AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ILICAK / TÜRKİYE DAVASI (No. 2)
(Başvuru No. 1210/17)
KARAR
Madde 5 § 1 • Bir gazetecinin, suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesi için inandırıcı nedenler bulunmadan hukuka aykırı olarak tutuklanması
Madde 5 § 4 • Olağanüstü hal sırasında on beş ay iki gün süren tutukluluğun Anayasa Mahkemesi tarafından kısa süre içinde denetimi • Olağan bir durumda “kısa” olarak kabul edilmeyen süre
Madde 10 • İfade özgürlüğü • Müdahalenin yasallığını etkileyen tutukluluğun hukuka aykırılığı
STRAZBURG
14 Aralık 2021
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Ilıcak/Türkiye (No. 2) davasında,
Başkan
Jon Fridrik Kjølbro,
Hâkimler
Carlo Ranzoni,
Aleš Pejchal,
Valeriu Griţco,
Branko Lubarda,
Marko Bošnjak,
Saadet Yüksel,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Türk vatandaşı Ayşe Nazlı Ilıcak’ın (“başvuran”) 19 Aralık 2016 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 1210/17),
Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkraları ile 10. maddesine ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı,
Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuran tarafından bu görüşlere cevaben sunulan görüşleri,
Yargılamaya katılma hakkını kullanan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri (“İnsan Hakları Komiseri”) tarafından alınan yazılı görüşleri (Sözleşme’nin 36. maddesinin 3. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44. maddesinin 2. fıkrası),
Bölüm Başkanı’nın müdahil olmasına izin verdiği Birleşmiş Milletler Düşünce ve İfade Özgürlüğünün Geliştirilmesi ve Korunmasına İlişkin Özel Raportörün (“Özel Raportör”) ve Sözleşme’nin 36. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44. maddesinin 3. fıkrası uyarınca Bölüm Başkanı’nın izni üzerine müştereken müdahil olan, ARTICLE 19, Avrupa Gazeteciler Derneği, Gazetecileri Koruma Komitesi, Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi, Avrupa Gazeteciler Federasyonu, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Sansür Endeksi, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, Uluslararası Basın Enstitüsü, Uluslararası Kıdemli Avukatlar Projesi, Media Defence, Uluslararası PEN Kulübü ve Sınır Tanımayan Gazeteciler olmak üzere söz konusu sivil toplum kuruluşlarının sunduğu görüşleri dikkate alarak
16 Kasım 2021 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
1. Dava, siyasi gazeteci ve köşe yazarı başvuranın tutuklanması ve tutukluluk halinin devamı ile ilgilidir. Söz konusu tedbirlerin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle alındığı kanaatine varan ilgili, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkralarının ve 10. maddesinin ihlalinden şikâyetçi olmaktadır.
OLAY VE OLGULAR
2. Başvuran, 1944 doğumludur ve İstanbul ve Bodrum’da ikamet etmektedir. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat M. Hasbek tarafından temsil edilmiştir.
3. Hükümet, kendi görevlisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
4. Başvuran, Türkiye’de tanınmış bir gazeteci, köşe yazarı ve editördür. Aynı zamanda, 2001 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan bir siyasi parti olan Fazilet Partisi’nin milletvekiliydi. Başvuran, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden önce, olağanüstü hal kapsamında 27 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca kapatılan Can Erzincan TV isimli televizyon kanalında bir siyasi tartışma programı sunmaktaydı.
Başvuran, 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılan darbe girişiminden önceki yıllarda, iktidardaki Hükümetin yürüttüğü politikalar hakkındaki eleştirel bakış açısıyla tanınmaktaydı.
17-25 Aralık 2013 Olayları5. 17-25 Aralık 2013 tarihleri arasında, yürütülen bir soruşturma çerçevesinde iktidar partisinin yakın çevreleri önemli bir yakalama dalgasından etkilenmiştir. Böylelikle, üç bakanın oğullarının, bir devlet bankası müdürünün, üst düzey yetkililerin ve aralarında Z.S.nin (kara para aklama iddiasıyla daha sonra Birleşik Devletler’de tutuklanan İranlı bir iş insanı) de bulunduğu belirli kamu otoriteleriyle yakın işbirliği içinde olduklarından şüphelenilen iş insanlarının dâhil olduğu önemli şahsiyetler İstanbul Cumhuriyet Savcılığının talebi üzerine sorgulanmışlardır. Savcılık, Z.S.yi, dört bakanla sahip olduğu iddia edilen ilişkileri ve rüşvet mekanizması kurmakla, kara para aklama ve altın kaçakçılığı (altın karşılığı İran petrolü satın alma işlemleri çerçevesinde) suçlarını işlemekle itham etmiştir. Savcılık aynı zamanda, söz konusu üç bakanın oğullarını, rüşvet ödemeleri çerçevesinde aracı olarak görev yapmakla suçlamıştır. Soruşturma kapsamında gözaltına alınan yetmiş bir şüpheliden yirmi dördü tutuklanmış ve diğerleri adli kontrolle tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmışlardır. Ceza soruşturmasında adı geçen dört bakan istifa etmiştir. Bakanlar Kurulu yeniden düzenlenmiştir.
6. Söz konusu tarihteki Hükümet, bu girişimden, Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) adı verilen örgütün sözde lideri olarak kabul edilen Fetullah Gülen’in şebekesinin yargı ve emniyet mensuplarını sorumlu tutmuş ve söz konusu soruşturmayı Hükümete karşı bir komplo ve darbe girişimi olarak nitelendirmiştir. Sonuç olarak, İçişleri Bakanlığı, savcılar tarafından verilen gözaltına alma tedbirlerini veya hâkimler tarafından verilen arama emirlerini yerine getiren adli kolluk sorumlularının ve görevlilerinin önemli bir kısmının yerini değiştirmiş, bu kişileri görevden uzaklaştırmış veya almıştır. Ayrıca, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu, söz konusu ceza soruşturmasını yürüten veya soruşturmaya izin veren İstanbul savcıları C.K. ve Z.Ö.nün de dâhil olduğu yüz altmışaltı savcı ve hâkimin görev yerini değiştirmiştir.
7. 5 Mayıs 2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi nezdinde bir soruşturma komisyonu kurulmuştur. O tarihteki iktidar partisinden (AK Parti) dokuz ve muhalefet partilerden (CHP ve MHP) beş milletvekilinden oluşan Soruşturma Komisyonu, 17-25 Aralık 2013 olayları sonrasında istifa eden veya görevden uzaklaştırılan bakanları soruşturmakla görevlendirilmiştir. Soruşturma Komisyonu, çalışmalar sonucunda, 5 Ocak 2015 tarihinde, beşe (tüm muhalefet milletvekilleri) karşı dokuz oyla söz konusu dört eski bakanın Yüce Divana (ceza mahkemesi sıfatıyla hareket eden Anayasa Mahkemesi) sevk edilmemesine karar vermiştir. Genel Kurul halinde toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, iktidar partisi milletvekillerinin oyları ile davanın Yüce Divana sevkini kesin olarak reddetmiştir.
15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Girişimi8. 15 Temmuz’u 16 Temmuz 2016’ya bağlayan gece, Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olan bir grup olarak “Yurtta Sulh Konseyi”, demokratik yolla seçilen Meclisi, Hükümeti ve Cumhurbaşkanını ortadan kaldırmak amacıyla askeri darbe girişiminde bulunmuştur.
9. Darbe girişimi sırasında, darbeciler tarafından kontrol edilen askerler, Meclis ve Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi de dâhil olmak üzere Devletin birçok stratejik binasını bombalamışlar, Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu otele saldırı düzenlemişler, Genelkurmay Başkanı’nı rehin almışlar, televizyon istasyonlarına saldırmışlar ve göstericilerin üzerine ateş etmişlerdir. Şiddet eylemlerinin baş gösterdiği bu gecede, üç yüzden fazla kişi öldürülmüş, iki binden fazla kişi yaralanmıştır.
10. Darbe girişiminin ertesi günü, ulusal makamlar, Pensilvanya’da (Amerika Birleşik Devletleri) ikamet eden bir Türk vatandaşı olan ve FETÖ/PDY isimli terör örgütünün sözde lideri olarak kabul edilen Fetullah Gülen’in şebekesini suçlamışlardır. Yetkili savcılıklar tarafından söz konusu örgütün iddia edilen üyeleri hakkında birçok ceza soruşturması açılmıştır.
11. Bu süre zarfında Hükümet, 20 Temmuz 2016 tarihinde, üç ay süreyle olağanüstü hal ilan etmiş (daha sonra bunu birçok defa yenilemiş) ve Türk makamları, 21 Temmuz 2016 tarihinde, 15. madde bağlamında Sözleşme’yi askıya aldıklarını Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildirmiştir.
Başvuranın TutuklanmasıGözaltı12. Başvuran, 26 Temmuz 2016 tarihinde, FETÖ/PDY üyesi oldukları iddia edilen kişiler hakkında açılan ceza soruşturmalarından biri kapsamında Bodrum’da yakalanmıştır. Polisler, yazlık evinde arama yapmışlar ve bilgisayarıyla birlikte bazı belgelere el koymuşlardır.
13. Ardından başvuran, doğrudan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüş ve burada gözaltına alınmıştır.
14. İlgili, 29 Temmuz 2016 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmıştır. Başvuran hakkında Hükümeti devirmeye ve Hükümetin görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüsten, terör örgütüne üyelikten ve böyle bir örgütün propagandasını yapmaktan işlem yapılmıştır. Başvuranın özellikle Can Erzincan TV kanalındaki faaliyetleri ve FETÖ/PDY üyesi oldukları iddia edilen bazı eski polislerle yapmış olduğu röportajlar hakkında sorgulandığı ifade tutanaklarından anlaşılmaktadır. Başvuran ifadesi boyunca, yukarıda belirtilen televizyon kanalının FETÖ/PDY ile bağlantıları olduğunu darbe girişiminden önce bilmediğini ileri sürmüştür. Ayrıca başvuran, darbe girişiminden önce darbecilerin planından haberdar olduğunu ve de kamuoyunu, muhtemel bir darbeye hazırlamaya çalıştığını inkâr etmiştir.
15. Savcı önünde başvuran aşağıdaki gibi ifade vermiştir:
“Ben darbe mağduru bir insanım. 28 Şubat [(1997)] sürecinde de her zaman mağdur kişilerin yanında durmaya gayret ettiğim için M.K.nın yanında oldum, milletvekilliğim de bu sebeple iki yılda sona erdi. Aynı dönemde şu anki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da yanındaydım. Benim yukarıda bahsettim gibi mağdurların yanında olmak gibi bir karakterim olduğu için 17-25 Aralık [(2013)] sonrasında da dindar insanların üzerine insafsızca gidildiği yönünde bir kanaatim oluştu, ben 17-25 Aralık ile ilgili soruşturmaların etkin yapılması yönünde bir kanaatim oluştu. Yolsuzlukların irdelenmesi gereğine vurgu yaptım. Herhangi bir örgütle ve cemaatle bir ilişkim yoktur. Olsaydı, maddi manevi bir takım menfaatler elde etmem gerekirdi. Ben o dönemde Sabah gazetesinde çalışıp, CNN Türk’te program yapıyordum. Aynı şekilde Kanal D’de bir programım vardı. Ben mağdur olduğunu düşündüğüm kitlenin yanında yer alıp, yine o dönemde yapıldığını düşündüğüm, cadı avına karşı çıktığım için yukarıda bahsettim. Basın yayın kuruluşlarındaki görevime son verildi. Sonrasında iş aramaya başladım. Bugün TV ve Bugün gazetesinde işe başladım.
Benim cemaatle her hangi bir organik bağım yoktur, organik bağım olsaydı daha önceki soruşturmalar döneminde H.A.nın bana yazmış olduğu özel mektupları Oda TV davasında Balyoz davasında delillerin sahte olduğuna dair mağdurların açıklamalarını görev yaptığım gazetenin köşesinde yayınlamazdım. Ben gazetecilik mesleği refleksli ile haberleri yaptım. Ayrıca belirtmek isterim ki Balyoz ve Ergenekon soruşturmaların yapıldığı dönemde ben Ak Partinin destekleyicisiydim. O dönemde Ak Partide soruşturmaların yapılması yönünde fikir birliği içerisinde hareket edip, beyanlarda bulunuyordu.
Sorasında Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da yanıldığını söylemişti. Bende şu anda özellikle darbe yapılması, darbe esnasında Genelkurmay Başkanına darbeye katılanların Fetullah Gülen ile ilgili görüştürme teklifleri, darbeye karışanlardan çıkan birer dolarlık banknotlar, darbeye karışanların koşulsuz polise ve vatandaşa ateş talimatı vermesi ve meclisin bombalanması gibi hususları gördüğümde, bu insanların aslında mağdur olmadığını, anladım. Ben de yanıldığımı düşünüyorum. Bu yapının aslında dindar bir yapı olmadığını, mazlum bir yapı olmayıp, örgütsel bir yapılanma olduğunu yeni anladığım için üzgünüm, ben işimden atılınca nafakamı kazanmak için bugün TV’de programlara başladım, sonrasında Can Erzincan TV’de devam ettim. Bu kuruluşların bir örgütün hedefi doğrultusunda hareket ettiğinden haberim yoktu. 15 Temmuzdan sonra özellikle Genelkurmay başkanına örgüt mensubu bir askerin Fetullah Gülen ile sizi görüştürelim talebi beni çok sarstı. Bu ne biçim bir zihniyet ki koskoca Genelkurmay başkanını bu şekilde ikna edebileceğini düşünmektedir. Ayrıca bir dolarlar meselesi çıktı bunun da hakikaten [darbeciler arasında] görev dağılımı olabileceğini düşündüm ve asker içinde ciddi bir yapılanma olduğunu idrak ettim. Bu kabul edilemez. Daha önce bu iddialar vardı. Ancak Genelkurmay Adli Müşaviri de bu iddiaları da reddediyordu. Bunları benim bilmem mümkün değildir. Yanıldığımı bu yapılanmanın bir örgüt olduğunu 15 Temmuz sonrasında gördüm. Daha önce bilseydim, ne orada yazardım ne de orada bulunurdum, bilakis karşısında yer alırdım. Üzerime atılı hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum. Ben yaptığım programlarda veya yazılarda bilerek suç işlemedim. Yaptığım iş suç kalıbına uyuyorsa da farkında değilim, suç olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca Türkiye Cumhuriyet Devletinde herkes bu yapılanmanın bir terör örgütü olduğunu 15 Temmuz 2016 tarihi ile idrak etti. Herhangi bir kastım yoktur. Ben 40 yıllık gazeteciyim. İyi niyetimin kurbanı oldum. Ben çalıştığım dönemde şu anda yurt dışına kaçmış olduklarını öğrendiğim, daha önce öğrendiğimde de aşırı derecede tepki gösterdiğim T.T. ve E.B. gibi çalıştığım kurumda yönetici olan kişiler ile örgütsel bir bağ içerisinde bulunmadım. Kendileri de bana program ile ilgili her hangi bir telkinde bulunmadılar, çalıştığım dönemde örgütsel bir faaliyet olduğunun farkında değildim.”
16. Cumhuriyet Savcısı ayrıca, başvurana, FETÖ/PDY’nin yargı ve emniyet yapılanmasına mensup kişilerle görüntülerinin çıkması ve röportaj yapması hakkında sorular sormuştur. Başvuran aşağıdaki şekilde yanıtlamıştır:
“...Başka dosyalardan yargılandığını duyduğum A.F.Y., Y.S., N.A. gibi polis memurları ile ilgili de sormuş olduğunuz irtibatımı anlatmak isterim. Hrand Dink davası ile ilgili soruşturmalar devam ederken A.F.Y.in Fetullah Gülen cemaati daha doğrusu şu anda örgüt olduğunu öğrendiğim grup içerisinde olduğunu öğrendiğim Ergenekon sanıklarının yoğun beyanları vardı. N.Ş. de aynı şekilde suçlamaktaydı. Ben o dönemde çalıştığım TV8’deki program arkadaşım C.T.ya bu söylentileri sordum. O da bana A.F.Y.’yi tanıdığını, isterse benimle tanıştırıp, görüştürebileceğini söyledi. C.nin aracılığı ile A.F.Y ile kendi evimde görüştük, burada Hrand Dink dosyası ile ilgi hakkında çıkan söylentileri sordum. Kendisi de bana kendisinin boş yere suçlandığını ilgisinin olmadığını belirtti. Hatta bana birkaç gazeteci ayarlayıp, birlikte görüşüp görüşemeyeceğimizi sordu. Ben C.Ö. gibi bir kaç gazeteci arkadaşım ile birlikte yine evimde A.F.Y ile görüştük, şunu da belirtmek isterim ki evimde yapmış olduğum bu tür görüşmeler her zaman yaptığım olağan görüşmelerdendir. Burada Hrand Dink davası ile ilgili A.F.Y. bazı anlatımlarda bulunup, kendisinin hiçbir şekilde dahil olmadığını ve bu anlamda bazı cümleleri oldu. Zaten ben o tarihte Ak Parti destekçisi olarak görülüyordum ve öyleydim. A.F.Y. ile bu şekilde tanıştıktan sonra sosyal ilişki çerçevesinde bir kaç defa görüşmüşlüğüm olmuştur. Sonrasında 17-25 Aralık olayları gündeme geldi. Ben bu dönemde kendisine emniyetin yazmış olduğu fezlekede ‘Dönemin Başbakanı....’ şeklinde ibarenin geçip geçmediğini sordum, kendisi de bana o konularda fazla bilgi sahibi olmadığını Y.S.nin bilgi vereceğini söyledi ve tanıştırdı. Y.S. de bana kendi yazdığı fezlekede böyle bir ibare olmadığını, silinmiş bilgisayar kayıtlarından böyle bir ibarenin çıkabileceğini bir polis memurunun yazmış olabileceğini ancak kendi kontrolünden geçen fezlekede olmadığını söyledi. Ayrıca soruşturmanın 2012 yılında başladığını, bakan çocukları ile ilgili iddianın 2013 yılında ortaya çıktığını, bakanların da hedef alınmadığını da anlattı. Ben de bu şekilde gazetecilik çerçevesinde edinebildiğim bilgileri Bugün gazetesindeki köşemde yazdım. Ben gazetecilik dışında herhangi bir başka amaçla yukarıdaki bahsettiğim şahıslar ile görüşmedim. Ben Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ile sekretaryasını yapan E.T.A. ile organizasyon olduğu dönemlerde görüşürdüm. Yine bu vakfın düzenlediği Abant platformuna bazen konuk olarak katılırdım. Burada konuşmacı veya organize tertip heyetinde herhangi bir görevim olmazdı.
Ben bu yapının [(suç)] örgütü olduğunu anladığım dakika itibariyle kendilerine tepki gösterdim. Şu anda bu yapılanmanın bir silahlı terör örgütü olduğunu gözlemliyoruz. Böyle bir durumda benim hem aile yapım, hem geçmişim dikkate alındığında bu şekilde terör örgütünün yanında yer almam mümkün değildir, bilakis devletimin yanında her zaman yer alırım. Bunu kendime zul addederim...”
Tutuklama17. Başvuran, 29 Temmuz 2016 tarihinde, bir terör örgütünün mensubu olmakla ve böyle bir örgüte bilerek ve isteyerek katılmakla suçlanmış, Savcılık tarafından İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliğinin huzuruna çıkarılmış ve burada kendisine isnat edilen fiiller ve hakkındaki suçlamalarla ilgili sorgulanmıştır.
a) Başvuranın İfadesi
18. Başvuran, sadece gazetecilik faaliyetlerini yerine getirdiğini ve terör örgütüyle herhangi bir bağlantısının bulunmadığını belirtmiştir. Başvuran aşağıdaki gibi ifade vermiştir:
“...Bir kere kesinlikle hiç bir örgüte üye değilim...
[Darbe gecesi yaptığı sosyal paylaşımlarıyla ilgili olarak] Ben mağdur gördüğüm insanların yanında yer aldım. Şimdi ben bakın darbe girişimini öğrenene kadar yani 15 Temmuz gününe kadar, gecesine kadar ben hiç bir şeyin farkında değildim. Yani netice itibarıyla böyle isnatlar vardı ama bir terör örgütüyle karşı karşıya kaldığımız bilincinde ben değildim.
Dolayısıyla bakın, ben aslında zaten 2013 yılına kadar 17-25 Aralık 2013 yılına kadar zaten AK Partiyi destekleyen bir insandım, ne zaman ben koptum, bunun bir hani örgütle cemaatle bir alakası yok ki, bir takım yolsuzluk dosyaları ortaya saçıldı, ben bunun bir tertip bir darbe olduğunu evet Tayyip Erdoğan ifade ediyordu ama muhalefetin bir bölümü, halkın bir bölümü bunun tam tersini ifade ediyordu, ben de sonuna kadar irdelenmesi lazım bu yolsuzluk dosyaları kanaatindeyim, yani ben onu savundum esas itibariyle, yani bunu [(17-25 Aralık 2013 olayları)] açıkça söyleyeyim bir darbe olarak görmedim, ama benim uyanmam 15 Temmuz [(2016)] akşamıdır, 15 Temmuzda darbeyi öğrendim, birileri bana söyledi, böyle hareketler var köprüyü kapatmışlar diye, televizyonu açtım bir tweet attım, dedim ki; ‘bu bir darbe değil, bu bir isyandır’, aynı Talat Aydemir olayı gibidir, sonu hüsrandır, zavallı memleketim dedim ve ondan sonra bu tweetleri devam ettim, meclisi bombaladıklarında veyahut CNN baskınında burada tavrımı ortaya koydum bunun son derece yanlış olduğunu, bu benim yapım itibariyle ben her zaman darbelere karşı olmuş bir insanım... şimdi 15 Temmuzda yalnız benim için büyük bir uyanış oldu, 15 Temmuzdan önce kafalar karışıktı, ne diyordu kimisi 15 Temmuz öncesinde, canım örgüt diyorsun ama nerede terör nerede silah filan gibi, sadece ben demiyordum bunu, yani toplumun bir yarısı da ve bir de bir cadı avına benzer bir hadise, hani kim bir şey olsa [(Hükümete karşı)], vay sen paralelcisin denildiği için, toplumda bir kafa karışıklığı...
15 Temmuzdan önce kafalar karışıktı, dikkat ederseniz muhalefet de farklı konuşuyordu ama 15 Temmuzdan sonra iktidarıyla muhalefetiyle herkes elbirliği yaptı ve belirli bir istikamette bir toplumsal uzlaşma sağlandı, ben de bu toplumsal uzlaşmanın esas itibarıyla bir parçasıyım, çünkü bir baktım ki mesela ortaya konulan delilleri gördüm... yani şimdi iddialar somut iddialar çok ciddiyet kazanmış durumda benim gözümde, yani benim 15 Temmuz gecesi kimin yaptığını bilmeme imkan yok, yani orada bir isyan hareketi var da bu nedir, bu 2. Ordu yok bilmem ne, bir sürü isim sayılıyor... ben bu şüphelerimi de dile getirdim... gerçek suçluları bulalım, benim bütün meselem bu, tekrar edeyim devletime karşı hareket etmiş, milletime bomba atmış, bir çok polisin ölmesine yani şehit olmasına yol açmış bir örgütle benim birlikte ismimin anılmasını şiddetle reddediyorum bir kere, ben yanlış yapmış olabilirim, ben yanılmış olabilirim, yani 2013’ e kadar...
[17/25 Aralık dönemindeki yazılarıyla ilgili olarak]... Yani o medyanın muhalif havası içinde birden bire muhalefete düşmüş gibi oldum, yani o hava içinde herkes gibi ben de bunun bir yolsuzlukların irdelenmesi gerektiğini söyledim, yani, hep iddia lafını kullandık ama benim kanaatim yolsuzluklar tahkik edilmeli, nitekim sonra da tahkik edildi zaten, ama baştan beri hiç şüpheye mahal verilmeyecek biçimde kapsamlı olarak bu yolsuzlukların üzerine gidilmesi memleketim için hayırlı olur düşüncesinde olduğum için ben şunları söyledim...
... Şimdi dolayısıyla büyük bir kırılma ve büyük bir travma yaşadım bakın devlet de aslında 15 Temmuzda asıl bunu idrak etti, yani tamam Tayyip Erdoğan söylüyordu ama illa ki herkesi ikna etmiyordu, ama birden bire devletin koruma refleksi de 15 Temmuzla birlikte harekete geçti, bütün kadroların tasfiye edilmesi filan hareketi 15 Temmuzdan sonra meydana çıktı, daha yeni insanlar bu meseleyle karşı karşıya kaldılar, bunun bilincine vardılar...
[Kaçmak üzereyken Bodrum’da yakalandığı iddiasıyla ilgili olarak]... Bakın Bodrum şeyine sorarsanız, Bodrum polisine ben Bodrum ilçesinde, Bodrum emniyetine gidiyordum o sabah yani kaçmak isteyen Bodrum ilçesine gider mi, ben Bodrum emniyetine gidiyordum, benim sekreterim ve sekreterimin kocasıyla birlikte, tam o kavşakta bizi durdurdu, zaten bizi takip ediyor, onlar zaten bizim niyetimizi biliyor, konuşmaları izliyor, ben dedim ki ben teslim olacağım, yani benim kaçmama, benim bir yere gitmeme imkân yok hayır bunu sorabilirsiniz, benim kaçmama imkân yok, neden yok, bakın ben daha önce de zaten gidebilirdim, ben böyle bir fırsatı hiçbir zaman değerlendirmek istemedim, çünkü ben nereye gideceğim, benim yurt dışında yaşayacak ne bir çevrem var, ne de ben ailemden torunlarımdan sevdiklerimden dostlarımdan kopabilirim, bu medyaya, belirli bir kısım medyaya bu şekilde yansımış olabilir ama medyanın topu bu şekilde yazmamıştır, muhtemel ben bilmiyorum, izlemedim, ama bütün medyanın bunu yazdığını düşünmüyorum, ama siz başka yazarlar var ki birçok yazar, benim ne kadar darbeye karşı olacağımı, benim böyle bir örgüt üyesi olacak yapıda olmadığımı da yazanlar var, yani ben şunu açıkça ifade ediyorum, inanmanızı rica ediyorum, ben aklımın ucundan kaçmayı geçirmedim, ben daha önce de hatta bu kaçacak filan lafları varken Bodrum’da evimden fotoğraf paylaştım ben twitterda, ben Bodrum’dayım, hadiseleri izliyorum diye, yani isteseydim bakın o zaman hakikaten bir tekne ile oradan bir adaya geçebilirdim kolayca bir Yunan adasına, aklımın ucundan geçmedi, o zaman ben öyle bir aranan bir şahıs falan da değildim, (...) bir sene önce de böyle laflar çıkıyordu, ben diyorum ki benim yerim Türkiyedir ne olursa benim başıma Türkiye’de gelsin dedim, tekrar şunu ifade edeyim, yani ben o yapının, bu örgüt yapısının içinde değilim, ben o kılcal damarlara nasıl sızdılar, nasıl atandılar, ne şekilde faaliyet gösterdiler bunu hiç bilmiyorum...
[FETÖ/PDY’nin yargı ve emniyet yapılanmasından kişilerle görüntülerinin çıkması ve röportaj yapması ile ilgili olarak]... Şimdi bir kere savcılık ifademde A.F.Y. ile nasıl tanıştığımı belirttim, A.F.Y. ile böyle bir kitap yazıyordum ben, bu kitap vesilesiyle ona da cemaatin imamı diyorlardı, şeyde polisteki imamı diye yazıyorlardı, C.T. vardı... TV’de birlikte çalıştığımız, ben meraklı ve sorgulayan bir insanım dedim ki A.F.Y. ile acaba bu imam mı hakikaten cemaatin polisteki imamı, C. dedi ki yoo dedi, senin benim gibi bir insan dedi cemaatle falan alakası yok, ben A.F.Y. ile kitabım dolayısıyla tanıştım ve kendisinin hiç bir zaman bir cemaatin üyesi veya bu FETÖ’nün örgüt üyesi olduğunu düşünmedim, yani daha doğrusu o bunu reddetti, zaten konumuz o zaman Hrant DİNK cinayetiydi ve Hrant DİNK cinayetinde etkisinin olup olmadığını bana izah etti o vesileyle tanıştık... yolsuzluk dosyaları ortaya çıkmıştı, bu yolsuzluk dosyaları ortaya çıkınca bilgi almak istedim, mesela medyaya yansıyan bir haber var, diyor ki, neydi... Başbakan, dönemin Başbakanı mesela, ben dedim ki F.Y.ye dönemin başbakanı diye hakikaten yazmışlar mı dosyaya, o da bana dedi ki, bunu ben bilemem yani ben o dosyada yokum ama bu dosyanın sahibi olan Y.S. ile bir kere beni görüştürdü, ben sordum o bana bunu izah etti, kendisine göre izah etmiş olabilir, orada da ben zaten ifade ettim, o dedi ki hayır biz böyle yazmadık bizim fezlekemizde böyle bir ifade yok, yani netice itibariyle böyle bir bilgi amaçlı ben onunla görüştüm, A.F.Y.yi siz savundu diyorsunuz ama şimdi size şu örneği vermek istiyorum, mesela Ergenekon hâkim... savcıları, Ergenekon savcıları değil, Ergenekon avukatları veya yakınları, hepsi televizyonlarda çıkıp bunun dandik bir dava olduğunu belirtiyorlardı, dolayısıyla, olabilir, ben de o kanaatle çünkü bunun böyle bir yasak durumu olduğunu düşünemedim, düşünmedim, yoktu da zaten yani böyle bir yasak da yoktu zaten, bana kimse demedi ki bu bir terör örgütüdür, denilmedi, mesela A.F.Y. usulsüz dinlemeden o zaman tutuklanmıştı, mesela ben ondan neyi öğrenmek istedim, bu usulsüz dinlemeler mesela adli dinleme nedir, istihbari dinleme nedir, bir kanaat elde edeyim diye, eğer siz Z.Ö.yü [(Ergenekon dosyasından sorumlu eski Cumhuriyet Savcısı)] kastediyorsanız o zaman onun için [(suç)] örgütü suçlaması yoktu ben röportaj yaptığımda herkes ona müracaat ediyordu, röportaj yapabilmek için, bakın ben yaptım röportajı ve röportajı yayınladım, orada o soruları sordum o da onlara cevap verdi, e şimdi herkes bu şekilde yani mesela Öcalanla bile röportaj yapılıyor, yapıldı gidildi, kitaplar yazıldı, suçlu olduğu artık tamamen belirli olmasına rağmen, netice itibariyle bunlar yargılanan kişiler e kamuoyunda ilgi uyandırıyor görüşleri, ben de bir gazeteciyim...
... Ben her zaman röportaj yapan kitaplar yazan, önemli gördüğüm kişilerle röportaj yapan bir gazeteciyim... benim röportajlarım olduğu gibi, ben mesela Kanal D’de röportaja dayanan görüntülü programlar da yaptım, yani dolayısıyla ben sadece bir köşe yazarı değilim... gazetelerde çıkan, mesela ben Selam Tevhid hâkimleriyle de konuştum... Ben mesela şeyle de konuşmuştum, neydi o.. Deniz Feneri savcılarıyla mesela... bakın ben Balyoz ve Ergenekona karşı olmama rağmen bana Balyoz sanıklarının aileleri geldi ve dediler ki bu Balyoz belgeleri sahtedir, ben dedim ki ben sütunumda yayınlayayım, Sabah gazetesinde çalışıyorum, onları yayınladım, bana H.A.nın cezaevinden yazdığı mektuplar var, niye yazıyor, ben aslında, tarafsız gördüğü için yazıyor, H.A. ...bir şey göndermiş, ben bunu aynen sütunumda yayınladım, yani bunun gibi, şunu demek istiyorum, haksızlığa uğradığını düşündüğüm zaman veya bana ulaşabildikleri zaman ben mesela T.Ö. için Silivri’ye gittim... ve T.Ö.nün tutuklanmaması gerektiğini, bir gazetecilik vazifesi yaptığını yazdım, şimdi bu tarz şeyler bana ulaşıldığı vakit, bana yansıtıldığı vakit, mesela İ.B.nin avukatı... bana ziyaretime geldi.. onu... alt derecede yargılayamazsınız diye yazılarım var... Ben bu örnekleri niye veriyorum, bana ulaşıldığı vakit, bana bir haksızlık yansıtıldığı vakit ben o fikirde olmasam bile bunları yazıyorum, yani yazdım, mesela ben Balyoza [(projelerin)] karşı bir tavrım vardı, ama Balyozun ailelerinin yakınları gelip bunu söyleyince bunu yazdım...
...Bizim görevimiz yani bazı şeyleri ortaya çıkarmak, ben orada kendim kanaat belirtmedim ki, mesela bir şey soruyorum, ona nasıl ulaştım diye söylediniz, zaten onu açıkladım, (...) hani kızı vasıtasıyla sorular gönderdim, bu Ergenekon ve Balyoz konusunda kendisi, Balyoz yok yanlış söyledim, Ergenekon konusunda A.F.Y. bu işin takibini yaptığı için ve yani o dönemde zaten yaparken siyasi iktidarla da birlikte hareket ettiği için... hepsi orada vardır yani ben soru soruyorum o cevap veriyor, ben soru soruyorum yani çünkü benim onunla karşılıklı konuşmama zaten imkan yok, sadece yazılı soru gönderdim, o bana yazılı cevap gönderdi, bu yani çok yerde oldu bu, ilk defa bunu yapan gazeteci ben değilim, ... Z.Ö. ile benim şey fotoğrafım çok dolaşıyor, onu da sizin bilginize arz etmek istiyorum, bu kartopu gibi, şimdi bu kartopu lafı bir latife olarak, şöyle, şimdi biz aldık Z.Ö.yü ikna ettim, benimle bir röportaj verecek, şimdi röportajın muhtevasını hatırlamıyorum ama ben ona sorular sordum ve o bana cevaplar verdi, ondan sonra bunun bir fotoğrafla süslenmesi gerekir diye düşündüm, A.A.nın yaptığı gibi o da böyle değişik fotoğraflar koyuyor ben de dedim ki ya herkes yani böyle röportaj yapınca değişik fotoğraflar koyuyor izin verirseniz böyle hani kar da vardı, şöyle ben size kartopu atayım gibi yani ilgi çeksin röportaj anlamında, şimdi ben gerçekten bilerek ve isteyerek onun da bir terör örgütü olduğu veya bir terör örgütü üyesi olduğunu bile bile şimdi ben onunla böyle kartopu fotoğrafı gibi böyle gayri ciddi bir hava verecek bir röportaj yayınlar mıyım, bununla hiçbir alakası yok, (...) o görevden mi alınmış o zaman bize yansıyan terör örgütü üyeliği isnadı Z.Ö.ye yoktu, Z.Ö. Ergenekon ve Balyozcular aleyhinde çok konuşuyordu ama Z.Ö. bilfiil bu operasyonlarda tam, tam içinde görünmüyor gibiydi, yani biraz mesafeli gibi duruyordu, konudan biraz uzak gibi duruyordu, zaten A.F.Y.nin bu yolsuzluk olaylarıyla ilgili hiç bir ilgisi yok benim yaptığım röportaj tamamen Ergenekon davasıyla ilgili...
[Fetullah Gülen ile ilgili olarak]... 1994 yılında... Gazeteciler ve Yazarlar Vakfıı diye bir vakıf kurmuşlar... L.E. var, şimdi biliyorsunuz, FETÖ örgütüne karşı olarak televizyonlara çıkıyor, bana geldi dedi ki biz dedi ben kim olduğunu anlamadım, biz dedi muhafazakâr bir yapı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı kurduk, ... bir toplantımız var katılır mısınız dedi, ben o toplantıya katıldım, benim gibi başka tabi gazeteciler de katıldı, ben otururken oradan bir baktım böyle bir kıpırdama oldu falan, birisi çıktı bir konuşma yaptı o Fethullah Gülen’miş, ben de dedim ki bu nedir arkadaşlar kimdir bu beyefendi dedim, Fethullah Gülen, bilmem ne hizmet hareketi... benim ilk görmem burayla böyle oldu, ondan sonra... 94 yılında, ondan sonra, bakın çeşitli mesela toplantılar düzenliyorlardı, bir tanesinde diyelim ki (...) 28 Şubat döneminde düzenlendi, tıklım tıklım dolu salon, o mesela oraya ben de katıldım, yani ben ödül almadım, ödül alan gazeteciler var da, o gün ben ödülü alan gazeteciler arasında değilim, fikir özgürlüğü o bu falan o kadar gözde değilim yani, onun da bilinmesi lazım, ama ben de katıldım hani her toplantısına katıldım, orada da gördüm bir kaç kere o şekilde görmüşlüğüm var ama gördüm de ne oldu yani... yakın zamanda hiç görmedim, nereden göreyim? ... telefonla da konuşmadım, ben Amerikaya da zaten gitmedim, yani Amerika’ya gitmek lazım onu görmek için benim öyle bir alakam hiçbir zaman olmadı yani bakın o dar çevreden ben hiç kimseyi tanımıyorum, sadece tanıdığım isimler Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ve Zaman gazetesi, Samanyolu yönetimi bu şekilde gazetecilikle ilgisi olan insanları tanıyorum ben, yoksa mesela ben okul müdürlerini de tanımam, he bir iki okul beni de götürdüler herkesi götürdükleri gibi bir okula gitmişliğim iki okula gitmişliğim olabilir, doğrusu o okullar da beni etkilemişti o zaman bunu da ifade edeyim.
...Şimdi ben bunu tekraren söyleyeyim, darbe teşebbüsü 15 Temmuzdaki darbe teşebbüsü devlete karşı hareket etmiş milletine bomba atmış, böyle bir yapının mevcudiyetini ortaya çıkarttı, aslında ben ilk defa o zaman bu tabloyla karşı karşıya kaldım, ve işte dediğim gibi nasıl daha önce fark etmedim diye de ben düşündüm, çünkü şunu söylemek istiyorum yani bu bir kere korkunç bir şey bu darbe, diyebilirsiniz ki bu darbede kim sorumlu, e şimdi Genelkurmay başkanının ifadesine bakarsanız ne diyor, bana bunu yapan asker [(beni tutuklayan)] Fethullah Gülen ile sizi görüştüreyim diye teklifte bulundu veya işte 1 dolarlar üzerlerinden çıktı, bu bir işaretti, bu bir sıralama gösterecekti bu mevkide şimdi bunlar iddia yalnız tekrar söyleyeyim bu sefer de benim kanaatim tamamen değişti hakikaten böyle bir yapıyla benim hiç bir iltisakım hiç bir ilişkim olamaz, ben onların karşısındayım diye düşündüm ama şunu da tekraren söyleyeyim ki bunlar da iddia ediliyor, bunlar da yargılanacak ve gerçek daha belirgin hatlarıyla ortaya çıkacak ama şu ilk aşamada bizim gördüklerimiz yani bu bombalama hadiseleri bu nedir ben bunu da meydana çıkarmış değil... Yani tam manasıyla idrak etmedim yani burada amacın da ne olduğunu tam anlamadım yani ülkeyi kaosa sürüklemek amacı mı, ülkenin bölünme amacı mı, nedir yani böyle bir takım bir kalkışma bir dar kapsamlı bir kalkışmaydı... Şu anki tabloya bakıyorum ve böyle bir terör örgütüyle aynı kare içinde gösterilmek istenmemi zul addediyorum.”
b) Tutuklama Kararı
19. Duruşma sonunda (halen 29 Temmuz 2016 tarihinde) İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği, başvuranın, özellikle 15 ve 17 Temmuz 2016 tarihleri arasında Twitter hesabında paylaştığı mesajların içeriğini ve söz konusu örgütün yargı (hâkimler ve savcılar) ve emniyet mensuplarıyla yaptığı röportajlarını dikkate alarak, terör örgütü FETÖ/PDY üyesi olduğuna dair kuvvetli şüpheler bulunduğunu göz önüne alarak tutuklanmasına karar vermiştir. Ancak, FETÖ/PDY örgütüne yardım şüphelerine dayanarak ileri sürülen tutukluluk talebini reddetmiştir. Nitekim İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği, bu gerekçenin, aynı terör örgütüne üyelik olmak üzere tutukluluğun ilk gerekçesi ile bağdaşmadığına karar vermiştir.
20. İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği, başvuran ve diğer şüpheli gazeteciler hakkında kuvvetli şüphelerin varlığına ilişkin olarak aşağıdaki değerlendirmede bulunmuştur:
“FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün silahlı kuvvetler içerisindeki unsurlarının 15/7/2016 günü icra ettiği askeri darbe girişimi sonucunda Fetullah Gülen yapılanmasının artık silahlı bir terör örgütü olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır. Nitekim daha önceden verilen mahkeme ve hâkimlik kararlarında da Fethullah Gülen örgütlenmesinin bir terör örgütü olduğu hususu derç edilmiştir.
FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün faaliyetlerini yürüttüğü süre zarfında birden fazla yayın organına sahip olduğu, bu bağlamda şüphelilerin çalıştıkları haber yaptıkları, köşe yazısı yazdıkları, Bugün Gazetesi, Özgür Bugün, Özgür Düşünce, Zaman Gazetesi, Millet Gazetesi, Aksiyon Dergisi, Yeni Hayat Gazetesi ile Samanyolu TV, Kanaltürk, Bugün TV’nin de anılan terör örgütünün yayın organlarından olduğu kamuoyunca bilinen bir gerçektir. Zaman Gazetesinin genel yayın müdürü E.D. hakkında silahlı terör örgütü suçundan soruşturma yürütüldüğü ve çıkarıldığı hâkimlik tarafından hakkında yurt dışına çıkmasının yasaklanması adli kontrol tedbiri uygulanarak serbest bırakıldığı da bilinmektedir. Şüphelilerin de içinde olduğu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/85057 soruşturma sayılı dosyasının diğer şüphelileri hakkında gözaltı ve yakalama kararları çıkarıldığı halde aradan geçen zamana rağmen yakalanamadıkları ve firari durumda oldukları anlaşılmıştır.
Şüphelilerin alınan savunmalarında ise; şüphelilerin yukarıda belirtilen gazete ve televizyonlarda habercilik yaptıklarını ve terör örgütüyle irtibatlı olmadıklarını beyan ettikleri tespit edilmiştir.
Şüphelilerin FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün basın ayağı olarak adlandırılan yapılanması içerisinde yer alan anılan gazete, dergi ve televizyonlarında örgüte bağlılık ve sadakat ilkesi çerçevesinde görevlerini ifa ettikleri ve kamuoyunda 17/25 Aralık soruşturma dosyaları olarak bilinen silahlı terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engelleme suçuna iştirak eden emniyet görevlilerini, yargı mensuplarını haberleştirerek örgütün amaçları doğrultusunda propaganda faaliyetleri yürüttükleri, nitekim şüphelilerin sosyal paylaşım sitelerinden de bu yönde paylaşımlarda bulundukları görülmüştür.
Fethullahçı terör örgütünün yargı ve emniyet mensuplarının görevlerine son verilmesi ve akabinde emniyet mensuplarının haklarında soruşturma açılması üzerine örgütün yayın organlarının örgüt mensuplarını sahiplendikleri ve lehlerine kamuoyunda algı oluşmasına sebebiyet verdikleri de müşahede edilmiştir.
Fethullahçı terör örgütünün yayın organı olan veya yayın organı haline dönüşen bilahare 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan gazete, dergi ve televizyonların çalışanları, köşe yazarları olan şüphelilerin FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün üyeleri oldukları yönünde kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut deliller bulunduğu hâkimliğimizce değerlendirilmiştir.
Yüklenen silahlı terör örgütüne üye olma suçunun yasada öngörülen ceza miktarı, işlendiği iddia edilen suçun önemli ve ciddi sayılan katalog suçlardan olması nedeniyle tutuklama nedeni ‘kanun gereğince’ var sayılmıştır.”
21. İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği, tutukluluğa gerekçe olarak diğer koşulların yanı sıra, özellikle isnat edilen suçun (silahlı bir terör örgütüne üyelik) ağırlığını dikkate almıştır. Ardından, söz konusu suçun, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 100. maddesinin 3. fıkrasında sayılan, güçlü karinelerin bulunması halinde şüpheli kişinin tutuklanmasının haklı sayıldığı “katalog” suçlar denen suçlar arasında yer aldığını ifade etmiştir. Özellikle şüphelilerin kaçma riskine, delillerin durumuna ve delillerin şüpheliler tarafından değiştirilme riskine ve ayrıca tutuklamaya alternatif tedbirlerin şüphelilerin ceza yargılamasına katılmasını sağlamak için yetersiz kalması ihtimaline atıfta bulunmuştur. İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği başvuran konusunda aşağıdaki ifadelerde bulunmuştur:
“Şüphelilerden [Nazlı Ilıcak] hakkında gözaltı ve yakalama kararı çıkarıldıktan sonra Bodrum ilçesinde aranmasına rağmen bulunamadığı, kaçma hazırlığı yaptığı hususu ile soruşturma dosyasında haklarında yakalama ve gözaltı kararları bulunan diğer şüphelilerin arandıkları yerlerde bulunamadıkları gibi anılan örgüte üye olan gazeteci ve yazarların bir kısmının da yurtdışına 15 Temmuz 2016 tarihinden önce ve sonrasında çıkış yaptıkları değerlendirildiğinde şüphelilerin bırakılmaları ve almaları muhtemel ceza göz önüne alındığında kaçma şüphelerinin bulunduğu kanaatine varılmıştır.
Soruşturmanın henüz tamamlanmaması nedeniyle şüphelilerin delilleri yok etme, gizleme, tanıklar üzerinde baskı oluşturma şüphesinin bulunduğu, işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik önlemi değerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 13. maddesinde ifade olunan ‘ölçülülük’ ilkesi uyarınca, daha hafif koruma önlemi olan adli kontrol tedbiri uygulanmasının bu aşamada soruşturmaya konu suç ve bu şüpheliler açısından ‘yetersiz’ kalacağı ve amaca hizmet etmeyeceği kanaatine varılarak... şüphelilerin üzerine atılı olan FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 5271 sayılı CMK’nın 100. ve devamı maddeleri uyarınca ayrı ayrı tutuklanmalarına,”
c) İhtilaf Konusu Mesajların (Tweetlerin) İçeriği
22. Sosyal medyada başvuran tarafından paylaşılan ve başvuranın tutukluluğuna karar veren Sulh Ceza Hâkimliğinin atıfta bulunduğu ve daha sonra bu tedbirin yasaya uygunluğuna ilişkin karar vermeye davet edilen Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilen mesajlar aşağıdaki gibidir:
23. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 02.28’de yayımlanan mesaj:
“Yolsuzluk operasyonu darbe girişimi değildir, darbe girişimini o akşam yaşadık. Aradaki farkı gördünüz mü? ”
24. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 03.23’de yayımlanan mesaj:
“Bir askeri savcı ve 46 subay darbe girişiminden sorumlu diyor CNN. Memleketi karıştırmak bu kadar kolay mı? Bir avuç asker bunu yapabilir mi? ”
25. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 03.39’da yayımlanan mesaj:
“TRT’yi kurtardıkları gibi CNN TÜRK’ü de kurtaracaklar, öyleyse ne bu saçmalık. ”
26. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 05.14’te yayımlanan mesaj:
“Herhalde Başbakan ve RTE bu İsimlerin cemaatle ilişkisini somut delillerle ortaya koyacaktır. ”
27. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 05.29’da yayımlanan mesaj:
“30 Ağustos 2014 te Tuğgeneralliğe terfi ettirdikleri Semih Terzi’ye Gülen’in emri ile darbe yaptırıyorlar. Nerede delil? Cadı avı yetmedi mi? ”
28. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.03’te yayımlanan mesaj:
“İnsaf 2. ve 3. Ordu komutanları da mı paralel. Buradan Cadı avınıza malzeme devşirmeye çalıştığınız çok açık.”
29. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.04’te yayımlanan mesaj:
“Her dediğinize inananlar oldukça bu masalı daha çok anlatırsınız. ”
30. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.06’da yayımlanan mesaj:
“Anayasa Mahkemesi üyesi de Fetöcüymüş, fırsat bu fırsat biat etmeyeni tasfiye et, onu atayan (Cumhurbaşkanı) Gül değil miydi? ”
31. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.07’de yayımlanan mesaj:
“Arı kovanına çomak sokuyorlar. Yaraları hep kaşıyorsunuz. ”
32. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.19’da yayımlanan mesaj:
“Bu durumda nasıl FETÖ/PDY darbesi oluyor? O iki kuvvet komutanı da cemaatçi mi? Yoksa niyet mi başka? ”
33. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.22’de yayımlanan mesaj:
“Akıllı olun ve oyunu görün! Asıl şimdi bir kumpas kuruluyor gibi geliyor. Fırsat bu fırsat tasfiyeye mi girişildi? ”
34. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.24’te yayımlanan mesaj:
“Akıllı ol... Manipülasyona karşı uyanık ol. Türkiye’nin başına çorap örülmesine izin verme.” (birinin başına çorap örmek: birine, haberi olmadan kötü duruma düşürücü davranışta bulunmak)
35. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.29’da yayımlanan mesaj:
“Milletimiz gerçekten demokrasiye bağlı olsaydı İslamcı soslu faşizm bozuntusu bir rejimin ülkeye çöreklenmesine izin vermezdi. ”
36. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.31’de yayımlanan mesaj:
“Darbeyi halkın sokağa çıkması değil, komuta heyetinin darbecilere katılmaması engelledi. Zaten halk sokağa bu durumu anlayınca çıktı. ”
37. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.32’de:
“Darbeye karşı olup RTE’nin yanında yer alanlar, demokrasiye sahip çıkmış olmaz. Zira AKP demokrasiyi değil, otoriterliği temsil ediyor. ”
38. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.34’te yayımlanan mesaj:
“Ne askeri darbe nede sivil darbe! Hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü derseniz ancak o zaman demokrasiye sahip çıkmış olursunuz. ”
39. 16 Temmuz 2016 tarihinde, saat 20.37’de yayımlanan mesaj:
“AK trollerin (AK Partinin desteklediği iddia edilen, anonim olarak siyasi yorum yapan İnternet kullanıcıları), küfür ve hakaretle doğruların söylenmesini engellemeye çalışması her darbe karşıtı duruşun demokrasi olmadığını anlamaya yeter. ”
40. 17 Temmuz 2016 tarihinde, saat 00.17’de yayımlanan mesaj:
(Darbe girişiminin ardından iki bin yedi yüz kırk beş Hâkim ve Savcı için gözaltı kararına ilişkin karşıgazete.com.tr İnternet sitesine ait link etiketinin paylaşıldığı) “Bu da sivil darbenin bir eylemi. Bir fark var askeri darbe teşebbüs olarak kaldı bu gerçekleşti. ”
41. 17 Temmuz 2016 tarihinde, saat 12.54’te yayımlanan mesaj:
“Halkı askerle karşı karşıya getirmek, linç ettirmekle demokrasiye sahip çıkılmaz. Zaten darbeyi komutanlar engelledi. ”
42. 17 Temmuz 2016 tarihinde, saat 13.05’te yayımlanan mesaj:
“Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar, bu linç eylemine bir şey demeyecek misiniz? ”
43. 17 Temmuz 2016 tarihinde, saat 15.57’de yayımlanan mesaj:
“Bugünler geçecek. Onlar yüz kızartan suçlarının ayıbını yaşar ve cezasını çekerken, özgürlük mücadelesi verenler baş tacı edilecek. ”
d) Tutuklama Kararına Karşı İtiraz
44. Başvuran, 4 Ağustos 2016 tarihinde, hakkında verilen tutukluluk kararına itiraz etmiştir. İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliği, 12 Ağustos 2016 tarihli bir kararla, itiraz edilen kararında usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı gerekçesiyle, itirazı reddetmiştir.
e) Cumhuriyet Savcılığı Tarafından Başlatılan Ek Soruşturma
45. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, başvuranın 14 Temmuz 2016 tarihinde Can Erzincan TV kanalında yayımlanan “Özgür Düşünce” isimli bir televizyon programında sarf ettiği sözler sebebiyle başka bir soruşturma başlatmıştır. İstanbul Cumhuriyet savcısı, 9 Eylül 2016 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğüne, başvuranın ifadesi alınmak üzere savcılığa getirilmesi yönünde bir talimat vermiştir. Bu talimatın gerekçeleri şu şekilde belirtilmiştir:
“Ülkemizde gerçekleşen FETÖ/PDY mensubu bir kısım şahıslarca darbe girişiminde bulunulması olaylarından bir gün önce, 14 Temmuz 2016 günü www.youtube.com isimli sosyal paylaşım sitesi üzerinden canlı yayın yapan Can Erzincan TV isimli kanalda [başvuran] ve Mehmet Altan’ın hazırlayıp sundukları ‘Özgür Düşünce’ isimli programa katılan Ahmet Altan ile birlikte darbe çağrışımıyla subliminal mesaj içeren söylemlerde bulundukları, bu söylemler kapsamında Türkiye Cumhuriyetini ve Cumhurbaşkanı’nı tehdit ettikleri, darbenin gerçekleşeceğini beyan ettikleri, darbe girişimini terör örgütünce fikir ve eylem birliği içerisinde olmadan bilmelerinin ve bunu bir gün önce kamuoyu algısını şekillendirecek biçimde beyan etmelerinin mümkün olmayacağı, hiçbir demokratik düzende darbe girişimini desteklemenin veya darbeyle seçilmiş hükümeti tehdit etmenin basın veya ifade hürriyetiyle açıklanamayacağı, bu şekilde darbe girişiminde bulunan terör örgütü mensubu bir kısım asker şahıslarla birlikte iştirak halinde atılı suçları işledikleri anlaşılmıştır. ”
46. İstanbul Cumhuriyet savcılığı, 4 Ekim 2016 tarihinde, başvurana isnat edilen yeni olaylar hakkında başvuranın ifadesini almıştır. İlgili ifadesinde şu hususları belirtmiştir:
“(...) Bana isnat etmiş olduğunuz suçlamayı anladım. FETÖ/PDY üyesi olma iddiasıyla tutuklu bulunduğum Cumhuriyet Başsavcılığınızın 2016/85057 sayılı evrakında vermiş olduğum savunmamı tekrar ederim. Sormuş olduğunuz Can Erzincan isimli televizyon kanalında, yaklaşık 1 yıl önce Bugün TV’ye kayyum atanıp işten çıkarıldığımdan bir süre sonradan beri çalışmaktayım. Can Erzincan televizyon kanalının sahibi R.A.dır. Kendisinin FETÖ/PDY ile ilişkili olmadığını biliyorum. Televizyon kanalının FETÖ/PDY ile bilgisi olmadığını biliyorum. Bugün televizyonu genel yayın yönetmeni T.T.nin tavsiyesiyle işe girdim. Program sunmaya başladım. T.T.ye kanalın sahibini sorduğumda bana kanal sahibinin MHP’li (siyasi parti) olduğunu ve bu partiden milletvekili aday adayı olduğunu söylemişti. Bu durumunu da teyit ettikten sonra çalışmaya başladım. Ben kanalda çalışmaya başladıktan bir süre sonra Mehmet Altan (M.H.A.) kanalda çalışmaya başladı. Kendisiyle program sunmaya başladık. M.B.yi gazeteci olarak tanırım. Başkaca bir ilişkim ve irtibatım bulunmamaktadır. Biz programı sunduğumuz zamanda kendisi cezaevinde idi. 14 Temmuz 2016 tarihinde M.H.A. ile sunduğumuz ve Ahmet Altan’ın (A.A.) konuk olarak katıldığı programda darbe girişimini meşrulaştıran söylemlerde bulunmadım. Kendilerinin söylemlerine ise müdahale edecek durumda değilim. Kendilerinin söylemlerini onların kanaati olarak değerlendirdiğimden müdahale etmedim. Ayrıca belki de yayın esnasında duymamış da olabilirim. Kendilerinin görüşleri beni ilgilendirmez. 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişiminden bir süre önce ülkede darbe söylentileri dolaşıyordu. Hatta bu yılın Mayıs ayında Genel Kurmay başkanı H.A.nın bu söylentilere karşı silahlı kuvvetlere emir komuta zinciri içerisinde hâkim olduğunu ve bu tür darbe girişiminin olmayacağı söylemlerini hatırlıyorum.
(...) Kamuoyunda ‘Oda TV soruşturması’ olarak bilinen soruşturmada Taraf gazetesinin yine kamuoyunca malum ‘gazetecilikten tutuklanmadılar’ şeklindeki manşetinin savcı Z.Ö.nün ağzından atılan bir manşet olduğu söylemiyle ilgili olarak; burada gazetenin Z.Ö.nün söylemlerini aynen manşete taşıdığı, kendi kanaatini belirtmediğini vurgulamak isterim. Yine 28 Şubat sürecinde Hürriyet gazetesinin attığı manşetleri de aynı şekilde değerlendirdim. Herhangi bir gazetecinin attığı manşetlerden dolayı yargılanmasını doğru bulmuyorum.
(...) A.K.yı Zaman gazetesi eski genel yayın yönetmeni olarak bilirim. Aynı camiada olduğumuzdan dolayı bir veya iki kez görmüş olabilirim. Herhangi bir ilişkim bulunmamaktadır. Kendisinin A.H.A. veya M.B. ile ilişkili veya irtibatlı olup olmadığını bilmiyorum. A.K.nın A.H.A.ya Taraf Gazetesi genel yayın yönetmeni olduğu dönemde yapılan soruşturmalarla alakalı manşet attırdığı veya haber yaptırdığı iddiaları hususunda bir bilgim bulunmamaktadır.
(...) FETÖ/PDY örgütünün nihai amacını, 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişimiyle anladım. Bu tarihten önce (FETÖ/PDY örgütünün) suç konusu faaliyetler içerisinde olduğunu düşünmüyordum. Bilseydim zaten özellikle 17-25 Aralık sürecinde yürüttükleri faaliyetleri savunmazdım. Söz konusu dönemde, 17-25 Aralık soruşturmalarının cemaat tarafından yönetilen operasyonlar olduğu iddiaları da henüz ispat edilmemişti. Bu sebeple bir yolsuzluk soruşturması olarak değerlendirdim. Sonuç olarak 14 Temmuz 2016 tarihli yayında darbe girişimi çağrısı ve toplumda haklılık algısı uyandıracak söylemlerde bulunduğum iddialarını kabul etmiyorum. Benim yaptığım televizyon yayını sunmaktan ibarettir. Can Erzincan TV’de çalıştığım sürede birçok bürokrat ve siyasetçi program konuğum olmuştur. Muhtelif görüşlere yer verilmiştir. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki yaptığım programa ilişkin FETÖ/PDY ile ilgili herhangi bir ceza da gelmemiştir. Üzerime atılı suçlamaları kabul etmem. (...) ”
Tutukluluğun Devamıa) Sulh Ceza Hâkimlikleri Tarafından Verilen Tutukluluğun Devamı Kararları
47. Başvuran, 25 Ağustos 2016 tarihinde, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasını talep etmiştir. Başvuran ayrıca, bu talebinin incelenmesi için duruşma düzenlenmesini talep etmiştir.
48. İstanbul 5. Sulh Ceza Hâkimliği, 26 Eylül 2016 tarihli bir kararla, dosya üzerinden yaptığı incelemede, aşağıda belirtilen gerekçelerle, başvuranın ve FETÖ/PDY’ye yakın olduğu kanaatine varılan medya organları için çalışan diğer şüphelilerin tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma taleplerini reddetmiştir:
“(...) atılı suçun CMK’nın 100/3. madde ve fıkrasında sayılan tutuklama nedeni varsayılabilir suçlardan olduğu, soruşturma dosyası kapsamında toplanan deliller, şüphelilerin ifade ve savunmaları, olaya ve şüphelilerin yakalanmasına ilişkin kolluk görevlilerince düzenlenmiş olan tutanak içerikleri ile tüm soruşturma dosyası kapsamının hep birlikte değerlendirilmesi neticesinde; şüphelilerin bir kısmının FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün mensupları olarak medyada örgüt lehine propagandalarda bulundukları, bir kısmının ise FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün içinde ‘abilik, ablalık’ diye tabir edilen görevlerde bulundukları, söz konusu terör örgütüyle ilgili kamuoyuna yansıyan birçok hazırlık soruşturması ve kamu davalarından anlaşıldığı, FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün bilindiği üzere Temmuz 2016 tarihinde kanlı bir darbe teşebbüsünde bulunduğu, bu örgütün devletin her kademedeki birimlerine militanlarını yerleştirdiği, birçok soruşturmanın devam ettiği, bu örgütün bütün faaliyet alanlarının ve mensuplarının henüz ortaya çıkarılamadığı, örgütün Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve Hükümetine yönelik tehdit ve tehlikesinin devam ettiği, buna göre şüphelilerin eylemleri ve bağlantıları dikkate alındığında FETÖ/PDY örgütü üyesi olduğu hususunda kuvvetli suç şüphesi ve delillerin bulunduğu, CMK.nın 109. maddesinde yazılı adli kontrol tedbirlerinin uygulanmasının ve bu suretle şüphelilerin serbest kalmalarının, suçun hiçbir karanlık nokta kalmadan tüm unsurlarıyla ortaya konulması suretiyle aydınlatılması, böylece soruşturmanın ve şüpheli hakkında atılı suçtan açılması muhtemel kamu davasının kovuşturmasının selametle sonuçlandırılması bakımından sakıncalı olacağı, maddede sayılan adli kontrol tedbirlerinin hiçbirinin bu sakıncaları giderme ve ortaya çıkabilecek olumsuz sonuçları bertaraf edebilme niteliğine haiz olmadığı kanaatine varıldığı, yukarıda açıklanan nedenler de dikkate alındığında şüpheli hakkında uygulanacak tutuklama tedbirinin, soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi, şüphelilerin suçunun sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbirleri ile ölçülü olduğu kanaatine varıldığı, tutuklama nedenlerinin ortadan kalkmadığı (...) ”
49. Başvuran, 12 Ekim 2016 tarihinde, bu karara itiraz etmiştir. İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimliği, 20 Ekim 2016 tarihli kararıyla, dosyada tutukluluk halinin sonlandırılmasını gerektirecek yeni bir delil bulunmadığı ve İstanbul 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle itirazın kesin olarak reddine karar verilmiştir.
50. Başvuran, farklı tarihlerde, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmak için birçok itirazda bulunmuştur. Bu itirazlar da her defasında, 28 Eylül, 26 Ekim, 24 Kasım, 8 ve 29 Aralık 2016 ve 7 Şubat, 6 Mart ve 6 Nisan 2017 tarihli kararlarla, özellikle yukarıda belirtilen 26 Eylül 2016 tarihli kararda açıklananlarla aynı gerekçelerle ve başvuran lehinde, tutukluluk tedbirinin kaldırılmasını gerekli kılacak yeni herhangi bir delil unsurunun bulunmadığı gerekçesiyle, yetkili sulh ceza hâkimlikleri tarafından reddedilmiştir.
b) İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Tarafından Verilen Tutukluluğun Devamı Kararı
51. İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi, 3 Mayıs 2017 tarihinde, Cumhuriyet savcılığı tarafından 11 Nisan 2017 tarihinde sunulan iddianameyi kabul etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi ve devamındaki maddelere dayanarak, başvuran ve davanın diğer sanıkları tarafından sunulan tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma talebini reddetmiş ve tutukluluğun devamına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın tutukluluk halinin devamı kararını aşağıdaki şekilde gerekçelendirmiştir:
“(...) üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, arama tutanakları ve ekleri vs. deliller kapsamında kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren müşahhas deliller bulunması, sanığın üzerine atılı suçun tutuklama sebeplerinin kanuni karine olarak varsayıldığı, CMK 100/3-a. 11 alt bendinde sayılan katalog suç oluşu, sanığa isnat edilen suçun kanunda öngörülen cezalarının alt ve üst sınırlarının kaçma şüphesini doğurması, Anayasa’nın 13. maddesindeki hukuki düzenleme de değerlendirildiğinde sanığın eyleminin subüta ermesi halinde sanığa verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbiri ile tutuklama tedbirinin ölçülü olması, sanık üzerinde adli kontrol hükümleri ile yeterli ve etkili hukuksal denetim sağlanamayacak oluşu dikkate alınarak, (...) ”
52. Ardından davayı gören İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi, en geç otuzar günlük süreler itibarıyla başvuranın tutukluluk hâlinin yasallığına ilişkin incelemede bulunmuştur. İlgili hâkimler, 3 Mayıs 2017 tarihli kararda açıklanan ve yukarıda belirtilen aynı gerekçelerle başvuran tarafından sunulan tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma taleplerini reddetmişlerdir.
Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru53. Başvuran, bu zaman zarfında 14 Kasım 2016 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, diğer şikâyetleri arasında, özgürlük ve güvenlik hakkının, ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran, tutukluluk kararının, somut deliller bulunmaksızın verildiğini, gözaltına alınmasının sadece yazılı basında yayımlanan makalelere ve sosyal ağlarda (Twitter) yayınlanan mesajlara dayandırıldığını ve bu durumun ifade özgürlüğüne karşı değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Başvuran diğer taraftan, tutukluluk tedbirinin Anayasa’da öngörülenlerden farklı siyasi gerekçelerle uygulandığını ve bu tedbirin, Hükümetin politikalarını ve Cumhurbaşkanının ülkeyi yönetme şeklini eleştirdiği için kendisini cezalandırmak amacı taşıdığını iddia etmiştir.
54. Anayasa Mahkemesi, 3 Mayıs 2017 tarihli kararıyla, başvuranın tutukluluğunun süresinin uzunluğuna ilişkin şikâyetinin, tazminat yolunun tüketilmemiş olduğu gerekçesiyle ve tutukluluğunun yasaya uygunluğu hakkında karar veren sulh ceza hâkimlerinin tarafsız ve bağımsız olmadığı, tutukluluğuna dayanak oluşturan dosyaya erişimin kısıtlandığını ve tutukluluğun yasallığına ilişkin itirazın duruşmasız olarak incelendiği iddialarına ilişkin şikâyetlerin, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, oy birliğiyle, kabul edilebilir bulduğu şikâyetlerle ilgili olarak, başvuran tarafından ileri sürülen Anayasa’nın 19 (kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı), 26 (ifade özgürlüğü) ve 28. (basın özgürlüğü) maddelerinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
55. Anayasa Mahkemesi, başvuranın tutukluluğunun yasallığı incelemesinde, FETÖ/PDY örgütünün “medya” kolunun örgütsel yapılanması hakkında yürütülen ceza soruşturması kapsamında, başvuranın bir terör örgütüne mensup olmakla suçlandığını ve dolayısıyla 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesi uyarınca tutuklanmasına karar verildiğini gözlemlemiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuranın tutukluluğunun yasal bir dayanağı olduğu sonucuna varmıştır.
56. Anayasa Mahkemesi, başvuranın kendisine isnat edilen suçları işlediğine dair kuvvetli şüpheler bulunup bulunmadığını tespit etmek amacıyla, öncelikle, Türkiye’de 15 Temmuz 2016 tarihinde askeri bir darbe girişiminde bulunulduğunu, kamu ve yargı makamlarının, olgusal unsurlara dayanarak, FETÖ/PDY örgütünün bu darbe girişiminin arkasında olduğunu tespit ettikleri konusunda hiçbir şüphe bulunmadığını ve Cumhuriyet savcılığı tarafından FETÖ/PDY üyelerine karşı birçok ceza soruşturması başlatıldığını hatırlatmıştır. Anayasa Mahkemesi, İstanbul Cumhuriyet Savcılığının FETÖ/PDY’nin “medya” kolu hakkında ve başvuranın da aralarında bulunduğu on yedi gazeteci, yazar ve akademisyeni içeren bir soruşturma başlattığını kaydetmiştir.
57. Anayasa Mahkemesi, Sulh Ceza Hâkimliğinin, 22 Eylül 2016 tarihli tutuklama kararında, başvuranın 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin arkasındaki örgüt olan FETÖ/PDY’ye ait basın organlarında (gazete, dergi ve televizyon kanallarında) yazılar yazdığı veya konuşmalar yaptığı ve aynı zamanda sosyal ağlarda bu örgütün amaçlarına uygun mesajlar paylaştığı kanaatine vardığını hatırlatmıştır.
58. Anayasa Mahkemesi kararında, başvuranın, darbe girişimi ve önleme operasyonlarının devam ettiği 16 Temmuz 2016 tarihinde ve bu örgüte mensup olduklarından şüphelenilen 2.745 savcı ve hâkimin tutuklanmalarına karar verildiği 17 Temmuz 2016 tarihinde sosyal ağlar üzerinden yayımladığı mesajların (yukarıdaki 22-43. paragraflar), tamamına atıfta bulunduktan sonra, soruşturma makamlarına göre, başvuranın bu mesajları, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin arkasında bulunan FETÖ/PDY örgütünün amaçlarına uygun şekilde gönderdiğini kaydetmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuran hakkında açılan soruşturmaya dayanak gösterilen bu sözlerin, darbe girişiminin başlatıldığı ve yetkili makamların bu girişimi engellemeye çalıştığı süreçte paylaşıldığı kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesine göre, başvuran, bu mesajları, artık darbe girişiminin arkasında FETÖ/PDY örgütünün bulunduğuna ilişkin hiçbir şüphenin bulunmadığı bir sırada yayımlamıştır. Anayasa Mahkemesi, soruşturmadan sorumlu olan ve başvuranın tutuklanmasına karar veren makamların, bir taraftan, başvuranın, mesajlarının yayımlandığı dönemde takındığı tutumu, diğer taraftan, yayımlanan mesajların içerik ve bağlamını dikkate aldıklarını gözlemledikten sonra, bu makamların, söz konusu mesajları başvuranın, FETÖ/PDY terör örgütüne bağlı bir suç işlediğine dair güçlü bir işaret olarak görmelerinin keyfi ve dayanaktan yoksun olmadığı sonucuna varmıştır.
59. Anayasa Mahkemesi, bu şüpheler temelinde, başvurana isnat edilen suçlar için kanunun öngördüğü cezanın ağırlığı göz önüne alındığında, başvuranın kaçma riskinin bulunduğu, gözaltına alındığında bütün delil unsurlarının toplanmadığı ve tutuklama dışındaki diğer koruma tedbirlerinin yetersiz kaldığı kanaatine varmıştır.
60. Başvurana karşı güçlü şüpheler bulunduğuna ve tutukluluğunun orantılı bir tedbir olduğuna dair bu sonucun ışığında, Anayasa Mahkemesi, başvuranın yalnızca ifade ve basın özgürlüğü kapsamına giren eylemler nedeniyle tutuklu yargılandığı yönündeki iddiasına ilişkin olarak farklı bir sonuca varmak için herhangi bir neden bulunmadığı kanaatine varmış ve bu şikâyetin reddedilmesine karar vermiştir.
BAŞVURANA İSNAT EDİLEN SUÇLAMALARIN ESASINA İLİŞKİN YARGILAMA11 Nisan 2017 Tarihli İddianame61. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, bu zaman zarfında, başvuranın da aralarında bulunduğu on yedi kişi hakkında bir iddianame hazırlayarak, 11 Nisan 2017 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine sunmuştur. Başvurana, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasıyla birlikte 309, 311 ve 312. maddelerine dayanılarak, anayasal düzeni, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Hükümeti cebir ve şiddet yoluyla ortadan kaldırma veya görevlerini yerine getirmelerini engellemeye teşebbüs etmekle ve diğer taraftan, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçları isnat edilmiştir. Cumhuriyet savcılığı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinden, başvuranın üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ve on beş yıl hapis cezasına mahkûm edilmesini talep etmiştir.
62. Cumhuriyet savcısı, iddianamesine FETÖ/PDY terör örgütünün yapısını ve yasa dışı faaliyetlerini detaylı şekilde tanımlayarak başlamıştır. Cumhuriyet savcısı, kamuoyunca bilinen isimleriyle 17-25 Aralık, MİT tırları ve Selam-Tevhid-Kudüs ordusu, Tahşiye, Kozmik Oda ve Balyoz gibi davalarda yürütülen adli soruşturmalara atıfta bulunarak, örgütün Hükümeti devirmeye yönelik eylemleri kapsamında yargı ve emniyet içine yerleştirilen unsurlarını kendi amaçları doğrultusunda nasıl kullandığını açıklamıştır. Cumhuriyet savcısı, kendisine göre FETÖ/PDY’nin medya yapılanmasını oluşturan Zaman, Today’s Zaman, Taraf, Bugün, Samanyolu TV, Can Erzincan TV gibi örgütün medya yapılanmasına dâhil olduğu belirtilen unsurlara özellikle yer vermiştir.
63. Cumhuriyet savcısı, başvuranla ilgili olarak, süreklilik arz edecek şekilde örgütün amaçları doğrultusunda faaliyette bulunduğunu, özellikle gerçekleştirileceğini önceden bildiği darbe girişiminin altyapısının oluştuğunu ima eden konuşmalar yaparak bu girişime iştirak ettiğini iddia etmiştir.
64. Cumhuriyet savcısı, iddianamesinde, darbe girişiminden önceki gün Can Erzincan TV kanalında yayınlanan ve Mehmet Altan (akademisyen, gazeteci) ve Ahmet Altan’ın (yazar, gazeteci) da katıldıkları televizyon programı sırasında başvuranın sarf ettiği sözlere atıfta bulunmuştur. Cumhuriyet savcısı, başvuranın program boyunca, darbe teşebbüsünü meşrulaştırmaya çalıştığını, mevcut Cumhurbaşkanı ve Hükümete karşı tehditkâr sözler sarf ettiğini ve darbenin gerçekleşeceğini söylediğini ileri sürmüştür. Cumhuriyet savcısına göre, söz konusu programda başvuranın konuşmalarının ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“(...) Eski Peru devlet başkanı Fujimori’nin yaptığı bir hükümet darbesi, bir saray darbesi biçiminde, [Erdoğan tarafından] yapılan budur. Fiili bir, sözüm ona bir durum. Böyle bir fiili durumun mutlaka hesabı sorulacak. Bu Anayasa ihlallerinin, sadece yolsuzlukların değil, bir de resmen açık Anayasa ihlalleri var. Bir gün bunun hesabı sorulacak. Eğer Türkiye Cumhuriyeti bir devlet olarak kalacaksa ki; siz bunu söylediniz, yani beraber yok etmeye çalışıyor devletle kendisini [Erdoğan]. Devlet, bunca senelik bir devlet, böyle bir gelenek sıfırlanamayacağına göre, bunun hesabı er geç sorulacak, hep soruldu. Maalesef bakın Tayyip Erdoğan çok iyi umutlarla ortaya çıkmıştı ama hep bu yaptığı olumsuzluklarla anılacak. Mesela Demokrat Parti dönemi deniliyor, Demokrat Parti döneminde üç tane gazeteci, tutuklandı diye ki Menderes kitlelere mâl olmuş, sevilmiş bir adam olmasına rağmen, sürekli Menderes’ten bahsederken bu tahkikat komisyonu meselesi mutlaka ve mutlaka açılır. Yani bunlar... ”
65. Cumhuriyet savcılığı tarafından başvuranın kullandığı Twitter sosyal paylaşım platformu hesabında, Cumhuriyet savcısına göre FETÖ/PDY hakkında olumlu bir kamuoyu oluşturmak için örgütlü ve sistemli bir şekilde faaliyette bulunan fuatavni, simge ekici, Son Vesayet, kaç saat oldu gibi kullanıcıların paylaşımlarını yeniden defalarca paylaştığı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin terör örgütü DEAŞ’a destek verdiği, ülkenin baskı ve diktatörlük ile yönetildiği şeklinde kamuoyu oluşturmaya çalışarak darbe girişimine zemin oluşturma faaliyeti içerisine girdiği ileri sürülmüştür. Bu kapsamda başvuranın şu tweetleri incelenmiştir:
- FETÖ mensubu olduğu iddia edilen T.T. hakkında 7 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan tweet: “T.T.nin tek suçu muktedirlere boyun eğmemek ve kalemini satmamaktır.”,
- Balyoz davasında FETÖ üyesi olduğu iddia edilen hâkim ve savcılar tarafından yürütülen ve daha sonra yetkili makamlar tarafından kumpas olarak nitelendirilen faaliyetler hakkında 13 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan tweet: “Zaten topraktan çıkanlar da (roketatar silahlar), Gölcükteki belgeler de hepsi sonradan yüklendi! Boru deyip geçelim! ”,
- 13 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan tweet: “Batı Ergenekon davasına inanıyordu. FETÖ’ye ise gülüyor. Askeri vesayetin kalkmasını Ergenekon’a borçluyuz.”
- 13 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan tweet: “Darbe soruşturmaları sürecinde cemaat aleyhine algı oluşturup, heyula üretenler 17 Aralık sonrası AKP gölgesinde hasat yapıyor”,
- 13 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan tweet: “Cemaatin terör örgütü olduğuna inanan tek bir tane devlet yok İsmail, hatta AB şiddetle reddetti bu saçmalığı”,
- 13 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan tweet: Yetkili makamlar tarafından FETÖ örgütünün yayın organlarından biri olarak değerlendirilen Can Erzincan TV’yi kastederek; “Susmuyoruz. Siz de Can Erzincan’dan vazgeçmediğinizi uydunuzu Hotbird’e ayarlayarak gösteriniz.”,
- 14 Temmuz 2016 tarihinde başvuranın programına konuk ettiği Ahmet Altan’ın, Cumhuriyet savcısına göre, darbe girişimine ilişkin toplumsal meşruiyet zemini hazırlama amaçlı söylemlerine atıfta bulunduğu tweet: “A.A. yı dinliyorum, gözlerim kapalı!’ ”;
- 16 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan tweet: “Yolsuzluk operasyonu [17‑25 Aralık 2013] darbe girişimi değildir, Darbe girişimini o akşam yaşadık. Aradaki farkı gördünüz mü? ”;
- 16 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan tweet: “Meclis’e bomba atıldı. Siz hala iktidara ya da cemaate yükleniyorsunuz. Oysa bu, ordu içinde bir isyan. Bastırılır, ama tahribatı çok fazla. ”
66. Cumhuriyet savcılığı, başvuranın söz konusu mesajları, darbe girişimini gerçekleştiren FETÖ/PDY’yi aklamaya çalışmak için yayımladığını ileri sürmüştür. Cumhuriyet savcılığı, başvuranın aynı amaçla, bu örgütün liderinin darbe girişimini kınadığı mesajını paylaştığını iddia etmiştir. Cumhuriyet savcılığı, başvuranın, devlet kademelerinden terör örgütü mensuplarının uzaklaştırılarak haklarında adli işlem başlatılmasını cadı avı olarak nitelendirdiğini ileri sürmüştür. Cumhuriyet savcılığı, başvuranın “Milletimiz gerçekten demokrasiye bağlı olsaydı, İslamcı soslu faşizm bozuntusu bir rejimin ülkeye çöreklenmesine izin vermezdi” şeklinde paylaştığı tweet ile darbe girişimine canı pahasına karşı çıkan ve sokağa inen halkı aşağıladığı kanaatine varmıştır. Cumhuriyet savcılığı ayrıca, ilgilinin terör örgütünün propagandası nitelikli diğer birçok paylaşım yaptığını belirtmiştir.
67. Cumhuriyet savcısı ayrıca, başvuranı, kamuoyunda Ergenekon ve 17-25 Aralık adıyla bilinen soruşturma ve kovuşturmalarda etkin rol üstlenen FETÖ/PDY üyesi olduğu iddia edilen eski Cumhuriyet Savcısı Z.Ö. ile kartopu oynarken çekilen fotoğrafıyla birlikte yayımladığı 23 Şubat 2015 tarihli paylaşımındaki mesajı sebebiyle de suçlamıştır. Cumhuriyet savcısı, başvuranın, “Öz’e hep taş atıyorlar. Ben de kartopu atayım dedim.” şeklinde söylemde bulunduğu bu mesajla, FETÖ/PDY örgütü üyesinin faaliyetlerini meşrulaştırmaya çalıştığını ileri sürmüştür.
68. Cumhuriyet savcılığı, başvuranın 2012 yılının Ocak ayında yayımladığı “Her Taşın Altında ‘The Cemaat’ mi Var?” isimli kitapta, FETÖ/PDY’nin gerçekleştirdiği eylemler hususunda dezenformasyon faaliyetinde bulunduğunu eklemiştir. Cumhuriyet savcılığı ayrıca, başvuranın, kendisine göre FETÖ/PDY örgütü ile bağı bilinen bir medya organı tarafından başvuranın hesabına on beş defa para yatırıldığı hususuna da atıfta bulunmuştur.
69. Cumhuriyet savcılığı iddialarına dayanak olarak, ayrıca başvuranın konutunda ele geçirilen bloknot defterine başvuran tarafından el yazısıyla yazılmış notları da belirtmiştir.
- 29. sayfa: “Y.S, Y.T, Gazetecileri Koruma Kanunu B., A., Y., Ç., Sınır tanımayan gazeteciler, uluslararası yazarlar, gazeteciler tutuklandılar” (FETÖ/PDY lehine faaliyetleri çerçevesinde haklarında önceden işlem yapılan emniyet ve medya mensuplarının isimleri),
- 9. sayfa: “Can Erzincan RTÜK karartma, RTE Gezide Topçu kışlası yapılacağını, RTE=tehlikeli şahıs, Hukuk erozyona uğruyor, demokrasi tehdit altında, Her şey 17-25 Aralıkta dört Bakan ve Erdoğanın oğluyla yolsuzluk dosyasıyla başladı” (bu notların örgütün eylem ve faaliyetlerinin övülmesi amacıyla alındığı iddia edilmiştir),
- 25 ve 26. sayfalar: “somut olgulara dayalı kuvvetli şüphe, A.G. Gaziantep’te tutuklandı, IŞİD üniformasıyla, 22 Ekim 2015, 7 yıla mahkûm oldu, 10 Ekim 2015 gar saldırısı Allah’ım, medrese-yusufiye [inançlarından dolayı hapsedilen ve cezaevini okul olarak kullananlar; Cumhuriyet savcısına göre bu ifade örgüt içinde de kullanılmış] salıver, onları en tez zamanda sevdiklerine kavuştur”
- 26. sayfa: “Özgürlükçü Avrupalı Yargıçlar Başkanlığı adayı, Mit Tırları savcı A.T., Ö.Ş., S.B., A.K., M.Ö.,M.B., 40 kişi tahliye...vb.”
70. Cumhuriyet savcılığı diğer taraftan, FETÖ/PDY içinde üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra yapılanmadan ayrıldığı belirtilen N.V.nin tanık olarak alınan 24 Ekim 2016 tarihli ifadesine atıfla N.V.den sonraki dönemde FETÖ/PDY’nin medya yapılanmasının en güçlü kişisinin A.K. olduğunu, başvuranın da aralarında olduğu bir kısım medya mensubu ile Fetullah Gülen arasındaki ilişkinin bu kişi/kişiler tarafından sağlandığını ve söz konusu medya mensuplarının A.K. ile sık sık görüştüklerini ileri sürmüştür.
71. Cumhuriyet savcılığı ayrıca, telefon kayıtlarına dayanarak başvuranın, FETÖ/PDY’nin üst düzey yöneticilerinden olduğu iddia edilen ve haklarında bu yapılanmayla bağlantılı suçlardan ceza soruşturması açılan bazı kişilerle iletişim halinde olduğunu ileri sürmüştür.
72. Cumhuriyet savcılığı son olarak, başvuranın FETÖ/PDY’nin yayın organı olan Bugün gazetesinde köşe yazarlığı yaptığını, gazetenin ait olduğu şirket yönetimine örgüte yönelik olarak yürütülen soruşturmalar kapsamında kayyum atanmasından sonra yazılarına Özgür Bugün ve www.ozgurdusunce.com isimli haber sitesinde devam ettiğini ileri sürmüştür.
Başvuranın Savunması73. Başvuran Cumhuriyet savcılığı tarafından kendisine isnat edilen suçlamalara ilişkin savunmasını İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine sunmuştur. Başvuran, esasen gazetecilik faaliyetleri için yargılanmakta olduğunu ileri sürmüş ve kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiştir. Başvuran, FETÖ/PDY terör örgütü ile herhangi bir bağı bulunmadığını ve hayatı boyunca darbelerle mücadele etmiş bir gazeteci olduğunu belirtmiştir. Başvuran, 17-25 Aralık 2013 sürecinde bazı Hükümet üyelerini hedef alan yolsuzluk iddiaları hakkında yayımladığı yazılarla ilgili olarak, 17-25 Aralık soruşturmalarında kamuoyuna yansıyan belgeler üzerine bunların aydınlanmasını isteyen bir yazı yazması nedeniyle Sabah gazetesinden ayrılmak zorunda kaldığını açıklamıştır. Başvuran, bu sebeple iktidara muhalif olarak değerlendirildiği kanaatine varmıştır. Başvuran, gazetecilerin görünen gerçeğe göre yazılar yazdığını, bu kapsamda kendisinin de gördüklerini yazdığını, ayrıca kendisine göre, aynı dönemde muhalefet parti liderlerinin de benzer açıklamalarının olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, hiçbir zaman kaos oluşturmak ve darbeye zemin hazırlamak üzere bir yazı kaleme almadığını ifade etmiştir.
74. Başvuran, Can Erzincan TV’de Ahmet Hüsrev Altan ve Mehmet Hasan Altan ile gerçekleştirilen programdaki konuşmasına ilişkin olarak, söz konusu kanalın o tarihte yasal ve meşru bir kanal olduğunu, sahibi hakkında yasa dışı bir örgüte üye olmaktan hiçbir ceza soruşturmasının bulunmadığını ve FETÖ/PDY’ye ait bir televizyon olduğunu bilmediğini belirtmiştir. Başvuran, Ahmet ve Mehmet Altan ile yapılan bu programla ilgili olarak, kendisinin zaten az konuştuğunu ve konuşmalarının hiçbirinde darbe ima eden bir sözünün geçmediğini hatırlatmıştır. Başvuran, o tarihlerde bazı medya mensupları aleyhine soruşturmalar olduğu için bu bağlamda eleştirilerde bulunduğunu, hukuka ve basın özgürlüğüne vurgu yaptığını açıklamıştır. Başvuran, iktidarda olan siyasetçilerin yargı denetimine tabi tutulması gerektiğini ve yargıya hesap vermesi gerektiğini, Fujimori Cumhurbaşkanı örneğini bunun için verdiğini eklemiştir. Başvuran ayrıca, konuşmacı olarak katılan Ahmet Altan’ın (Balyoz davasının eski sanıkları hakkında hakaret ettiği gerekçesiyle) Balyoz’dan yargılandığı bir dava olduğunu ve bunun güncel bir mesele olması sebebiyle, bu konu hakkında ilgiliye sorular sorduğunu ileri sürmüştür.
75. Başvuran, darbe girişiminin meydana geldiği gece yayımladığı tweetlerle ilgili olarak, darbe aleyhine attığı mesajların hiçbirinin iddianamede belirtilmediğini iddia etmiştir. Başvuran, darbe gecesi gördüklerinin önceki tecrübelerine dayanarak bir darbe olamayacağını ancak bunun kalkışma olduğunu söylediğini ve diğer taraftan o gece de Twitter’in ikiye bölündüğünü, kimilerince bunun bir darbe olduğu, kimilerine göre ise böyle olmadığı yönünde görüşler ortaya konulduğunu, herkesin birbirini suçladığı o gecede kendisinin millet olarak kenetlenmeye vurgu yaptığını eklemiştir. Başvuran, ilginç bulduğu bütün tweetleri paylaştığını, ancak bundan paylaştığı bütün görüşlere katıldığı anlamının çıkarılmaması gerektiğini eklemiştir.
76. Başvuran, aleyhinde tanıklık eden ve itirafçı N.V. tarafından ileri sürülenlerle ilgili olarak, tanık N.V.nin beyanlarında geçen A.K. ile hiç görüşmediğini, sadece bir iki toplantıda selamlaşmış olabileceğini, ayrıca belirtilen diğer kişilerden ikisinin 2006-2015 tarihleri arasında en fazla beş defa görüştüğü, yasal medya kurumunun yöneticileri olduğunu ve diğerinin ise avukatlığını yapan kişi olduğunu açıklamıştır. Başvuran, mesleğinden kaynaklanan bu görüşmelerin hiçbirinde suç unsurunun bulunmadığını, içeriklerinin ne olduğunun da ortaya konulmadığını iddia etmiştir.
77. Başvuran, FETÖ/PDY’nin yargı yapılanmasından kişilerle görüntülerinin ve röportajlarının ortaya çıkması hakkında özellikle eski Cumhuriyet savcısı Z.Ö. ile ilgili olarak, röportaj yaptığı tarihte bu kişinin terör örgütü üyeliği ile suçlanmadığını ve sadece açığa alınan bir savcı olduğunu beyan etmiştir. Başvuran, bu röportajda Z.Ö.yü aklamaya çalışmadığını, hatta daha önce Z.Ö.ye hakkında, keyfi olarak soruşturma yürüttüğü gerekçesiyle bir soruşturma açılması gerektiğini belirttiği bir yazı yazdığını ileri sürmüştür. Başvuran, bu röportajı “kartopu” fotoğrafı ekleyerek güzelleştirmek istediğini ifade etmiştir.
78. Başvuran, FETÖ/PDY ile irtibatlı basın kuruluşlarından kendisine para aktarılmasına ilişkin olarak, kendisine on beş defada yatırılan miktarın, Can Erzincan TV’de çalıştığı aylar için ödenen maaşına tekabül ettiğini ve kendisinin daha önce bu miktardan daha yüksek ücretle başka gazete ve televizyon kanallarında çalıştığını beyan etmiştir.
79. Başvuran, evinde ele geçirilen bloknot defteri içinde geçen yazı ve notlarla ilgili olarak, gördükleri ve dinledikleri hakkında küçük küçük notlar aldığını, daha sonra bunları sekreterine yazdırdığını ve isimleri unuttuğu için isimleri bu şekilde not aldığını ifade etmiştir. Başvuran, yazdığı bu notlarla bir terör örgütünün hiçbir şekilde propagandasını yapmadığını ileri sürmüştür.
80. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı, başvuran ve diğer sanıklar hakkında açılan davaya müdahil taraf olarak katılmıştır.
Cumhuriyet Savcısının Esas Hakkındaki Mütalaası81. Cumhuriyet savcısı, 11 Aralık 2017 tarihinde, esas hakkında mütalaasını sunmuştur. Cumhuriyet savcısı, 11 Nisan 2017 tarihli iddianamede yer alan iddia ve delil unsurlarını yineleyerek, FETÖ/PDY’ye üye olmakla suçlanan üçüncü kişilerin, örgüt üyelerinin kullandığı iddia edilen şifreli mesajlaşma aracı ByLock’a gönderdiği bazı mesajları ek delil olarak sunmuştur. Cumhuriyet savcısı bu bağlamda, bu mesajların başvuran hakkında bazı unsurlar içerdiğini belirtmiştir. Cumhuriyet savcısı, özellikle FETÖ/PDY örgütüne bağlı suç işlediği gerekçesiyle hakkında soruşturma başlatılan (ve FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle kapatılan) Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının başkan yardımcısı olan ve kaçak konumda bulunan E.T.A.nın, FETÖ/PDY örgütü üyesi olduğu iddia edilen E.Y.ye 1 Eylül 2015 tarihinde gönderdiği mesaja değinmiştir. Yetkili makamların Bugün (Today) gazetesinin yayınını durdurma kararından sonra gönderilen söz konusu mesaj, aşağıdaki gibidir:
“Erkam Bey bir absürt teklifim var. Ancak bunu bizim seslendirmemiz değil de Nazlı Hanım gibi birilerinin veya Can Dündar gibi birilerinin söylemesi faydalı olur. Bundan sonra hangi gazete baskın yerse [yayımı durdurulursa] ertesi gün bütün gazeteler o gazetenin yüzünü aynen bassın ve bütün gazeteler birlikte hareketin resmini versinler. Yani bir nevi bütün basın o gün ‘biz Bugün medyasıyız’ demiş olsalar. Yarın başka gazeteler olursa [aynı tedbirlere tabi tutulursa] aynı şeyler onlar için de olmalı tabi. ”
82. İddia makamı, başvuranın anayasal düzeni ve Hükümeti ortadan kaldırma teşebbüsü suçunun baş faillerinden olduğu kanaatine varılmasını ve başvuranın, bu bağlamda yaptığı propaganda konuşmaları ve eylemleriyle, darbe teşebbüsünün faillerini, fiziksel cebir yoluyla örgütsel amaçlara yönelik eylemlerde bulunmaya iten siyasi ve sosyal kaos ortamının bulunduğunu ileri sürdüğü gerekçesiyle cezalandırılmasını talep etmiştir. Cumhuriyet savcısı, başvuranın, ihtilaf konusu darbe girişiminde bulunma suçunun alt unsuru olan “cebir” teriminin öncülü ve ayrı düşünülemeyecek bir parçası olan söylem ve propagandalarda bulunduğu kanaatine varmıştır. İddia makamı, başvuranın müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesini talep etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesinin Kararı (Yargı Makamlarının Kararları)83. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Şubat 2018 tarihinde verdiği kararla, başvuranın cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs ettiği sonucuna varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, FETÖ/PDY örgütünün “medya” koluna mensup olmakla suçlanan diğer dört sanık gibi başvuranın da, Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, başvuranın tutukluluğunun devam etmesine karar vermiştir.
84. Ağır Ceza Mahkemesi, Cumhuriyet savcılığı tarafından sunulan iddianamedeki doğrudan delillere veya atıfta bulunularak açıklanan delil unsurlarına dayanarak verdiği kararında aşağıdaki ifadeleri kullanmıştır:
“terör örgütünün medya unsuru olan başvuranın, örgütsel amaçlar doğrultusunda, darbe girişimine maddi cebir kullanmak suretiyle iştirak eden faillerin eylemine girişime sözde neden teşkil eden (...) siyasal ve toplumsal kaos ortamının bulunduğuna ve bu ortamın yaratılmasına yönelik örgütsel amaçla gerçekleştirilen kalkışma suçlarının hareket unsurunun alt unsuru olan ‘cebir’ teriminin öncülü ve ayrı düşünülemeyecek bir parçası olan söylem ve propagandalarda bulunmak suretiyle üzerine atılı anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçunun asli faili olduğu, (...) somut olayda sanığın eyleminin bir bütün olarak TCK’nın 309/1. maddesinde düzenlenen suçu oluşturacağı anlaşılmakla (...) ”
85. Başvuran, Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesinin 1. fıkrası uyarınca cezalandırılan diğer dört sanık gibi, 16 Şubat 2018 tarihli karara karşı istinaf başvurusunda bulunmuştur.
86. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi (2. Ceza Dairesi), 27 Haziran 2018 tarihli bir kararla, esas hakkında yapılan incelemenin ardından istinaf başvurularını reddetmiştir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, şu değerlendirmelerde bulunmuştur:
“(...)Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre, mahkemenin kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığı, ispat bakımından değerlendirmenin yerinde olduğu anlaşıldığından Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 280. maddesinin 1. fıkrasının a bendi uyarınca sanıklar ve müdafilerinin istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. (...) ”
Yargıtay Önünde Temyiz87. Aynı dava kapsamında cezaya mahkûm edilen başvuran ve diğer dört kişi, Yargıtay’a temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
Cumhuriyet Başsavcılığının Görüşleri
88. Yargıtay nezdinde görevli Cumhuriyet Başsavcısı, mütalaasında, başvuranın anayasal düzeni ortadan kaldırma teşebbüsünde bulunduğu (Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesi) gerekçesiyle verilen mahkûmiyet kararının bozulmasını ve başvuranın bir suç örgütüne yardım suçundan yargılanmasını talep etmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı, söz konusu mahkûmiyetle ilgili olarak birçok bozma gerekçesi ileri sürmüştür.
89. Cumhuriyet Başsavcısı, anayasal düzeni ortadan kaldırma veya darbe teşebbüsü suçunun, kişilerin iradesini zorlayarak, cebir ve şiddet yoluyla işlenebileceğini vurgulamıştır. Cumhuriyet Başsavcısı, burada belirtilen cebir ifadesinin, sadece fiziki cebir olarak değerlendirilebileceğini belirtmiştir. Cumhuriyet Başsavcısına göre, bu türden bir suçun basit bir tokat veya tehditle işlenemeyeceği açıktır ve suçun işlenmiş sayılması için bir teşebbüs yeterli olsa bile, sanığın fiili hazırlık aşamasından çıkmış, harekete geçişe dönüşmüş ve anayasal düzen için somut bir tehlike oluşturmuş olmalıdır.
90. Başsavcı ayrıca, bir kişinin anılan örgütün kurucusu ya da üyesi olmasının anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçuna iştirak ettiği anlamına gelmediğini hatırlatmıştır. Bu kişilerin böyle bir suça iştiraklerinin tespit edilmesi amacıyla, ilgili kişilerin söz konusu fiili işleme iradesine sahip olduklarının ve bu suçun işlenmesine maddi ve manevi olarak katkıda bulunduklarının gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bir örgüte üye olmanın tek başına diğer üyelerle aynı suçun işlendiği anlamına gelmediğini de eklemiştir. Kanunun gerektirdiği koşullara göre, örgüte sempati duymak, ideolojisini benimsemek veya örgüt liderine saygı duymak gibi eylemlerin söz konusu örgüte üye olma tespitini desteklemek için yeterli olmadığını da açıklamıştır. Söz konusu örgütün üyesi olarak nitelendirebilmek için, ilgili kişinin örgütten gelen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın, teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması gerektiği kanaatine varmıştır. Sanıkların darbe girişiminden haberdar oldukları varsayılsa bile, bunun, sadece suçun işlenmesine iştirak ettikleri anlamına geldiği değerlendirmesinde bulunmuştur.
91. Başsavcı, mevcut davayla ilgili olarak, davalılara yöneltilen suçlamaların “darbe teşebbüsü öncesinde, terör örgütünün güdümündeki medyada, darbeye zemin hazırlayacak yazılı ve sözlü eylemlere” dayandığını hatırlatmıştır. İddianamenin ve itiraz edilen kararın, başvuranın da aralarında bulunduğu sanıkların, darbe teşkil eden eylemlere fiziksel baskı kullanarak katılıp katılmadıkları hususunu hiçbir şekilde açıklığa kavuşturmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur. Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesiyle cezalandırılan hareketin, anayasal düzeni tehlikeye koyan maddi hareket olduğunu ve dosyadaki hiçbir unsurun, sanıklara yöneltilen maddi hareketlerinin bu derece büyük olduğunu göstermediğini ileri sürmüştür. Dosyada, davalılar ve örgüt arasında hiyerarşik bir bağ olduğu hususunda yeterince kanıt bulunmadığını iddia etmiştir. Başvuranın ihtilaf konusu makalelerinin, sunduğu televizyon programının ve darbe girişimin yaşandığı gece Twitter’da yayımladığı mesajların, yalnızca suç örgütüne yardım ve yataklık nedeniyle suçlu olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla değerlendirilebileceği sonucuna varmıştır.
Bozma Kararı ve Ceza Yargılamasının Akıbeti92. Yargıtay (16. Ceza Dairesi) 5 Temmuz 2019 tarihli kararla, Başsavcı tarafından ileri sürülen bozma gerekçelerini yineleyerek, Bölge Adliye Mahkemesinin, başvuranın ve diğer sanıkların mahkûmiyetiyle ilgili kararını bozmuştur. Yargıtay öncelikle, sanıkların, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçuna iştirak ettiklerinin kanıtlanmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur. Başvuran ile ilgili olarak, ilgilinin makaleleri ve sözleri nedeniyle, örgüt liderlerinin darbe girişiminde bulunmaya karar verdiklerinin kabulüne olanak bulunmaması nedeniyle, azmettirmenin koşullarının oluşmadığı kanaatine varmıştır. (Başvuran yönünden) suçun kanıtlanmadığını ve de suçun neticesinin, diğerlerinin yanı sıra ilgilinin eseri olduğunun tespit edilmediğini; bu nedenle başvuranın, faillerin buna yönelik isteklerini kuvvetlendirmek ya da harekete geçmeye teşvik etmek suretiyle söz konusu suçun işlenmesine yardım ettiğinin kabul edilemeyeceğini ifade etmektedir.
93. Yargıtay ikinci olarak, FETÖ/PDY örgütüne üyelik iddialarına ilişkin olarak, dosyada, işlenen eylemlerin sürekliliği, çeşitliliği ya da yoğunluğu dikkate alındığında, başvuranın ve aynı dava kapsamında sanık olan A.H.A.nın, örgütün hiyerarşik yapısıyla organik bağları olduğunu ve anılan örgütün üyesi olduklarını gösterebilecek herhangi bir delil unsuru bulunmadığı kanaatine varmıştır. Yargıtay, söz konusu iki gazeteci tarafından sunulan savunma kapsamında sözü edilen olayların, özellikle herkesçe bilinen siyasi ve ideolojik görüşleri dikkate alındığında, hayatın olağan akışına uygun düştüğü değerlendirmesinde bulunmuştur.
94. Ancak Yargıtay, başvuranın ve A.H.A.nın, bazı konuşma ve yazılarının kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığını gözlemlemiştir. Terör örgütüne dönüşen FETÖ/PDY örgütünün, amacına ulaşmak için her yolun meşru olduğunu düşündüğünü, devletin silahlı kuvvetlerine sızan üyeleri olduğunu, bu üyelerin bir dönemde darbe teşebbüsüne öncülük edebileceklerini kimsenin tahmin edemeyeceğini, başvuran ve A.H.A.nın, bir yandan örgütün anayasal düzene karşı icra edeceği kalkışma öncesindeki sürece mutad siyasi muhalefet görüntüsü verme ve diğer yandan örgütün sempatizan tabanı oluşturan çok sayıda insanın nazarında sözde meşruiyetini koruma amacı taşıyan faaliyetler yürüttüklerini değerlendirmiştir. Yargıtay’a göre, gazetecilik faaliyetleri kapsamında değerlendirilmesi mümkün olmayan bu eylemler, Türk Ceza Kanunu’nun, örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte, suç örgütüne yardım etme suçunu düzenleyen 314. maddesinin 2. fıkrası bakımından suç teşkil edebilmekteydi.
95. Yargıtay, başvuran tarafından sunulan tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma talebini reddetmiştir.
96. Dava yeniden görüşülmek üzere İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiş; anılan mahkeme, 4 Kasım 2019 tarihli kararla, Yargıtay’ın kararına uyarak, başvuranın, örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte, terör örgütüne isteyerek yardım ve yataklık etmekten suçlu olduğuna karar vermiş ve Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 7. fıkrası uyarınca 8 yıl 9 ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
97. Ağır Ceza Mahkemesi yine 4 Kasım 2019 tarihinde, başvuranın tutuklulukta geçirdiği süreyi dikkate alarak, adli kontrolle serbest bırakılmasına karar vermiştir.
98. Yargıtay (16. Ceza Dairesi), yakın zaman önce,14 Nisan 2021 tarihli bir kararla, başvuranın mahkûmiyet kararını yeniden bozmuştur.
İLGİLİ HUKUKÎ ÇERÇEVE VE İÇ HUKUK UYGULAMASI
99. Mevcut davada ilgili iç hukuk ve uygulaması, Mahkemenin daha önceki kararlarında, yani Anayasa’nın 19. maddesiyle ilgili olarak, Sabuncu ve diğerleri/Türkiye (no. 23199/17, § 95, 10 Kasım 2020) kararında, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun tutukluluğu düzenleyen ilgili hükümleriyle ilgili olarak, Selahattin Demirtaş/Türkiye (no 2) [BD] (no. 14305/17, §§ 150‑157, 22 Aralık 2020) kararında ve ilk olarak, Anayasa Mahkemesinin, askeri darbe teşebbüsüne ilişkin değerlendirme ve bilgiler içeren kararları ve bunların sonuçları, ikinci olarak, Avrupa Konseyinin gazetecilerin tutuklanması ile ilgili metinleri ve üçüncü olarak, Türkiye’nin 21 Temmuz 2016 tarihli askıya alma bildirimi ile ilgili olarak, Sabuncu ve diğerleri kararında (yukarıda anılan, §§ 104-105), büyük ölçüde bildirilmiştir.
100. Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesi suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunu düzenlemektedir. Bu maddenin mevcut dava ile ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“(...)
6) [Yasa dışı bir] örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır.
7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.
8) Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ”
101. Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.”
102. Türk Ceza Kanunu’nun 311. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılırlar.”
103. Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.”
104. Türk Ceza Kanunu’nun, silahlı örgüte üye olma suçunu düzenleyen 314. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“1. Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silâhlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2. Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
3. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
TÜRKİYE’NİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ ASKIYA ALMASINA İLİŞKİN ÖNCELİKLİ MESELE105. Hükümet, başvuranın bütün şikâyetlerinin, Sözleşme’nin 15. maddesi bağlamında, 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirilen askıya alma bildiriminin dikkate alınarak incelenmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu bakımdan, Sözleşme’de öngörülen yükümlülükleri askıya alma hakkını kullanmış olan Hükümet, Türkiye’nin Sözleşme hükümlerini ihlâl etmediği kanaatindedir. Bu bağlamda Hükümet, askeri darbe girişiminin doğurduğu tehlikeler sebebiyle, ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikenin bulunduğunu ve bu tehlikeye tepki olarak ulusal makamlar tarafından alınan tedbirlerin, durumun katı gerekliliği olduğunu belirtmektedir.
106. Başvuran Hükümetin iddiasına karşı çıkmaktadır. Başvurana göre, Basın Kanunu gereğince dahi suç teşkil etmeyen basın yazıları veya açıklamalar, 15 Temmuz 2016 tarihinden beri özellikle terör örgütü üyesi, hatta darbenin baş failleri olmakla suçlanan gazetecilerin tutuklanmasına dayanak oluşturmak amacıyla kullanılmıştır.
107. Mahkeme, başvuranın olağanüstü hal sırasında tutuklandığını gözlemlemektedir. Aynı zamanda, bu dönem boyunca ilgili hakkında başlatılan ceza yargılamalarının söz konusu dönemin ötesine uzadığını kaydetmektedir.
108. Bu aşamada, Mahkeme, Mehmet Hasan Altan/Türkiye (no.13237/17, § 93, 20 Mart 2018) davasında verdiği kararında, askeri darbe girişiminin, Sözleşme anlamında "ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikenin" varlığını ortaya koyduğu kanaatine vardığını hatırlatmaktadır. Somut olayda alınan tedbirlerin, durumun gerektirdiği katılıkla ve uluslararası hukuktan doğan diğer yükümlülüklere uygun olarak uygulanıp uygulanmadığı hususuna ilişkin olarak, Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin esası hakkında - aşağıda gerçekleştireceği - bir incelemenin gerekli olduğu kanaatine varmaktadır.
109. Başvuranın tutukluluğu bağlamında dile getirdiği şikâyetlerle ilgili olarak, Hükümet, ilgilinin, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının a) ve d) bentleriyle öngörülen tazminat yoluna sahip olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın yukarıda belirtilen hükme dayanarak tazminat davası açabileceği ve açmış olması gerektiği kanısındadır.
110. Başvuran Hükümetin iddiasına karşı çıkmaktadır. Sulh Ceza Hâkimlikleri ve Anayasa Mahkemesinin, taleplerini gerekçeli ve ayrıntılı kararlarla zaten reddettiği için, ek hukuk yollarını tüketmek zorunda olmadığını ileri sürmektedir.
111. Başvuranın tutuklu olduğu süre ile ilgili olarak, Mahkeme, özgürlükten yoksun bırakmanın yasal olmasını amaçlayan bir başvuru yolunun, etkin olabilmesi için, ilgili kişiye, itiraz edilen özgürlükten yoksun bırakmaya son verilmesi olanağı sunması gerektiğini hatırlatmaktadır (Gavril Yossifov/Bulgaristan, no. 74012/01, § 40, 6 Kasım 2008 ve Mustafa Avci/Türkiye, no. 39322/12, § 60, 23 Mayıs 2017). Ancak Mahkeme, CMK’nın 141. maddesiyle öngörülen başvuru yolunun, başvuranın tutukluluk haline son verebilecek bir hukuk yolu olmadığını tespit etmektedir (Sabuncu ve diğerleri/Türkiye, no. 23199/17, § 124, 10 Kasım 2020).
112. Başvuranın, hakkında mahkûmiyet kararı bulunduğu ve dolayısıyla artık tutuklu olmadığı süre boyunca tazminat başvurusunda bulunma imkânıyla ilgili olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları açısından, ilgilinin ilk olarak ve her şeyden önce, ulusal mahkemelerin, tutuklanmasını ve tutukluluk halinin devamını haklı gösterebilecek ilgili ve yeterli gerekçeler sunmadıklarını iddia etmektedir. Bu bağlamda, Selahattin Demirtaş/Türkiye (no 2) [BD] (no. 14305/17, § 213, 22 Aralık 2020) davasında verdiği kararı hatırlatmaktadır; CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendinin, tutuklamayı haklı gösteren gerekçelerin yetersizliği için tazminat hakkı öngörmediğini ve Hükümetin, mevcut davaya benzer koşullarda, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendinde öngörülen yolun böyle bir şikâyet konusunda başarılı olabileceğini gösteren yerel bir karar sunmadığını ifade etmiştir.
113. Bu nedenle Mahkeme, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının a) ve d) bentlerine dayanan bir tazminat davasının, başvuran gibi, bir suç işlendiğinden şüphelenmek için inandırıcı sebepler veya Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları anlamında tutukluluğu haklı gösterebilecek ilgili ve yeterli gerekçeler bulunmadan özgürlükten yoksun bırakma tedbirine konu olmaktan şikâyet eden bir kişi için etkili bir hukuk yolu olarak kabul edilemeyeceği kanaatindedir.
Bu nedenle, Hükümet tarafından ileri sürülen bu itirazın reddedilmesi gerekmektedir.
Anayasa Mahkemesine Yapılan Bireysel Başvuruya İlişkin İtirazlar Hakkında114. Mahkemenin bilhassa Uzun/Türkiye ((k.k.), no. 10755/13, 30 Nisan 2013) ve Mercan/Türkiye ((k.k.), no. 56511/16, 8 Kasım 2016)) kararlarında vardığı sonuçlara atıf yapan Hükümet, başvuranı, Anayasa Mahkemesi önünde sahip olduğu bireysel başvuru yolunu tüketmemekle suçlamaktadır.
115. Başvuran, Hükümetin iddiasına karşı çıkmaktadır.
116. Mahkeme, başvuranın iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünün, ilke olarak Mahkemeye başvuru yapmış olduğu tarihte değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Baumann/Fransa, no. 33592/96, § 47, AİHM 2001‑V (özetler)). Mahkeme bunun yanı sıra, bir hukuk yolunun son aşamasının, başvurunun yapılması sonrasında, ancak başvurunun kabul edilebilirliği hakkında karar vermesi öncesinde tamamlanmasına müsamaha göstermektedir (Karoussiotis/Portekiz, no. 23205/08, § 57, AİHM 2011 (özetler), Stanka Mirković ve diğerleri/Karadağ, no. 33781/15 ve diğer 3 başvuru, § 48, 7 Mart 2017, Azzolina ve diğerleri/İtalya, no. 28923/09 ve 67599/10, § 105, 26 Ekim 2017).
117. Mahkeme, başvuranın 14 Kasım 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğunu; Anayasa Mahkemesi’nin bu başvurunun esası hakkında kararını 3 Mayıs 2019 tarihinde verdiğini gözlemlemektedir.
118. Sonuç olarak Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen bu itirazı da reddetmektedir.
SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN 1 VE 3. FIKRALARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA119. Başvuran, tutuklanmasını gerektiren bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin var olduğuna dair herhangi bir delil unsuru bulunmadığını iddia etmektedir. Başvuran, nazarında, dosya üzerinden yapılan inceleme sonunda verilen ve temyiz mahkemeleri tarafından basmakalıp ifadelerle verilen ve onanan tutukluluk ve tutukluluk halinin devamına ilişkin mahkeme kararlarının yeterince gerekçelendirilmediğini ve herhangi bir somut delil unsuruna dayanmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca, makul şüpheler olmadan karar verildiğini ifade ettiği tutukluluğunun, aşırı şekilde uzatıldığı kanaatindedir. Başvuran, bu hususlarla ilgili olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkralarını ileri sürmektedir.
120. Sözleşme’nin maddeleri ile ilgili şikâyetlerin nitelendirilmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, esas şikâyeti, başvuranın suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunmadığı iddiasıyla özetleyerek, bu şikâyetleri Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları açısından incelemeye karar vermektedir. Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkralarının somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(...)
c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
(...)
3. İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes (...) makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.”
Kabul Edilebilirlik Hakkında121. Mahkeme, bu şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeyle açıkça dayanaktan yoksun ve kabul edilemez olmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
Esas HakkındaTarafların İddialarıa) Başvuran
122. Başvuran, kendisine isnat edilen suçları işlemiş olduğuna tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek herhangi bir olay ya da olgu ve bilginin bulunmadığını ileri sürmektedir. Gazetecilik çalışmaları kapsamında hazırladığı makale ve röportajların yanı sıra bazı olaylarla ilgili görüş ya da sorular paylaştığı tweet ya da retweetlerinin, üzerine atılı şüphelerin kaynağında yer alan olay ve olgulara bağlı olduğunu eklemektedir. Hiçbir zaman hiç kimseye karşı baskı yöntemleri kullanmadığını ve kimseye bu tür uygulamalara katılmaları yönünde teklifte bulunmadığını veya kimseyi bu şekilde davranmaya teşvik etmediğini iddia etmektedir.
123. Başvuran hiçbir zaman, açık bir şekilde Fetullahçı harekete ait bir medya grubu için çalışmadığını ifade etmektedir. Hükümete yakın bir gazetedeki (Sabah) görevinden uzaklaştırılması sonrasında, CNN Türk ve Kanal D kanallarında programlar sunmuş ve makalelerini Bugün gazetesinde yayımlamıştır. Bu gazetenin sahibi İpek hakkında 2015 yılında ceza soruşturması başlatılmış ve yetkili makamlar tarafından İpek grubuna atanan kayyum, 2015 yılının Ekim ayında sözleşmesini feshetmiştir. Fetullahçı hareket o dönemde kanun dışı olarak kabul edilmemekteydi. Özgür Düşünce gazetesi ve Can Erzincan televizyon kanalı, FETÖ/PDY örgütü üyeliği nedeniyle soruşturmalara konu olmayan R. Aktaş’a aitti.
124. Başvuran, savcılık tarafından kendisine yöneltilen suçlamalara dayanak olarak ileri sürülen unsurlarla ilgili olarak, eski savcı Z.Ö. ile röportaj yaptığı dönemde, Z.Ö.nün görevinden uzaklaştırılmış olduğunu ancak hakkında ceza soruşturması açılmadığını belirtmektedir. BBC’nin, Z.Ö. ile röportaj yaptığını ifade etmektedir. Ayrıca Z.Ö.ye konu olduğu suçlamalar ile ilgili sorular sorduğunu ve yanıtlarını yayımlamakla yetindiğini ileri sürmektedir. Öte yandan “Her Taşın Altında The Cemaat Mi Var” isimli kitabının yayımlandığı sırada Cumhurbaşkanı ve Başbakan da dâhil olmak üzere siyasi iktidardaki herkesin Fetullah Gülen’i övdüğünü iddia etmektedir. Türkiye’nin Işid’i desteklediğini kaleme alarak, darbe için zemin hazırladığını belirtmekten ibaret olan suçlama ile ilgili olarak, Türkiye’de muhalefet ile ulusal ve uluslararası medyaların, İslami örgüt El Nusra’ya silah tedariki ve Işid’in yaralı militanlarının Türk hastanelerinde tedavi edilmesi konularında yorumda bulunarak, bu meseleyi kapsamlı şekilde incelediklerini ileri sürmektedir.
125. Başvuran Hükümetin, otoriter olduğunu düşündüğü tavrını eleştirdiği ve bazı Hükümet üyelerinin yakınlarının yolsuzluk olaylarına karıştığı yönündeki iddiaların araştırılması gerektiğini ifade ettiği makale ve tweetlerin darbeye teşvik olarak nitelendirilemeyeceğini ileri sürmektedir. Aynı zamanda Savcılığın, darbe teşebbüsünün ilk saatlerinde faillerin kim olabileceği hususunda yorumda bulunduğu birkaç tweetine atıf yaptığını iddia etmektedir. Başvurana göre, FETÖ/PDY örgütünün buna azmettiren olduğu hususu, o sıradaki varsayımlarından biriydi. Hükümete yakın bazı politikacılar daha sonrasında, Fetullahçı cemaatin böyle bir suç işlemesinin kendileri için ne denli kötü bir sürpriz olduğunu açıklamışlardır.
126. Savcılığın, başvuranı FETÖ/PDY örgütünden almakla suçladığı meblağların, çalıştığı gazeteler ya da televizyon kanallarından aldığı maaşlar olduğu iddia edilmiştir. Savcılığın, başvuranı irtibat kurmakla suçladığı kişilerin tamamı, kitle iletişim araçlarının görevde olan ve olayların meydana geldiği dönemde haklarında soruşturma açılmamış üyeleri idi (yazı işleri müdürü, gazete sahibi, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı, vb.)
b) Hükümet
127. Hükümet öncelikle, başvuranın, terör örgütü FETÖ/PDY ile mücadele kapsamında açılan ceza soruşturması sırasında yakalanarak tutuklandığını ifade etmektedir.
128. Hükümete göre, FETÖ/PDY örgütü kesinlikle yeni bir tür atipik terör örgütüdür. Bu örgüt, öncelikle, yargılama organları, güvenlik güçleri ve silahlı kuvvetler gibi tüm kamu kurum ve kuruluşlarına, görünüşe göre yasal bir şekilde üyelerini yerleştirmiştir. Ayrıca, kitle iletişim araçları, sendikalar, finans sektörü ve eğitimin de dâhil olduğu bütün alanlarda kendi örgütlenmesini kurarak, paralel bir yapı oluşturmuştur. Öte yandan, yayınları yönlendirmek ve böylelikle kendi amaçlarına ulaşmak amacıyla subliminal mesajlar iletmek ve manipüle etmek için kamuoyuna ulaşmak maksadıyla, üyelerini, kendi örgütünün parçası olmayan basın organlarına sinsi bir şekilde yerleştirmiştir.
129. Dosyada yer alan bilgi ve belgelerden, bu örgütün üyeleriyle yaptığı röportajları ile FETÖ/PDY tarafından yapılan bir montaja dayanan Balyoz ve Ergenekon davalarında ceza soruşturmaları açılması yönündeki propaganda mesajları yoluyla, başvuranın FETÖ/PDY terör örgütünün amaçlarına uygun bir algı oluşturmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, “Yolsuzluk operasyonu darbe girişimi değildir. Darbe girişimini o akşam yaşadık. Aradaki farkı gördünüz mü?” ya da “Milletimiz gerçekten demokrasiye bağlı olsaydı İslamcı soslu faşizm bozuntusu bir rejimin ülkeye çöreklenmesine izin vermezdi.” gibi yazılarla, ilgili şahıs sonradan gelen (a posteriori ) darbe girişimini övmüş ve halkı, demokratik yolla seçilmiş bir hükümete karşı ayaklanmaya kışkırtmaya devam etmiştir. Öte yandan “Her Taşın Altında The Cemaat Mi Var?” isimli kitabı ve “Meclise bomba atıldı. Siz hala iktidara ya da cemaate yükleniyorsunuz. (...)” gibi tweetleri, FETÖ/PDY bağlantılı kurumlar ile arasındaki para transferleri, terör örgütünün üst düzey kadroları ile arasındaki yakın iletişimin varlığını kanıtlayan HTS kayıtlarının yanı sıra bazı tanık ifadeleri, objektif bir gözlemcinin, başvuran ile terör örgütü FETÖ/PDY arasında bağlantının var olduğu sonucuna varmasına makul olarak neden olabilir. Soruşturma makamları, başvuranın darbeye yönelik övgüsünü, darbe teşebbüsünün başarısız olduğunu görmekten duyduğu hayal kırıklığını gösteren tweetlerini, FETÖ/PDY terör örgütünün amaçlarına uygun olarak, demokratik olarak seçilmiş iktidara karşı ayaklanma çağrısında bulunduğu yazıları ve bu örgüte gösterdiği saygıyı dikkate almışlardır. Yargı makamları, başvuranın böylelikle sosyal ağların gücünü, gazeteci unvanını ve geçmişteki siyasi statüsünü kötüye kullandığını değerlendirmişlerdir. Soruşturma makamlarının, başvuranın kendisine atfedilen fiilleri işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplere sahipti ve ilgilinin tutuklanması hiçbir şekilde keyfi değildi.
130. Hükümet son olarak, başvuranın şikâyetinin, Sözleşme’nin 15. maddesi bağlamında 21 Temmuz 2016 tarihli askıya alma bildiriminin dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedir.
Müdahil Taraflara) İnsan Hakları Komiseri
131. İnsan Hakları Komiseri, tutukluluk tedbirine aşırı şekilde başvurulmasının Türkiye’de uzun süredir devam eden bir sorun olduğunu ileri sürmektedir. Bu bağlamda, yakalanan ve sorguya çekilmelerinin ardından serbest bırakılan gazeteciler hesaba katılmaksızın, olağanüstü hal boyunca iki yüz on gazetecinin tutuklandığını belirtmektedir. Tutuklu gazetecilerin çok sayıda olmasının, diğerlerinin yanı sıra, genellikle tutukluluk tedbirinin istisnai niteliğini göz ardı etme eğiliminde olan hâkimlerin uygulamasıyla açıklandığını ifade etmekte ve bu bağlamda, yalnızca diğer tüm seçeneklerin yetersiz olduğu kanaatine varılması halinde uygulanması gereken bir son çare tedbirinin söz konusu olduğunu belirtmektedir. Gazetecilerin tutukluluğuna ilişkin davaların büyük kısmında, ilgililerin terör faaliyetlerine katıldıklarını kanıtlayan deliller bulunmaksızın, terörle ilgili eylemlerle suçlandıklarını eklemektedir. Bu bağlamda, suçlamaların zayıflığından ve ilgililerin tutuklanmasına ve tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların siyasi içeriğinden etkilendiğini ifade etmektedir.
b) Özel Raportör
132. Özel Raportör, olağanüstü halin ilan edilmesinin ardından, çok sayıda gazetecinin yeterli delil olmadan ve belirsiz suçlamalara dayanılarak tutuklandığını ileri sürmektedir.
c) Davaya Müdahil Olan Sivil Toplum Kuruluşları
133. Davaya müdahil olan sivil toplum kuruluşları, darbe girişimden bu yana yüz elliden fazla gazetecinin tutuklandığını belirtmektedirler. Basın organlarının demokratik bir toplumda oynadığı önemli rolün üzerinde durarak, gazetecilerin özgürlüğünden yoksun bırakılmasıyla sonuçlanan tedbirlerin kullanılmasını eleştirmektedirler.
Mahkemenin Değerlendirmesia) İlgili İlkeler
134. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkraları ile özellikle kitle iletişim araçları ya da sosyal ağlarda yazdıkları yazılar nedeniyle terörle mücadele kapsamında başlatılan ceza soruşturmalarıyla hedef alınan gazetecilerin tutuklanmasına ve tutukluluk hallerinin devamına ilişkin kararların dayandırılması gereken şüphelerin makullüğüne ilişkin içtihadından kaynaklanan ilkeleri Ahmet Hüsrev Altan (no. 13252/17, §§ 124-129, 13 Nisan 2021), Sabuncu ve diğerleri (yukarıda anılan, §§ 142‑150) ve gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla (mutatis mutandis, Selahattin Demirtaş (no 2) (yukarıda anılan, §§ 311‑321) kararlarında açıkladığını hatırlatmaktadır.
b) Bu İlkelerin Somut Olaya Uygulanması
135. Mahkeme bir yandan adli makamların, başvuranın tutuklandığı sırada terör örgütü üyesi olduğundan şüphelenildiğini, diğer yandan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karar verilen tutukluluğu sırasında, yani iddianamenin sunulduğu tarih ile Ağır Ceza Mahkemesinin kendisini mahkûm eden kararının verildiği tarih arasında, hakkında, anayasal düzeni ve Hükümeti devirmeye teşebbüs etmekten (darbe teşebbüsü) şüphelenildiğini gözlemlemektedir. Bunlar, Türk ceza hukukuna göre hapis cezası (hatta darbe teşebbüsüyle ilgili olarak müebbet hapis cezası) ile cezalandırılabilen ciddi suçlardır.
136. Mahkemenin görevi, Sözleşme’nin 5. maddesi açısından, objektif bir gözlemciyi, başvuranın üzerine atılı suçları işlemiş olabileceğine ikna etmek için yeterli objektif unsurlar bulunup bulunmadığını belirlemekten ibarettir. Bu suçların ağırlığı ve öngörülen cezanın ciddiliği dikkate alındığında, olay ve olguların çok büyük dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, şüphelerin dayandığı olay ve olguların doğrulanabilir objektif unsurlarla haklı gösterilmesi ve bu olay ve olguların, makul olarak, ceza kanununun suç davranışını ele alan bölümlerinden birinin kapsamına girebilmesi kaçınılmazdır.
Başvuranın gazetecilik göreviyle ilgili bilgiler137. Mahkeme, başvuranın tutuklanmasına karar veren adli makamların, başvuranın ve aynı dava kapsamında tutuklu bulunan diğer gazetecilerin, FETÖ/PDY örgütü üyesi oldukları ve/veya hükümeti devirmeye teşebbüse iştirak ettikleri yönündeki şüpheleri desteklemek için dörtlü hipoteze dayandıklarını tespit etmektedir. Bu dörtlü hipotez şu şekilde özetlenebilir: İlk olarak, Bugün, Özgür Bugün, Özgür Düşünce, Zaman, Millet, Eylem ya da Yeni Hayat gibi gazete ve dergiler ile Samanyolu TV, Kanaltürk ya da Bugün TV gibi televizyon kanalları, FETÖ/PDY örgütünün “medya” kolunu oluşturmaktaydı; ikinci olarak, 17-25 Aralık 2013 tarihli soruşturmalar, aslında örgütün karalama hareketlerini özetlemekte ve hükümeti itibarsızlaştırmak ve devirmek amacıyla bu hareketin polis ve hâkim/savcı üyeleri tarafından tasarlanmıştı; üçüncü olarak, söz konusu polis ve hâkim/savcılarla görüşme yapan gazeteciler, örgüt lehine propaganda amacı taşıyorlardı; bu gazetecilerin sosyal ağlardaki mesajlarındaki hükümete yönelik eleştiriler her halükarda bunu doğruluyordu; dördüncü olarak, 17-25 Aralık 2013 tarihli olayları araştıran hâkim/savcı ve polisler görevden alınınca ve bu polislerden bazıları hakkında örgüte üye oldukları şüphesiyle adli soruşturmalar açıldığında, bu örgüte bağlı kitle iletişim araçları, özellikle başvuranın ve aynı dava kapsamında tutuklu bulunan gazetecilerin sesiyle, kamuoyunu kendi lehlerine yönlendirmek amacıyla, şüpheli polisler ile hâkim/savcılara destek sağlıyorlardı.
138. Anayasa Mahkemesi kararında, başvuranın suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı nedenlerin varlığını ararken bu hipotezi dikkate almamıştır. Ancak, tutuklama makamlarının, başvuranı FETÖ/PDY örgütüne ait basın organlarında yazmakla suçlamadıklarına atıf yaparak, şüphesiz bunlara itibar ettiği değerlendirmesinde bulunulabilir.
139. Bu hipotezlerin, başvuranın terör örgütü üyesi olduğundan şüphelenmek için inandırıcı nedenlerin varlığına ilişkin bir tespit oluşturup oluşturmayacağı hususuyla ilgili olarak, Mahkeme ilk olarak, olayların meydana geldiği dönemde tamamen yasal olan bir kitle iletişim aracı için çalışmanın, ilgilinin yazılarının ve faaliyetlerinin niteliği dikkate alınmadan, tek başına, bu tür bir örgüte üyelik ile bir tutulamayacağını değerlendirmektedir.
140. Mahkeme daha sonra, 2013 yılının Aralık ayında hükümetin bazı üyelerine yöneltilen yolsuzluk iddialarının yanı sıra hükümet tarafından tepki olarak alınan tedbirlerin -özellikle, bu iddiaların sorumlusu olan adli kolluk ile hâkim/savcıların görevden uzaklaştırılması ya da haklarında disiplin veya adli davalar açılması- önemli kamuoyu tartışmalarına neden olduğunu kaydetmektedir. Nitekim bu iddialar, ilgili Meclis Komisyonu ve Meclis Genel Kurulu tarafından oy çokluğuyla verilen (muhalefet partilerinin milletvekilleri aleyhte oy kullanmıştır) incelenmesine yer olmadığına dair kararla sonuçlanan bir meclis soruşturmasına konu olmuştur. Mahkeme ayrıca, Türkiye’nin diğer devletlerle olan ticari ilişkileri ve bunların hükümette uyandırdığı tepkiler ile ilgili olan bu iddiaların, sadece FETÖ/PDY örgütü üyesi olduğu iddia edilen kişiler değil fakat aynı zamanda olayların meydana geldiği dönemde muhalif olan siyasi partilerin tamamı, tüm ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları ile kamuoyunun büyük kısmı tarafından ele alındığını hatırlatmaktadır.
141. Mahkeme bu bağlamda, medyanın profesyonel yaşamdaki olağan seyrinde, kamu yararı tartışmaları açısından ilgili bilgiler hususunda kamuoyuna bilgi vermek, siyasi haber gazetecisinin işinin ve haklarının bir parçası olduğunu hatırlatmaktadır. Başvuran 17-25 Aralık 2013 tarihli olaylarla ilgili makale ve röportajlarını yayımlayarak, diğer tüm gazeteciler gibi, hükümetin tutumuna zıt görüşler de dâhil olmak üzere, kamu yararı tartışmasına ilişkin bir konu hakkında kamuoyuna çeşitli bakış açıları hususunda bilgi verme rolünü yerine getirmiştir. Ayrıca, 2013 yılının Aralık ayında, bazı hükümet üyelerinin yakınları hakkında suçlamalarda bulunan polisler ve hâkim/savcılar, olayların meydana geldiği dönemde, terör örgütü üyesi olmakla suçlanmamışlardı. Olsa olsa hükümete muhalif bir grubun parçası ve daha sonrasında görevden uzaklaştırılan kamu görevlileri olarak biliniyorlardı. Ayrıca, yasadışı örgüt FETÖ/PDY’ye üye olduğu iddia edilen kişilerin, diğer hükümet muhalifleri gibi, hükümete karşı eleştirilerinde bu nitelikte bilgileri kullanmaları ve başvuranla görüşme yapan hâkim/savcı ya da emniyet amirlerinin, daha sonrasında FETÖ/PDY örgütüne üye olmakla suçlanmaları, ihtilaf konusu röportajların, yayımlandıkları sırada gazetecilik haber değerine sahip olduğu ve kamu yararı tartışmasına katkıda bulunduğu tespitini ne olursa olsun değiştirmemektedir.
142. Mahkeme ayrıca, ilgili makamların, yasadışı örgüt FETÖ/PDY’nin, gazeteci ve köşe yazarı olan başvurandan, şiddet kampanyası hazırlanmasına ve yapılmasına veya bunun meşrulaştırılmasına katkıda bulunmak amacıyla söz konusu yayınları yayması talebinde bulunduğunu ya da kendisine bu yönde talimat verdiğini düşündürecek herhangi bir somut bilgi ya da olay ve olgu ileri süremediklerini kaydetmektedir.
143. Dolayısıyla, başvuranın tutuklanmasına karar veren yetkililerin, somut olayda, bazı kitle iletişim organlarındaki gazetecilik görevini ve kamu yararı tartışmasına yönelik konulardaki makale ve röportajları tek başına, terör örgütü faaliyetlerine benzetmek amacıyla izledikleri mantık, olay ve olguların kabul edilebilir bir değerlendirmesi olarak değerlendirilemez.
Başvuran tarafından yayımlanan tweetlerle ilgili bilgiler144. Mahkeme, başvuranın tutuklanmasına karar veren makamlar ile Anayasa Mahkemesinin, başvuranın terör örgütüyle bağlantısı olduğundan şüphelenmek için inandırıcı nedenlerin var olduğu sonucuna varmak için, ilgilinin 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden bir gün sonra yayınladığı tweetlere vurgu yaptığını gözlemlemektedir. Bu nedenle, söz konusu tweetlerin yayınlandıkları sırada, makul olarak ceza kanunu ile cezalandırılan bir suç teşkil edip edemeyeceğini araştırmalıdır.
145. Söz konusu tweetleri üç grup halinde sınıflandırmak mümkündür. İlki, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin komutasında hangi siyasi grup ya da güçlerin olabileceği hususuyla ilgili düşünceler içeren yani 16 Temmuz 2016 tarihinde, 03.23, 03.39, 05.14, 5.29, 20.03, 20.04, 20.19 ve 20.31 saatlerinde yayımlanan tweetlerden oluşmaktadır (bk. §§ 24-29, 32 ve 36).
146. İkinci tweet grubu, başvuranın, darbe girişimi sonrasında FETÖ/PDY örgütüne yönelik mücadelede idari ve adli makamlar tarafından alınan tedbirlere ilişkin görüş ve eleştirilerini içeren mesajların yer aldığı, yani 16 Temmuz 2016 tarihinde, 20.06, 20.07, 20.22, 20.24 ve 20.34 saatleri ile 17 Temmuz 2016 tarihinde 00.17, 12.54, 13.05 ve 15.57 saatlerinde yayınlanan tweetlerden oluşmaktadır (bk. §§ 30-31, 33-34, 38, 40-41 ve 43).
147. Üçüncü tweet grubu, başvuranın darbe girişimi öncesinde ve sonrasında siyasi iktidarın izlediği politikalara ve sempatizanları tarafından kamuoyunda benimsenen davranışlara yönelik eleştiri ve değer yargıları içeren mesajların yer aldığı, yani 16 Temmuz 2016 tarihinde, 02.28, 20.29, 20.32 ve 20.37 saatlerinde yayımlanan tweetlerden oluşmaktadır (bk. §§ 23, 35, 37 ve 39).
148. Bu üç yazı grubunun ortak özellikleri şunlardır: İlk olarak, Mahkeme, yukarıda belirtilen tweetlerin, siyasi köşe yazarı olan başvuranın, kamu yararı konularıyla ilgili çeşitli kamuoyu tartışmalarındaki müdahalelerini içerdiğini kaydetmektedir. Bunlar, ilgilinin güncel siyasi konulara -özellikle darbe teşebbüsü- ilişkin değerlendirmeleri, hükümetin çeşitli eylemlerine yönelik değer yargıları ya da eleştirileri, yasadışı örgütlerin üyesi ya da sempatizanı olduğu iddia edilen kişiler hakkında alınan idari veya adli tedbirlerin yasallığı ve meşruluğu konusundaki bakış açılarını kapsamaktadır. Nitekim burada işlenen konular -15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminde FETÖ/PDY veya diğer siyasi grupların sorumluluğu meselesi, hükümete yakın çevrelerin bu girişime tepkileri, hükümet tarafından FETÖ/PDY örgütüne karşı alınan tedbirlerin gerekliliği ve orantılılığı veya yasadışı örgütlere üye olduğu iddia edilen kişilerin, haklarındaki suçlamaların esasına itiraz etmek amacıyla ifade ettikleri görüşler- Türkiye’de ve dünyada, kamuoyunda siyasi partilerin, basının, sivil toplum kuruluşlarının, sivil toplumu temsil eden formasyonların ve uluslararası kamu kuruluşlarının katıldığı geniş kamuoyu tartışmalarına konu olmuştur (bk. aynı anlamda, yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri, § 172).
149. İkinci olarak, Mahkeme, bu yazıların, terör suçları işlemeye kışkırtma, şiddete başvurmayı övme, meşru makamlara karşı ayaklanmaya teşvik içermediğini gözlemlemektedir. Başvuran bazı mesajlarda görüşlerini ifade etmiş ve bir yandan hükümetin, darbe girişiminden önce demokrasi kurallarına uymadığını, diğer yandan, hükümetin veya sempatizanlarının, darbe girişiminden sorumlu tuttukları kişilere karşı misillemesinin demokratik rejimin sınırlarını aştığını ileri sürmüştür. Ancak bu mesajların hiçbiri, makul olarak, başvuran tarafından darbenin meşruiyetinin tanınması olarak yorumlanamaz. Dosyadan, başvuranın, hükümete yönelik eleştirilerinin yanı sıra, darbeye karşı çıktığı mesajlar da yayımladığı anlaşılmaktadır. Mahkeme, başvuranın darbe teşebbüsünün olası faillerinin kimliğine ve hükümetin, muhalefeti bastırmak amacıyla böyle bir durum yaratabileceği yönündeki hipoteze ilişkin sorularının, kamuoyunun, bir çatışma veya gerilim halinin farklı şekillerde yorumlanması hakkında bilgi edinme hakkına sahip olmasını gerektiren ifade özgürlüğünün sınırları içinde kaldığı kanaatindedir (bk. diğer kararlar arasında, Şık/Türkiye (no 2), no. 36493/17, § 133, 24 Kasım 2020).
150. Üçüncü olarak, söz konusu ihtilaf konusu mesajlar daha ziyade mevcut hükümetin politikalarına yönelik bir muhalefet sergilemekteydi. Muhalif siyasi partiler ile siyasi tercihleri, siyasi iktidarınkinden farklı olan grup ya da kişiler tarafından ifade edilenlere uygun olan bakış açıları ve sorular bulunuyordu.
Diğer bilgilere dayanan şüpheler151. Mahkeme daha sonra, başvuranın tutukluluk halinin devamına karar veren adli makamların, ilgilinin medyada veya sosyal ağlardaki yazıları ve konuşmalarından başkaca unsurlardan elde ettikleri şüpheleri incelemektedir. Anayasa Mahkemesi kararında bu unsurlara değinmemiştir; bunlar esas olarak başvuran hakkındaki iddianamede yer almış ve Ağır Ceza Mahkemesi, ilgilinin tutukluluk halinin devamına karar verirken bunları göz önünde bulundurmuştur.
152. Bu bağlamda, başvuranın, basında çalışan ve daha sonrasında ceza soruşturmalarına konu olan kişilerle yaptığı telefon görüşmeleri, içeriğinde herhangi bir suç unsuru bulunmadığından, bir gazetecinin meslek hayatının olağan seyrine uygun olup başvuranın, üzerine atılı suçları işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı nedenler olarak değerlendirilemez.
153. Mahkeme ayrıca, başvuranın gazeteci ya da televizyon programı yapımcısı olarak çalıştığı medya organları tarafından maaş ödenmesiyle ilgili finans işlemlerinin, meblağlarının normal ve olağan niteliği dikkate alındığında, profesyonel bir gazeteciyi, işverenlerine bağlayandan başka bir taahhüdün varlığını kanıtlayamayacağı kanaatindedir.
154. Mahkeme öte yandan, başvuranın evinde el konulan not defterinde, darbe girişiminden önce gazeteciler, emniyet amirleri ve hâkim/savcılar hakkında soruşturma açılması gibi gündemdeki çeşitli siyasi veya adli olaylarla ilgili isim ve tarihlerin yer aldığını ve buradaki notların bir gazetecinin olağan faaliyetlerine bağlı olduğunu gözlemlemektedir.
155. Mahkeme, eski bir savcıyla yapılan röportaj kapsamında yayımlanan “kartopu savaşı” fotoğraflarıyla ilgili olarak, başvuranın, röportaj yapılan ve o dönemde, son derece hassas davalardaki suçlayıcı rolü nedeniyle eleştirilen kişiye “taş atmak yerine kartopu atmak” şeklindeki şakaya ilişkin açıklamaları ışığında, başvuranın, bu eski savcının faaliyetlerini meşru gösterme çabası olarak görülemeyeceği kanaatindedir.
156. Mahkeme ayrıca, başvuranın, Bylock uygulaması üzerinden üçüncü kişiler arasında yapılan bir görüşme sırasında, basın özgürlüğüne ilişkin bir mesajı kamuoyuna iletebilecek nüfuz sahibi bir kişi olarak gösterilmesinin, makul olarak, ilgilinin, yasadışı bir örgüte üye olduğunun göstergesi olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.
157. Netice itibarıyla, yukarıda açıklanan olay ve olgular da, başvuranın bir terör örgütüne üye olmaktan veya anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüsten suçlu olduğundan şüphelenmek için inandırıcı nedenlerin varlığı tespitine dayanmak için uygun olarak değerlendirilemez.
158. Sonuç olarak, başvurana atfedilen ve ilk bakışta bir araştırmacı gazetecinin veya siyasi muhalifin meşru faaliyetlerden farklılık göstermeyen fiillerin ayrıntılı incelenmesi, bu fiillerin, ulusal hukuk ve Sözleşme ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğünün başvuran tarafından kullanılması kapsamına girdiğini göstermektedir ve bunların, söz konusu özgürlüklere getirilen meşru kısıtlamalara aykırı bir amaç güden bir bütünün parçası olduğu sonucuna kesinlikle varılmaz. Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu fiillerin, ulusal hukuka ve Sözleşme’ye uygunluk karinesine sahip olduğu kanaatindedir (bk. aynı yönde bir karar için, yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri kararı, §§ 148 ve 175 ve yukarıda anılan Şık/Türkiye (no 2) kararı, §§ 117 ve 136).
iv. Sözleşme’nin 5. Maddesinin 1. Fıkrası Açısından Varılan Sonuç
159. Bu tespitler ışığında, Mahkeme, başvuranın tutuklanması sırasında, ilgilinin bir terör örgütüne üyelik veya hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs ya da görevlerini yerine getirmesini engelleme suçlarını işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini sağlayacak herhangi bir inandırıcı nedenin bulunmadığı kanaatine varmaktadır. Başka bir ifadeyle, davaya ilişkin olay ve olgular, başvuran hakkında makul şüphelerin bulunduğu sonucuna varılmasına imkân vermemektedir. Sonuç olarak, başvuran hakkında duyulan şüpheler gereken asgari inandırıcılık düzeyine ulaşmamıştır. Dolayısıyla, ihtilaf konusu tedbirler, yargı sisteminin denetimi altında uygulanmasına rağmen, yalnızca şüphelere dayanmaktaydı.
160. Üstelik özellikle iddianame yoluyla ve başvuranın tutukluluk halinin devam ettiği süre boyunca, ilgilinin yakalanmasının ardından dosyaya eklenen delil unsurlarının tutukluluk halinin devamını haklı gösteren diğer şüphelere yol açabilecek nitelikte olgu ya da bilgiler olarak değerlendirildiği de kanıtlanmamıştır. İlk derece ve istinaf mahkemelerinin, başvuranın suçlu olduğu kanısına varmak için Sulh Ceza Hâkimliği ve Cumhuriyet savcılığı tarafından ileri sürülen olayları suç unsuru olarak kabul etmeleri, bu tespiti değiştirmemektedir.
161. Bilhassa Mahkeme, başvuran hakkında dile getirilen suçlamalara ve başvuranın tutuklanmasına dayanak oluşturan yazıların, daha önce kabul edilen olay ve olgulara ilişkin kamu menfaatini ilgilendiren tartışmalarla ilgili olduğunu, Sözleşme’ye dayanan özgürlüklerin kullanılması kapsamına girdiğini, siyasi alanda şiddet kullanılmasını ileri sürmediğini ve desteklemediğini ve ayrıca, siyasi amaçlarla şiddete ve teröre başvurma veya hükümeti ya da anayasal düzeni ortadan kaldırma yönünde, terör örgütlerinin yasaya aykırı amaçlarına katkıda bulunma konusunda başvuranın muhtemel isteğine ilişkin herhangi bir belirti içermediğini kaydetmektedir.
162. Mahkeme, Sözleşme’nin 15. maddesine ve Türkiye’nin Sözleşme’de öngörülen yükümlülükleri askıya almasına ilişkin olarak, Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan ve Anayasa’nın 121. maddesine uygun olarak hareket eden Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun olağanüstü hal boyunca birçok kanun hükmünde kararname yayımladığını ve bu kararnamelerle, gözaltına alınan veya tutuklanan kişilere iç hukukta tanınan usuli güvencelere ilişkin önemli sınırlamalar getirdiğini kaydetmektedir. Bununla birlikte, mevcut davada, CMK’nın 100. maddesi uyarınca başvuran, Türk Ceza Kanunu’nun 220, 309, 311. ve 312. maddeleri kapsamına giren suça ilişkin suçlamalar nedeniyle tutuklanmış ve ilgilinin tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Özellikle suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin varlığını gösteren olgusal unsurların bulunmasını gerektiren, CMK’nın 100. maddesinin, olağanüstü hal dönemi boyunca herhangi bir değişikliğe uğramadığını gözlemlemek gerekmektedir. Nitekim mevcut davada ileri sürülen tedbirler, olağanüstü halin ilan edilmesinden önce ve sonra uygulanabilir olan mevzuata dayanılarak alınmıştır. Dolayısıyla, somut olayda ileri sürülen tedbirlerin, Sözleşme’nin 15. maddesinin gerektirdiği koşullara riayet ettiği kabul edilemeyecektir, zira son olarak, Sözleşme’ye aykırı herhangi bir tedbir bu duruma uygulanamayacaktır. Aksi yönde bir sonuca varmak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinin asgari koşullarını geçersiz kılacaktır (bk. Kavala/Türkiye, no. 28749/18, § 158, 10 Aralık 2019; Öğreten ve Kanaat/Türkiye, no. 42201/17 ve 42212/17, § 93, 18 Mayıs 2021).
163. Dolayısıyla Mahkeme, somut olayda, başvuranın suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini sağlayacak inandırıcı nedenlerin bulunmaması nedeniyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
164. Mahkeme, bu sonucu göz önünde bulundurarak, başvuranın tutukluluk halinin devamını haklı göstermek için ulusal mahkemeler tarafından sunulan nedenlerin Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinin ve 3. fıkrasının gerektirdiği üzere, uygun ve yeterli gerekçelere dayanıp dayanmadığı hususunun ayrı olarak incelenmesinin gerekmediği kanısına varmaktadır (bk. aynı yönde, Şahin Alpay/Türkiye, no. 16538/17, § 122, 20 Mart 2018, yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri kararı, § 185, ve yukarıda anılan Ahmet Hüsrev Altan kararı, § 152).
SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN 4. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA165. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasında öngörülen “kısa süre” gerekliliğine, tutukluluğunun yasallığına itiraz etmek amacıyla Anayasa Mahkemesine sunduğu başvuru kapsamında uyulmadığını iddia etmektedir. Başvuran, bu hükmün ihlal edildiğini belirtmektedir. Söz konusu hüküm aşağıdaki gibidir:
“Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”
166. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.
Tarafların İddialarıHükümet167. Hükümet, başvurunun Anayasa Mahkemesi tarafından incelenme süresinin makul olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, Anayasa Mahkemesinin iş yüküne ilişkin istatistiklere atıfta bulunarak, Anayasa Mahkemesine, 2012 yılında 1.342 başvuru, 2013 yılında 9.897 başvuru, 2014 yılında 20.578 başvuru ve 2015 yılında 20.376 başvurunun sunulduğunu belirtmektedir. Hükümet, askeri darbe girişiminden itibaren, Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru sayısında şiddetli bir artış olduğunu ve Anayasa Mahkemesine 15 Temmuz 2016 ile 9 Ekim 2017 tarihleri arasında 103.496 başvurunun sunulduğunu eklemektedir. Hükümet, Anayasa Mahkemesinin istisnai iş yükünü ve Sözleşme’de öngörülen yükümlülüklerin askıya alınmasına ilişkin 21 Temmuz 2016 tarihli bildirimi dikkate alarak, Anayasa Mahkemesinin “kısa süre” gerekliliğine uymadığı sonucuna varılmasının mümkün olmadığını belirtmektedir.
Başvuran168. Başvuran, Anayasa Mahkemesinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası anlamında “kısa sürede” karar vermediği yönündeki iddiasını tekrarlamaktadır. Başvuran, Anayasa Mahkemesinin, açıkça tutarsız olarak nitelendirdiği şüphelere dayanan tutukluluk tedbirlerinin yasallığının denetimini önemli ölçüde geciktirerek, bu türden özgürlük hakkı ihlallerine karşı koruma konusunda etkinliğini kaybettiğini ileri sürmektedir.
Müdahil Taraflarİnsan Hakları Komiseri169. İnsan Hakları Komiseri, askeri darbe girişiminden itibaren Anayasa Mahkemesinin iş yükünün önemini kabul ederek, Anayasa Mahkemesinin yargı sisteminin iyi işlemesi için kararlarını ivedilikle vermesinin zorunlu olduğunu vurgulamaktadır.
Özel Raportör170. Özel Raportör ayrıca, olağanüstü halin ilan edilmesinden itibaren, Anayasa Mahkemesinin benzersiz bir iş yüküyle karşı karşıya kaldığını kaydetmektedir.
Mahkemenin DeğerlendirmesiKabul Edilebilirlik Hakkında171. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
Esas Hakkında172. Mahkeme, bilhassa Mehmet Hasan Altan (yukarıda anılan karar, §§ 161-63), Şahin Alpay (yukarıda anılan karar, §§ 133-135) ve Sabuncu ve diğerleri (yukarıda anılan karar, §§ 197-199) kararlarında ve Akgün/Türkiye ((k.k.), no. 19699/18, §§ 35-44, 2 Nisan 2019) kararında özetlenen, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası anlamında “kısa süre” gerekliliğine ilişkin içtihadından doğan ilkeleri hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu davalarda, başvuruların karmaşıklığını ve olağanüstü halin ilan edilmesinin ardından Anayasa Mahkemesinin iş yükünü göz önünde bulundurarak, istisnai bir durumun söz konusu olduğu kanaatine varmıştır. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi önünde geçen on iki ay, on altı günden on altı ay, üç güne kadar değişen sürelerin, olağan bir durumda “kısa” olarak değerlendirilememesine rağmen, Mahkeme, bu davaların kendilerine özgü koşullarında, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
173. Mahkeme, somut olayda, başvuranın 14 Kasım 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduğunu ve ilgilinin 16 Şubat 2018 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi tarafından mahkûm edildiğini gözlemlemektedir. Başvuranın mahkûm edilmesi, ilgilinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edilmesine neden olduğunu belirttiği durumu sona erdirmiştir.
174. Mahkeme, dikkate alınması gereken dönemin on beş ay, iki gün sürdüğünü ve bu dönemin ancak 18 Temmuz 2018 tarihinde kaldırılan olağanüstü hal sırasında yaşandığını kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, Şahin Alpay ve Sabuncu ve diğerleri davalarında vardığı sonuçların mevcut başvuru kapsamında da geçerli olduğu kanısına varmaktadır. Mahkeme bu bağlamda, başvuran tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan başvurunun belirli bir karmaşıklık içerdiğini, zira bir yandan, terörist ve darbe girişiminin sorumlusu olarak kabul edilen bir örgüt hakkındaki yayınları nedeniyle bir gazetecinin tutuklanmasına ilişkin karmaşık sorunları ileri süren bir davanın söz konusu olduğunu ve diğer yandan, başvuranın davasını Anayasa Mahkemesi önünde ayrıntılı olarak savunduğunu vurgulamaktadır. Dahası, Mahkeme, Temmuz 2016 tarihinden Temmuz 2018 tarihine kadar geçerli olan olağanüstü hal sırasında Anayasa Mahkemesinin istisnai iş yükünün ve Anayasa Mahkemesinin görevine ilişkin tıkanıklık sorununu ele almak amacıyla ulusal makamlar tarafından alınan tedbirlerin de göz önünde bulundurulması gerektiği kanısına varmaktadır (yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan kararı, § 165, yukarıda anılan Şahin Alpay kararı, § 137 ve yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri kararı, § 199).
175. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, somut olayda Anayasa Mahkemesi tarafından geçirilen sürenin olağan bir durumda “kısa” olarak değerlendirilememesine rağmen, davanın kendine özgü koşullarında, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edilmediği kanaatine varmaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA176. Başvuran özellikle, tutuklanmasının ve tutukluluk halinin devamının ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirildiğini iddia etmektedir. Başvuran bilhassa, kendi ifadesine göre, hiçbir zaman şiddet kullanımını desteklemeksizin ve onaylamaksızın, kamu yararını ilgilendiren tartışmalarla ilgili bilgi ve fikirlerin topluma iletilmesinden ibaret olan gazetecilik görevinin terör örgütüne üyelik suçlamalarını destekleyecek bir delil olarak kabul edilemeyeceğini belirtmektedir. Başvuran bu bağlamda, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
177. Hükümet, başvuranın iddiasını kabul etmemektedir.
Tarafların İddialarıHükümet178. Hükümet, başvuranın mağdur sıfatına sahip olmadığını, zira ceza mahkemeleri tarafından başvuran hakkında herhangi bir kesinleşmiş mahkûmiyet kararının verilmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, aynı gerekçeyle, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetin iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğunun belirtilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
179. Hükümet ardından, başvuran hakkında açılan soruşturmaların konusunun ilgilinin gazetecilik faaliyetleriyle ilgili olmadığını ve dolayısıyla, ilgilinin tutuklanmasının Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında bir müdahale olarak değerlendirilmediğini iddia etmektedir. Hükümet bu bağlamda, başvuranın, terör örgütü üyeliğine ve anayasal düzeni, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Hükümeti cebren ve şiddet yoluyla ortadan kaldırma teşebbüsüne ilişkin hakkında duyulan şüpheler nedeniyle tutuklandığını ve tutukluluk halinin devamına karar verildiğini belirtmektedir.
180. Hükümet, Mahkemenin bununla birlikte, bir müdahalenin söz konusu olduğu sonucuna varması durumunda, her halükârda, bu müdahalenin “kanunla öngörüldüğü”, meşru bir amaç taşıdığı ve bu amaca ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olduğu ve dolayısıyla, haklı gösterildiği kanısına varılması gerektiğini ifade etmektedir.
181. Hükümet, bu konuda, başvuran hakkında açılan ceza soruşturmalarının Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesinin 1. fıkrası, 311. maddesinin 1. fıkrası, 312. maddesinin 1. fıkrası, 220. maddesinin 6. fıkrası ve 314. maddesinin 2. fıkrası tarafından öngörüldüğünü ileri sürmektedir. Hükümet, ihtilaf konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında, ulusal güvenliğin veya kamu güvenliğinin korunması ve kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi yönünde birçok amaç izlediğini eklemektedir.
182. Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliğine ilişkin olarak, Hükümet, terör örgütlerinin demokratik sistemlerin sunduğu imkânlara başvurarak, amaçlarına ulaşmak amacıyla yasal görünümlü pek çok yapı oluşturduklarını ifade etmektedir. Hükümet, bu yapılarda faaliyet gösteren kişiler hakkında yürütülen ceza soruşturmalarının bu yapıların mesleki faaliyetiyle ilgili olduğunun iddia edilemeyeceği kanaatine varmaktadır. Bu anlamda, Hükümet, FETÖ/PDY örgütünün yasallık görünümü altında faaliyetlerini yürüten, karmaşık ve kendine özgü (sui generis) bir terör örgütü olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda, Hükümet, FETÖ/PDY’nin “basın” kolunun başlıca amacının kamuoyunu manipüle ederek, bu örgütün eylemlerini meşrulaştırmak olduğunu ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuran, bu türden bir soruşturma kapsamında tutuklanmıştır.
183. Ayrıca Hükümet, 15 Temmuz 2016 tarihinde meydana gelen olayları dikkate alarak, askeri darbe çağrısının şiddete çağrı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve ifade özgürlüğü kapsamına girdiğinin düşünülemeyeceğini belirtmektedir. Bu bağlamda, Hükümet, demokratik yolla seçilmiş bir hükümete karşı ayaklanma çağrısı olarak yorumladığı, başvuranın şu sözlerine atıfta bulunmaktadır: “Milletimiz gerçekten demokrasiye bağlı olsaydı, İslamcı soslu faşizm bozuntusu bir rejimin ülkeye çöreklenmesine izin vermezdi.” Başvuran, Hükümeti şu sözlerle tehdit etmiştir: “Yolsuzluk operasyonu darbe girişimi değildir. Darbe girişimini bu akşam yaşadık. Aradaki farkı gördünüz mü?” Öte yandan, başvuran, FETÖ/PDY örgütüyle bağlantılı kullanıcı mesajlarını retweet ederek, Türkiye Cumhuriyeti’nin DEAŞ terör örgütüne destek verdiği ve ülkenin baskı ve diktatörlük rejimiyle yönetildiği fikrini kamuoyunda oluşturmaya çalışarak, darbe girişimine zemin hazırlamayı amaçlayan bir faaliyette bulunmuştur ve bu durum, demokratik yolla seçilmiş hükümete karşı derin ve mantıksız bir nefrete yol açabilirdi. Dolayısıyla, ihtilaf konusu müdahale, demokratik bir toplumda orantılı ve gereklidir.
Başvuran184. Başvuran, gazetecilik görevine dayanılarak terör örgütüne üyelik suçundan tutuklanmasının tek başına ifade özgürlüğüne yönelik müdahale teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran, tutukluluğunun dayandırıldığı olaylar hakkındaki görüş ve sorularının, muhalefet partileri ve basın tarafından paylaşıldığını ve ulusal güvenlik ya da kamu güvenliği açısından herhangi bir tehdit oluşturmadığını iddia etmektedir. Başvuran, söz konusu özgürlükten yoksun bırakmanın gazetecilik mesleğini yerine getirmesini engellediğini ve diğer gazeteciler üzerinde olduğu gibi, kendisi üzerinde de mesleki uygulamasında otosansür etkisi yarattığını eklemektedir.
Müdahil Taraflarİnsan Hakları Komiseri185. İnsan Hakları Komiseri, özellikle 2016 yılının Nisan ve Eylül aylarında Türkiye’ye yaptığı ziyaretler sırasında vardığı tespitlere dayanarak, her şeyden önce, Türkiye’de ifade özgürlüğüne ve basın özgürlüğüne ilişkin ağır ihlallerden birçok defa şikâyet ettiğini belirtmektedir. İnsan Hakları Komiseri, bu bağlamda, Türkiye’de, Cumhuriyet savcılarının ve yetkili hâkimlerin terörle mücadeleye ilişkin mevzuatı çok geniş bir şekilde yorumladıkları kanaatindedir. İnsan Hakları Komiseri’ne göre, Hükümet çevrelerine yönelik görüş ayrılıklarını veya eleştirilerini dile getiren pek çok gazeteci, yalnızca gazetecilik faaliyetleri nedeniyle ve herhangi bir somut delil unsuru bulunmaksızın tutuklanmıştır. Böylelikle, İnsan Hakları Komiseri, ilgililer hakkında yürütülen soruşturmalara ilişkin dosyalarda yer alan somut delil unsurlarının genellikle ilgililerin gazetecilik faaliyetlerinden ibaret olduğunu tespit etmesinin ardından, gazeteciler hakkında başlatılan ceza yargılamalarının bu faaliyetlerle ilgili olmadığı yönünde Hükümetin sunduğu iddianın inandırıcılıktan yoksun olduğunu belirtmekte ve söz konusu iddiayı reddetmektedir. İnsan Hakları Komiseri, darbe girişiminin ve terör örgütlerinin oluşturdukları tehlikelerin, kendisi tarafından ileri sürülenler gibi, basın özgürlüğünü ciddi şekilde ihlal eden tedbirleri haklı gösteremeyeceğini ifade etmektedir.
Özel Raportör186. Özel Raportör, Türkiye’de terörle mücadele mevzuatının Hükümetin politikalarına yönelik eleştirel görüşlerini dile getiren gazeteciler hakkında uzun bir süreden beri kullanıldığını belirtmektedir. Dolayısıyla Özel Raportör, olağanüstü halin ilan edilmesinden itibaren ifade özgürlüğünün daha da zayıflatıldığının altını çizmektedir. Özel Raportör, bu bağlamda, 15 Temmuz 2016 tarihinden beri iki yüz otuz bir gazetecinin yakalandığını, yüz elliden fazla gazetecinin halen cezaevinde bulunduğunu ve bu gazeteciler hakkında sunulan delil unsurlarının çok belirsiz olduğunu veya mevcut olmadığını ifade etmektedir.
187. Özel Raportör, bir müdahalenin “kanun tarafından öngörülmediği” sürece, Sözleşme’nin 10. maddesine aykırı olduğunu belirtmektedir. Özel Raportör, bir tedbirin iç hukukta bir dayanağının bulunmasının yeterli olmadığını ve kanunun niteliğinin de dikkate alınması gerektiğini eklemektedir. Böylelikle, Özel Raportör’e göre, ilgili kişilerin bilhassa kendileri açısından kanunun sonuçlarını öngörebilmeleri gerekmektedir ve iç hukuk, ifade özgürlüğüne ilişkin keyfi ihlallere karşı belirli bir koruma sunmalıdır.
Davaya Müdahil Olan Sivil Toplum Kuruluşları188. Davaya müdahil olan sivil toplum kuruluşları, basın özgürlüğüne ilişkin sınırlamaların askeri darbe teşebbüsünden itibaren çok daha belirgin ve yaygın bir hale geldiğini ileri sürmektedirler. Söz konusu sivil toplum kuruluşları, demokratik bir toplumda basın organlarının önemli bir rol oynadığının altını çizerek, gazeteciler hakkında, genellikle genel menfaati ilgilendiren konuları ele aldıkları gerekçesiyle tutukluluk tedbirlerinin uygulandığını belirtmektedirler. Söz konusu kuruluşlar, bu bağlamda, gazeteciler üzerinde otosansür etkisi oluşturmayı amaçlayan, gazeteciler hakkında tutukluluk tedbirlerine keyfi bir şekilde başvurulmasından şikâyet etmektedirler.
Mahkemenin DeğerlendirmesiKabul Edilebilirlik Hakkında189. Mahkeme, yukarıda 178. paragrafta Hükümet tarafından dile getirilen ve başvuran tarafından karşı çıkılan itirazlar bağlamında, Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan hak ve özgürlüklerin başvuran tarafından kullanılmasına yönelik bir müdahalenin varlığının incelenmesiyle yakından ilişkili sorunların ileri sürüldüğü kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, bu itirazların esasla birleştirilmesine karar vermektedir.
190. Mahkeme, öte yandan, başvuran tarafından ileri sürülen şikâyetlerin Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, bu şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
Esas Hakkında
a) Temel İlkeler
191. Mahkeme, Ahmet Hüsrev Altan (yukarıda anılan karar, §§ 212-217), Sabuncu ve diğerleri (yukarıda anılan karar, §§ 218-222), ve Şık/Türkiye (no. 2) (yukarıda anılan karar, §§ 173‑178) kararlarında kısa bir süre önce özetlediği şekliyle, güncel siyasi olayları ele alan gazetecilerin ifade özgürlüğüne ilişkin içtihadından doğan ilkelerin mevcut davada da geçerli olduğunu hatırlatmaktadır.
b) Bir Müdahalenin Varlığı Hakkında
192. Mahkeme daha önce, ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etki yaratan bazı koşulların, ilgililere -haklarında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmeyen-, söz konusu özgürlük haklarının kullanılmasına yönelik bir müdahaleden dolayı mağdur sıfatını verdiği kanısına vardığını hatırlatmaktadır (bk. diğer atıflar arasında, Dilipak/Türkiye, no. 29680/05, §§ 44-47, 15 Eylül 2015). Aynı durum, ağır bir şekilde cezalandırılan suçlardan dolayı başlatılan bir ceza yargılaması kapsamında yaklaşık bir yıl boyunca araştırmacı gazeteciler hakkında uygulanan tutukluluk için de geçerlidir (Nedim Şener/Türkiye, no. 38270/11, §§ 94‑96, 8 Temmuz 2014, yukarıda anılan Şık/Türkiye (no. 2) kararı, §§ 83‑85, yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri kararı, §§ 223-227).
193. Mahkeme somut olayda, terör örgütü üyeliği olarak nitelendirilen eylemler nedeniyle başvuran hakkında ceza soruşturmalarının açıldığını ve bunun, gazeteci olarak başvuranın siyasi gündem hakkındaki sunum ve değerlendirmelerine ilişkin olaylara dayanılarak yapıldığını gözlemlemektedir. Söz konusu olaylara ilişkin bu nitelendirme, başvuranın tutukluluğu sırasında sunulan ve Cumhuriyet savcılığının ilgiliyi hükümeti ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekle suçladığı iddianamede daha da ağırlaştırılmıştır. Bu suçların tamamı, Türk Ceza Kanunu tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmaktaydı.
194. Mahkeme, öte yandan, başvuranın tutukluluk halinin bu ceza yargılaması kapsamında yaklaşık on beş ay boyunca devam ettiğini kaydetmektedir. Mahkeme, başvuranın tutuklanması ve tutukluluk halinin devamı lehine karar veren adli makamların, terörle ilgili eylemler nedeniyle ilgilinin suçlu olduğu yönünde ciddi ve inandırıcı belirtilerin bulunduğu kanaatine vardıklarını gözlemlemektedir.
195. Mahkeme, ağır bir şekilde cezalandırılan ve gazetecilik göreviyle doğrudan bağlantılı olan suçlar nedeniyle başvuran hakkında yürütülen ceza yargılaması kapsamında ilgiliye uygulanan tutukluluğun, gerçek ve etkili bir kısıtlama olarak değerlendirildiği ve dolayısıyla, ilgilinin Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğünü kullanmasına yönelik bir “müdahale” oluşturduğu kanaatine varmaktadır (yukarıda anılan Nedim Şener kararı, § 96, yukarıda anılan Şık kararı, § 85 ve yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri kararı, § 226). Bu tespit, Mahkemenin, başvuranın mağdur sıfatına sahip olmadığı yönünde Hükümetin sunduğu itirazı reddetmesini sağlamaktadır.
196. Mahkeme, aynı gerekçelerle, Sözleşmenin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetlere ilişkin olarak Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazı da reddetmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Yılmaz ve Kılıç/Türkiye, no. 68514/01, 37-44, 17 Temmuz 2008).
a) Müdahalenin Haklı Gösterilip Gösterilmediği Hakkında
197. Bu türden bir müdahale, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında yer alan gerekliliklerin yerine getirilmemesi durumunda, söz konusu hükmü ihlal etmektedir. Dolayısıyla, geriye bu müdahalenin “kanun tarafından öngörülüp öngörülmediği”, söz konusu 2. fıkra bakımından meşru amaçlardan birini veya birkaçını izleyip izlemediğini ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını belirlemek kalmaktadır.
198. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında “kanunla öngörülme” ifadesinin öncelikle, müdahalenin iç hukukta bir dayanağının bulunmasını gerektirdiğini, ancak bu ifadenin söz konusu kanunun niteliğiyle de ilgili olduğunu hatırlatmaktadır: Bu ifade ayrıca, söz konusu kanunun, kendisi açısından sonuçlarını öngörebilmesi gereken ilgili kişi için erişilebilir olmasını ve hukukun üstünlüğüyle uyumlu olmasını gerektirmektedir. Takdir yetkisi veren bir kanun, bu türden bir yetkinin kapsamının ve kullanma koşullarının, keyfiliğe karşı kişiye yeterli bir koruma sunmak için söz konusu meşru amaç dikkate alınarak, yeterli bir açıklıkta tanımlanması şartıyla, tek başına bu gerekliliğe aykırı düşmemektedir (bk. diğer birçok karar arasında, Müller ve diğerleri/İsviçre, 24 Mayıs 1988, § 29, A serisi no. 133, Ezelin/Fransa, 26 Nisan 1991, § 45, A serisi no. 202 ve Margareta ve Roger Andersson/İsveç, 25 Şubat 1992, § 75, A serisi no. 226‑A).
199. Mevcut davada, başvuranın yakalanması ve tutuklanması, ilgilinin Sözleşme’nin 10. maddesinden doğan haklarının kullanılmasına yönelik bir müdahale teşkil etmiştir (yukarıda 195. paragraf). Mahkeme daha önce, başvuranın tutukluluğunun Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi anlamında suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini sağlayacak inandırıcı nedenlere dayanmadığı ve dolayısıyla, ilgilinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (yukarıda 159-163. paragraflar). Mahkeme ayrıca, Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca, bir kişinin yalnızca bir suç işlediğine dair hakkında kuvvetli şüphe duyulmasına imkân veren olgusal unsurların bulunması halinde tutuklanabileceğini kaydetmektedir; Mahkeme, bu bağlamda, inandırıcı nedenlerin bulunmamasının, ulusal makamların tutukluluğun hukuka uygunluğunu değerlendirmeye davet edilmeleri durumunda, evleviyetle (a fortiori) kuvvetli şüphelerin bulunmaması anlamına gelmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının (a) ila (f) bentlerinin, bir kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılabilmesini sağlayan gerekçelere ilişkin ayrıntılı bir liste içerdiğini; bu türden bir tedbirin, söz konusu gerekçelerden birinin kapsamına girmemesi durumunda, hukuka uygun olmadığını hatırlatmaktadır (Khlaifia ve diğerleri/İtalya [BD], no. 16483/12, § 88, 15 Aralık 2016).
200. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. ve 10. maddelerinde öngörülen yasallık gerekliliklerinden her ikisinin de kişiyi keyfiliğe karşı korumayı amaçladığını hatırlatmaktadır. Sonuç olarak, hukuka uygun olmayan bir tutukluluk tedbiri, Sözleşme tarafından güvence altına alınan özgürlüklerden birine yönelik müdahale teşkil etmesi koşuluyla, ilke olarak, bu özgürlüğe ilişkin ulusal kanun tarafından öngörülen bir sınırlama olarak kabul edilemeyecektir (yukarıda anılan Ahmet Hüsrev Altan kararı, § 225, yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri kararı, § 230 ve yukarıda anılan Şık/Türkiye kararı (no. 2), § 187).
201. Sonuç olarak, başvuran tarafından Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasıyla güvence altına alınan hak ve özgürlüklerinin kullanılmasına yönelik müdahale, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında haklı gösterilemez, zira bu müdahale, kanun tarafından öngörülmemiştir (bk. Steel ve diğerleri/Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998, §§ 94 ve 110, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998-VII ve bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Huseynli ve diğerleri/Azerbaycan, no. 67360/11 ve diğer 2 başvuru, §§ 98-101, 11 Şubat 2016, Ragıp Zarakolu/Türkiye, no. 15064/12, § 282, 15 Eylül 2020, yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri kararı, § 230 ve yukarıda anılan Ahmet Hüsrev Altan kararı, § 226). Dolayısıyla Mahkemenin, söz konusu müdahalenin meşru bir amaç izleyip izlemediğini ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını araştırması gerekmemektedir (yukarıda anılan Şık/Türkiye kararı (no. 2), § 188).
202. Bu nedenle, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDATazminat203. Başvuran, on beş aylık tutukluluk süresi boyunca maruz kaldığını belirttiği maaş kaybına karşılık gelen maddi zarar bağlamında 54.904 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran ayrıca, manevi zarar bağlamında 568.600 avro talep etmektedir.
204. Hükümet, başvuran tarafından talep edilen meblağların Mahkemenin bu konuya ilişkin içtihadı dikkate alındığında bir temele dayandırılmadığı ve haklı gösterilmediği ve söz konusu taleplerin reddedilmesi gerektiği kanısına varmaktadır.
205. Öncelikle maddi zarara ilişkin olarak, Mahkeme, tespit edilen ihlallerin başvuran taraf açısından bir zarara yol açtığını kanıtlama görevinin başvuran tarafa ait olduğunu hatırlatmaktadır. Bu amaçla, başvuran taraf, talebini desteklemek amacıyla kanıtlayıcı belgeleri ibraz etmelidir. Bu bağlamda, iddia edilen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında açık bir nedensellik bağı kurulmalıdır. Bunlar arasındaki varsayımsal bağ yeterli olmamaktadır (yukarıda anılan Selahattin Demirtaş/Türkiye kararı (no. 2) [BD], § 447, Bykov/Rusya [BD], no. 4378/02, § 110, 10 Mart 2009 ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], no. 931/13, § 219, 27 Haziran 2017). Mahkeme, somut olayda, başvuranın siyasi tartışma programı sunduğu Can Erzincan TV kanalının 27 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan, 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca kapatılmasını dikkate alarak ve kendisine sunulan herhangi bir somut delil unsurunun mevcut olmaması nedeniyle, başvuranın ücretli bir faaliyette bulunup bulunamayacağı ve ilgilinin mevcut davaya ilişkin olaylara dayanılarak tutuklanmaması durumunda hangi ücreti alabileceği hakkında bir tahminde bulunamaz. Dolayısıyla Mahkeme, tespit edilen ihlaller ile başvuran tarafından iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı görmemektedir.
206. Mahkeme, manevi zararla ilgili olarak, Sözleşme ihlallerinin başvuran açısından belirli ve önemli bir zarara yol açtığı kanaatine varmaktadır. Sonuç olarak, Mahkeme, hakkaniyete uygun olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvurana manevi tazminat olarak 16.000 avro ödenmesi gerektiğine karar vermektedir.
Masraf ve Giderler207. Başvuran, ulusal mahkemeler önünde yürütülen yargılama kapsamında yaptığı masraf ve giderler bağlamında 150.000 Amerikan doları (USD) talep etmektedir.
208. Hükümet, bu talebe itiraz ederek, bir yandan, başvuranın bu masrafların gerçekte yapıldığını kanıtlayamadığını ve diğer yandan, bu masrafların gerekli, makul ve orantılı görünmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın atıfta bulunduğu kanıtlayıcı belgelerin Mahkeme önünde iddia edilen ihlallerle ilgili olmadığını vurgulamaktadır.
209. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin gerçekliğini, gerekliliğini ve miktarlarının makul olduğunu ispatlaması durumunda, bu masraflar iade edilebilmektedir. Ayrıca yargılama masrafları, yalnızca tespit edilen ihlal ile ilgili olması halinde geri ödenebilmektedir (Beyeler/İtalya (adil tazmin) [BD], no. 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002).
Somut olayda, Mahkeme, nüshası başvuran tarafından sunulan avukat sözleşmesinin kendisi hakkında yürütülen ceza yargılamasının tamamıyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Bu masrafların mevcut davada ileri sürülen olaylara atfedilmesine ilişkin ayrıntılı bilgi sunulmadığından, Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak, yapılan masraf ve giderler bağlamında başvuran tarafından dile getirilen talebi reddetmektedir.
Gecikme Faizi210. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
Oy birliğiyle, Hükümet tarafından ileri sürülen ilk itirazları esasla birleştirmeye ve bunları reddetmeye;Oy birliğiyle, başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası kapsamında sunulan şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına;Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edilmediğine;Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;Bire karşı altı oyla,a) Davalı Devletin, başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, işbu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç aylık bir süre içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 16.000 EUR (on altı bin avro) ödemesine;
b) Söz konusu sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
Oy birliğiyle, adil tazmine ilişkin geri kalan taleplerin reddinekarar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları gereğince 14 Aralık 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Bu kararın ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Hâkim Saadet Yüksel’in sunmuş olduğu ayrık görüş yer almaktadır.
J.F.K.
H.B.
HÂKİM YÜKSEL’İN KISMİ AYRIK GÖRÜŞÜ
(Tercüme edilmiştir)
1. Aşağıda belirttiğim nedenlere ve meslektaşlarıma karşı duyduğum bütün saygıyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası ve 10. maddesi bağlamında çoğunluğun varmış olduğu sonuçlara katılmamaktayım. Dolayısıyla, somut olayda söz konusu hükümlerin ihlal edildiği tespitine karşı oy kullandım.
2. Fikrimin gerekçesini açıklamadan önce, başvuranın 26 Temmuz 2016 tarihinde yakalandığı dönemde yani 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden hemen sonra hâkim olan emsalsiz koşulları hatırlatmak ve bu bağlamda, Mahkemenin Ahmet Hüsrev Altan/Türkiye (no. 13252/17, §§ 12-17 ve 88, 13 Nisan 2021) davasında ayrıntılı olarak FETÖ/PDY’nin örgütlenmesini ve aynı zamanda söz konusu darbe girişimini çevreleyen olayları tanımladığı karara atıfta bulunmak isterim.
3. Öncelikle, kapsamlı bir ifade özgürlüğünün gazetecilik faaliyetlerine uygulanması gerektiğine katıldığımı belirtmek isterim. Gazeteciler için ifade özgürlüğünün önemi, özellikle siyasi çıkar temsil eden alanlarda, Mahkeme tarafından birçok defa vurgulanmıştır ve demokrasinin ve çoğulculuğun sürdürülmesi için önemli bir role sahiptir (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, 26 Kasım 1991, § 59, A serisi no. 216, Sürek Özdemir/Türkiye [BD], no. 23957/94 ve 24277/94, § 60, 8 Temmuz 1999 ve Pentikäinen/Finlandiya [BD], no.11882-10, §§ 88--90, AİHM 2015). Gazeteciler için kapsamlı ifade özgürlüğünün önemini kabul ederek ve çoğunluğa karşı duymam gereken bütün saygıyla, somut olayda, çoğunluğun Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası ile 10. maddesine ilişkin gerekçesine katılamıyorum.
4. Başvurana uygulanan tutuklamanın Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası bağlamında haklı çıkarıldığı sonucuna varabilmek için Mahkeme, yerel makamların başvuranın söz konusu suçları işlediğinden şüphelenmek için “inandırıcı nedenleri” olduğunu doğrulamış olmalıdır. Mahkeme içtihadına göre “inandırıcı nedenler”, “söz konusu kişinin suçu işlediğine dair objektif bir gözlemciyi ikna etmeye uygun olay ve olgular ile bilgilerin varlığını” gerektirmektedir (Fox, Campbell ve Hartley/Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, A serisi no. 182). Ahmet Hüsrev Altan (yukarıda anılan) kararına ekli muhalefet şehrimde belirttiğim gibi, Mahkeme, somut olayda başvuran hakkında şüphelenildiği gibi ağır suçlamaların olduğu durumlarda başlatılan soruşturma ve kovuşturmalara ilişkin davalarda ulusal makamlara belirli bir serbestlik tanısa da bu serbestlik sınırsız değildir. Ulusal makamlara tanınan serbestliğin sınırsız olmadığını akılda tutarak, aşağıda belirttiğim nedenlerle, somut olayda, ulusal makamların gerçekten, başvuranın söz konusu suçları işlediğinden şüphelenmek için “inandırıcı nedenleri” olduğunu düşünmekteyim.
5. İlk olarak, başvuranın tweetleri genel ve bir bütün olarak değerlendirildiğinde, özellikle de bu tweetlerin darbe teşebbüsünde bulunulduğu sırasında yayınlandığı dikkate alınırsa, başvuranın davranışının, çoğunluğun gerekçelendirmesinde ileri sürülenin (kararın 158. paragrafı) aksine, araştırmacı bir gazetecinin veya muhalif bir siyasetçinin meşru faaliyetlerinin ötesine geçtiğini gösterir niteliktedir. Bana göre, başvuranın tweetlerinin yazılma şekli de Mahkemenin dikkate alması gereken önemli bir etkendir. Başvuranın, halka tarafsız şekilde bilgi vermek veya bu iddialar hakkında daha fazla araştırma yapılması gerektiğini önermek yerine, bu tweetlerin bazılarında, darbe teşebbüsüne karışan ordu mensuplarına karşı bir cadı avı yürütülmekte olduğunu belirttiği, bu girişime katılan kişilerin kimlikleri hakkında şüpheli söylemlerde bulunduğu ve darbeye karşı çıkmanın ve demokratik olarak seçilmiş Hükümeti desteklemenin demokratik olmadığını ileri sürdüğü görülmektedir (kararın 27-37. paragrafları). Bu tweetler bir bütün olarak değerlendirildiğinde ve yayınlandıkları tarihte meydana gelen olaylar bağlamında incelendiğinde, başvuranın araştırmacı bir gazeteci veya muhalif bir siyasetçinin meşru faaliyetlerini yerine getirmekle sınırlı kaldığını söylemek benim görüşüme göre güçtür. Üstelik bu söylemlerin, ilgilinin yaptığı bir röportaj veya başka bir gazetecilik faaliyeti kapsamında başka bir kişi tarafından dile getirilmediğinin, aksine başvuranın bunları şahsi hesabından yayımlanan kendi tweetlerinde yazdığının vurgulanması gerekmektedir.
6. İkinci olarak, Mahkeme içtihatlarına göre, ulusal makamların varmış oldukları sonuçların bertaraf edilebilmesi için “çok ciddi gerekçelerin” bulunması gerekmektedir (Baş/Türkiye, no. 66448/17, § 173, 3 Mart 2020 ve Couderc ve Hachette Filipacchi Ortaklığı/Fransa [BD], no. 40454/07, § 92, AİHM 2015 (özetler)). Anayasa Mahkemesi başvuranın tweetlerine odaklanmış ve bu tweetlerin yayınlandıkları dönemi dikkate almıştır. Anayasa Mahkemesi, oy birliğiyle, darbe teşebbüsü sırasında bu girişimin arkasında FETÖ/PDY örgütünün olduğuna dair herhangi bir şüphe kalmadığını ve Cumhuriyet savcılığı tarafından zaten ceza soruşturmalarının başlatıldığını tespit etmiştir (kararın 56 ve 58. paragrafları). Anayasa Mahkemesi ayrıca, başvuran tarafından tweetlerinde kullanıldığı tespit edilen ve başvuran hakkında açılan soruşturmaya dayanak gösterilen ifadelerin, darbe teşebbüsünün başladığı ve yetkili makamların bu girişimle mücadele etmeye çalıştığı süreçte yayımlandığı kanaatine varmıştır (kararın 58. paragrafı). Dolayısıyla bana göre, Anayasa Mahkemesi’nin yapmış olduğu değerlendirme, keyfi olarak nitelendirilemez ve bu sebeple, söz konusu Yüksek Mahkemenin yaptığı, başvuranın tweetlerinin hem içeriğini hem de yayınlandığı tarihi dikkate alan ve başvuran hakkında verilen tutuklama kararının yasallığı konusunda gerektiği şekilde yapılan değerlendirmenin aksini düşünmek için ciddi gerekçeler bulunduğu sonucuna varılmasının zor olduğu kanaatindeyim.
7. Üçüncü olarak, başvuranın beyanlarında yer alan bazı çelişkili ifadelere dikkat çekmek isterim. Öncelikle, başvuran, Sulh Ceza Hâkimliği huzurunda soruları yanıtlarken, darbe yapılacağına dair bilgisi olmadığını (kararın 18. paragrafı) ve ayrıca 15-16 Temmuz 2016 gecesinde bu teşebbüsün arkasında kimin bulunduğunu bilmesinin mümkün olmadığını (kararın 18. paragrafı) belirtmiştir. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin vurguladığı gibi, başvuran, bu darbe teşebbüsünün gerçekleştiği anda yine bu teşebbüsle ilgili tweetler yayımlamış ve söz konusu eylemin arkasında bulunmakla suçlanan kişilerin kimliği hakkında şüphe doğurmuştur. İkinci olarak, başvuran bu darbe girişimine karşı olduğunu beyan etmiştir (kararın 18. paragrafı). Bununla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi, başvuranın tweetlerinin kapsamı beyanlarını zayıflatır nitelikte görünmektedir.
8. Yukarıda anılan unsurların tümü, hem çelişki hem de muğlaklık sergiliyor gibi de görülebileceğinden, birçok yoruma elverişli olabilir. Çelişkilidir, çünkü darbe girişiminin gerçekleştiği sırada demokratik olarak seçilmiş hükümete muhalefetini ifade ederken demokratik ilkeleri ileri sürmek sıkıntılı görünüyor; muğlaktır, çünkü değişimin, demokratik yollarla gerçekleşmesi gerektiği imasında bulunduğu açık değildir (bu karara uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) bk. Zana/Türkiye, 25 Kasım 1997, § 58, Derleme 1997-VII). Bu değerlendirmeler ışığında, çoğunluğun, kararın 149 ve 158. paragraflarında ifade ettiği ve başvuranın darbeye karşı olduğu ve davranışının, bir araştırmacı gazetecinin ya da siyasi muhalifin meşru faaliyetlerinin kapsamına girdiği sonucuna vardığı gerekçeye katılmadığımı saygıyla belirtmek isterim. Kanımca, ikna edici şekilde desteklenmemiş böyle bir sonuca varmak güçtür.
9. Ana hatlarıyla ve ele alınan dönemde ağır basan bağlam ışığında, başvuranın tutukluluk halini inceleyen hâkimlerin, özellikle olayların kronolojisi ve Türkiye’nin daha önce yaşadığı darbelere ve tarihe tanıklık eden ulusal hâkimlerin inkâr edilemez tecrübesi göz önünde tutulduğunda, ilgilinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için bu unsurlarda “inandırıcı sebepler” görebilmeleri pekâlâ muhtemeldir (bk. yukarıda anılan Ahmet Hüsrev Altan kararının ekinde yer alan ayrık görüşüm).
10. Bu nedenle, başvuranın, 5. maddenin 1. fıkrasının c) bendi anlamında suç işlediğinden şüphelenmek için “inandırıcı sebepler” bulunduğu için yakalanarak tutuklandığının (Korkmaz ve diğerleri/Türkiye, no. 35979/97, § 26, 21 Mart 2006 ve Süleyman Erdem/Türkiye, no. 49574/99, § 37, 19 Eylül 2006),söylenebileceğini düşünüyorum ve bundan dolayı 5. maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiği tespitine karşı oy kullandım.
11. Sözleşme’nin 10. maddesiyle ilgili olarak, çoğunluk, başvuranın 10. maddeyle güvence altına alınan ifade özgürlüğünü kullanmasına yönelik müdahalenin “kanunla öngörülmediği” gerekçesiyle bu hükmün ikinci fıkrası bağlamında haklı gösterilemeyeceği kanaatine varmıştır. Çoğunluk bu şekilde karar vermek için, Sözleşme’nin 10. maddesi açısından bir inceleme yapmadan, yalnızca 5. maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiği tespitine dayanmıştır (kararın 199-202. paragrafları). Mevcut davada, çoğunluğun 5. maddenin 1. fıkrası açısından vardığı sonuca ve gerekçesine katılmamamı göz önünde bulundurarak, 10. madde ile ilgili gerekçesini kabul edemeyeceğimi saygıyla belirtmeliyim.