarafından kuzey Kıbrıs toprakları üzerinde uygulanangenel kontrol nedeniyle AİHS’nin 1. maddesi bağlamında bu devletin yetki alanına girdiğini hatırlatır.AİHM ayrıca "KKTC" makamları tarafından medeni, idari veya ceza hukuku tedbirlerinin kabulü veya bunların söz konusu bölgede uygulanması ya da icrasının geçerliliğinin reddi veya AİHS bakımından yasal dayanağı bulunmadığının değerlendirilmesinin savunmacı devletin AİHS bağlamındaki sorumluluğu ile tutarlı olmayacağını hatırlatır. Bu nedenle AİHM, "KKTC" makamlarının eylemlerinin kuzey Kıbrıs bölgesinde yürürlükte olan mevzuata uygun olması halinde söz konusu eylemlerin prensipte AİHS’nin amaçları bağlamında ulusal hukukta yasal dayanağı bulunduğu şeklinde değerlendirilmesi gerektiğine hükmetmiştir (bkz. Foka – Türkiye, yukarıda anılan, §§ 81-84, ve Protopapa, yukarıda anılan, § 60).
224. Bahsekonu davada birinci başvuran, 1960 Anayasasının 16. Maddesi ve Ceza Muhakemesi Kanununun 14(1) maddesi ile polise verilen yetki uyarınca bir suç işlediği şüphesiyle tutuklanmış ve sonrasında mahkemeye çıkarılmıştır. Birinci başvuranın tutuklanmasınadayanak oluşturan ilgili ulusal mevzuatta belli kusurlar olduğu veya söz konusu yasalara herhangi bir şekilde uyulmadığı şeklindebir iddianın bulunmayışı karşısında, bu başlık altında özgürlüğün kısıtlanmasının “hukuka aykırılığı” gerekçesiyle 5/1 Maddesinin ihlal edildiği sonucuna varılamaz.
IV. AİHS’NİN 5/2 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
225. Birinci başvuran, yakalanmasının hukuka aykırı koşullar altında yapılması nedeniyle özgürlüğünden mahrum bırakılmasının gerekçesinin kendisine derhal bildirilmemiş olması gerekçesiyle AİHS’nin 5/2 maddesi bağlamında şikâyetçi olmuştur.
226. AİHM, tutuklanması ile ilgili ihtilaflı koşullar dâhil olmak üzere, birinci başvuranın özgürlüğünden mahrum bırakılmasına ilişkin hukuki sorunları yukarıda 5. maddenin 1 ve 4. paragrafları bağlamında incelemiş olduğu kanısındadır. Davanın tüm olguları ve yukarıda belirtilen hükümlere ilişkin bulguları ışığındaAİHM, ayrıca AİHS’nin 5/2 maddesi uyarınca şikayetin kabuledilebilirlik veya esasına ilişkin olarakhüküm verilmesini gerekli görmemektedir (bkz. Kamil Uzun –Türkiye, no. 37410/97, § 64, 10 Mayıs 2007; Recep Kurt –Türkiye, no. 23164/09, § 70, 22 Kasım 2011; ve Ahmet Yıldırım – Türkiye, no. 3111/10, § 72, ECHR 2012).
V. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
227. Birinci başvuran, AİHS’nin 6.maddesinin 1, 2 ve 3. paragraflarınadayanarak, davasının Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasaları uyarınca kurulan bir mahkeme tarafından görülmemiş olması nedeniyle bağımsız, tarafsız ve yasa ile kurulmuş bir mahkeme tarafından adil yargılanma hakkından mahrum edildiği yönünde şikâyette bulunmuştur. Ayrıca, yargıçların kendisine karşı tarafsız olmadığını; devlet yetkilileri lehine taraf tuttuğunu; lehine olan bazı delillerin hariç tutulduğunu; kovuşturmayı yürüten savcıların, kendisinin suçsuz olduğunu ispatlayan bazı ilgili bilgileri ortaya çıkarmadığını; lehine ifade vermeye hazır olan bazı Kıbrıslı Türklerin yıldırıldığını; duruşma sırasında yapılan Rumca çevirinin yetersiz olduğunu; ve avukatlarıyla iletişimine konulan kısıtlamaların savunmasını hazırlamak için gerekli imkanlara sahip olmahakkının reddine tekabül ettiğini iddia etmiştir.
228. AİHS’nin 6. maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir:
“1. Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ... görülmesini isteme hakkına sahiptir...
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklarasahiptir:
(a) Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebindenen kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılıolarak haberdar edilmek;
(b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklarasahip olmak;
(c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafininyardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak içingerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerinegelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak biravukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
(d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek,savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullaraltında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasınıistemek;
(e) Mahkemede kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığıtakdirde bir tercümanın yardımından ücretsizolarak yararlanmak.”
A. Tarafların ifadeleri
229. Birinci başvuran, söz konusu şikâyetin kabul edilebilirliğine ilişkin herhangi bir görüş iletmemiştir. Ancak AİHM, başvuranların somut davada neden tüm iç hukuk yollarını tüketmekten muaf tutulmaları gerektiğine dair, 154 ve 155. paragraflarda yer alan genel yorumlarına işaret eder.
230. Savunmacı Hükümet, birinci başvuranın Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesinin kararını temyiz etmediğinden, AİHS’nin 35/1 maddesi bağlamında mevcut iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia etmiştir. Temyiz mahkemesinin Ağır Ceza Mahkemesi kararını değiştirme, onama veya iptal etme yetkisi bulunmaktaydı. Hükümet, yukarıda 152 ve 153. paragraflarda belirtilen savlarını sürdürerek, "KKTC" Anayasasının "KKTC"de etkili ve bağımsız bir yargı sistemi bulunduğunu açıkça gösterdiğini ve "KKTC" mahkemelerinin “yasayla kurulmuş” olmadığı iddiasının dayanaktan yoksun olduğunu ifade etmiştir. Birinci başvuranın "KKTC" mahkemelerinin erişilemez olduğu iddiasına ilişkin olarak, Hükümet kendisinin şahsen veya avukatları vasıtasıyla Yüksek Mahkemeye temyiz başvurusunda bulunmasına engel bulunmadığını iddia etmiştir. Dolayısıyla şikâyetlerini, Strazburg Mahkemesine iletmeden önce Yüksek mahkemenin dikkatine getirebilirdi.
231. Kıbrıs Hükümeti,yukarıda 156. paragrafta yer alanlar haricinde, bu şikâyetin kabul edilebilirliğine ilişkin özel bir görüş sunmamıştır.
B. AİHM’nin değerlendirmesi
232. AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının başvuranların iddia edilen ihlaller nedeniyle tazminat elde etmeleri için öncelikle iç hukukta mevcut ve yeterli yolları kullanmalarını zorunlu kıldığını hatırlatır. Söz konusu hukuk yolları teori ve pratikte yeterli kesinliğe sahip olmalıdır; aksi takdirde gerekli erişilebilirlik ve etkililikten yoksun olacaklardır (bkz. Akdivar ve Diğerleri – Türkiye, 16 Eylül 1996, §§ 65‑67, Raporlar 1996‑IV; Aksoy – Türkiye, 18 Aralık 1996, §§ 51-52, Raporlar 1996-VI; ve Vučković ve Diğerleri – Sırbistan [BD], no. 17153/11, §§ 70-71, 25Mart 2014).
233. Bir başvuranın başvurmadığı hukuk yollarının yeterli açıklıkla AİHM’e bildirilmesi ve AİHM’nin söz konusu yolların ilgili tarihte teori ve pratikte etkili ve mevcut olduğu, yani bunların erişilebilir, başvuranın şikayetleri bakımından telafi sağlamaya muktedir olduğu ve makul bir başarı şansı bulunduğu konusunda ikna edilmesi, hukuk yollarının tüketilmediğini iddia eden savunmacı Hükümetin görevidir (bkz. Akdivar ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 68, ve Vučković ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 77).
234. Mevcut davada Hükümet, Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi kararının temyize açık olduğunu, bunun birinci başvuranın söz konusu mahkeme tarafından yapılan yargılamanın adilliğine ilişkin mağduriyetini daha üst derecedeki bir mahkemede dile getirmesine izin verdiğini ve makul başarı şansı sunduğunu savunmuştur.
235. AİHM bu bağlamda bir ilk derece ceza mahkemesi kararını temyiz hakkının esasen Ceza Muhakemesi Kanununun Beşinci Bölümünde ve Adli Mahkemeler Yasasının 37(2) maddesinde belirtildiğini ve bu hakkın varlığı veya etkililiğinden şüphe edilmesi için ilk nazarda gerekçe bulunmadığını kaydeder. Dolayısıyla söz konusu hukuk yolunun davanın özel koşullarında özel bir sebeple yetersiz veya etkisiz olduğunu ya da kendisini ilgili yola başvurma zorunluluğundan kurtaran özel şartlar bulunduğunu gösterme görevi birinci başvuranın üzerindedir.
236. Birinci başvuran, Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi kararını temyiz etme yükümlülüğünden neden muaf tutulması gerektiğine dair iki temel gerekçe sunmuştur. İlk olarak hem kendisini mahkûm eden ilk derece mahkemesi hem de temyiz incelemesini yapacak olan üst mahkemenin işgalci güç tarafından, Kıbrıs Cumhuriyeti ulusal hukuku ve uluslararası hukuk ihlal edilerek kurulmuş olması nedeniyle söz konusu hukuk yolunun teorik olarak etkili olarak görülemeyeceğini iddia etmiştir.
237. AİHM, yukarıda 157 ve 203. paragraflarda olduğu gibi, birçok davada "KKTC"de geçerli hukuk yollarının, kuruldukları siyasi koşullara bakılmaksızın 35/1 maddesi bağlamında savunmacı devletin “iç hukuk yolları” olarak değerlendirilebileceğine ve etkisiz oldukları başka bir şekilde gösterilemediği takdirde tüketilmeleri gerektiğine hükmetmiştir. AİHM aynı zamanda fiili bir yapı tarafından kurulan bir mahkemenin, AİHS ile uyumlu bir yargı geleneğini yansıtan “anayasal ve hukuki bir temel” üzerinde faaliyet yürütmeyen bir sistemin parçası olması halinde AİHS’nin amaçları bağlamında geçerli bir “mahkeme” kabul edilemeyeceği durumlar yaşanabileceğini kabul etmektedir (bkz. Ilaşcu ve Diğerleri – Moldova ve Rusya [BD], no. 48787/99, § 436, ECHR 2004‑VII). Ne var ki AİHM, halihazırda "KKTC"de kurulmuş olan mahkeme sisteminin, üzerinde faaliyet gösterdiği “anayasal ve hukuki bir temel”e atıfla “yasayla kurulmuş” olarak değerlendirilmesi gerektiğini tespit etmiş ve "KKTC" mahkemelerinin tümüyle bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğu iddiasını kabul etmemiştir (bkz. Kıbrıs – Türkiye, yukarıda anılan, § 237, ve Protopapa, yukarıda anılan, § 87).
238. Mevcut olgulara dönülecek olursa AİHM, birinci başvuran hakkında yürütülen ceza yargılamasında birtakım ciddi eksiklikler yaşanmış olmasına ve yargılamanın yapıldığı çalkantılı siyasi duruma karşın Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesinin veya "KKTC"de kurulu mahkeme sisteminin tamamının meşruiyetini AİHS’nin 6. maddesi bağlamında ortadan kaldıran açık bir keyfilik yaşanmadığını kaydeder (bunun aksine bkz. Ilaşcu ve Diğerleri, yukarıda anılan). AİHM özellikle ceza yargılaması sırasında birinci başvurana sunulan ve seçmiş olduğu avukatların desteğiyle kendisini halka açık ve çekişmeli bir duruşmada savunma, çok sayıda tanık davet etme ve iddia makamı ile eşit koşullarda kanıt sunma imkânı veren çeşitli usul güvencelerine işaret eder. Bu şartlar altında AİHM, birinci başvuranın "KKTC" otoritesi altında kurulmuş mahkemelerin özünde hukuksuzluğu nedeniyle Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi kararını temyiz etmekten muaf olduğu görüşünü kabul etmemektedir.
239. Birinci başvuran ikinci olarak Hükümet tarafından öne sürülen hukuk yolunun, kendisi "KKTC"de oturmadığından bu yola erişiminin bulunmaması nedeniyle pratikte etkisiz olduğunu savunmuştur. AİHM bu bağlamda, fiili veya hukuki sınırların, iç hukuk yollarının tüketilmesine özünde bir engel oluşturmadığını hatırlatır; genel bir kural olarak bir Savunmacı Devletin yetki alanı dışında yaşayan başvuranlar, pratik güçlükler veya anlaşılabilir kişisel isteksizliğe karşın o devletteki iç hukuk yollarını tüketmekten muaf değildir. AİHM’nin Demopoulos ve Diğerleri (yukarıda anılan, § 98) davasında hükmettiği üzere, birinci başvuranın işgal altındaki bölgenin dışında yaşıyor olması, özellikle "KKTC"de görevli yerel bir avukat tarafından dâhil olmak üzere hukuken temsil edildiği göz önünde bulundurulduğunda kendisinin bir "KKTC" mahkemesine başvurmasına mazeret teşkil etmemektedir.
240. Belirtilenler ışığında, ve AİHS sisteminin denetim görevine ilişkin ikincillik ilkesinin üstün önemi dikkate alındığında AİHM, birinci başvuranın 6. maddeye dayalı şikayetleri bağlamında iç hukuk yollarını tüketmediğini tespit eder.AİHM, başvuranın, hakkındaki adil olmadığını iddia ettiği yargılama ve mahkumiyete karşı başvuracağı temyizin etkililiğine ilişkin salt şüpheleri bulunmasının kendisini bu yola başvurma yükümlülüğünden kurtarmadığını vurgular (bkz. Epözdemir – Türkiye (dec.), no. 57039/00, 31 Ocak 2002, ve Vučković ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 74).
241. Bu nedenle başvurunun bu kısmı iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle AİHS’nin 35/1 ve 35/4 maddeleri uyarınca reddedilmelidir.
VI. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
242. Birinci başvuran, yakalanması sırasında kendisine uygulanan kötü muamele ve 13 Aralık 2000 tarihinden başlayarak tahliye edilmesine kadar geçen süredeki tutukluluk koşullarının AİHS’nin 3 ve 8. maddelerini ihlal ettiği savunmuştur. Ayrıca 2. Maddeye dayanarak, tutukluluğu sırasında diyabet hastalığı nedeniyle yeterli tıbbi bakım sağlanmadığı yönünde bir şikâyette bulunmuştur.
243. AİHM, bu şikâyetlerin sadece aşağıdaki hükmü amir olan AİHS’nin 3. maddesi bağlamında incelenmesi gerektiği kanısındadır:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz”
A. Yakalama sırasında kötü muamele
244. Birinci başvuran, 13 Aralık 2000 günü kaçırılması esnasında AİHS’nin 3. maddesinde tanımlı haklarını ihlal eden bir muameleye uğradığını iddia etmiştir. Zorla kaçıran şahısların kendisini aracından çıkarmaya zorlarken silah dipçiğiyle kafasına vurmak ve yere düştüğünde yumruklamak suretiyle darp ettiklerini savunmuştur. Kötü muamele kaçıranların aracına alındıktan sonra da sürmüştür: boynu ve bileklerinden bağlanarak kısıtlanmış,tekme atılmış, dudağına yumruk atılmış ve silah dayanarak ölümle tehdit edilmiştir. Sonrasında hastanede bir polis memurundan sert bir yumruk darbesi almıştır. Tıbbi muayenelerin polis memurlarının nezaretinde, tehditkâr bir havada yapılması ve dolayısıyla tüm şikâyetlerinin doktorlar tarafından incelenmemiş veya rapor edilmemiş olmasına karşın maruz kaldığı yaralanmaların bir kısmı yakalanmasını müteakip düzenlenen tıbbi raporlarla belgelenmiştir. Aynı zamanda, daha genel ifadelerle, kötü muameleye ilişkin olanlar dâhil, sunduğu delil ve argümanların, polis ve diğer "KKTC" görevlilerinin ifadelerine haddinden fazla itibar eden ulusal mahkemeler tarafından dikkate alınmadığını iddia etmiştir.
1. Kabul edilebilirlik
(a) Tarafların ifadeleri
(i) Hükümet
245. Hükümet söz konusu şikâyetiniç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olarak ilan edilmesi gerektiğini savunmuştur. Gözaltına alınan bir şüphelinin polis hakkındaki kötü muamele iddialarını tutukluluğu incelemek üzere hâkim önüne çıkarıldığında dile getirmesinin beklendiğini savunmuşlardır. Tutukluluk kararının alınması ve bunun hangi koşullarda verileceğinin belirlenmesinde yargıç aynı zamanda, maddi bir unsur olarak, şüphelinin polis tarafından kötü muameleye uğradığı şikâyetini dikkate alacak ve gerekmesi halinde kötü muamele iddialarının soruşturulması ve şüphelinin tıbbi muayenesi talimatını verecektir.
246. Hükümet, birinci başvuranın 13 Aralık 2000 tarihinde ilk defa yargıç önüne çıkarıldığında kötü muamele şikâyetinde bulunmadığını iddia etmiştir. Ancak 21 Aralık 2000 günü kefalet duruşması nedeniyle tekrar mahkemeye çıktığında avukatları, kendisini kaçıran şahıslar tarafından kötü muameleye uğradığını iddia etmiştir. Bu iddia, birinci başvuranın vücudunda tespit edilen tüm yaraların yakalama anında oluşan arbede sırasında meydana gelmiş olabileceğini, çünkü başvuranın buna güçlü bir şekilde direndiğini belirten Müfettiş Yardımcısı Ü.Ö. tarafından reddedilmiştir.Hükümet, kefalet duruşmasının sonunda "KKTC" Lefkoşa Kaza Mahkemesinin kefalet başvurusunu reddettiğini ve savcılık tarafından sunulan kanıtlara dayanarak birinci başvuranın kötü muamele iddialarını mesnetsiz bulduğunu belirtmiştir. Ne var ki birinci başvuran bu kararı temyiz etmemiştir.
247. Ek olarak, Hükümet kötü muamele iddialarının müteakip ceza kovuşturması sırasında Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesinin dikkatine getirilmiş olduğunu iddia etmiştir. Her iki tarafça sunulan kanıtların inandırıcılığını ölçen mahkeme, benzer şekilde birinci başvuranın yakalanması olayının savcılık tarafından ifade edilen şartlar altında gerçekleştiğini tespit etmiştir. Ancak, bu bulguya karşın, birinci başvuran yine Ağır Ceza Mahkemesi kararını temyize götürmemiştir. Hükümet, başvuranın kötü muamele iddiasının, kendisi hakkındaki suçlamalarla birlikte mahkemenin dikkatine getirilmiş olduğundan, Kıbrıslı Türk makamlarının kötü muamele iddiaları hakkında re’sen müteakip veya paralel bir resmi soruşturma başlatmayı gerekli görmediklerini vurgulamıştır.
248. Hükümet son olarak, birinci başvuranın,şüpheli polis memurları hakkında özel ceza davası açma veya saldırı suçuna karşı hukuk davası açma, yetkilileri bir soruşturma açmaya zorlayacak bir mandamus emirnamesi çıkartılması veya kendisine kötü muamelede bulunduğunu iddia ettiği memurlar hakkında bir disiplin şikâyetinde bulunma gibi kendisine tanınmış diğer bazı hukuk yollarına da başvurmamış olduğunu savunmuştur.
(ii) Başvuranlar ve müdahil üçüncü taraf
249. Birinci başvuran cevaben, kötü muamele iddiaları hakkında bir soruşturma yürütülmediğini ve söz konusu iddiaları kendisi aleyhine açılmış ceza yargılaması sırasında dile getirmiş olmasına rağmen Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesinin bunları dikkate almadığını ifade etmiştir. Bu nedenle, sadece hakkındaki suç isnadına ilişkin olan mahkemenin kararının temyiz edilmesi kötü muamele iddialarının tespitine hizmet etmeyecekti. Birinci başvuran ayrıca yukarıda 154 ve 155. paragraflarda tartışılan siyasi gerekçelerle, Hükümet tarafından öne sürülen hukuk yollarını tüketme yükümlülüğü altında bulunmadığı yönündeki genel savını tekrarlamıştır.
250. Kıbrıs Hükümeti, birinci başvuranın polise teslim edilmeden önce sivil giyimli şahıslar tarafından kötü muameleye uğradığını ulusal makamlar önünde sürekli savunduğunu ifade etmiştir. Hükümetin, birinci başvuranın söz konusu şikâyeti 13 Aralık 2000 tarihinde hâkimin dikkatine sunmadığı yönündeki iddiasına karşılık olarak, Kıbrıs Hükümeti, kendisine hâkim önünde olduğu söylenmediği ve bu aşamada hukuki danışmanlık sağlanmadığından başvuranın o anda herhangi bir şikâyette bulunma imkânına sahip olmadığını savunmuştur. Ne var ki kötü muamele iddiaları, birinci başvuranın avukatlarının desteğiyle tutukluluk duruşması için "KKTC" Lefkoşa Kaza Mahkemesine çıkarıldığı 21 Aralık 2000 tarihinde yargı makamlarının dikkatine getirilmiştir. Savunmacı Hükümet, Kaza Mahkemesinin kötü muamele iddialarının mesnetsiz olduğunu saptadığını savunmuş, ancak gerçekte söz konusu mahkeme tarafından böyle bir inceleme yapılmamış, Kaza Mahkemesi kararı aslında birinci başvuranın kefalet talebiyle sınırlı olmuştur. Birinci başvuranın Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi kararını temyize götürmesi gerektiği savına ilişkin olarak, Kıbrıs Hükümeti, diğer hususların yanında, temel hedefibirinci başvuran hakkındaki suçlamalara ilişkin tespit yapmak olan mahkeme önündeki ceza yargılamasında, kötü muamele konusunun sadece “tali” bir sorun olduğunu ve ilk derece mahkemesinin kötü muamele iddialarını incelemediğini belirtmiştir.Dolayısıyla birinci başvuranın söz konusu kararı temyiz etmemiş olması, mevcut şikâyetinin amaçları bağlamında önem taşımamaktadır.
(b) AİHM’nin değerlendirmesi
251.AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesine ilişkin geniş içtihadına atıfla, söz konusu hüküm gereği tüketilmesi gerekli hukuk yollarının, sadece mevcut ve etkili olan, iddia konusu ihlallere ilişkin ve iddia konusu ihlali telafi edebilecek yollar olduğunu hatırlatır (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Paksas - Litvanya [BD], no. 34932/04, § 75, ECHR 2011 (extracts)). Sözkonusu yolların ilgili tarihte teori ve pratikte etkili ve mevcut olduğu, yani bunların erişilebilir, başvuranın şikâyetleri bakımından telafi sağlamaya muktedir olduğu ve makul bir başarı şansı bulunduğu konusunda AİHM’nin ikna edilmesi, hukuk yollarının tüketilmediğini iddia eden savunmacı Hükümetin görevidir (bkz. Vučković ve Diğerleri, yukarıda anılan, §§ 74-77).
252. Savunmacı Hükümet tarafından öne sürülen belli hukuk yollarına gelince, AİHM öncelikle birinci başvuranın kendisine kötü muamelede bulunduklarını iddia ettiği memurlar aleyhine çeşitli hukuk ve idari davalar açabileceğini savunduklarını kaydeder. Ancak AİHM, devlet görevlileri tarafından kanun dışı güç kullanıldığı durumlarda, sorumluların tespit ve cezalandırılmasından ziyade sadece tazminat ödenmesini amaçlayan hukuki veya idari davaların AİHS’nin 3. maddesinin esasa ilişkin yönüne dayalı şikâyetler bağlamında telafi sağlayabilecek, yeterli ve etkili hukuk yolları olmadığını hatırlatır (bkz. Mocanu ve Diğerleri – Romanya [BD], nos. 10865/09, 45886/07 ve 32431/08, §§ 227 ve 234, ECHR 2014 (extracts)). Gücün hangi koşullar altında kullanıldığı konusunda taraflar arasında görüş ayrılığı bulunmasına karşın, somut davada birinci başvuranın vücudunda kaydedilen yaraların kendisi "KKTC" makamlarının kontrolündeyken ve onların kullandığı güç sonucu oluştuğu konusunda ihtilaf bulunmamaktadır. Bu koşullar altında birinci başvuran, şikayetlerine ilişkin olarak, Hükümetin gerektiğinde sorumluların tespit ve cezalandırılmasını sağlayabileceğini gösteremediği hukuki ve idari yolları takip etmediği için suçlanamaz (bkz., mutatis mutandis, Shchukin ve Diğerleri – Kıbrıs, no. 14030/03, § 82, 29 Temmuz 2010).
253. Birinci başvurana tanınmış cezai çarelere ilişkin olarak, AİHM başvuranın kötü muamele şikâyetlerini, avukatlarıyla görüştükten sonra bir hâkim önüne ilk çıkışı olan 21 Aralık 2000 tarihinde "KKTC" Lefkoşa Kaza Mahkemesinde dile getirdiğini ve bunu daha sonra Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi önündeki yargılamasında tekrar ettiğini kaydeder. AİHM’ye göre, söz konusu ifadeler, özellikle tıbbi raporlardaki bulgular ve polisin başvuranı yakalamak için bir miktar güç kullandığı yönündeki ikrarıdikkate alındığında yetkilileri, başvuranın iddialarını soruşturmak konusunda uyarmak için kendi içerisinde yeterli niteliktedir (bkz. Shchukin ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 85). Ancak AİHM, başvuranın kötü muamele iddiaları hakkında böyle bir soruşturma yapılmadığını kaydeder ki bu husus savunmacı Hükümet tarafından da reddedilmemiştir.
254. AİHM bu bağlamda Hükümetin, birinci başvuranın kötü muamele iddiasının, kendisi hakkında başlatılan kovuşturma bağlamında zaten mahkemenin dikkatine getirilmiş olduğundan ayrı bir soruşturmanın gerekli olmadığı savını kaydeder. Hükümet, hem tutukluluk duruşması sırasında "KKTC" Lefkoşa Kaza Mahkemesi, hem de müteakip ceza davası sırasında Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesinin birinci başvuranın kötü muamele iddialarını incelediğini ve bunları iddia makamı tarafından sunulan görüş ve deliller karşısında temelsiz bulduğunu iddia etmiştir. Her iki mahkemenin kararlarını temyize götürmemiş olduğundan birinci başvuran dolayısıyla kötü muamele iddialarına ilişkin mevcut hukuk yollarını tüketmemiştir.
255. AİHM’nin görüşüne göre, Hükümet tarafından ortaya konulan savlar mevcut dava koşullarında kabul edilemez. İlk olarak Hükümet, birinci başvuranın, kötü muamele iddialarını inandırıcı olmadığı gerekçesiyle reddettiği halde "KKTC" Lefkoşa Kaza Mahkemesi kararınıtemyiz etmediğini savunmuştur. Ancak AİHM, tarafına iletilen tutanaklardan, söz konusu mahkemenin başvuranın kötü muamele iddiaları hakkında hiçbir şekilde karar vermediğini, bunun yerine yaptığı incelemenin başvuran tarafından yapılan kefalet talebi ile sınırlı olduğunu görmektedir. Kaza Mahkemesinin başvuranın ifadelerinin inandırıcılık ve güvenilirlikten uzak olduğu tespiti, başvuranın kötü muamele iddialarına değil, sadece kefalet talebine ilişkin olarak sunduğu güvencelere işaret etmektedir. Bu koşullar altında ve başvuranların sadece iddia edilen ihlallerle ilişkili ve makul başarı şansı sunan yolları takip etmeleri beklendiğinden AİHM, birinci başvuranın tamamen kefalet talebi ve tutukluluk halinin devamına ilişkin bir kararı temyiz etmeyerek 3. maddeye dayalı şikâyetleriyle bağlantılı iç hukuk yollarını tüketmediği kanısında değildir.
256. AİHM, ikinci olarak, birinci başvuranın kötü muamele şikâyetiniGazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi önündeki ceza yargılaması sırasında da dile getirmiş olmasına ve mahkemenin hem başvuranı yakaladığı iddia edilen polis memurlarını hem de yakalanmasının ardından kendisini muayene eden doktorları tanık olarak dinleme imkânını bulmuş olmasına karşın söz konusu mahkeme önündeki yargılama ve ortaya çıkan kararın sadece başvuran hakkında yapılan suçlamalara ilişkin olduğunu kaydeder. İlk derece mahkemesi birinci başvuranın dile getirdiği kötü muamele iddiaları hakkında bir karar vermemiş veya iddiaya göre yakalanması sırasında kendisine karşı kullanılan gücün orantılı olup olmadığını incelememiştir. Bu koşullar altında AİHM, Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği kararın başvuranın 3. maddeye özgü şikâyetleri ile bağlantısız olduğunu değerlendirir.
257. Belirtilen hususlar ışığında AİHM, birinci başvuranın kötü muamele şikâyetlerinin esasını yetkili makamların dikkatine yeterince getirdiğini ve Hükümet tarafından öne sürülen diğer herhangi bir yola başvurmak zorunda olmadığını tespit etmiştir.
258. Dolayısıyla bu şikâyet iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilemez. AİHM ayrıca şikâyetin AİHS’nin 35/3 maddesi bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı veya herhangi bir başka gerekçe ile kabul edilemez olmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla şikâyet kabul edilebilir olarak ilan edilmelidir.
2. Esas
(a) Tarafların ifadeleri
259. Birinci başvuran kötü muamele iddialarını yinelemiş ve "KKTC" makamlarının kontrolü altındayken yaralanması hakkında inandırıcı ve ikna edici izahat sunma görevinin Türk Hükümetine ait olduğunu savunmuştur.
260. Hükümet, kendisini yakalamak için polisin bir miktar güç kullanmak zorunda kaldığını kabul etmesine karşın birinci başvurana kötü muamele yapıldığını reddetmiştir. Başvuranın yakalanmaktan kaçmaya çalıştığını ve “kaçmasını engellemek amacıyla meydana gelen tartışma ve mücadele sırasında ... yere düştüğünü ve etkisiz hale getirmek için üzerine basıldığını” ifade etmişlerdir; ancak gözaltına alınmasının sağlanması için gerekenden daha fazla güç kullanılmamıştır. Hükümet ayrıca birinci başvuran tarafından yapılan kötü muamele iddialarının uygun kanıtlarla desteklenmediğini iddia etmiştir; biri BM doktoru tarafından olmak üzere, yakalanmasının ardından yapılan tıbbi muayeneler kulaklarının arkasında ve göğsünde bazı yüzeysel çizikler ve sırt ve ensesinde hassasiyet tespit etmiştir. Bu yaralanmaların polise direnme sonucunda meydana gelmiş olması mümkün iken, ciddi dayak atıldığı iddiası ile kesinlikle uyumlu değildir. Hükümete göre, bundan daha önemlisi, birinci başvuranı 13 Aralık 2000 günü muayene eden Kıbrıslı Türk doktor E.A.’nın kendisine sivil bir tercüman vasıtasıyla şikayeti olup olmadığını sorduğunda başvuranın darp edildiğini belirtmemiş olmasıdır.
261. Kıbrıs Hükümeti büyük oranda birinci başvuranın argümanlarını tekrarlamış ve "KKTC" makamlarının, başvuranın tutumu zorunlu kılmadığı halde ona karşı ciddi miktarda güç kullandıklarını savunmuştur. Tıbbi muayeneler sırasında polis memurlarının mevcut olması nedeniyle doktorların değerlendirmelerinin yaralanmaların boyutu ve ciddiyetini tam olarak yansıtmadığına inanmak için de gerekçeler bulunmasına karşın, doktorların birinci başvuranın vücudunda tespit etikleri yaraların başvuranın anlatımı ile tamamen uyuştuğunu iddia etmişlerdir.
(b) AİHM’nin değerlendirmesi
262.AİHM, ilk olarak 13 Aralık ve BM doktoru tarafından verilen 14 Aralık 2000 tarihli tıbbi raporlara göre birinci başvuranın başının sol tarafında kulağının üzerinde, ikinci muayene sırasında büyük oranda inmiş olan 4 santimetrelik şişlik, sağ kulağının arkasında bir çizik ile göğsü boyunca ve sırtının her iki yanında kızarık ve hassas bölümler bulunduğunu gözlemler. 14 Aralık 2000 tarihli raporda aynı zamanda bel, sağ kalça ve ensede hassasiyet bulunduğu belirtilmiştir.
263. AİHM, savunmacı Hükümetin birinci başvuranın iddia ettiği gibi ağır şekilde dövülmesininvücudunda daha ciddi izler bırakacağını savunmuş olmasına karşın,13 ve 14 Aralık 2000 tarihli tıbbi raporlarda kayıtlı yaraların söz konusu muamelenin AİHS’nin 3. maddesine girmesi için yeterli olmadığını ileri sürmediklerini kaydeder. AİHM ayrıca,birinci başvuranın ilgili yaraları tam olarak hangi koşullarda aldığı konusunda taraflar farklı düşünmekle birlikte – ki Hükümet bunların başvuranın yakalanmaya direnmesi nedeniyle oluştuğunu iddia ederken başvuran "KKTC" görevlileri tarafından kaçırılırken maksatlı olarak dövüldüğünü ileri sürmüştür – "KKTC" görevlilerinin kontrolü altındayken ve yakalanması sırasında kullanılan güç sonucundayaralandığı konusunda ihtilaf bulunmadığını belirtir.13 ve 14 Aralık 2000 tarihli tıbbi raporlarda kayıtlı yaralar ve bunların oluştuğu koşullar dikkate alındığında AİHM bu şikâyetin AİHS’nin 3. maddesi bağlamında sorun teşkil edecek derecede ciddi nitelikte olduğunu tespit eder.
264. AİHM, 3. maddenin yakalama yapılması için güç kullanımını prensipte yasaklamadığını hatırlatır. Ancak bu güç sadece elzem durumlarda kullanılabilir ve hiçbir durumda aşırı olmamalıdır (Ivan Vasilev – Bulgaristan, no. 48130/99, § 63, 12 Nisan 2007 ve orada anılan kararlar). Önündeki birbiriyle çelişen ifadeler dikkate alındığında, birinci başvuranın yakalanmasında kullanılan gücün aşırı olup AİHS’nin 3. maddesini ihlal edip etmediğini belirleme görevi AİHM’ye düşmektedir. Bu özel sorun ulusal bir soruşturma veya değerlendirmeye konu edilmediğinden, AİHM önündeki, yukarıda anılan tıbbi raporlar ile birinci başvuran, onu yakaladığı iddia edilen polis memurları ve yakalanmanın ardından onu muayene eden doktorların ulusal yargılama sırasında verdikleri ifadelerden oluşan sınırlı kanıtlar temelinde bir sonuca varmak durumunda kalacaktır.
265. AİHM bu bağlamda birinci başvuranın olaylara ilişkin anlatımının hem ulusal hem de müteakip Strazburg yargılaması boyunca tutarlı olduğunu ve vücudunun çeşitli yerlerine oldukça ciddi şekilde darbe aldığı iddialarını içerdiğini kaydeder. İlk değerlendirmede AİHM, savunmacı Hükümetin, bu tür kuvvetli darbelerin vücudun ilgili yerlerinde hematom, morluk ve şişlikler gibi daha ciddi izler bırakmasının beklenebileceği yönündeki görüşünü paylaşmaktadır (bkz. Tüzün – Türkiye, no. 24164/07, § 37, 5 Kasım 2013). Özellikle, birinci başvuran silah dipçiğiyle sol kulağının üzerine, uygulanan güç sonucunda aracın dışına yuvarlanmasına ve bir süre bilincini kaybetmesine yol açacak kadar güçlü şekilde vurulduğunu iddia etmişse de (bkz. yukarıda 17. paragraf) AİHM, olaydan yaklaşık sekiz saat sonra yapılan tıbbi muayenede sadece sol kulağının üzerinde, kanamasız veya çiziksiz küçük bir şişlik tespit edildiğini kaydeder.Özel bir tedavi uygulanmamasına karşın ertesi gün bir BM doktoru tarafından yapılan ikinci muayene sırasında şişliğin neredeyse inmiş olduğu görülmekte, bu da başvuranın iddialarının doğruluğu hakkında şüphe uyandırmaktadır. AİHM ayrıca, birinci başvuranın, ağzının kanaması ve dişlerinin zarar görmesine yol açan, yüzüne şiddetli bir yumruk yediği iddiasına yönelik, sağlık raporlarından hiçbirinde söz konusu ağız yaralanmasına yer verilmediğini kaydeder. Benzer bir şekilde, birinci başvuranın kaburgalarına aldığı şiddetli darbe nedeniyle nefes almakta güçlük çektiği iddialarına ilişkin, sağlık uzmanları kaburga bölgesinde bahsekonu iddiayı destekleyebilecek önemli derecede bir yaralanmaya yer vermemiştir.
266. AİHM, birinci başvuranın muayenesinin polis memurları veya “KKTC” yetkilileri mevcutken yapıldığı, ki bu iddia Dr. E.A ve Dr. İ.A (bakınız yukarıda 63 ve 64. paragraflar) tarafından teyit edilmiş ve Hükümet tarafından başarılı bir şekilde çürütülememiştir, ve doktorların tüm şikayetlerini rapor etmediği iddialarını gözardı etmemektedir. Ancak bu iddialar tek başına, özellikle biri BM için çalışan iki ayrı doktor tarafından düzenlenen tıbbi raporlardaki tutarlılık göz önüne alındığında, birinci başvuranın kötü muameleye ilişkin iddialarını AİHM’nin doğru olarak kabul etmesi için yeterli değildir.
267. Birinci başvuranı yakaladığı iddia edilen iki polis memurunun cezai kovuşturmada verdikleri ifadelere gelince AİHM, bu ifadelerin, başvuranın yakalama sırasındaki arbededen yaralanmış olması gerektiğini belirtmekten öteye geçmeyen gelişigüzel açıklamalarla sınırlı kaldıklarını not etmektedir. Ayrıca bu ifadeler, çıkan arbedenin niteliğini ve başvuranın dizginlenmesi için kullanılan gücü ayrıntılı bir şekilde belirtmesi beklenebilecek bir yakalama tutanağı veya başka bir resmi raporla desteklenmemiştir. Dolayısıyla AİHM, özellikle de birinci başvuranın yakalanmaya direndiğini inkâr etmemiş olması nedeniyle polis memurlarının ifadelerinin birinci başvuranın nasıl yaralandığına ilişkin koşullara fazla ışık tutmadığını düşünmektedir.
268. Bu şartlar altında AİHM, başvuranın aldığı yaraların "KKTC" görevlileri tarafından yapılan kötü muamele veya orantısız gücün sonucu olduğunu gerekli kanıt standardına uygun olarak tespit edebilmesi için elinde yeterli bilgi bulunmadığı sonucuna varır. Dolayısıyla AİHS’nin 3. maddesi esas yönünden ihlal edilmemiştir.
269. Ancak AİHM, yukarıda belirtilen, 3. maddenin esastan ihlal edilmediği bulgusuna götüren, birinci başvuranın hangi koşullarda yaralandığına ışık tutacak yeterli kanıt bulunmayışının büyük oranda savunmacı Hükümetin AİHS’nin 3. maddesinde yer alan, kötü muamele şikâyetlerinin layıkıyla soruşturulması usul yükümlülüklerini gözardı etmesinden kaynaklanmış göründüğünü kaydeder (bkz. benzer bir dava için, Sapožkovs – Letonya, no. 8550/03, § 66, 11 Şubat 2014).Birinci başvuran, kötü muamele iddiaları hakkında soruşturma yapılmamasına ilişkin özel bir şikâyette bulunmamış olmakla birlikte, kötü muamele iddiasına dair olanlar dâhil olmak üzere,savları ve ifadelerinin yargı mercileri tarafından dikkate alınmadığını ve ulusal mahkemelerin polis ve diğer "KKTC" görevlilerinin ifadelerine “itibar ettiğini” AİHM önünde defalarca ifade etmiştir. Söz konusu iddialar ve somut davada 3. maddenin esasına dair tespit ile aynı hükmün usul yükümlülükleri arasındaki içsel bağ dikkate alındığında AİHM, savunmacı devletin bu yükümlülüklere uyumuna ilişkin bir inceleme yapmanın uygun olacağı kanaatindedir.
270. AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin, bir bireyin savunulabilir bir kötü muamele iddiasında bulunması halinde resmi bir soruşturma yapma pozitif yükümlülüğünü ortaya çıkardığını hatırlatır (bkz. Assenov ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 102). Böyle bir soruşturma, işkence veya başka bir kötü muamele yapıldığına dair yeterince açık emarelerin varlığı halinde, açıktan şikâyete gerek bulunmaksızın resen açılmalıdır (bkz. Members of the Gldani Congregation of Jehovah’s Witnesses ve Diğerleri – Gürcistan, no. 71156/01, § 97, 3 Mayıs 2007). Bu, aynı zamanda “eksiksiz” ve “etkili” olup sorumluların tespit ve cezalandırılmasına götürebilecek nitelikte olmalıdır (Gäfgen – Almanya [BD], no. 22978/05, § 117, ECHR 2010).
271. AİHM hâlihazırdayukarıdaki 257. paragrafta birinci başvuranın kötü muamele şikâyetlerinin esasını yargı mercilerinin dikkatine yeterli şekilde getirdiğini tespit etmiştir. AİHM’ye göre başvuranın ifadeleri, yakalanmasının ardından düzenlenen tıbbi raporlarda kayıtlı yaralarla birlikte, başvuranın yakalanması sırasında aşırı güç kullanımı veya kötü muameleye tabi olmuş olabileceği yönünde savunulabilir bir iddia oluşturmuş ve dolayısıyla resen soruşturma yapılması yükümlülüğünü tetiklemiştir (bkz. mutatis mutandis, Aksoy, yukarıda anılan, § 98-99, ECHR 1996-VI; Çakıcı – Türkiye [BD], no. 23657/94, § 112, ECHR 1999‑IV; Özbey – Türkiye (dec.), no. 31883/96, 8 Mart 2001; Arat – Türkiye, no. 10309/03, § 43, 10 Kasım 2009; ve Aysu – Türkiye, no. 44021/07, § 40, 13 Mart 2012). Ne var ki AİHM, savcılığın ilgili kötü muamele iddiaları hakkında bir soruşturma yapmadığını kaydeder, ki bu durumu Hükümet de reddetmemiştir. Dolayısıyla 3. madde şikâyetlerinin esasına dair sorular cevapsız kalmıştır. Hükümetin bu iddiaların birinci başvuranın kefalet talebini inceleyen "KKTC" Lefkoşa Kaza Mahkemesi ve daha sonra kendisini yargılayan Gazimağusa Ağır Ceza Mahkemesi tarafından değerlendirilerek reddedildiğini savunmasına karşın, AİHM ilgili duruşmaların tutanaklarından söz konusu mahkemelerin birinci başvuranın kötü muamele sorununu ne incelemiş ne de bu konuda bir hüküm vermiş olduğunu kaydeder (bkz. aynı zamanda bu bağlamdaki 255 ve 256. paragraflar).
272. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında AİHM, birinci başvuranın kötü muamele iddialarının ulusal makamlarca, AİHS’nin 3. maddesinin gerektirdiği etkili biçimde soruşturulmadığı sonucuna varır. Dolayısıyla AİHS’nin 3. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.
B. AİHS’nin 3. maddesine ilişkin kalan şikâyetler
273. Birinci başvuran, "KKTC"deki fiziki tutukluluk koşullarının AİHS’nin 3. maddesine aykırılık teşkil ettiği şikâyetinde bulunmuştur. Özellikle Saray polis karakolundaki ilk gözaltı dönemiyle bağlantılı olarak; konulduğu hücrenin çok dar ve sadece 1.80 x 1.20 metre genişliğinde olduğunu; hücrenin penceresinin camının olmayışı nedeniyle yağmurve soğuk havanın içeriye girdiğini; sürekli üşümesine rağmen kendisine sadece bir adet kirli battaniye verildiğini ve duvarların küflü olduğunu iddia etmiştir. Ek olarak içeride duş alma imkanı olmadığını ve karakolun tuvaletlerinin hijyene son derece aykırı olduğunu; sabun veya tuvalet kağıdı verilmediğini ve sifonun çalışmadığını belirtmiştir. Ayrıca şeker hastalığı nedeniyle sık idrara çıkmak durumunda olmasına rağmen bazı zamanlarda polis, hücreden dışarı çıkarak tuvalete gitmesine izin vermemiştir. Bu nedenle hücrede idrarını yapmak için bir plastik şişe kullanmıştır. Ayrıca Saray polis karakolunda geçirdiği ilk iki gün neredeyse hiç yemek verilmemesinden şikâyetçi olmuştur; sonrasında ise ailesinin gönderdiği para ile kantinden yiyecek almıştır.
274. Birinci başvuran ayrıca şeker hastası olduğunu bildikleri halde, ilgili mercilerin kendisini tuttukları dönemde yeterli tıbbi bakım hizmeti sunmamalarından şikâyetçi olmuştur.
275. Savunmacı Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin genel ön itirazlarına ek olarak (bkz. yukarıda 152. paragraf) birinci başvuranın bu başlık altındaki iddialarını reddetmiş ve tutulma koşullarının meşru bir muamele veya ceza ile bağlantılı kaçınılmaz sonuçların ötesine geçmediğini savunmuştur.Birincibaşvuranın UNFICYP tarafından atananlar dâhil doktorlar tarafından düzenli olarak muayene edildiğini de savunmuşlardır. Başvuranın diyabetik durumu tutukluluğundan önce de mevcuttu ve durumunun kötüye gitmemesi amacıyla kendisine uzman doktorlar tarafından yeterli tıbbi bakım hizmeti verilmiştir. Ancak kendisi, yazılan ilaçları almayı sıklıkla reddetmiştir.
276. Kıbrıs Hükümeti birinci başvuranın iddialarını tekrarlamıştır.
277. AİHM, birinci başvuranın bu başlık altındaki şikâyetleri, aşağıda belirtilen gerekçelerle her halükarda kabul edilemez olduğundan savunmacı Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin ön itirazını incelemeyi gerekli görmemektedir.
1. Fiziki tutulma koşulları
278. AİHM, 3. maddenin devlete kişinin insan onuruna saygıyla uyumlu koşullar altında tutulması, tutuklama tedbirinin uygulanış şekli ve yönteminin kişiyi tutuklamanın doğasında olan, kaçınılmaz ıstırap düzeyini aşan derecede sıkıntı ve güçlüğe tabi tutmaması ve hapsedilmenin pratik gerekleri bakımından, kişinin sağlık ve esenliğinin yeterince güvence altına alınmasının sağlanması yönünde bir pozitif yükümlülük yüklediğini hatırlatır (bkz. Kudła – Polonya [BD], no. 30210/96, § 94, ECHR 2000-XI, ve Rivière – Fransa, no. 33834/03, § 62, 11 Temmuz 2006). Tutulma koşulları değerlendirilirken, söz konusu koşulların kümülatif etkileriyle birlikte başvuran tarafından ortaya atılan özel iddialar dikkate alınmalıdır (bkz. Dougoz – Yunanistan, no. 40907/98, § 46, ECHR 2001‑II).
279. AİHM aynı zamanda, tutukluluk koşullarına ilişkin davalarda başvuranların prensipte şikâyetçi oldukları olguların detaylı ve tutarlı bir anlatımını göndermeleri ve mümkün olduğunca bu şikâyetlerine dair birtakım kanıtlar sunmalarının beklendiğini, AİHM’nin şikâyetlerin kabul edilebilirlik ve esasını bu şekilde belirleyebileceğini hatırlatır (bkz. adı geçen karar ve daha fazla atıf içeren Visloguzov – Ukrayna, no. 32362/02, § 45, 20 Mayıs 2010).
280. Mevcut davanın koşullarına dönülecek olursa, AİHM 13 Aralık 2000 tarihinde yakalanmasının ardından birinci başvuranın ilk olarak Saray polis karakolunda sekiz gün süre ile tutulduğunu gözlemler. Sonrasında Lefkoşa Merkez Cezaevine nakledilmiş ve serbest bırakıldığı 26 Nisan 2001 tarihine dek burada tutulmuştur.
281. AİHM ilk olarak, birinci başvuranın Lefkoşa Merkez Cezaevindeki fiziki tutukluluk koşullarına ilişkin hiçbir bilgi sunmadığını kaydeder. Dolayısıyla şikâyetin bu kısmı mesnetsiz kalmaktadır ve AİHS’nin 35/3 ve 35/4 maddeleri uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğundan kabul edilemez olarak ilan edilmelidir.
282. İlk olarak tutulduğu Saray polis karakoluna ilişkin şikâyetlerinde ise AİHM, başvuranın söz konusu nezarethanedeki fiziki koşulların ve bu koşulların kendisine nasıl şahsi bir ıstırap yaşattığının oldukça ayrıntılı bir tarifini sunduğunu saptamıştır. Ancak, iddialarını desteklemek üzere hiçbir kanıt sunamamıştır.
283. AİHM, fiziki tutulma koşulları hakkındaki bilginin ulusal makamların elindeki bilgilerden olduğunu ve dolayısıyla başvuranların bu bağlamdaki bir şikâyeti desteklemek amacıyla kanıt elde etmekte belli güçlükler yaşayabileceklerini kabul etmekle birlikte (bkz. Aden Ahmed – Malta, no. 55352/12, § 89, 23 Temmuz 2013), yine de iddialarını koşulların elverdiği düzeyde güçlendirmeleri beklenmektedir. AİHM benzer durumlarda örneğin başvuranların iddialarını desteklemek üzere sunduğu, diğer mahpusların yazılı beyanlarını (bkz. Visloguzov, yukarıda anılan, § 45) veya bu hususların şikayetin tam dayanaklı olarak ilan edilmesine yetecek ve ispat yükünü Hükümete çevirecek kanıtlar olarak ulusal makamların dikkatine getirildiğini gösteren belgeleri değerlendirmeye almıştır (bkz. Daniliuc – Romanya (dec.), no. 7262/06, § 53, 2 Ekim 2012, ve Aleksandr Vladimirovich Smirnov – Ukrayna,no. 69250/11, § 47, 13 Mart 2014).AİHM, birinci başvuranın malum dil engeli ve hücresini başka biriyle paylaşmamış olması nedeniyle diğer mahpuslardan ifadeler aktarmak konusunda anlaşılabilir sorunlarla karşılaşmış olması mümkün olmakla birlikte, en azından fiziki tutulma koşullarının detaylı tarifini içeren ve kendisi veya avukatları tarafından herhangi bir ulusal makama yapılan şikâyetin bir kopyasının ibraz edilebileceğini kaydeder. Ancak birinci başvuran, şikâyetleriniyetkililere ve hatta avukatına veya kendisini Saray polis karakolunda birkaç defa ziyaret eden BM görevlilerine ilettiğini gösteren herhangi bir kanıt sunmamış, bu da iddialarının inandırıcılığı konusunda kaçınılmaz olarak şüpheler doğurmuştur (bkz. Bragin – Rusya (dec.), no. 8258/06, 28 Ocak 2010).AİHM bu bağlamda özellikle birinci başvuranın iddiaya göre Kıbrıslı Türk polisine teslim edilmesinden itibaren gördüğü muamele konusunda şikâyeti olmadığını söylediği ve kötü tutulma koşulları iddiasına değinmediği aktarılan BM müfettişinin 14 Aralık 2000 tarihli raporunu dikkate alır (bkz. yukarıda 30. paragraf).
284. AİHM ayrıca başvuranın Saray polis karakolundaki tutulma koşullarına ilişkin ifadelerinin, AİÖK raporları veya muteber sivil toplum kuruluşları gibi, AİHM tarafından tutulma koşullarının değerlendirilmesi için güvenilir bir dayanak oluşturmada sıklıkla kullanılan diğer güvenilir kaynaklarca da teyit edilemediğini kaydeder (bkz. örneğin, Kehayov – Bulgaristan, no. 41035/98, § 66, 18 Ocak 2005).
285. Yukarıda belirtilenler ışığında AİHM, birinci başvuranın Saray polis karakolundaki kötü fiziki tutulma koşullarına ilişkin olarak ilk bakışta haklı bir tez ortaya koyduğu sonucuna ulaşacak bir pozisyonda değildir. Dolayısıyla başvurunun bu kısmı AİHS’nin 35/3 ve 35/4 maddeleri uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedilmelidir.
2. Yetersiz tıbbi yardım
286. AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin devlete özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin, örneğin gerekli tıbbi desteği sağlayarak fiziki sağlığının korunması için bir yükümlülük yüklediğini hatırlatır (Mouisel – Fransa, no. 67263/01, § 40, ECHR 2002‑IX, ve Kudła, yukarıda anılan, §§ 93-94). Dolayısıyla uygun tıbbi bakımın bulunmayışı ve daha genel olarak hasta bir şahsın uygun olmayan koşullarda tutulması prensipte 3. maddeye aykırı bir muamele anlamına gelebilecektir (bkz. İlhan – Türkiye [BD], no. 22277/93, § 87, ECHR 2000-VII). Yetkililerin, denetimlerindeki bir mahpus karşısındaki sağlık yükümlülüklerinden kurtulup kurtulmadıklarının belirlenmesinde AİHM’nin görevi, sağlık durumu ve “hapsedilmenin pratik gerekleri”ışığında mahpusa sağlanan tıbbi hizmetlerin kalitesini değerlendirmek ve belli bir davanın koşullarında uygulanan sağlık standardının mahpusun insan onuru ile uyumlu olup olmadığını belirlemektir (bkz. örneğin, daha fazla atıf içeren Kaverzin – Ukrayna, no. 23893/03, § 138, 15 Mayıs 2012).
287. Ancak AİHM, kötü muamelenin 3. madde kapsamına girmesi için asgari ağırlık düzeyine ulaşmış olması gerektiğini de hatırlatır. Bu asgarinin değerlendirilmesi, kaçınılmaz olarak görecelidir: muamelenin niteliği ve bağlamı, uygulandığı şekil ve yöntem, süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazı durumlarda mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi, davanın tüm koşullarına bağlıdır (bkz. Kudła, yukarıda anılan, §91). Ayrıca bir mahpusa düzgün tıbbi yardım sağlanamaması, fiziksel veya ruhsal durumuna gerçek bir zarar verilmemesi veya belli bir şiddette önlenebilir bir ıstırabın veya böyle bir zarar veya ıstıraba ilişkin yakın tehlikenin bulunmaması durumunda 3. madde kapsamına girmeyecektir (bkz. örneğin, Mikalauskas – Malta, no. 4458/10, § 63, 23 Temmuz 2013).
288. AİHM, mevcut davada birinci başvuranın yakalanmasından önceki yaklaşık dört yıl boyunca tip 2 diyabet hastası olup uyduğu diyet vasıtasıyla rahatsızlığını genellikle kontrol altında tuttuğunu kaydeder. Gözaltına alınmasından kısa bir süre sonra polis memurlarını rahatsızlığı konusunda bilgilendirmiştir. Onlar da kendisini hastaneye götürmüş, burada kan şekeri seviyesi ölçülmüş ve diyabet ilacı yazılmıştır. Başvuranı gözaltına alındıktan bir gün sonra muayene eden UNFICYP sağlık görevlisi, diyabet rahatsızlığı nedeniyle başvurana ilaç verildiğini kaydetmiştir. Ayrıca kan şekeri ölçme seti sağlanması için girişimde bulunulduğunu belirtmiştir.
289. Tarafların ilettiği belgelerden birinci başvuranın, tutuklanmasından serbest kaldığı tarihe kadar, aralarında üç farklı UNFICYP sağlık görevlisi ile iç hastalıkları ve endokrinoloji alanlarında iki uzmanın da yer aldığı, diyabet hastalığını ve genel sağlık durumunu takip etmek için düzenli muayene yapan ve başvuranın ihtiyaçları doğrultusunda bir tedavi planı uygulayan doktorların tıbbi denetimi altında bulunduğu görülmektedir. AİHM, bir mahpusun doktor tarafından görülmesi ve belli bir tedavi uygulanmasının tek başına tıbbi yardımın yeterli olduğu sonucuna otomatik olarak götürmeyeceğini kabul etmektedir (bkz. Hummatov – Azerbaycan, no. 9852/03 ve 13413/04, § 116, 29 Kasım 2007). Yine de dava dosyasındaki bilgilere dayanarak AİHM, somut davada birinci başvuranın durumunun, kendisini sıklıkla muayene eden doktorlar tarafından kapsamlı bir şekilde takip edildiği ve cezaevi yetkililerinin kendisinin tıbbi tedavi ihtiyaçlarına genellikle yeterli cevap verdiği kanaatindedir. Tutukluluğu boyunca başvuran tarafından, cezaevi yetkililerinin tıbbi ihtiyaçlarını dikkate almadığı yönünde herhangi bir şikâyet dile getirildiğine dair kanıt bulunmamaktadır. Ayrıca birinci başvuranı muayene eden doktorlar başvuranın tatmin edici bir tedavi gördüğünü ve rahatsızlığının gerekleri doğrultusunda bir diyete uyduğunu çeşitli defalar açıkça dile getirmiştir.
290. AİHM, başvuranın şeker hastalığının tutukluluğu sırasında bir şekilde kötüye gitmiş görüldüğünü kaydeder. Ancak BM tarafından görevlendirilen doktorlar tarafından AİHM’e sunulan çok sayıda tıbbi rapor, başvuranın, özellikle tutukluluğunun ilk aylarında uzmanlar tarafından yazılan tedaviye uymayı reddettiğinden, kötüleşen durumundan büyük oranda kendisinin sorumlu olduğunu göstermiştir (bkz. yukarıda 87 ila 105. paragraflar). AİHM aynı zamanda yetkililerin başvuranı, işbirliği yapmayan tavrı nedeniyle tıbbi destekten yoksun bırakmadıklarını kaydeder. Sadece doktorların sık ziyaretleri sürmemiş, bir noktada hastaneye de yatırılmış, burada rahatsızlığının yakından takip edilmesi ve uygun bir tedavi sürecinin uygulanması için yaklaşık bir hafta kalmış, ancak kendi haline bırakıldığında tedaviye gereği gibi uymamıştır.
291. Birinci başvuranın tahliye edildikten sonra aldığı tıbbi raporlar dâhil olmak üzere elindeki tüm kanıtları inceleyen AİHM, kendisine tutukluluğu sırasında sağlanan tıbbi desteğin yetersiz olduğu, bu süre içerisinde sağlık durumunun mevcut tıbbi rahatsızlığının doğal akışı ötesinde ciddi anlamda kötüleştiği veya yetersiz tıbbi bakım sonucunda yoğun ıstırap çektiği sonucuna varmak için dayanak tespit etmemiştir (bkz. mutatis mutandis, Grishin – Rusya, no. 30983/02, §§ 78-79, 15 Kasım 2007, ve Austrianu – Romanya, no. 16117/02, § 92, 12 Şubat 2013). Dolayısıyla başvurunun bu kısmı da AİHS’nin 35/3 ve 35/4 maddeleri uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olduğundan reddedilmelidir.
VII. AİHS’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
292. Birinci başvuran, yakalanma şeklinin AİHS’nin 8. maddesine aykırı olarak, özel hayata saygı gösterilmesi hakkına ihlal teşkil ettiği yönünde bir şikâyette bulunmuştur. Ayrıca tutukluluğu sırasında ulusal makamlar tarafından tabi tutulduğu, devamlı takip edilerek korkutulması ve ailesi, avukatları ve BM yetkilileri ile dâhil olmak üzere telefon görüşmesi yapma ve ziyaretçilerle görüşme haklarının kısıtlanması veya tamamen reddedilmesi gibi kısıtlamaların AİHS’nin 8 ve 10. maddeleri bağlamındaki haklarını ihlal ettiğini savunmuştur. Bu bağlamda ziyaretçi kabul etme ve telefon konuşması yapmaya ilişkin olarak diğer mahpuslarla eşit haklara sahip olmadığını ve ziyaretlerinin her zaman takip altında olduğunu iddia etmiştir.
293. Kalan başvuranlar, birinci başvuranın tutukluluğu boyunca tabi olduğu yukarıda belirtilen kısıtlamalar ve aynı zamanda hukuksuz olarak tutuklanması ve özgürlüğünden mahrum bırakılmasının kendilerinin de AİHS’nin 8 ile 10. maddelerinde tanımlı haklarını ihlal ettiğini iddia etmişlerdir. Özellikle birinci başvuranın tutukluluğunun bazı dönemlerinde kendisiyle hiçbir temas kurmalarına izin verilmediğini iddia etmişlerdir.
294. AİHM öncelikle başvuranların şikâyetlerinin sadece, metni aşağıda çıkarılan AİHS’nin 8. maddesi bağlamında incelenmesi gerektiğini kaydeder:
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratikbir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkeninekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesininönlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak veözgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumundasöz konusu olabilir.”
295. Başvuranlar tarafından 8. maddeye dayalı olarak iletilen şikâyetler iki kısımlıdır: (i) birinci başvuranın hukuksuz olarak kaçırılması ve sonrasında tutulmasından kaynaklı şikâyetler ve (ii) birinci başvuranın tutukluluğu sırasında özel ve aile hayatları üzerine konulduğunu iddia ettikleri çeşitli kısıtlamalara ilişkin şikâyetler.
A. Birinci başvuranın kaçırıldığı iddiası ve müteakip tutukluluğa ilişkin şikâyetler
296. Hükümet, birinci başvuranın yakalanma ve tutuklanmasına dair şikâyetlere ilişkin olarak ikinci ila on üçüncü başvuranların mağdur statüsüne sahip olmadıklarını savunmuştur.
297. Başvuranlar ile müdahil üçüncü taraf bu şikâyetin kabul edilebilirliğine dair yorum yapmamıştır.
298. AİHM, mevcut şikâyet aşağıda açıklanacak nedenlerle her halükarda kabul edilemez olduğundan Hükümetin ön itirazı hakkında bir karar vermeyi gerekli görmemektedir.
299. AİHM bu bağlamda birinci başvuranın yakalanması ve müteakip tutukluluğuna ilişkin koşullara dair şikâyetlerinin AİHS’nin 3 ve 5/1 maddeleri altında dile getirilen şikâyetlerde irdelendiğini ve dolayısıyla bu başlık altında ayrı bir inceleme gerektirmediğini kaydeder.
300. Bu başlık altında kalan başvuranların şikâyetlerine ilişkin olarak AİHM, söz konusu başvuranların birinci başvuranın yakalanması ve müteakip tutukluluğunun getirdiği özel koşulların 8. madde bağlamındaki haklarını nasıl ihlal ettiğini hiçbir şekilde desteklemediklerini kaydeder. Sonuç olarak başvurunun bu kısmı AİHS’nin 35/3 ve 35/4 maddeleri uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olduğundan reddedilmelidir.
B. Birinci başvuranın tutukluluğu sırasında özel ve aile hayatı üzerindeki kısıtlamalar
301. Hükümet başvuranların argümanlarını reddetmiş ve iletişime müdahale, ziyaretlerin izlenmesi veya korkutma iddialarının esasının bulunmadığını ifade etmiştir. Özellikle ikinci ile on üçüncü başvuranların birinci başvuranı cezaevinde, tüm tutuklulara eşit şekilde uygulanan, cezaevi ziyaretlerine ilişkin geçerli kural ve düzenlemelere uygun olarak ziyaret etmekte ve herhangi bir “izleme”ye tabi olmadan iletişim kurmakta serbest olduklarını savunmuştur.
302. Müdahil üçüncü taraf olarak Kıbrıs Hükümeti başvuranların bu bağlamdaki iddialarını yinelemiştir.
303. AİHM tutuklamanın, kişiyi özgürlüğünden mahrum bırakan diğer tüm tedbirler gibi,doğası gereği özel ve aile hayatına yönelik kısıtlamaları beraberinde getirdiğini hatırlatır. Mahpusların dış dünya ile temaslarında bir miktar denetimin gerekli olduğu ve tek başına AİHS’ye aykırı olmadığı AİHM tarafından tespit edilmiştir (bkz. Kalashnikov – Rusya (dec.), no. 47095/99, ECHR 2001‑XI (extracts), ve Aliev – Ukrayna,no. 41220/98, § 187, 29 Nisan 2003). Ne var ki AİHM aynı zamanda yetkililerin yakın akrabalar ile temas kurmasına izin vermeleri ve gerektiğinde bu konuda destek sağlamalarının bir mahpusun aile hayatına saygı gösterilmesi hakkının vazgeçilmez bir parçası olarak görür (bkz. örneğin, Trosin – Ukrayna, no. 39758/05, § 39, 23 Şubat 2012).
304. Bunu belirtmekle birlikte AİHM, başvuranların yerine getirilmediğini iddia etikleri aile ziyaretleri veya aile ve arkadaşlarıyla diğer iletişim şekil ve yollarını talep ettiklerine dair yeterli kanıt sunamadıkları durumlarda devletin mahpusların 8. madde haklarına müdahalesinin bulunmadığını tespit etmiştir (bkz. Čistiakov – Letonya, no. 67275/01, § 86, 8 Şubat 2007; Savenkovas – Litvanya, no. 871/02, § 101, 18 Kasım 2008; ve Epners-Gefners – Letonya, no. 37862/02, § 65, 29 May 2012).
305. Elindeki kanıtlara dönecek olursa AİHM, başvuranların aile ziyaretlerine ilişkin aşağıdaki kısıtlamalardan şikayetçi olduklarını kaydeder: (i) bazı ziyaret taleplerinin geri çevrilmesi; (ii) telefon görüşmesi hakkının kullandırılmaması; ve (iii) ziyaretlerin izlenmesi.
306. İddia edilen kısıtlamaların ilk ikisine ilişkin olarak AİHM, bunların 8. madde kapsamına getirilmesi için başvuranların, reddedildiğini iddia ettikleri ziyaret ve telefon görüşmeleri için gerçekten izin istedikleri yönünde kanıt sunmaları gerektiğini ancak bunu yapmadıklarını tespit eder (bkz. Zinchenko – Ukrayna, no. 63763/11, § 100, 13 Mart 2014). Ayrıca dava dosyasından, ne birinci ne de diğer başvuranların ziyaret veya telefonla temas kurma haklarına dair karşılaştıklarını iddia ettikleri kısıtlamalara karşı ulusal makamlara şikâyette bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu konuları sık görüştükleri birinci başvuranın avukatları veya BM yetkililerinin de dikkatine getirmedikleri görülmektedir. AİHM, yaklaşık dört ay tutuklu kalan birinci başvuranın haftada en az iki defa bir saat süre ile aile üyeleri ve arkadaşları tarafından ziyaret edilmesine, ziyaretçi sayısı, yakınlık derecesi veya fiziki temasla ilgili görünen herhangi bir kısıtlama olmadan izin verildiğini kaydeder. Dava dosyasındaki bilgilere göre başvuranlar sadece Paskalya tatili sırasında bir defa özel ziyaret talebinde bulunmuşlar, bu da cezaevi yönetimi tarafından kabul edilmiştir.
307. Ayrıca, başvuranlar ziyaretlerinin cezaevi görevlileri tarafından izlenmesinden şikâyet etmiş olsa da, elindeki delillerin AİHM’yi söz konusu izlemenin şekli veya başvuranların konuşmalarının gerçekte dinlenip dinlenmediğinin hiçbir kesinlikle tespitine imkân vermemesinedeniyle bu tür bir izlemenin iletişimlerinin mahremiyetini etkileyip etkilemediği veya hangi boyutta etkilediği net değildir (bkz. mutatis mutandis, Trosin, yukarıda anılan, § 46).
308. Bu şartlar altında AİHM, birinci başvuranın tutuklu olduğu dört aylık dönemde cezaevi yönetiminin başvuranların birbirleriyle yakın temasta olma çabalarına orantısız şekilde güçlük çıkardığı sonucuna varmak için dayanak görmemektedir.
309. Birinci başvuran tutukluluğu sırasında korkutulduğunu iddia etmiş olsa da iddia konusu korkutmanın neye yol açtığını açıklamamış ve iddiasını desteklemek için kanıt sunmamıştır. BM görevlileri tarafından yapılan ziyaretlerin kısıtlandığı ve/veya izlendiği savı da benzer şekilde desteksizdir; bu ziyaretlerin nasıl izlendiği, ne zaman kısıtlandığı ve bu tür resmi ziyaretlerin neden özel hayatının bir parçası olduğu açık değildir. Avukatları tarafından yapılan bazı ziyaretlerin izlendiğine ilişkin olarak AİHM, bu sorunun yukarıda AİHS’nin 5/4 maddesi altında ele alındığını ve bu başlık altında ayrı bir incelemeye gerek duyulmadığını kaydeder.
310. Yukarıda belirtilenler ışığında AİHM, başvuranların özel ve aile hayatlarına saygı haklarının AİHS’nin 8. madde gereklerine aykırı olarak haksız şekilde kısıtlandığı sonucuna varmak için yeterli gerekçeye sahip değildir (bkz. mutatis mutandis, Savenkovas, yukarıda anılan, § 101; Epners-Gefners, yukarıda anılan, § 65; ve Zinchenko, yukarıda anılan, § 101). Dolayısıyla AİHM Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin genel ön itirazının incelenmesini gereksiz bulmakta ve başvurunun bu kısmını AİHS’nin 35/3 (a) ve 35/4 maddeleri uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddetmektedir.
VIII. AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
311. Birinci başvuran, 2, 3, 5, 6 ve 8. maddelerde tanımlı haklarının esastan ihlalinin birKıbrıslı Rum olarak karşılaştığı ayrımcılığın sonucu olduğu, bunun da AİHS’nin 14. maddesinin ihlalini ortaya çıkardığı yönünde şikâyette bulunmuştur.
312. Hükümet bu iddiayı reddetmiştir.
313. AİHM’nin AİHS’nin 14. maddesine ilişkin yerleşmiş içtihadı ışığında, tarafına iletilmiş delillerin incelenmesi, söz konusu hükmün ihlal edildiğine dair herhangi bir belirti ortaya çıkarmamaktadır. Dolayısıyla başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve AİHS’nin 35/3 (a) ve 35/4 maddeleri uyarınca kabul edilemez olarak ilan edilmelidir.
IX. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
314. AİHS’nin 41. maddesi şu şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
315. Başvuranlar adil tazmin için talepte bulunmamıştır. Dolayısıyla AİHM, birinci başvurana bu nedenle herhangi bir meblağ ödenmesini gerekli görmemektedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLEHükümetin birinci başvuranın tutukluluğunun hukuksuzluğu (Madde 5/1) ve bu tutukluluğun hukuka uygunluğuna itiraz etmeye yönelik etkili hukuk yollarının bulunmayışına (Madde 5/4) ilişkin şikâyetleriyle bağlantılı olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğine yönelik itirazının Madde 5/4’e dayalı şikâyetin esası ile birleştirilmesine ve reddine;Birinci başvuranın yakalanması sırasında kötü muameleye uğradığına ilişkin, 3. maddeye dayalı şikâyetler ile Madde 5/1 ve 5/4’e dayalı şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;AİHS’nin 5/2 maddesine dayalı şikâyetin kabul edilebilirlik ve esasının incelenmesine gerek bulunmadığına;Başvurunun kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;AİHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;AİHS’nin 5/1 maddesinin ihlal edilmediğine;AİHS’nin 3. maddesinin esasa ilişkin yönünün ihlal edilmediğine;AİHS’nin 3. maddesinin usule ilişkin yönünün ihlal edildiğine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 2 Haziran 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithAndrás Sajó
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
[1] adresinde 9. paragrafa bakınız.
[2] Dikelya Egemen Üs Bölgesi, 1960 Kuruluş Antlaşması uyarınca korunmuş iki Egemen Üs Bölgesinden biridir ve Birleşik Krallık’ın münhasır egemenlik ve yetki alanında bulunmaya devam etmektedir. Egemen Üs Bölgeleri kendi yönetimi ile kolluk kuvvetine sahiptir. Emniyet Müdürü, Emniyet Müdür Yardımcısı ve iki Tümen Komutanı dışında kalan tüm görevliler Kıbrıslı Türk ve Rumlardan istihdam edilmektedir (Egemen Üs Bölgesi’nin adlı resmi İnternet sitesine bakınız)
[3] Hem Kıbrıs Cumhuriyeti’nde hem de “KKTC”de trafik soldan akmaktadır.
[4] Eski İngiliz askeri alanı.
[5] SBA kolluk gücü, Egemen Üs Bölgesi hukuku kapsamında yetki alanına sahip bağımsız bir kolluk teşkilatıdır ve Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı Kolluk Kuvveti tarafından finanse edilmesine rağmen bahsedilen Bakanlığa bağlı değildir. Emniyet Müdürü, Emniyet Müdür Yardımcısı ve Bölge Komutanları haricindeki tüm yetkililer çeşitli soruşturma, koruma ve tespit sorumluluklarıyla ilgilenmek içinbölgesel olarak istihdam edilen ve Birleşik Krallık kolluk standartlarında eğitilen ve donatılan Kıbrıslı Rum ve Türklerdir. (Detaylı bilgi için: ).
Full & Egal Universal Law Academy