AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ESKİ İKİNCİ BÖLÜM
LÜTFİYE ZENGİN VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No.36443/06)
KARAR
STRAZBURG
14 Nisan 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirlenen şartlara göre kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Lütfiye Zengin ve diğerleri / Türkiye Davasında,
Başkan
Guido Raimondi,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Dragoljub Popović,
András Sajó,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Egidijus Kūris,
ve Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Eski İkinci Bölüm) heyeti, 17 Mart 2015 tarihinde gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından, yine aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (36443/06 ) davanın temelinde, isimlerinin listesi belge ekinde yer alan yirmi dört T.C. vatandaşının (‘‘başvuranlar’’), 14 Ağustos 2006 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (‘‘Sözleşme’’) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, Mahkeme önünde, Diyarbakır Barosu’na bağlı Avukat M. Beştaş tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (‘‘Hükümet’’), kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar özellikle, barışçıl olarak toplanma haklarının ihlal edildiğinden şikâyetçidirler. Başvuranlar ayrıca, toplantılarının kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle, özgürlükten yoksun bırakma cezasına maruz kaldıklarından ve bu bağlamda özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları süreden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar Sözleşme’nin 5, 6 ve 10. maddelerini ileri sürmektedirler.
4. Başvuru, 18 Ocak 2010 tarihinde Hükümet’e bildirilmiştir. Taraflar, 28 Ocak 2014 tarihinde ek görüşlerini Mahkeme’ye bildirmeye davet edilmişlerdir.
OLAY
I. DAVANIN KOŞULLARI İsimleri ve doğum tarihleri belge ekindeki listede yer alan başvuranlar, Diyarbakır’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, 22 Şubat 2006 tarihinde öğle vaktinde, Diyarbakır’da bulunan Koşuyolu Caddesi’nde toplanmışlardır. Başvuranlar, birbirlerine kenetlenerek ve trafiğin akışını engelleyerek bir oturma eylemi düzenlemişlerdir. Diyarbakır Savcılığı’nın talimatıyla, saat 13.00 sularında, tüm başvuranlar yakalanarak gözaltına alınmış ve ifadelerinin alınması için Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne götürülmüşlerdir. Hemen ardından, saat 14.10’da bir yakalama tutanağı düzenlenmiş ve bu tutanak, polis memurları ve başvuranlar tarafından imzalanmıştır. Söz konusu tutanakta, ilgililerin, oturma eylemi yaparak trafik akışını engellediği ve üzerinde ‘‘Sayın Abdullah Öcalan siyasi irademizdir’’ cümlesi yazılı bir pankartı yere serdikleri, ‘‘Biji Barış’’ (‘‘Yaşasın Barış’’) sloganı attıkları belirtilmiştir. Ayrıca tutanakta, polis memurlarının, bir megafon yardımıyla, -onlara göre- 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa aykırı olan gösteriyi sonlandırmaları gerektiği ve başkalarının haklarını yasadışı olarak ihlal ettikleri konusunda başvuranları uyardıkları kaydedilmiştir. Tutanakta polisin, yolu trafiğe açtığı ve savcılığın talimatı üzerine ikinci bir uyarıdan sonra başvuranları dağıttığı belirtilmiştir. Diğer taraftan tutanakta, olayla ilgili bilgi verilen Cumhuriyet savcısının, ifadelerinin alınması için başvuranların yakalanmaları ve söz konusu işlemin ardından serbest bırakılmaları emrini verdiği ve soruşturma dosyasının savcılığa sevk edilmesini talep ettiği belirtilmiştir. Yine aynı tarihte, saat 15.15 ve 18.35 arasında avukatlarının ve bir mütercimin refakatinde polis tarafından başvuranların ifadeleri alınmıştır. Başvuranlar, güvenlik güçleri ile PKK (yasadışı silahlı örgüt) arasındaki barış sürecini ve siyasi tutuklular için genel af çıkarılmasını desteklemek amacıyla, söz konusu eyleme gönüllü olarak ve barışçıl bir şekilde katıldıklarını beyan etmişlerdir. Aralarından beş kişi haricinde tüm başvuranlar, ikamet adreslerini belirtmişlerdir.
Cumhuriyet savcısının talimatına rağmen, başvuranların, ifadelerinin alınmasının ardından serbest bırakılmadıkları, dosyadan anlaşılmaktadır. Başvuranlar, ertesi gün 23 Şubat 2006 tarihinde, belirtilmeyen bir saatte Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmışlardır. Başvuranlar, avukatları ve bir tercüman eşliğinde, polise verdikleri ifadeleri yinelemiş ve Abdullah Öcalan’ı destekleyen pankartlarla ilgili herhangi bir bilgileri olmadığını ileri sürmüşlerdir. Başvuranların avukatları, müvekkillerinin serbest bırakılmasını talep etmişlerdir. Başvuranlar, yine aynı tarihte, saat 19.15’te avukatları ve bir tercüman eşliğinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi önüne çıkarılmışlar ve polise ve savcılığa verdikleri ifadeleri yinelemişlerdir. Avukatları, başvuranların yasadışı örgüt lehinde propaganda içeren bir eylemde bulunmadıklarını ve sadece ifade özgürlüklerini kullanma sınırları içerisinde barışçıl bir eylemde bulunduklarını ileri sürerek, müvekkillerinin serbest bırakılmalarını yeniden talep etmişlerdir. Ayrıca avukatlar, ifadeleri alındıktan sonra başvuranların serbest bırakılmaları talimatının savcı tarafından verilmiş olmasına rağmen, sabit ikamet adreslerinin tespit edilemediği bahanesiyle ilgililerin gözaltında yasadışı olarak tutulduklarını beyan etmişlerdir. İlgililerin avukatları ayrıca, müvekkillerine isnat edilen suçun, -kendilerine göre sadece Ceza Kanunu’nun (‘‘TCK’’) 215. maddesi alanında incelenebilecek- bir suç olduğunu dikkate alarak, tutuklama kararının çok katı bir tedbir olacağı ve şartlı tahliye ya da adli denetimli serbestlik gibi alternatif tedbirleri değerlendirmenin uygun olacağı kanısında olduklarını beyan etmişlerdir. Ağır Ceza Mahkemesi, alternatif tedbirlerin uygulanması talebi hakkında görüş belirtmeden, başvuranların tutuklanmasına karar vermiştir. Mahkeme kararının somut olayla ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
‘‘Sanıklara isnat edilen suçun, yani bir terör örgütü olan PKK lehinde propaganda eylem[ler]inin niteliği, delil unsur[lar]ının durumu, kuvvetli suç şüphesinin varlığı [ve] atılı suçun anayasal düzene aykırı bir suç teşkil ettiği dikkate alındığında, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca, tüm sanıkların tutuklanmasına karar verilmesi uygundur (...)’’ Başvuranların avukatları, 24 Şubat 2006 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen karara itirazda bulunmuşlardır. Mahkeme, ‘‘itiraz edilen kararda belirtilen tutuklama gerekçesinin kanuna uygun olduğu’’ kanaatine vararak, itirazı reddetmiştir. Diyarbakır Savcısı, aynı tarihte, bir iddianame ileri sürerek, başvuranları, TCK’nın 220. maddesinin 8. fıkrasında öngörülen bir suç olan terör örgütü lehinde propaganda yapmakla suçlamıştır. Savcı özellikle, basın bildirileri yayımlayarak söz konusu örgütün politikleştirilmesi ve propagandasının yapılması, Abdullah Öcalan’ın tutukluluk koşulları, genel af çağrısı ve Kürt kimliğinin anayasal olarak korunması gibi konuları ileri sürerek, başvuranların eyleminin, gösteriler düzenlemeyi hedefleyen genel stratejisine dâhil olduğunu ileri sürmüştür. Savcı, özellikle üzerinde ‘‘Sayın Abdullah Öcalan politik irademizdir’’ yazılı bir pankartın açılmasının, söz konusu terör örgütü tarafından hedeflenen amaçlar lehinde propaganda teşkil ettiği sonucuna varmıştır. Ceza davası, ön inceleme kapsamında başvuranların tutukluluklarının devamı kararını re’sen incelemiş olan Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi önünde 1 Mart 2006 tarihinde görülmeye başlanmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Kararın somut olayla ilgili kısmı, tensip tutanağından anlaşıldığı şekliyle aşağıdaki gibidir:
‘‘(...) [sanıklara] isnat edilen suçun niteliği ve delillerin durumu ve somut unsurlarla desteklenen kuvvetli suç şüphesinin varlığı, sanıkların kaçma olasılığı, atılı suçun Devlet güvenliğine ve anayasal düzene karşı işlenen suçlardan olduğu dikkate alındığında, sanıkların tutukluluk halinin devamına karar verilmesi (...)’’ Başvuranlar, 30 Mart 2006 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi önünde ifade vermişlerdir. Başvuranlar, sadece ifade özgürlüğü haklarını kullandıklarını beyan etmişlerdir. Duruşma sonunda, Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklu olarak geçirdikleri süreyi göz önüne alarak, başvuranların bihakkın tahliye edilmesine karar vermiştir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Temmuz 2006 tarihli duruşmada, başvuranları atılı fiillerden suçlu bularak, TCK’nın 220. maddesinin 8. fıkrası uyarınca, başvuranların her birini on ay hapis cezasına çarptırmıştır. Yargıtay, 2 Şubat 2010 tarihinde, isnat edilen fiilin TCK’nın 215. maddesi kapsamına girdiği gerekçesiyle, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Mayıs 2010 tarihinde, TCK’nın 215. maddesine dayanarak, başvuranları, suçun ve suçlunun övülmesi fiilinden suçlu bulmuş ve sonuç olarak üç ay hapis cezasına mahkûm etmiştir, bu ceza, başvuranların yargılama sürecindeki iyi hali dikkate alınarak iki ay, on beş güne indirilmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (‘‘CMK’’) 231. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, mahkeme, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve sanıkların beş yıl boyunca adli kontrol altında tutulmasına karar vermiştir. Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların bir yıl boyunca Diyarbakır’da düzenlenen her türlü toplantı ve eyleme katılmasının yasaklanmasına karar vermiştir. Son olarak mahkeme, yargılama sırasında 4 Şubat 2008 tarihinde vefat eden Ayşe Aslan’la ilgili davayı sonlandırmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği karar, 31 Mayıs 2010 tarihinde kesinleşmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Anayasa Anayasa’nın 19. maddesinin 8. fıkrası aşağıdaki gibi hükmetmektedir:
‘‘Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir.’’ Anayasa’nın 34. maddesi aşağıdaki gibi hükmetmektedir:
‘‘Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.
(...)
Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.’’
B. Ceza Kanunu Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan TCK’nın 215. maddesi aşağıdaki gibidir:
‘‘İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.’’
Söz konusu madde, 11 Nisan 2013 tarihli 6459 sayılı Kanun tarafından değiştirilmiştir. Değişiklik yapılmış hali aşağıdaki gibidir:
‘‘ İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, bu nedenle kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.’’ ‘‘Suç işlemek amacıyla örgüt kurma’’ başlığını taşıyan TCK’nın 220. maddesinin 8. fıkrası, aşağıdaki gibi öngörmektedir:
‘‘[Suç işlemek amacıyla kurulan] örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.’’ TCK’nın 215. ve 220. maddelerinde öngörülen fiiller, Devlet güvenliği veya anayasal düzene karşı işlenen suçlar arasında değil, kamu düzenine karşı işlenen suçlar arasında yer almaktadır.
C. Ceza Muhakemesi Kanunu CMK’nın 91. maddesinin somut olayla ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
‘‘(...) yakalanan kişi, Cumhuriyet Savcılığınca bırakılmazsa, soruşturmanın tamamlanması için gözaltına alınmasına karar verilebilir (...)’’ Olayların meydana geldiği tarihte, CMK’nın 100. maddesi aşağıdaki gibidir:
‘‘1. Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. Davanın önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.
2. Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:
a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa (...),
b) Şüpheli veya sanığın davranışları;
1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,
2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,
Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa (...).’’
CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasında açıklanan bazı suçlar için, tutuklama gerekçelerinin bulunduğuna dair yasal bir karine bulunmaktadır. TCK’nın 215. maddesinde ve 220. maddesinin 8. fıkrasında öngörülen suçlar, söz konusu suçlar arasında bulunmamaktadır. CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasının ilgili kısımları, aşağıdaki gibidir:
‘‘3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:
a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;
1. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar (Madde 76, 77, 78),
2. Kasten öldürme (Madde 81, 82, 83),
3. Silahla işlenmiş kasten yaralama (madde 86, fıkra 3, bent e) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (madde 87),
4. İşkence (Madde 94, 95),
5. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, Madde 102),
6. Çocukların cinsel istismarı (Madde 103),
7. Hırsızlık (madde 141, 142) ve yağma (madde 148, 149),
8. Uyuşturucu veya uyarıcı Madde imal ve ticareti (Madde 188),
9. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, Madde 220),
10. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (Madde 302, 303, 304, 307, 308),
11. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (Madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),
b) (...) silah kaçakçılığı suçları.
c) (...) zimmet suçu.
d) (...) Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
e) (...) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü Maddelerinde tanımlanan suçlar.
f) (...) kasten orman yakma suçları.
(...)’’ Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan CMK’nın 109. maddesi uyarınca, hâkim, tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, üst sınırı üç yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verebilir. CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki gibi hükmetmektedir:
‘‘1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
(...)
d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,
(...)
Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.’’ Tazminat talebinin şartlarına ilişkin CMK’nın 142. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki gibidir:
‘‘ Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir (...)’’
D. 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan 2911 sayılı Kanun’un 10. maddesi aşağıdaki gibidir:
‘‘Toplantı yapılabilmesi için, [söz konusu toplantının] düzenleme kurulu üyelerinin tamamının imzalayacakları bir bildirim, toplantının yapılmasından en az kırk sekiz saat önce ve çalışma saatleri içinde, toplantının yapılacağı yerin bağlı bulunduğu valilik veya kaymakamlığa verilir (...)’’ Yukarıda belirtilen kanunun 22. maddesi, kamuya açık alanlarda, parklarda, ibadet yerlerinde ve kamu hizmeti görülen binalarda gösteri ve yürüyüşler düzenlenmesini yasaklamaktadır. Kamuya açık meydanlardaki toplantılarda, halkın ve ulaşım araçlarının gelip geçmesini sağlamak üzere valilik ve kaymakamlıklarca yapılacak düzenlemelere uyulması zorunludur. Son olarak, aynı kanunun 24. maddesi, gösteri ve yürüyüşlerin kanuna aykırı bir hal alması durumunda, göstericilere uyarı yapılmasının ardından, valilik talimatıyla göstericilerin zor kullanılarak dağıtılmasını öngörmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. ÖNCELİKLİ SORUN Mahkeme, 13 Mayıs 2010 tarihinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen karar ve Hükümet görüşlerini dikkate alındığında, başvuranlardan Ayşe Aslan’ın 4 Şubat 2008 tarihinde vefat ettiğini tespit etmektedir. Mahkeme bununla birlikte, başvuranların avukatlarının, ilgilinin varislerine ilişkin olarak herhangi bir bilgi sunmadığını kaydetmektedir. Mahkeme, başvuranların yargılama süreci içerisinde vefat ettiği birçok davada, varisler veya yakın akrabalar tarafından sunulan davanın sürdürülmesi talebini dikkate aldığını hatırlatmaktadır. Hiçbir varisin ya da yakın akrabanın davayı sürdürmek istememesi durumunda Mahkeme, davanın kayıttan düşürülmesini uygun görmektedir (Karner/Avusturya, No. 40016/98, §§ 22-23 AİHM 2003‑IX). Somut olayda Mahkeme somut olayda, başvuranın hiçbir yasal varisinin başvurunun incelenmesine devam edilmesini talep etmediğini gözlemlemektedir. Mahkeme diğer taraftan, Ayşe Aslan tarafından yapılan başvurunun incelenmesine devam edilmesini gerektiren, Sözleşme veya Protokolleri tarafından güvence alınan hakları etkileyen hiçbir özel koşulun bulunmadığı kanısındadır. Sonuç olarak Mahkeme, bu başvuranı içeren başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNE İLİŞKİN ŞİKÂYET HAKKINDA Başvuranlar, polisin gösteriye müdahale etmesinden, ardından yakalanarak gözaltına alınmalarından ve kendilerine karşı açılan ceza davasından şikâyetçidirler, -kendilerine göre- bu hususlar, ifade özgürlüğü haklarını ihlal etmiştir. Başvuranlar, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedirler.
Mahkeme, davanın koşullarında, özel bir hüküm (lex specialis) olan Sözleşme’nin 11. maddesine nazaran, Sözleşme’nin 10. maddesinin, genel bir hüküm olarak (lex generalis) değerlendirildiği ve bu nedenle 10. maddenin ayrıca incelenmesine gerek duyulmadığı kanaatindedir (bk. mutatis mutandis, Ezelin/Fransa, 26 Nisan 1991, § 35, A Serisi No. 202). Dolayısıyla başvuranlar tarafından Sözleşme’nin 10. maddesi alanında ileri sürülen şikâyetlerin, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamında incelenmesi uygundur.
Sözleşme’nin 11. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
‘‘1. Herkes barışçıl olarak toplanma (...) hakkına sahiptir. (...)
2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.’’
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında Hükümet, başvuranların ulusal mahkemeler önünde barışçıl toplantı haklarını ileri sürmediklerini belirterek, kendilerine sunulan iç hukuk yollarını da tüketmediklerini ileri sürmektedir. Başvuranlar, bu iddiaya itiraz etmektedirler. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin amacının, Sözleşmeci Devletlere, kendilerine karşı iddia edilen ihlaller henüz Mahkeme önünde ileri sürülmeden önce, bu ihlalleri önleme ve düzeltme imkânı vermek olduğunu hatırlatır (bk. diğerleri arasında, Civet/Fransa [BD], no. 29340/95, § 41, AİHM 1999‑VI). Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası, belirli bir esneklikle ve aşırı biçimcilikten uzak bir şekilde uygulanmalıdır, ancak bu hüküm, başvuruların, sadece yetkili ulusal mahkemelere yapılmasını ve daha önce verilmiş olan kararlara karşı itiraz etme imkânı veren etkili hukuk yollarının kullanılmasını gerektirmez. Mahkeme’ye sunulması düşünülen bir şikâyetin, en azından özü itibarıyla öncelikle, iç hukukta belirlenen şartlara ve süre kurallarına uygun olarak, yetkili ulusal mahkemeler önünde ileri sürülmüş olmasını gerektirir (Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, § 142, AİHM 2010). Başvuran, Sözleşme hükümlerini ileri sürmemiş olsa bile, bu durum, ulusal mahkemelere öncelikle iddia edilen ihlalin telafi edilmesi imkânını vermek amacıyla, iç hukuka dayanan benzer veya aynı etki yolların ileri sürmüş olması gerektiğini göstermektedir (gerekli değişikliklerin yapılması şartıyla (mutatis mutandis) bk. ibidem, § 144). Mahkeme, başvuranların, eylemlerinin yasa dışı olmadığını ve sadece barışçıl bir gösteride yer aldıklarını birçok defa beyan ettiklerini gözlemlemektedir (yukarıda 9-11. paragraflar). Mahkeme diğer taraftan, başvuranların Ağır Ceza Mahkemesi önünde ifade özgürlüğü haklarından faydalandıklarını ileri sürdüklerini kaydetmektedir (yukarıda 16. paragraf). Mahkeme, dolayısıyla başvuranların, yerel mahkemelere, iddia edilen ihlali telafi etme imkânı sağladıkları kanaatindedir ve Hükümet tarafından sunulan, iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin itirazın reddedilmesine karar vermiştir. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik şartıyla bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları Başvuranlar, eylemlerinin barışçıl nitelikte olduğunu beyan etmektedirler. Başvuranlar, üzerinde ‘‘Abdullah Öcalan siyasi irademizdir’’ yazılı pankartın yere serilmesinin, ihtilaf konusu müdahaleyi haklı gösteremeyeceğini ileri sürmektedirler. Bu bağlamda başvuranlar, Mahkeme içtihatlarına atıfta bulunarak (Bahçeci ve Turan/Türkiye, no. 33340/03, § 31, 16 Haziran 2009), kendilerine göre bu ifadenin, ne şiddet kullanımına, ne silahlı direnişe ne de başkaldırıya teşvik etmediği kanaatine varmaktadırlar. Hükümet, öncelikle, başvuranların iddialarına itiraz etmekte ve ilgililerin barışçıl şekilde toplanma özgürlüğü hakkına müdahale edilmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, söz konusu gösterinin TCK’nın 215. maddesi bakımından bir suç teşkil ettiğini ve kendisine göre söz konusu fiilin, terörist bir örgütü desteklemeyi hedeflediğini, Sözleşme’nin 11. maddesi anlamında barışçıl bir toplantı olarak değerlendirilemeyeceğini beyan etmektedir. Bu bağlamda Hükümet, yetkili makamlara önceden bildirilmemiş olması sebebiyle bu gösterinin yasa dışı olduğu kanaatindedir. Hükümet, gösterinin öğle saatlerinde başlamış olduğunu ve polisin müdahale etmek için saat 13.00’a kadar beklediğini eklemektedir. Ayrıca Hükümet, başvuranların oturma eylemine devam ettiklerini, polisin uyarılarına rağmen, bir saat boyunca yolun trafik akışını engellediklerini ve en sonunda 2911 sayılı Kanun uyarınca savcılık tarafından verilen talimatın ardından dağıtıldıklarını açıklamaktadır. Hükümet, ikinci olarak, bir müdahalenin bulunduğu varsayılsa bile, bu müdahalenin kanunla öngörüldüğünü ve Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. paragrafı tarafından kamu düzeninin korunması ve suçun önlenmesi gibi meşru amaçlar olarak tanınan amaçları hedeflediğini ileri sürmektedir. Ayrıca Hükümet, iddia edilen müdahalenin, kamu düzeninin korunması amacıyla orantılı ve gerekli olduğu kanısındadır. Üstelik Hükümet, izinsiz düzenlenmesine rağmen zaten bir saat boyunca gösteriye müsamaha edildiği iddiasını yinelemektedir.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
a) Müdahalenin Bulunup Bulunmadığı Hakkında Mahkeme, -24 bayandan oluşan- başvuranlar grubunun, barış sürecini desteklemek ve siyasi tutuklular için genel bir af çıkarılmasını talep etmek amacıyla toplu bir eyleme katıldıklarını dikkate almaktadır. İlgililer, amaçlarına ulaşmak için, Diyarbakır’da toplanmış, birbirlerine kenetlenerek bir oturma eylemi gerçekleştirmiş ve yerde bir pankart açmışlardır. Mahkeme bununla birlikte, gösterinin barışçıl bir şekilde düzenlenmediğinin iddia edilmediğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, makamlar tarafından alınan tedbirlerin, başvuranların barışçıl olarak toplanma özgürlüğü haklarına ihlal teşkil ettiğinden şüphe duymamaktadır (özellikle bk. Cisse/Fransa, no. 51346/99, § 40, AİHM 2002‑III (özetler) ve Oya Ataman/Türkiye, no. 74552/01, § 30, AİHM 2006‑XIII).
b) Müdahalenin Haklılığı Hakkında Mahkeme, tespit edilen müdahalenin, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 22 ve 24. maddeleri gereğince (yukarıda 31-32. paragraflar) yasal bir dayanağı bulunduğuna ve ayrıca Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında ‘‘kanunla öngörülmüş’’ olmasına itiraz edilmediğini tespit etmektedir. Mahkeme’nin, bu müdahalenin meşru bir amaç taşıyıp taşımadığını ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını belirlemesi gerekmektedir. Mahkeme, ilk olarak, Hükümet’e göre müdahalenin, özellikle düzenin korunması ve suçun önlenmesi gibi meşru amaçlar taşıdığını dikkate almaktadır. Mahkeme, ihtilaf konusu tedbirin, en azından Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. paragrafı tarafından meşru olarak görülen amaçlarda birini yani düzenin korunmasını amaçladığını kabul etmektedir. Mahkeme, ikinci olarak, müdahalenin ‘‘demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı’’ konusuna ilişkin olarak Hükümetin, söz konusu müdahaleyi haklı gösteren esasen iki unsur ileri sürdüğünü gözlemlemektedir: Gösteri yerinde kullanılan pankartın içeriği ve yasa dışı olarak nitelendirilen bu gösterinin esas niteliği. Diğer taraftan Mahkeme, Hükümete göre, gösterinin yasa dışı niteliğine rağmen polisin bir saat boyunca gösteriye müsamaha ettiğini tespit etmektedir. Mahkeme, yakalama tutanağına göre, pankartın içeriği ile ilgili olarak, gösteri sırasında başvuranların yere üzerinde ‘‘Sayın Abdullah Öcalan siyasi irademizdir’’ yazılı bir pankart serdiklerini ve ‘‘yaşasın barış’’ sloganını attıklarını gözlemlemektedir. Mahkeme, bu yazı ve sloganların şiddet kullanımına veya silahlı direnişe ya da başkaldırıya teşvik etmediğini tespit etmektedir. Mahkeme’nin nazarında, kin içeren bir konuşma dikkate alınacak esas unsurdur ancak somut olayda söz konusu değildir (diğerleri arasında bk. daha önce anılan Bahçeci ve Turan, § 31ve Kılıç ve Eren/Türkiye, no. 43807/07, § 29, 29 Kasım 2011). Diğer taraftan Mahkeme, başvuranların barış sürecini ve siyasi tutuklular için genel bir af çıkarılmasını desteklemek amacıyla, barışçıl olarak gösteriye katıldıklarını beyan ettiklerini dikkate almaktadır. Mahkeme’ye göre, söz konusu gösterinin, şiddet ve demokrasinin reddi düşüncelerini yaymak için platform oluşturmasının muhtemel olduğunu ve bu düşüncelerin hızla yayıldığını doğrulayan potansiyel olarak tehlikeli bir etkiye sahip olduğunu gösteren hiçbir unsur bulunmamaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, toplanma özgürlüğünün ve bu özgürlük yoluyla düşüncelerini açıklama hakkının, demokratik bir toplumun temel değerlerini teşkil ettiğinin her zaman altını çizdiğini hatırlatmaktadır. Demokrasinin temeli, sorunları açık bir tartışmayla çözebilme gücüne dayanmaktadır. Şiddeti kışkırtma veya demokratik ilkelerin reddi durumları dışında, toplanma ve ifade özgürlüğünü kaldırmayı hedefleyen koruyucu nitelikteki radikal önlemler, demokrasiye zarar verebilmektedir, hatta sıklıkla demokrasiyi tehlikeye atmaktadır - ayrıca kullanılan bazı görüş ve ifadeler makamlar nazarında yaralayıcı ve kabul edilemez görülebilmekte ve söz konusu gereklilikler de gayri meşru olabilmektedir.
Hukukun üstünlüğüne dayanılarak oluşturulan demokratik bir toplumda, kurulu düzene karşı çıkan ve barışçıl yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunulan siyasi fikirlerin, toplanma özgürlüğü hakkının ve diğer yasal yöntemlerin kullanımıyla ifade edilebilmeleri için uygun bir fırsat sunulmalıdır (Stankov ve Organisation macédonienne unie Ilinden/Bulgaristan, no. 29221/95 ve 29225/95, § 97, AİHM 2001‑IX). Mahkeme, mevcut davada, söz konusu gösterinin niteliğine ilişkin olarak, Sözleşme’nin 11. maddesine ilişkin içtihatları destekleyen temel ilkelere atıfta bulunmaktadır (Plattform ‘‘Ärzte für das Leben’’/Avusturya, 21 Haziran 1988, § 32, A Serisi no. 139 ve Djavit An/Türkiye, no. 20652/92, §§ 55-56, AİHM 2003 III). Mahkeme, Anayasa’da kamu gösterilerinin düzenlenmesi için herhangi bir iznin istenilmediğini gözlemlemektedir (yukarıda 22. paragraf). Buna karşın, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 10. maddesine göre, gösteriden kırk sekiz saat önce yazılı bir bildirimin yapılması gerekmektedir (yukarıda 31. paragraf). Mahkeme, somut olayda söz konusu gösterinin, bildirim yapılmaksızın yasa dışı olarak düzenlendiği ve başvuranların bu hususta itiraz etmedikleri kanaatindedir. Mahkeme bununla birlikte, yasaya uygun olmayan bir durumun, toplanma özgürlüğüne yapılan bir ihlali kendi içerisinde haklı göstermeyeceğini hatırlatmaktadır (daha önce anılan Cisse, § 50). Somut olayda Mahkeme, başvuranların, söz konusu gösteriyi güvenlik güçleri ile PKK arasındaki barış sürecini desteklemek amacıyla düzenlemiş olmaları halinde bile, bu durumda, bildirim kuralına riayet etmekten muaf tutabilecek güncel bir olaya cevaben, acilen düzenlenmiş kendiliğinden bir gösterinin söz konusu olmadığı kanaatindedir. Diğer taraftan Mahkeme, başvuranların güvenlik güçleri tarafından yapılan dağılma uyarısına uymadıklarını ve eylemlerine devam etmeye çalıştıklarını dikkate almaktadır. Bu konuyla ilgili olarak Mahkeme, kendiliğinden gelişen gösteriler düzenleme hakkının, güncel bir olaya acilen verilen bir tepkinin bu durumu haklı göstermesi gibi özel koşullar haricinde, bildirimde bulunma zorunluluğunun ötesine geçmeye imkân veremeyeceğini; özellikle genel kurala karşı böyle bir uygunsuzluğun, bu cevabın zaman aşımıyla geçerliliğini yitirmesi durumunda haklı gösterilebileceğini hatırlatmaktadır (Éva Molnár/Macaristan, no. 10346/05, § 38, 7 Ekim 2008). Bu sebeple Mahkeme, kapsamlı bir incelemenin ardından, trafik akışının muhtemelen engellenmiş olmasının tehlikelere sebep olmamış olması halinde, dosyada yer alan unsurlardan hiçbirinin, gösteriye katılan grubun kamu düzeni açısından bir tehlike teşkil ettiğini belirtmeye imkân vermediğini tespit etmektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 11. maddesinin sağladığı güvencelerin, düzenleyenlerinin veya katılımcılarının şiddet amaçlı olarak gerçekleştirdiği ya da ‘‘demokratik toplumun’’ temellerini inkâr ettikleri toplanmalar hariç tüm toplanmalara uygulandığını hatırlatmaktadır (Alekseyev/Rusya, no. 4916/07, 25924/08 ve 14599/09, § 80, 21 Ekim 2010). Ayrıca, kamuya açık alanlarda gerçekleştirilen tüm gösterilerin günlük hayatın işleyişinde belirli düzensizliklere ve düşmanca tepkilere sebep olabileceği görüşünden uzaklaşmamak gerekmektedir, Mahkeme bununla birlikte, söz konusu koşulun da, kendi içerisinde, toplanma özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini doğrulamadığı kanısındadır. Diğer taraftan Mahkeme, mevcut davada, yirmi dört bayandan oluşan küçük bir grubun birbirlerine kenetlenerek bir oturma eylemi gerçekleştirmesi ve bir saat sonra güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınması hususuna oldukça ağırlık vermektedir. Şüphesiz ki Mahkeme, başvuranların sebep olduğu trafik sorunları sebebiyle, başvuranların barışçıl olarak toplanma haklarını kısıtlamanın gerekebileceğini kabul etmiştir (daha önce anılan Cisse Kararı ile karşılaştırın, § 52) ancak, yakalama tutanağından, polisin büyük bir zorluk çekmeden trafik akışını yeniden sağladığı anlaşılmaktadır (yukarıda 8. paragraf). Her halükarda Mahkeme, polis müdahalesinin bu kadarla kalmadığını, olay ve olguların kronolojik sıralamasına göre polisin göstericileri dağıttıktan sonra yakaladığını dikkate almaktadır. Hâlbuki dosyada yer alan unsurlardan hiçbiri, göstericilerin amaçlarında veya eylemlerinde şiddet bulunduğunu göstermemektedir. Ne savcı iddianamesinde ne de Hükümet görüşlerinde, bu durumun aksi ileri sürülmemiştir. Dahası başvuranlar, ulusal makamlar önünde verdikleri beyanlarında, kamuoyunun dikkatini, siyasi tutuklular için af çıkarılmasına ve ateşkes yapılmasına ilişkin, ülke çapında büyük yankı uyandıran ve tartışma yaratan konuları hedefleyen taleplerine çekmek istediklerini sıklıkla belirtmişlerdir.
Ayrıca Mahkeme, göstericiler tarafından şiddet eylemlerine başvurulmadıkça -ki somut olayda durum bu şekildedir- Sözleşme’nin 11. maddesi tarafından güvence altına alınan toplanma özgürlüğü hakkının hiçbir içerikten yoksun olmaması için, yetkili kamu makamlarının, barışçıl toplanmalara karşı daha hoşgörülü yaklaşmalarının önemli olduğunu hatırlatmaktadır (daha önce anılan Oya Ataman, § 42). Mahkeme ayrıca, orantılılık ilkesinin, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasında sıralanan şartlar ile sokakta veya diğer kamuya açık alanlarda toplanan kişilerin sözlü, vücut diline dayalı ve hatta sessiz olarak düşüncelerini özgürce ifade etmelerini dengelemeye çalıştığının altını çizmektedir. Doğru bir dengenin aranması, kişilerin cezalarla korkutularak şevkini kırmaya, benzer koşullarda kanaatlerini dikkate almaya yönelik olmamalıdır (gerekli değişikliklerin yapılması şartıyla (mutatis mutandis), bk. daha önce anılan Ezelin, § 52). Mahkeme, bu konuyla ilgili olarak, gösteri hakkında bilgilendirilen savcının, öncelikle söz konusu olayın yasa dışı düzenlendiği kanaatine vardığını ve sadece göstericilerin ifadelerinin alınması için yakalanarak ardından serbest bırakılmalarını talep ettiğini gözlemlemektedir. Aslında yakalama tutanağına göre, savcı, ilgililerin eyleminde TCK’nın 220. maddesinin 8. fıkrasına (terörist bir örgüt lehinde propaganda yapma) veya aynı kanunun 215. maddesine (suçu veya suçluyu övme) aykırı herhangi bir suç tespit etmemiştir. Başvuranlar, daha sonrasında tutuklanmış ve TCK’nın 215. maddesi bakımından bir suçtan dolayı mahkûm edilmiş olsa bile, Mahkeme, başvuranların barışçıl bir gösteriye katılmaları sebebiyle, bu çok ciddi tedbirlere tabi tutulduklarından şüphe duymamaktadır. Özellikle ilgililerin, ceza yargılaması kapsamında maruz kaldıkları yaklaşık olarak otuz altı günlük özgürlükten kısıtlayıcı cezalar, atılı suçlar dikkate alındığında açıkça orantısız bir tedbir oluşturmaktadır (gerekli değişikliklerin yapılması şartıyla (mutatis mutandis), bk. Yaşar Kaplan/Türkiye, no. 56566/00, § 46, 24 Ocak 2006). Başvuranların bir yıl boyunca Diyarbakır ilinde gerçekleşecek gösterilere katılmamalarını öngören yasak da aynı şekilde orantısızdır. Son olarak Mahkeme, barışçıl bir gösterinin, ilke olarak bir ceza tehdidine tabi tutulmaması gerektiğini her zaman belirttiğini hatırlatmaktadır (Akgöl ve Göl/Türkiye, no. 28495/06 ve 28516/06, § 43, 17 Mayıs 2011 ve Gün ve diğerleri/Türkiye, no. 8029/07, § 83, 18 Haziran 2013). Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, somut olayda başvuranların barışçıl toplantısını dağıtmak amacıyla polis tarafından alınan önlemlerin ve aleyhlerinde ceza davası açılmasının, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. paragrafı anlamında kamu düzeninin korunması için gerekli olmadığı ve bu tedbirlerin de orantısız olduğu kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNE İLİŞKİN ŞİKÂYET HAKKINDA Başvuranlar, ifadelerinin alınmasından sonra gözaltına alınmalarından ve tutuklanmalarından şikâyetçidirler, kendilerine göre bu tedbirler keyfi niteliktedir, ayrıca başvuranlar kanuna aykırı şekilde özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarını ileri sürmektedirler. Başvuranlar aynı zamanda, tutukluluk süresinden de şikâyetçidirler. Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi ve 3. fıkrasını ileri sürmektedirler.
Başvuranlar ayrıca, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasını ileri sürerek, özgürlük haklarının ihlal edildiği iddialarına dayanarak, maruz kaldıkları zararlar karşılığında tazminat talep etmektedirler. Mahkeme, bu konunun davanın esasıyla ilgili olmadığını ve adil tazmin kapsamında incelenemeyeceğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu talebi Sözleşme’nin 41. maddesi alanında inceleyecektir.
Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinin ve 3. fıkrasının somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
"1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(...)
c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması;
(...)
3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir. (...)" Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında Hükümet, özellikle Şefik Demir/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında), no. 51770/07, § 24, 16 Ekim 2012) kararına atıfta bulunarak, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir; başvuranların CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendine ve 142. maddesine dayanarak (yukarıda 29-30. paragraflar), bu hükümlerin, yasa dışı olarak yakalanan ve haksız bir şekilde tutuklanan kişilere tazminat ödenmesini öngördüğünü belirterek, yerel mahkemeler önünde bir tazminat davası açabilecekleri halde açmadıkları kanaatindedir. Hükümet, Anayasa’nın 19. maddesinin 8. fıkrasının da uygun bir başvuru yolu öngördüğünü eklemektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, iç hukuk yolları tüketilmeden kendisine başvurulamayacağı hatırlatmaktadır. Bu kuralın amacı, Sözleşmeci Devletleri uyarma veya Mahkeme’ye başvurulmadan önce kendilerine karşı iddia edilen ihlalleri telafi etme imkânı sunmaktır (diğerleri arasında bk. Mifsud/Fransa (kabul edilebilirlik hakkında karar) [BD], no. 57220/00, § 15, AİHM 2002‑VIII ve daha yakın bir tarihte verilen Simons/Belçika (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 71407/10, § 23, 28 Ağustos 2012). Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasının ayrıca, sadece şikâyet edilen, mevcut ve uygun ihlallere ilişkin hukuk yollarının tüketilmesini öngördüğünü yeniden belirtmektedir. Bu hukuk yolları, istenilen etkinlik ve erişilebilirlikten yoksun olmaksızın, sadece teoride değil, aynı zamanda uygulamada da yeterli bir kesinlik derecesinde var olmalıdır; bu gerekliliklerin bir araya geldiğini kanıtlamak Devletin yükümlülüğündedir. Açıkça başarısızlığa mahkûm olmayan bir başvuru yolunun başarı beklentileriyle ilgili şüpheleri desteklemek, iç hukuk yollarının kullanılmamasını haklı göstermek için geçerli bir sebep teşkil etmemektedir. Son olarak, ihtilaf konusu durumu –dolaysız bir şekilde- doğrudan telafi edecek nitelikte bir başvuru yolunu kullanan kişi, muhtemelen açık olan ancak etkinliği kesin olmayan diğer başvuru yollarını da kullanmak zorunda değildir (Vallianatos ve diğerleri/Yunanistan [BD], no. 29381/09 ve 32684/09, § 52, AİHM 2013 (karar özetleri)). Mahkeme, özgürlükten yoksun bırakma konusunda birçok davada (Kolevi/Bulgaristan (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 1108/02, 4 Aralık 2007, Rahmani ve Dineva/Bulgaristan, no. 20116/08, § 66, 10 Mayıs 2012, Gavril Yossifov/Bulgaristan, no. 74012/01, § 41, 6 Kasım 2008 ve Dolenec/Hırvatistan, no. 25282/06, § 184, 26 Kasım 2009) bir başvuranın iç hukuka aykırı olarak tutuklandığını ileri sürmesi durumunda ve ihtilaf konusu tutukluluk hali sona erdiğinde, iddia edilen ihlalin kabul edilmesini ve tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir tazminat davasının, ilke olarak uygulamada etkinliği usulüne uygun olarak düzenlenmiş ise, kullanılabilir etkin bir başvuru yolu olduğu kanaatine vardığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, yukarıda belirtilen davalarda, özellikle bu türden bir özgürlükten yoksun bırakmanın kanuna uygunsuzluğu veya yasa dışılığının öncelikle iç hukukta tanınıp tanınmadığı sorusunu cevaplamaya çalışmıştır. Aslında Kolevi Davasında (daha önce anılan karar), yüksek mahkeme yargılamanın başından itibaren, başvuranın maruz kaldığı özgürlükten yoksun bırakma cezasının yasa dışı olduğunu kabul etmiştir. Yine aynı şekilde, Rahmani ve Dineva Davasında (daha önce anılan, § 68), yerel mahkemeler, başvuranın tutuklanmasının aynı zamanda iç hukuka ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının f) bendine de aykırı olduğunu kesin olarak tanımıştır. Mahkeme, Gavril Yossifov Davasıyla ilgili olarak (daha önce anılan, § 43), başvuranın kendisine isnat edilen bazı suçlardan beraat ettiğini ve bu durumun başvurana tazminat elde etme imkânı sunduğunu dikkate almıştır. Son olarak, Dolenec Davasında (daha önce anılan, § 185), ulusal bir mahkemenin, tutukluluğun yasal süresinin dolduğunu ve bu sürenin geçmiş olmasına rağmen başvuranın halen tutuklu bulundurulmasının ulusal kanunlara aykırı olduğunu kesin olarak kabul etmiştir. Mahkeme, yukarıda belirtilen davaların aksine mevcut durumun, ulusal makamların, yerel yargılamanın hiçbir aşamasında başvuranların maruz kaldıkları özgürlükten yoksun bırakma cezasının kanun dışı veya kanuna aykırı olduğunu açıkça veya zımnen tanımamasıyla diğerlerinden ayrıldığını gözlemlemektedir. Özellikle başvuranlar tarafından sunulan tahliye talepleri, birçok defa reddedilmiştir (yukarıda 9-11 ve 13. paragraflar). Ayrıca Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi önünde görülen dava sırasında, başvuranların tutukluluğunun yasaya uygunluğu hakkında hiçbir şüphe belirtilmemiştir. Mahkeme, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendinde öngörülen başvuru yoluyla ilgili olarak, söz konusu hükmün sadece özgürlükten yoksun bırakmanın süresine itiraz etmek için bir başvuru yolu öngördüğünü gözlemlemektedir. Hâlbuki başvuranlar, somut olayda sadece Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası alanında tutukluluğun süresinden değil aynı zamanda Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası alanında özgürlükten yoksun bırakılmalarının hukuka aykırı oluşundan da şikâyetçidirler. Mahkeme, Hükümet tarafından atıfta bulunulan Şefik Demir Kararının tamamen, yaklaşık olarak altı yıl süren tutukluluk süresiyle ilgili olduğunun ve başvuran Demir tarafından söz konusu tutukluluğun kanuna uygunluğuna itiraz edilmediğinin altını çizmektedir. Diğer taraftan Mahkeme, Hükümetin mevcut davanınkilere benzer koşullarda, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendinde öngörülen bir başvuru yolunun başarılı olduğunu belirten herhangi bir iç hukuk kararı sunmadığını gözlemlemektedir. Anayasa’nın 19. maddesinin 8. fıkrası ilgili olarak da aynı durum söz konusudur. Aslında Mahkeme, Yağcı ve Sargın/Türkiye Kararında (8 Haziran 1995, § 42, A Serisi no. 319–A), Anayasa’nın 19. maddesinin 8. fıkrası gereğince yapılan başvuruların ardından Hükümetin, ilgili örnek kararları sunacak durumda olmadığını hatırlatmaktadır (aynı atıf (ibidem) ve ayrıca gerekli değişikliklerin yapılması şartıyla (mutatis mutandis) bk. Sakık ve diğerleri/Türkiye, 26 Kasım 1997, § 53, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑VII). Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasında ve Anayasa’nın 19. maddesinin 8. fıkrasında öngörülen başvuru yollarının, davanın koşullarında Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, başvuranlar tarafından kullanılabilmesi ve kullanılması için yeterli hukuki kesinlik derecesine sahip olduğunu kanıtlamadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itiraz, yinelenemeyecektir. Mahkeme, bu şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadıklarını ve diğer taraftan herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadıklarını tespit ederek, şikâyetlerin kabul edilebilir olduklarına karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları Başvuranlar, kanuna aykırı şekilde özgürlüklerinden yoksun bırakıldıklarını iddia etmektedirler, kendilerine göre ifadelerinin alınmasının ardından gözaltına alınmaları ve tutuklanmaları keyfidir. Başvuranlar, sabit ikamet adresleri bulunan yaşlı bayanlar olduklarını beyan etmekte ve polislerin kendilerini herhangi bir gerekçe veya yasal dayanak olmaksızın gözaltında tutulduklarını ve bu durumun, savcının ifadeleri alındıktan sonra salıverilmeleri talimatını vermesine rağmen meydana geldiğini ileri sürmektedirler. Diğer taraftan başvuranlar, davanın koşulları dikkate alındığında, tutuklanmalarının zorunlu olmadığını ve makamların yetkilerini kötüye kullanarak kendilerini özgürlüklerinden yoksun bıraktıklarını ileri sürmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda, tutuklanmaları ve tahliye taleplerinin reddi için Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ileri sürülen gerekçelerin yetersiz ve basmakalıp niteliğinden şikayetçidirler. Aslında başvuranlar, kendilerine atılı suçu ve delillerin durumunu dikkate alarak, tutuklanmalarının açıkça keyfi olduğu kanısındadırlar. Başvuranlara göre, barışçıl bir gösteriye katılmış olmaları nedeniyle haklarında tutuklama kararı verilmiştir. Hükümet, başvuranların iddialarına itiraz etmekte ve başvuranların tutuklanmalarının, CMK’nın 100. maddesi bakımından makul nedenlerle haklı olduğunu ileri sürmektedir. Diğer taraftan, Hükümet başvuranların kendilerine isnat edilen suçlar sebebiyle mahkûm edildiklerini belirtmektedir.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
a) Başvuranların ifadelerinin alınmasından sonra gözaltında tutulmalarının hukuka uygunluğu hakkında (Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası) Başvuranlar, Cumhuriyet savcısının talimatına uygun olarak, ifadelerinin alınmasının ardından serbest bırakılmaları gerektiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlara göre, ifadelerinin alınmasının ardından gözaltında tutulmaları yasa dışıdır. Dolayısıyla incelenmesi gereken konu, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi anlamında ‘‘yasal yollara göre’’, başvuranların, 22 Şubat 2006 tarihi saat 18.35’ten itibaren ertesi gün belirtilmeyen bir saatte savcı karşısına çıkarılmalarına kadar özgürlüklerinden yoksun bırakılıp bırakılmadıklarıdır. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin, kişinin özgürlüğüne karşı Devlet tarafından yapılan keyfi ihlallerden kişinin korunmasına ilişkin temel bir hakkı içerdiğini hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası, ‘‘özgürlük hakkını’’ vurgulayarak, kişinin fiziksel özgürlüğünü belirtmektedir; hiç kimsenin keyfi şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılmamasını sağlamayı hedeflemektedir (Assanidzé/Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 169, AİHM 2004‑II, ayrıca bk. Creangă/Romanya [BD], no. 29226/03, § 84, 23 Şubat 2012). Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 fıkrasının gereklerine riayet edildiği sürece, her bireyin bu hakkın korunması hakkına, yani özgürlüğünden yoksun bırakılmama hakkına sahip olduğunu yinelemektedir (Weeks/Birleşik Krallık, 2 Mart 1987, § 40, A Serisi no. 114). Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasındaki özgürlük hakkına ilişkin istisnalar listesi, kapsamlı bir niteliğe sahiptir ve söz konusu istisnalar sadece dar bir açıdan yorumlansa bile, bu maddenin amaç ve hedefi, hiç kimsenin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun kalmamasını sağlamaktır (bk. Labita/İtalya [BD], no. 26772/95, § 170, AİHM 2000–IV). Ayrıca Mahkeme, bu hükümde kullanılan ‘‘yasal yollara göre’’ ifadesinin, esasen ulusal mevzuatı belirttiğini ve ulusal mevzuattaki esasa ve usule ilişkin normaları gözlemleme zorunluluğunu içerdiğini hatırlatmaktadır. İç hukuku yorumlamak ve uygulamak öncelikle ulusal makamların, yerel mahkemelerin görevi olduğundan, söz konusu gözlemin yapılmaması Sözleşme’nin ihlal edilmesine sebep olabilir. Özellikle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasını kapsayan davalarda durum bu şekildedir ve dolayısıyla Mahkeme’nin, iç hukuka riayet edilip edilmediğini incelemek için belirli bir denetimde bulunması gerekmektedir. Özellikle, özgürlükten yoksun bırakma konusunda, iç hukukun tutukluluk koşullarını açıkça belirlemesi ve yasanın uygulamasının öngörülebilir olması esastır (daha önce anılan Creangă, § 101). Mahkeme, somut olayda başvuranların, savcının talimatıyla, ifadeleri alınmak üzere saat 13.00 sıralarında yakalandıklarını dikkate almaktadır. Mahkeme bununla birlikte, başvuranların ifadelerinin alınmasının saat 18.35’te sona ermesinin ardından savcının talimatına rağmen serbest bırakılmadıklarını, ilgililerin ertesi gün yetkili savcı karşısına çıkarılana kadar gözaltında tutulduklarını tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranların avukatlarının, belirtilen süre içerisinde müvekkillerinin gözaltında tutulmasına itiraz ettikleri sırada, ulusal makamların, özgürlükten yoksun bırakma cezasını haklı göstermek için -en azından yazılı olarak- herhangi bir gerekçe sunmadıklarını gözlemlemektedir. Mahkeme, başvuranların avukatlarına göre, ilgililerin adreslerinin belirlenmesi gerekliliğinin, söz konusu özgürlükten yoksunluğa bir bahane olduğunu kaydetmektedir (yukarıda 11. paragraf). Bu konuyla ilgili olarak Mahkeme, aralarında bulunan beş kişi hariç tüm başvuranların ikamet adreslerini beyan ettiklerinin dosyadan anlaşıldığını gözlemlemektedir (yukarıda 9. paragraf). Mahkeme, bazı koşullarda bir tutuklunun serbest bırakılmasına kadar sınırlı bir sürenin geçmesinin normal olabileceğini kabul ettiğini hatırlatmaktadır (Quinn/Fransa, 22 Mart 1995, § 42, A Serisi no. 311). Mahkeme bununla birlikte, mevcut davayla ilgili olarak, CMK’nın 91. maddesi gereğince, yakalanan kişinin, soruşturmanın tamamlanması amacıyla gözaltında tutulabileceğini kaydetmektedir (yukarıda 26. paragraf). Hâlbuki savcının, ifadelerinin alınmasının ardından başvuranların serbest bırakılması talimatını verdiği yakalama tutanağından açıkça anlaşılmaktadır. Mahkeme, somut olayda sadece başvuranların 22 Şubat 2006 tarihinde saat 18.35’ten itibaren savcı önüne çıkarılmalarına kadar maruz kaldıkları özgürlükten yoksun bırakma cezasının, iç hukukta yasal dayanağının bulunmadığını tespit edebilmektedir. Dolayısıyla Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
b) Başvuranların tutukluluğunun hukuka uygunluğu hakkında (Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası) Mahkeme, başvuranların ayrıca tutukluluklarının hukuka uygunluğuna itiraz ettiklerini gözlemlemektedir. İlgililere göre, somut olayın koşulları dikkate alındığında, tutuklanmaları zorunlu değildir ve yetkili makamlar, görevlerini kötüye kullanacak şekilde özgürlükten yoksun bırakma cezasına başvurmuştur. Mahkeme öncelikle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası anlamında tutukluluğun kanuna uygun olması için gerekli unsurlardan birinin, keyfiliğin bulunmaması olduğuna dair ilkeyi yinelemektedir. Özgürlükten yoksun bırakma, sadece diğer daha hafif tedbirler değerlendirildiği ve bu tedbirlerin tutukluluğu gerektiren kişisel veya kamusal menfaati korumak için yetersiz olduklarına hükmedildiği durumlarda haklı gösterilebilen oldukça ciddi bir tedbirdir. Dolayısıyla özgürlükten yoksun bırakma cezasının sadece ulusal hukuka uygun olması yetersizdir, dava koşullarında bu cezanın mutlaka gerekli olması şarttır (gerekli değişikliklerin yapılması şartıyla (mutatis mutandis) bk. Witold Litwa/Polonya, no. 26629/95, § 78, AİHM 2000-III). Diğer daha hafif tedbirlerin yeterli gelmesi durumunda, tutuklama kararı Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi açısından uygun değildir (Bolech/İsviçre, no. 30138/12, § 45, 29 Ekim 2013, ayrıca bk. Ambruszkiewicz/Polonya, no. 38797/03, §§ 29–32, 4 Mayıs 2006 ve Ladent/Polonya, no. 11036/03, § 55, 18 Mart 2008). Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi bağlamında bir tutukluluğun makul niteliği hakkında karar vermek üzere söz konusu tedbirler değerlendirildiğinde, yetkili makamların tutuklama işleminden farklı tedbirlerin bulunup bulunmadığı hakkında araştırma yapma zorunluluğu vardır (Tinner/İsviçre, no. 59301/08 ve 8439/09, § 58, 26 Nisan 2011). Mevcut durumda Mahkeme, başvuranların kanuna aykırı bir gösteri sırasında yakalandıklarını ve ardından TCK’nın 215. maddesinde öngörülen bir suçtan mahkûm edildiklerini gözlemlemektedir. Mahkeme, bu unsurları dikkate aldığında, ilgililerin, cezai bir suç işlediklerinden ‘‘şüphelenilmesi için makul sebeplerin’’ bulunduğuna dayanılarak tutuklanmış oldukları ilkesinden yola çıkarak değerlendirmede bulunacaktır. Mahkeme, başvuranların tutukluluğunun kanuna uygunluğuna ilişkin olarak, Türk Hukuku’nda CMK’nın 100. maddesinden anlaşıldığı şekilde (yukarıda 27. paragraf), bir kişinin tutuklanmasının, yalnızca isnat edilen suçun işlendiğine dair aleyhinde kuvvetli şüphelerin ve ayrıca kaçma şüphesinin bulunması veya delillerin değiştirilmesi ve tanıklar, mağdurlar ya da diğer kişiler üzerinde baskı kurulması riskleri gibi tutuklama gerekçelerinin bulunması halinde, mümkün olduğunu kaydetmektedir. Bu iki koşul bir bütündür: Kanuna göre, tutukluluk gerekçelerinin en azından birine kuvvetli şüphelerin varlığının da eklenmesi gerekmektedir. Son olarak, bu iki koşul bir araya gelmiş olsa bile, özgürlükten yoksun bırakıcı cezalar dışında diğer daha hafif tedbirlerin uygulanmasının hedeflenmesi uygundur. Mahkeme, somut olayda başvuranların, yukarıda belirtilen hüküm uyarınca tutuklandıklarını gözlemlemektedir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların tutuklanmasına ilişkin kararın gerekçesi olarak, şüphelilerle ilgili somut delil unsurlarına atıfta bulunmaksızın, atılı suçun niteliğini, mevcut delillerin durumunu ve atılı suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin varlığını ileri sürmüştür. Ayrıca bu mahkeme, söz konusu suçun ‘‘anayasal düzene karşı işlenen bir suç’’ olduğunu belirtmiştir (yukarıda 12. paragraf). Hâlbuki Mahkeme, mevcut davayla ilgili olarak, bu türden iddiaların nasıl bir tutuklama gerekçesi teşkil edebildiğini anlayamamaktadır. Aslında başvuranlar, bir gösteride terörist bir örgüt lehinde propaganda yapmakla suçlanmıştır. Başvuranlar, polis, savcılık ve Ağır Ceza Mahkemesi tarafından alınan ifadelerinde, bu gösteriye katıldıklarını inkâr etmemişlerdir. Diğer taraftan savcılık, diğer delil unsurlarının toplanmasına gerek duymadan, 24 Şubat 2006 tarihinde, yani başvuranların tutuklandığı tarihte iddianamesini sunmuştur. Dolaysıyla Mahkeme, mevcut delillerin durumuna ilişkin gerekçenin, başvuranların tutuklanmalarını haklı gösterebileceğine ikna olmamıştır. Mahkeme, suçun niteliğine ilişkin olarak, Ağır Ceza Mahkemesi’nin tutuklama kararı gerekçelerinde, ‘‘anayasal düzene karşı işlenmiş bir suçun’’ söz konusu olduğu kanaatine vardığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda bazı suçlar için Türk Hukuku’nda tutuklama gerekçelerinin bulunduğuna dair yasal bir karinenin var olduğunun (yukarıda 27. paragraf - CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrası) altını çizmek uygundur (kaçma veya mevcut delillerin bozulması ya da tanıkların, mağdurların ve diğer kişilerin üzerinde baskı kurulması riski). Mahkeme, - başvuranların tutuklandığı - 24 Şubat 2006 tarihinde sunulan iddianamede, savcılığın, TCK’nın 220. maddesinin 8. fıkrası tarafından ele alınan suçun niteliğini ileri sürdüğünü ve ardından TCK’nın 215. maddesi uyarında başvuranların mahkûm edildiğini dikkate almaktadır. Bununla birlikte Ağır Ceza Mahkemesi’nin belirttiğinin aksine, ne TCK’nın 220. maddesinin 8. fıkrasında öngörülen suç (iddianamede ileri sürülen suç) ne de aynı kanunun 215. maddesinde öngörülen suç (başvuranların mahkûm edilmesine gerekçe gösterilen suç), Türk Kanun koyucu tarafından anayasal düzene karşı işlenen suçlar olarak değerlendirilmemiştir (yukarıda 25. paragraf). Ayrıca bu suçlar, CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasında sıralanan suçlar arasında da yer almamaktadır. Dolayısıyla Ağır Ceza Mahkemesi, isnat edilen suçun ciddiyetini dikkate alarak, söz konusu tutukluluğu haklı göstermek için bir tutukluluk gerekçesi bulunduğunu öngöremezdi. Diğer taraftan Mahkeme, 1 Mart 2006 tarihli kararında ayrıca, Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranların tutukluluk kararını vermek için, ilk defa somut bir olguya dayanmaksızın ‘‘kaçma riski’’ gerekçesini ileri sürdüğünü tespit etmektedir (yukarıda 15. paragraf). Mahkeme bununla birlikte, ilgililerin adaletten kaçmaya çalıştıkları iddiasını destekleyecek nitelikte unsurları meydana çıkarmanın zor olduğu kanısındadır; başvuranların sabit ikametgâh adreslerinin bulunmadığı iddia edilmemiş veya tespit edilmemiştir ve isnat edilen suçlar veya mahkûmiyet durumunda verilen cezalar, ilgilileri adaletten kaçmaya teşvik edebilecek etkenleri teşkil etmemiştir. Bu bağlamda söz konusu gerekçenin tutuklama kararında yer almadığını belirtmek gerekmektedir (yukarıda 12. paragraf). Mahkeme, bu bağlamda, adli kararlardan birinde, şüphelilerle ilgili somut ve olgusal unsurlara dayanmaksızın kaçma riskinin bulunduğunun belirtilmesinin, ikna edici olmadığı kanaatindedir. Ayrıca Mahkeme, başvuranların avukatlarının Ağır Ceza Mahkemesi önünde, müvekkillerinin sabit ikametgâh adresi olan kişiler olduğunu ve tutuklanmalarının son başvuru yolu olarak düşünülmesi gerektiğini belirttiklerini ve ihtiyaç duyulması halinde kefalet veya adli kontrol şartıyla serbest bırakılmalarını talep ettiklerini (yukarıda 11. paragraf), hâkimlerin bu talebe cevap vermediklerini ve iç hukukta öngörülen daha hafif tedbirlerin uygulanmasının amaçlamadıklarını tespit etmektedir. Bununla birlikte Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi’nin, CMK’nın 109. maddesi uyarınca, aslında başvuranların tutuklanmaları yerine adli kontrol altında tutulmalarına karar verme imkânı bulunduğunu da tespit etmektedir (yukarıda 28. paragraf). Mahkeme, CMK’nın 100. maddesinin 1. fıkrasının hâkimi, öncelikle özgürlükten yoksun bırakma yerine daha hafif tedbirler almaya yönlendirdiğini kaydetmektedir. İç hukukta öngörülen hükümlere rağmen, somut olayda söz konusu tedbirler alınmaya çalışılmamıştır. Mahkeme bu sebeple, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başvuranların tutuklanmasına ilişkin olarak verilen kararda ileri sürülen gerekçelerin, bu tedbirin, iç hukukun gerektirdiği şekilde son çare olarak, -ilgililerin durumu dikkate alınarak- kullanıldığını düşünmeye imkân vermediği sonucuna varmıştır (aynı anlamda bk. daha önce anılan Ambruszkiewicz, § 32). Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, ulusal makamlar tarafından basmakalıp ve soyut bir şekilde ileri sürülen gerekçelerin, başvuranların tutuklanmasını haklı göstermek için yeterli bir dayanak teşkil edemeyeceği kanaatine varmaktadır. Ayrıca, iç hukukta öngörülmüş olmalarına rağmen, somut olayda alternatif tedbirler alınmaya çalışılmamıştır. Böylece Mahkeme, başvuranların tutukluluğunun Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası anlamında kanuna uygun olduğu kanısına varılamayacağı kanaatindedir. Dolayısıyla bu hüküm ihlal edilmiştir.
c) Tutukluluğun Süresi Hakkında (Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası) Başvuranlar, tutukluluk süresine ilişkin iddialarını yinelemektedirler. Hükümet, ilk duruşmadan sonra başvuranların serbest bırakılmasına karar veren ulusal makamların, davanın devamında ‘‘özel bir ivedilik’’ gösterdiğini ileri sürmektedir. Mahkeme, daha önce belirttiği, başvuranların 22 Şubat 2006 tarihinde saat 18.35’ten savcı önüne çıkarıldıkları ana kadar maruz kaldıkları özgürlükten yoksun bırakmanın ve sonucunda karar verilen tutuklamanın Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası anlamında hukuka uygun olarak değerlendirilemeyeceğine dair görüşlerine atıfta bulunmaktadır (79 ve 89. paragraflar). Bu tespit, ilgililerin 30 Mart 2006 tarihinde tahliye edilmeleriyle sona eren tutukluluk sürecinin neredeyse tamamını kapsamaktadır. Mahkeme, bazı tutukluluk süreleri bakımından Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine karar verdiği diğer davalarda, yine bu sürelerle ilgili Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlaline ilişkin şikâyetlerin esası hakkında ayrıca karar vermenin gerekli olmadığı kanaatine vardığını hatırlatmaktadır (gerekli değişikliklerin yapılması şartıyla (mutatis mutandis) bk. Zervudcki/Fransa, no. 73947/01, §§ 60-61, 27 Temmuz 2006 ve Holomiov/Moldova, no. 30649/05, § 131, 7 Kasım 2006).
Dolayısıyla Mahkeme, başvuranların tutukluluk süresine ilişkin şikâyetin ayrı olarak incelenmesine gerekli olmadığı kanısındadır.
IV. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNE İLİŞKİN ŞİKÂYET HAKKINDA Başvuranlar ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranları, gösteriye katılmış olmaları sebebiyle mahkûm ettiği gerekçesiyle, bu mahkeme tarafından görülen davanın hakkaniyete uygun olmadığından şikâyet etmektedir. Başvuranlar, özellikle Ağır Ceza Mahkemesi’nin kendi lehlerinde delil toplamadığını ileri sürmektedirler. Mahkeme, başvuranların barışçıl bir gösteriye katıldıkları gerekçesiyle aslında tutukluluk kararına itiraz etmeleri sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin şikâyetin Sözleşme’nin 11. maddesine ilişkin şikâyetle geniş ölçüde örtüştüğünü dikkate almaktadır. Oysa bu konu, Sözleşme’nin 11. maddesi alanında zaten incelenmiştir. Dolayısıyla Mahkeme, kendisini söz konusu hükmün ihlal edildiği sonucuna götüren muhakeme bakımından, Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilirliğinin ve esasının ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir (gerekli değişikliklerin yapılması şartıyla (mutatis mutandis) bk. Mor/Fransa, no. 28198/09, § 67, 15 Aralık 2011).
V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA Sözleşme’nin 41. maddesi gereğince,
‘‘Şayet Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ‘‘ Başvuranlar, maruz kaldıklarını iddia ettikleri manevi zarar karşılığında 50.000 Türk lirası (TRY) (yaklaşık olarak 26.000 avro) talep etmektedirler. Ayrıca, saat ücretlerinin makbuzlarına dayanarak, ulusal mahkemeler ve Mahkeme önünde yapmış oldukları masraf ve harcamalar için 9.000 TRY (yaklaşık olarak 4.600 avro) talep etmektedirler. Hükümet iddia edilen bu miktarların aşırı fazla olduğunu ve herhangi bir kanıtlayıcı belgeye dayanmadığını ileri sürmektedir. Mahkeme, başvuranların, makamların söz konusu barışçıl toplantıya katılmalarına verdikleri tepkiler karşısında güçsüzlük ve mahrumiyet duygularına kapıldıkları kanısındadır. Mahkeme, bu zararın sadece ihlal tespitleriyle tazmin edilemeyeceği kanaatindedir (daha önce anılan Djavit An, § 83). Diğer taraftan Mahkeme, istem dışı karar verme ilkesi (ne ultra petitum) uyarınca, genel kural olarak, bir başvuran tarafından talep edilen meblağdan daha yüksek bir meblağ verilmesine karar vermediğini hatırlatmaktadır (diğerleri arasında bk. Mikryukov ve diğerleri/Rusya, no. 34841/06, 59954/09, 746/10, 1096/10, 1162/10 ve 1898/10, § 62, 31 Temmuz 2012). Dolayısıyla Mahkeme, davanın kendine özgü koşullarını dikkate alarak ve hakkaniyete uygun olarak, manevi zarar karşılığında başvuranların her birine 1.100 avro ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme, içtihatlarına göre, bir başvurana masraf ve harcamalarının geri ödenebilmesi için, başvuranın bu giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve oranlarının makul niteliğini kanıtlaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranlar tarafından ödenen saat ücreti makbuzlarının geçmişte, bazı durumlarda kanıtlayıcı belge olarak kabul edildiğini kaydetmektedir (diğer birçok karar arasında bk. Sanoma Uitgevers B.V./Hollanda [BD], no. 38224/03, § 113, 14 Eylül 2010 ve ayrıca bk. Suut Aydın/Türkiye, no. 1508/08, § 60, 24 Eylül 2013). Dolayısıyla Mahkeme, başvuranlara bu bağlamda, tüm masraflarla birlikte müştereken 3.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanısındadır. Son olarak Mahkeme, gecikme faizi oranının, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilerek hesaplanmasının uygun olduğuna hükmetmiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Ayşe Aslan ile ilgili başvurunun kayıttan düşürülmesine;
2. Başvurunun, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. ve 3. fıkralarına ve Sözleşme’nin 11. maddesine ilişkin şikâyetlerle ilgili kısmının kabul edilebilir olduğuna;
3. Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
5. Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği iddiasının ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
6. Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilirliğinin ve esasının ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
7. a) Davalı Devletin, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uygun olarak, başvurana, aşağıda belirtilen meblağları, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek suretiyle, ödemekle yükümlü olduğuna;
i. manevi zararları karşılığında, her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere başvuranların her birine 1.100 avro (bin yüz avro) ödenmesine;
ii. masraf ve harcamalar karşılığında, başvuranlar tarafından ödenecek her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuranlara müştereken 3.000 avro (üç bin avro) ödenmesine;
b) Bu meblağlara, söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
8. Başvurunun geri kalan kısmı için, adil tazmin taleplerinin reddedilmesine;
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 14 Nisan 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithGuido Raimondi
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
EK
No.
Adı-Soyadı
Doğum Tarihi
Lütfiye ZENGİN
1954
Hanım YAŞAR
1947
Remziye ERENCİ
1965
Hasina GÜLER
1948
Hatun ASLAN
1950
Remziye ATEŞ
1936
Fikriye TANRIKULU
1960
Sacide DAĞHAN
1962
Safiyete DÜN
1950
Emini ӦZSOY
1946
Şirini UNAT
1944
Sebiha TAMRİŞ
1958
Emine ӦZBEK
1953
Şevkiye DEMİR
1963
Hilmiye ASLAN
1959
Muhsine BURAKMAK
1941
Aysel BURAKMAK
1971
Esma AYDEMİR
1964
Türkan ҪELİK
1952
Meryem GÜҪLÜ
1950
Ayşe ASLAN
1935 – Ölüm Tarihi: 2008
Ayşe KAYA
1959
Halime TOPUS
1959
Hayriye DOĞAN
1938
Full & Egal Universal Law Academy