AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
LEVENT BEKTAŞ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 70026/10)
KARAR
STRAZBURG
16 Haziran 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirlenen şartlara göre kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Levent Bektaş / Türkiye Davasında,
Başkan
András Sajó,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) heyeti, 26 Mayıs 2015 tarihinde gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından, yine aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (70026/10 ) davanın temelinde, T.C. vatandaşı Levent Bektaş’ın (Bay) (‘‘başvuran’’), 30 Ağustos 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (‘‘Sözleşme’’) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul Barosu’na bağlı Avukatlar C. Ülgen ve H. Ersöz tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (‘‘Hükümet’’), kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurunun, 7 Şubat 2012 tarihinde, kısmen kabul edilemez olduğuna karar verilmiş ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 3 ve 4. fıkraları ile Sözleşme’nin 8. maddesine ilişkin şikâyetler Hükümete bildirilmiştir. Ayrıca, Sözleşme’nin 29. maddesinin 1. fıkrasının imkân verdiği gibi, İkinci Bölümün davanın kabul edilebilirliği ve esası hakkında aynı anda karar vermesine hükmedilmiştir.
OLAY
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1967 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir. Olayların meydana geldiği tarihte emekli subay olan başvuran, iş adamı olarak çalışmaktaydı.
A. Başvuranın Yakalanması ve Aleyhinde Açılan Ceza Soruşturması
5. İstanbul Savcılığı, 2007 yılında, Hükümeti zor ve şiddet kullanarak yıkmayı amaçlayan Ergenekon isimli suç örgütünün faaliyetlerine katıldıklarından şüphelenilen tüm iddia edilen üyelerine karşı ceza soruşturması başlatmıştır. Savcılığa göre, sanıklar, kamuoyunda tanınmış kişilere karşı saldırılar, dini ibadet yerleri veya yüksek mahkemeler gibi hassas yerlere bombalı saldırılar gibi kışkırtma eylemleri planlamış ve gerçekleştirmişlerdir. Ayrıca sanıklar, askeri darbenin yolunu açacak bir biçimde, kamuoyunda bir korku ile panik atmosferi ve aynı şekilde güvensizlik ortamı yaratmayı amaçlamışlardır (Ergenekon Davası ve bu davaya ilişkin eylem planları ile ilgili daha detaylı bilgiler için bk. Tekin/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 3501/09, §§ 3-17, 18 Kasım 2014).
6. Ergenekon örgütüne karşı yürütülen operasyon kapsamında, 22 Nisan 2009 tarihinde, başvuran, İstanbul Polisi tarafından yakalanarak gözaltına alınmıştır.
7. Başvuranın 24 Nisan 2009 tarihinde İstanbul Cumhuriyet savcısı (‘‘savcı’’) tarafından ifadesi alındıktan sonra, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi naip hâkimi (‘‘naip hâkim’’ ve ‘‘Ağır Ceza Mahkemesi’’) huzuruna çıkarılmıştır. Naip hâkim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
8. Savcı, 13 Ocak 2010 tarihinde sunduğu ve 27 Ocak 2010 tarihinde 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilebilir bulunan bir iddianameyle, başvuranı, Ergenekon ismi ile bilinen suç örgütünün aktif üyesi olmakla suçlamış ve Ceza Kanunu’nun 174. maddesinin 1 ve 2. fıkraları, 311. maddesinin 1. fıkrası, 312. maddesinin 1. fıkrası ve 314. maddesinin 2. fıkrası ile 6136 sayılı ateşli silahlar ve bıçaklar hakkında Kanun’un 13. maddesinin 2. fıkrası uyarınca başvuranın mahkûm edilmesini talep etmiştir.
9. Savcılığa göre, başvuran, toplumda kargaşa ortamı yaratmayı amaçlayan suç teşkil eden eylemler planlamakla suçlanmıştır. Başvuran, Ergenekon örgütü bünyesinde yarı askeri eylem hücrelerinden birinin şefi konumundadır ve Özel Operasyon Hücre Lideri sıfatını taşımıştır. Başvuran da dâhil olmak üzere bu hücreye mensup olan kişilerin, Beykoz (İstanbul’da bir mahalle) Ormanında ve Poyrazköy Keçilik mevkiinde ağır silahlar ve patlayıcı maddeler sakladıklarından ve bu mühimmatların terörist eylemler amacıyla Ergenekon tarafından kullanıldığından şüphelenilmiştir. Savcılık ayrıca, başvuranı, Kafes Eylem Planını hazırlayanlardan biri olmakla suçlamıştır.
10. Savcı, iddianamesine dayanak olarak, Ağır Ceza Mahkemesine şu delil unsurlarını sunmuştur: başvuranın evinde gerçekleştirilen armada ele geçirilen belgeler, bu belgeler arasında bulunan Kafes Eylem Planı ve bu belge ekinde bulunan ‘‘malzeme ve mühimmat listesi’’, ‘‘iş bölümü’’ ve ‘‘Psikolojik Harekât Kampanya Kontrol Formu’’ isimli üç belge, başvuranın kendi imzasını taşıyan başka iki belge, Beykoz ve Poyrazköy’de bulunan mühimmat ve silahlar, diğer delil unsurlarıyla desteklenen, başvuranın ve diğer sanıkların söz konusu eylemelere katıldıklarına ilişkin ihbarlar, son olarak ilgili ve diğer sanıkların telefon dinleme dökümleri.
11. Başvuran, yargılama süresince birçok defa, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nden serbest bırakılmasını talep etmiştir. Başvuran özellikle, savcılık tarafından sunulan delil unsurlarının hiçbirinin, aleyhinde yapılan suçlamaları desteklemediğini ileri sürmüştür. Başvurana göre, bu delil unsurları polis tarafından değiştirilmiş ve uydurulmuş belgelerdir.
12. Ağır Ceza Mahkemesi, ilgilinin tutukluluk halinin devamına karar veren hâkimler önünde ilgilinin mahkemeye çıkarılmasından birkaç gün sonra, her seferinde, ne başvurana ne de temsilcisine tebliğ edilmeyen savcılık görüşünü takiben, başvuranın taleplerini reddetmiştir. Mahkeme bu talepleri reddederken, başvurana isnat edilen suçların niteliği, hakkında kuvvetli şüphe, kaçma riski, mevcut delil unsurlarının durumu ve bozulma riski, tutuklamaya alternatif olarak uygulanabilecek tedbirlerin, ilgilinin ceza davasına katılmasını sağlamak için yetersiz gelmesi riski gerekçelerine dayanmıştır.
13. Ağır Ceza Mahkemesi, 27 Ocak 2014 tarihinde, başvuran tarafından tutuklu olarak geçirilen süreyi dikkate alarak, ilgilinin serbest bırakılmasına karar vermiştir.
14. Dava dosyasında bulunan unsurlara göre dava, halen Ağır Ceza Mahkemesi önünde derdesttir.
B. Başvuran Tarafından Açılan Tazminat Davası
15. Başvuran, 31 Ağustos 2010 tarihinde, aleyhinde iddianame sunan savcıların, maruz kaldığı zarar bağlamında kendisine tazminat ödemeleri için İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur. Başvuran, söz konusu iddianamenin, özel telefon görüşmeleri dökümlerini içerdiğini ve bu durumun özel hayata saygı hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
16. Dosyada yer alan unsurlara göre bu dava, yerel mahkemeler önünde halen derdesttir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
A. Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Yolu
17. 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe giren anayasal değişikliklerin ardından, Türk Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolu da, Türk Hukuk Sistemi’nde yürürlüğe girmiştir.
18. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını öngören 6216 sayılı Kanun’un somut olayla ilgili hükümleri ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün somut olayla ilgili kısımları, Mahkeme’nin Uzun/Türkiye Kararında ((kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 10755/13, §§ 25-27, 30 Nisan 2013) yer almaktadır.
B. Anayasa Mahkemesi’nin Tutukluluk Süresi Hakkında İçtihadı
19. Anayasa Mahkemesi tarafından özgürlük hakkına ilişkin davalar kapsamında verilen karar ve hükümler, Mahkeme’nin Koçintar/Türkiye Kararında ((kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 77429/12, §§ 15-26, 1 Temmuz 2014) sunulmuştur.
C. Ceza Kanunu Hükümleri
20. Ceza Kanunu’nun 174. maddesi uyarınca, yetkili makamlardan gerekli izni almaksızın, patlayıcı maddeleri ülke içinde bir yerden diğer bir yere nakleden, muhafaza eden, satan, satın alan kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Hükmün ikinci paragrafında, Bu fiillerin suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılması öngörülür.
21. Ceza Kanunu’nun 311. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki hükmü öngörmektedir:
‘‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs edenler, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılırlar.’’
22. Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki hükmü öngörmektedir:
‘‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.’’
23. Ceza Kanunu’nun yasa dışı bir örgüte üye olma suçuyla ilgili olan 314. maddesinin 1. ve 2. fıkraları, aşağıdaki hükmü öngörmektedir:
‘‘1. Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2. Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.’’
D. Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında 6136 Sayılı Kanun
24. Ateşli Silahlar ve Bıçaklar hakkında 6136 sayılı Kanun’un 13. maddesinin 1. ve 2. fıkraları, aşağıdaki gibi öngörmektedir:
’’Bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ateşli silahlarla bunlara ait mermileri satın alan veya taşıyanlar veya bulunduranlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve (...) adlî para cezasına hükmolunur. (...)
Ateşli silahın, bu Kanunun 12inci maddesinin dördüncü fıkrasında sayılanlardan olması ya da silâh veya mermilerin sayı veya nitelik bakımından vahim olması halinde beş yıldan sekiz yıla kadar hapis ve (...) adlî para cezasına hükmolunur. (...)’’
E. Ceza Muhakemesi Kanunu Hükümleri
25. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 91. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki koşulu öne sürmektedir:
‘‘Gözaltına alma, bu tedbirin soruşturma yönünden zorunlu olmasına ve kişinin bir suçu işlediğini düşündürebilecek emarelerin varlığına bağlıdır.’’
26. Tutukluluk koşulları, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 100. maddesi ve ardından gelen maddeler tarafından düzenlenmektedir. CMK’nın 100. maddesine göre, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bu hükümde yer alan bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların bulunması, delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma riskleri, söz konusu tutuklama nedenleridir. Özellikle Devlet güvenliği ve anayasal düzene karşı işlenen bazı suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı, bir tutuklama nedeninin bulunduğunu haklı göstermek için yeterlidir.
27. CMK’nın 101. maddesi, soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen mahkemece karar verilmesine hükmetmektedir. Bu türden tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarına itiraz edilebilir. Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda hukukî ve fiilî nedenler ile gerekçe gösterilmesi gerekir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. HÜKÜMETİN İLK İTİRAZLARI HAKKINDA
A. Başvuru Formunun Uzunluğuna İlişkin İlk İtiraz
28. Hükümet, başvuranın başvuru formunda olaylar ve şikâyetler kısmının, özet sunulmaksızın yirmi bir sayfa olarak sunulması sebebiyle, İçtüzüğün 47. maddesi ve başvuru yapılmasına ilişkin pratik yönergenin 11. paragrafı bakımından, usulüne uygun olarak Mahkeme’ye başvurulmadığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda Hükümet, başvuranın avukatları tarafından hazırlanan başvuru formu için, İçtüzüğün 47. maddesinin gereklerini yerine getirmemek için hiçbir gerekçe gösterilmediğini ileri sürmektedir. Dolayısıyla Hükümet, Mahkeme’yi, başvuruyu reddetmeye davet etmektedir.
29. Başvuran Hükümet’in iddiasına itiraz etmektedir.
30. Mahkeme, İçtüzüğün 47. maddesi uyarınca, bir başvuru formunun özellikle olayların bir özetini, ihlal edildiği iddia edilen Sözleşme maddesi ya da maddelerinin bir özetini ve ilgili görüşleri içermesi gerektiğine ilişkin kuralın mevcut başvurunun yapıldığı sırada yürürlükte olduğunu hatırlatmaktadır.
31. Somut olayda Mahkeme, başvuranın başvuru formunda olayları açıkça anlattığını ve şikâyetçi olduğu Sözleşme ihlallerini açıkça belirttiğini dikkate almaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin, Mahkeme İçtüzüğü’nün 47. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak ileri sürüldüğü kanısındadır. Hükümet tarafından ileri sürülen pratik yönergede yer alan hüküm konusunda, Mahkeme, bu hükmün Sözleşme’nin 35. maddesi uyarınca hiçbir şekilde kabul edilebilirlik kriteri oluşturmadığını vurgulamaktadır. Bu nedenle, Hükümetin mevcut başvurunun yalnızca çok uzun yazıldığı gerekçesiyle reddedilmesini talep etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, Hükümetin bu konudaki görüşlerinin dikkate alınmaması gerekmektedir (aynı anlamda bk. Yüksel/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar) no. 49756/09, 1 Ekim 2013).
B. Başvuru Hakkının Kötüye Kullanıldığı İddiası Hakkında
32. Hükümet diğer taraftan, başvuran tarafından ileri sürülen bazı iddiaların, özellikle başvuranın gözaltına alınış şekliyle ilgili ve Ergenekon Davasında savcılık tarafından sunulan bazı delil unsurlarının inandırıcılığına ilişkin iddiaların, bireysel başvuru hakkının kötüye kullanıldığını gösterdiği kanısındadır. Bu bağlamda Hükümet, başvuranın, delil unsurlarının polis tarafından değiştirildiğini iddia ettiğinin altını çizmektedir. Hükümete göre bu iddia, tamamen yalandır ve olgusal bir dayanaktan yoksundur. Bu sebeple Hükümet, başvuru hakkının kötüye kullanıldığı gerekçesiyle, Mahkeme’yi, başvuruyu reddetmeye davet etmektedir.
33. Başvuran bu iddiaya itiraz etmektedir.
34. Mahkeme, bir başvuru dilekçesinin dilekçede yer alan iddiaların kasten gerçekleşmemiş olaylara dayandırıldığı durumlarda, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında başvuru hakkının kötüye kullanıldığı gerekçesiyle reddedileceğini hatırlatmaktadır (Kérétchachvili/Gürcistan (Kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 5667/02, AİHM 2006-V). Eksik ve dolayısıyla yanıltıcı bilgi verilmesi de, özellikle de bilgilerin başvurunun esası ile ilgili olması durumunda ve başvuranın davanın esası ile bilgileri açıklamamasını yeterli derecede gerekçelendiremediği durumlarda, bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilir (Poznanski ve diğerleri/Almanya (Kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 25101/05, 3 Temmuz 2007). Bununla birlikte, böylesi bir durumda bile, ilgilinin Mahkemeyi yanıltma kastının yeterli derecede ispatlanmış olması gerekir (Miroļubovs ve diğerleri/Letonya, no. 798/05, par. 62-65, 15 Eylül 2009).
35. Somut başvuruda Mahkeme, Hükümetin itirazının ancak başvurunun dayandığı olayların açık şekilde gerçekleşmemiş olaylar olduğunun ispatlandığı durumlarda kabul edilebileceğini, yargılamanın bu aşamasında ise böyle bir durumun söz konusu olmadığını değerlendirmektedir. Hükümet tarafından ileri sürülen itirazlar daha çok olayların başvuran tarafından anlatılma şekline itiraz gibi gözükmektedir. Öte yandan Hükümet başvuranın Mahkeme’yi yanıltma kastının olduğu iddiasını da hiçbir şekilde ileri sürmemektedir.
36. Yukarıda belirtilen gerekçelerle, Mahkeme Hükümetin itirazlarını reddetmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 3. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
37. Başvuran, tutukluluk süresinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ihlal ettiğini iddia etmektedir. Bu madde aşağıdaki hükmü öngörmektedir:
‘‘İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes (...) makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.’’
38. Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunma hakkını kullanmadığını ileri sürmektedir.
39. Başvuran, Hükümetin iddiasına itiraz etmektedir.
40. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğini, normal olarak, başvurunun kendisine sunulduğu tarihte değerlendirdiğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte Mahkeme’nin birçok defa belirttiği gibi, bu kuralın istisnasız olarak işlememektedir, söz konusu istisnalar her somut olayın kendine özgü koşullarına göre haklı gösterilebilmektedir (Baumann/Fransa, no. 33592/96, §47, AİHM 2001‑V (özetler)). Mahkeme, bazı üye Devletlere karşı yürütülen, konusu aşırı uzun yargılama olan başvurularla ilgili davalarda, iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediği konusunun, başvurunun sunulduğu sırada değerlendirilmesine dair genel ilkeden özellikle uzaklaştığını hatırlatmaktadır (Fakhretdinov ve diğerleri/Rusya (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 26716/09, 67576/09 ve 7698/10, 23 Eylül 2010 ve Taron/Almanya (kabul edilebilirlik hakkında), no. 53126/07, 29 Mayıs 2012). Mahkeme, Türkiye’ye karşı yürütülen mülkiyet hakkına bağlı konuları içeren bazı davalarda da aynı tutumu sergilemiştir (İçyer/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 18888/02, §§ 73-87, 12 Ocak 2006, Altunay/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 42936/07, 17 Nisan 2012 ve Arıoğlu ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 11166/05, 6 Kasım 2012).
41. Mahkeme, somut olayda başvuranın tutukluluk süresinin, 22 Nisan 2009 tarihinde başladığını ve 27 Ocak 2014 tarihinde serbest bırakılmasıyla sona erdiğini kaydetmektedir. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin, bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girdiği 23 Eylül 2012 tarihinde zaman yönünden (ratione temporis) yetkili olduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme somut olayda, başvuranın devam eden bir durumdan şikayetçi olduğunu ve tutukluluk süresinin bir kısmının 23 Eylül 2012 tarihinden sonraya tekabül ettiğini tespit etmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girdiği tarihten önce başlayarak belirtilen tarihten sonra da devam eden ihlal durumlarında zaman yönünden (ratione temporis) yetkisinin genişlediğini kabul ettiğinin kendisi tarafından daha önce verilmiş olan kararlardan açıkça anlaşıldığını gözlemlemektedir. Bu sebeple mevcut davada, başvuranın 23 Eylül 2012 tarihinden önce geçirdiği tutukluluk sürecinin, Anayasa Mahkemesi’nin geçici yetkisi alanına girmektedir (Koçintar/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 77429/12, § 39, 1 Temmuz 2014).
42. Mahkeme, Koçintar/Türkiye Kararında (daha önce anılan, § 44), Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun, başvuranın şikâyetine uygun bir telafi imkânı vermeyeceğini veya tutukluluk süresine ilişkin makul başarı perspektifleri sunmayacağını belirtmesine izin verecek herhangi bir unsurun kendisine sunulmadığı kanaatine vardığını hatırlatmaktadır.
43. Mahkeme, somut olayda bu içtihadı göz ardı etmek için hiçbir sebep görmemektedir.
44. İç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına ilişkin şikâyeti kabul edilemez bulunmuştur.
III. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 4. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
45. Başvuran, ayrıca Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasını ileri sürerek, tutukluluk halinin devamı kararına itiraz etmesine imkân verecek etkin bir başvuru yolu bulunmadığından şikâyetçidir. Başvuran, yerel mahkemeleri, silahların eşitliği ilkesine riayet etmeden ve duruşma gerçekleştirmeden serbest bırakılma taleplerini reddetmekle suçlamaktadır.
46. Hükümet, konu hakkındaki Mahkeme içtihadını göz ardı etmediğini ve olguların değerlendirilmesini Mahkeme’nin takdirine bıraktığını belirtmektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
47. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasına ilişkin şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
48. Mahkeme, Türk Hukuk Sisteminde tutuklunun tutukluluk halinin devamı konusunun belirli aralıklarda re’sen incelendiğini tespit etmektedir (soruşturma aşamasında her ay, esas hakkında her duruşma sırasında ve daha sıklıkla yargılama aşamasında). Diğer taraftan bir tutuklu, soruşturmanın ya da yargılamanın her anında serbest bırakılma talebinde bulunabilir ve belirli bir sürenin geçmesini beklemek zorunda kalmadan talebini yineleyebilir. Üstelik tutukluluğa ilişkin olarak -re’sen veya ilgilinin talebi üzerine verilen- tüm kararlar itiraz konusu olabilmektedir.
49. Mahkeme, böyle bir sistemde her itirazın incelenmesi sırasında duruşma gerçekleştirilmesi gerekliliğinin, ceza yargılamasında belirli bir duraksamaya yol açabileceğini kabul etmektedir (bu anlamda bk. Knebl/Çek Cumhuriyeti, no. 20157/05, § 85, 28 Ekim 2010). Bu değerlendirmeler ışığında ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası alanına giren yargılamanın özel niteliği, özellikle ivedilik gerekliliği dikkate alındığında, Mahkeme, -özel koşullar haricinde- her itirazda duruşma yapılmasının gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır. Ayrıca Mahkeme, şayet tutuklu, hakkında verilen tutukluluk kararı hakkında itirazda bulunması için ilk derece mahkemesi hâkimi karşısına çıkabilmişse, temyiz aşamasında -tutuklunun kişisel olarak veya ihtiyaç halinde avukatının- mahkemeye çıkarılmamasının, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasını özünde ihlal etmediği, en azından bu koşulun silahların eşitliği ilkesine aykırılık teşkil etmediği kanaatindedir.
50. Mahkeme, somut olayda başvuranın ve avukatının, ilk derece mahkemesi olarak Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranın serbest bırakılma talepleri hakkında karar verdiği, davanın esası hakkında yapılan tüm duruşmalarda bulunduklarını tespit etmektedir. İlgili tarafından yapılan itirazlara ilişkin olarak bu mahkeme tarafından verilen kararlarda, son hâkim karşına çıkarılma tarihi sadece birkaç gün öncesine tekabül etmiştir. Mahkeme, davanın koşullarında, daha sonrada birbiri ardına yapılan itirazların incelenmesi sırasında duruşma gerçekleştirilmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir. Taraflardan hiçbirinin itiraz davasına sözlü olarak katılmamış olması sebebiyle, ihtilaf konusu olan mahkeme karşına çıkarılmama durumunun, silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkelerini ihlal etmediğinin belirtilmesi uygundur (Altınok/Türkiye, no. 31610/08, § 55, 29 Kasım 2011).
51. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası, bu noktada ihlal edilmemiştir.
52. Mahkeme, Cumhuriyet savcısının görüşünün başvuran ve avukatına tebliğ edilememesiyle ilgili olarak, tutukluluk halinin devamı kararlarına başvuran tarafından yapılan itirazların incelenmesi sırasında, Ağır Ceza Mahkemesinin Cumhuriyet savcısını yazılı görüş sunmaya davet ettiğini tespit etmektedir. Savcı, başvuranın serbest bırakılma talebinin reddedilmesi yönünde yazılı görüşlerini bu mahkemeye sunmuştur, bu görüşler başvurana veya avukatına tebliğ edilmemiştir. Dolayısıyla başvuran tarafın söz konusu görüşlere cevap verme imkânı olmamıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, savcı görüşü doğrultusunda karar vermiştir.
53 Mahkeme, mevcut davanın konularına benzer konuları içeren davaları birçok defa incelediğini Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlamaktadır (daha önce anılan Altınok, §§ 57-61).
54. Mahkeme, kendisine sunulan tüm unsurları incelemesinin ardında, Hükümetin mevcut davada farklı bir sonuca ulaşması sağlayabilecek herhangi bir olgu veya gerekçe sunmadığı kanaatindedir. Mahkeme, konu hakkındaki içtihadı ışığında, somut olayda, iç hukukta öngörülen başvuru yolunun, taraflar arasında silahların eşitliği ilkesine riayet etmediği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının gereklerini yerine getirmediği kanısındadır.
55. Dolayısıyla Mahkeme, bu noktada, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
IV. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
56. Başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesini ileri sürerek, telefon dinlemeleriyle kaydedilen telefon görüşmelerinin, başvurana göre söz konusu ceza davasıyla ilgili olmamasına ve özel nitelikte olmalarına rağmen, kendi aleyhinde hazırlanan iddianamede ifşa edilmelerinden şikâyet etmektedir.
57. Hükümet, başvuran tarafından iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle, bu şikayetin kabul edilemez olduğunu ileri sürmektedir.
58. Başvuran, iç hukuk yollarının etkin olmadığı gerekçesiyle, bu hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazın, kendisine karşı ileri sürülemeyeceğini iddia etmektedir.
59. Hükümet, görüşlerinde, başvurana göre iç hukuk yollarının etkin olmadığını belirtmektedir. Hükümet, Mahkeme içtihadından, başvurulabilecek bir hukuk yolu bulunmadığından veya mevcut hukuk yolları etkin olmadığında, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen altı aylık süre kuralının, suçların işlendiği tarihten itibaren işlemeye başladığının anlaşıldığı kanaatindedir. Hükümet, iddianamenin, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 27 Ocak 2010 tarihinde kabul edilebilir bulunduğunu ve mevcut başvurunun başvuran tarafından 30 Ağustos 2010 tarihinde Mahkeme’ye sunulduğunu belirtmektedir. Bu sebeple Hükümet, başvurunun bu kısmının Mahkeme’ye vaktinden geç sunulduğunu ileri sürmekte ve Mahkeme’yi, başvurunun bu kısmını kabul edilemez bulmaya davet etmektedir.
60. Mahkeme, başvuranın, ilgili savcılar aleyhinde, İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’nde tazminat davası açtığını ve bu davanın söz konusu mahkeme önünde derdest olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, şimdilik bu başvuru yolunun elverişli ve etkin olmadığını gösteren herhangi bir unsurun bulunmadığı kanısındadır.
61. Yerel mahkemeler önünde açılan davanın günümüzdeki durumuna göre, başvuran, Sözleşme’nin 35. maddesi anlamında iç hukuk yollarını henüz tüketmemiştir. Şayet başvuran halen iddia ettiği ihlalden dolayı mağdur olduğu kanısındaysa, açtığı hukuk davası sonucunda Mahkeme’ye yeniden başvurması mümkündür. Dolayısıyla başvurunun bu kısmı vaktinden erken sunulmuştur.
62. Dolayısıyla Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca, bu şikâyetin reddedilmesi gerekmektedir.
V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
63. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca;,
‘‘Şayet Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku, bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.’’
A. Tazminat
64. Başvuran, maruz kaldığı maddi zarar karşılığında 60.900 avro (EUR), manevi zarar karşılığında 100.000 avro (EUR) talep etmektedir.
65. Hükümet bu meblağlara itiraz etmektedir.
66. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında nedensellik bağı bulunmadığı kanaatindedir. Mahkeme, başvuranın maruz kaldığı manevi zararın, Mahkeme’nin Sözleşme’nin ihlal edildiği yönünde vardığı tespitle telafi edildiğini değerlendirmektedir (Ceviz/Türkiye, no. 8140/08, § 64, 17 Temmuz 2012).
B. Masraf ve Giderler
67. Başvuran ayrıca, yerel mahkemeler ve Mahkeme önünde yapmış olduğu masraf ve giderler karşılığında, değerlendirmesini Mahkeme’nin takdirine bıraktığı bir meblağ talep etmektedir. Bu bağlamda başvuran, Mahkeme’ye herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmamaktadır.
68. Hükümet, Mahkeme’yi, bu talebi reddetmeye davet etmektedir.
69. Mahkeme içtihatlarına göre, bir başvurana ancak, masraf ve giderlerinin gerçekliğini, gerekliliklerini ve bu ödemelerin oranlarının makul niteliğini ispat etmesi halinde geri ödeme yapılabilmektedir. Mahkeme, somut olayda, kendisine sunulan belgeleri ve içtihatlarını dikkate alarak, başvuranın masraf ve giderler karşılığında talebini reddetmiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Tutukluluk halinin devamı kararına itiraz etmek için etkin bir hukuk yolu bulunmadığına ilişkin şikâyetle ilgili olarak başvurunun kabul edilebilir ve geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
2. İtiraz davası kapsamında, duruşma yapılmamış olmasına ilişkin şikayetle ilgili olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edilmediğine;
3. Başvuran tarafından yapılan itirazların incelenmesi sırasında Cumhuriyet savcısının görüşünün tebliğ edilmemesine ilişkin olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğine;
4. Başvuran tarafından maruz kalınan manevi zarar için, ihlal tespitinin kendi içerisinde yeterli bir adil tazmin teşkil ettiğine;
5. Adil tazmin taleplerinin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 16 Haziran 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithAndrás Sajó
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy