M. ve M. / Hırvatistan - 10161/13 - 03.09.2015 tarihli karar [I. Bölüm]
Olaylar – Sözleşme’ye istinaden yürütülen yargılamalarda bir anne (ikinci başvuran) ve 2001 yılında doğan kızı (birinci başvuran), yerel makamların birinci başvuranı babası tarafından maruz bırakıldığı fiziksel ve psikolojik kötü muameleden korumak üzere gerekli adımları atmadığından şikâyetçi olmuştur. Baba, kendisi ve ikinci başvuranın boşandığı 2007 yılından bu yana birinci başvuranın velayetine sahipti. İddialara göre birinci başvuran babasının velayetinde iken sık sık babasının sözlü hakaretlerine ve fiziksel şiddet tehdidine maruz kalmıştı. Bu durum, 01 Şubat 2011 tarihinde en üst noktaya ulaşmış; iddialara göre baba bu tarihte bir taraftan sözlü hakarette bulunurken, diğer tarafta kızın yüzüne vurmuş ve boğazını sıkmıştır. Başvuranlar ertesi gün olayı polise bildirmiş ve polisi daha önceki sözlü ve fiziksel taciz olayları hakkında bilgilendirmiştir. Daha sonra baba hakkında ceza davası açılmıştır; ancak söz konusu dava, açılmasından dört buçuk yıldan daha fazla bir süre sonra, Avrupa Mahkemesinin davayı incelediği sırada birinci derece mahkemesi önünde halen derdestti.
Buna paralel olarak, ikinci başvuran baba hakkında hukuk davası açarak, birinci başvuranın velayetini talep etmiştir. Geçici velayet başvurusu, yerel mahkemenin adli tıp uzmanlarının ve sosyal hizmetler görevlilerinin görüşlerine istinaden birinci başvuranın babasının evinde daha fazla kötü muamele görme tehdidi altında olmadığına hükmetmesinin ardından, 2011 yılının Haziran ayında reddedilmiştir. Avrupa Mahkemesinin karar verdiği tarihte esas velayet yargılamaları halen derdestti. Annesiyle birlikte yaşama konusunda büyük bir istek dile getiren ve kendi kendini yaralama dâhil olmak üzere davranış bozuklukları yaşamaya başlayan birinci başvuran, isteğine karşın babasıyla yaşamaya devam etmiştir.
Hukukî değerlendirme
Madde 3: Başvuranın yaşının küçük olduğu göz önünde bulundurulduğunda, babasının ellerinde maruz kaldığı iddia edilen aile içi şiddet eylemlerinin, 3. madde kapsamında aşağılayıcı muamele olarak değerlendirilmesi mümkündü. Başvuranlar, 1 Şubat 2011 tarihinde yaşanan olayı ertesi gün polis yetkililerine bildirmiş ve birinci başvuranın aldığı iddia edilen yaralar tıbbi açıdan belgelendirilmiştir. Mahkeme nazarında bu deliller, başvuranın yerel makamlar önünde bulunmuş olduğu şikâyeti savunulabilir kılmak ve Devletin gerek başvuranın iddialarını soruşturma konusundaki usulî yükümlülüğünü gerekse başvuranı yeni şiddet eylemleri karşısında koruma konusundaki pozitif yükümlülüğünü harekete geçirmek açısından yeterli olmuştur.
(a) Usulî yükümlülükler - Soruşturma yürütme yükümlülüğü konusunda, yerel makamlar, babaya kötü muamele içerdiği iddia edilen tüm olayları kapsayabilecek bir veya daha fazla suç isnat etmektense -ki bu, yetkililerin durumu bütünüyle ele almalarına olanak sağlardı-, birinci başvurana yönelik bir dizi şiddet eylemi içerisinde en ciddisi gibi görünen eylem hakkında kovuşturma yürütmeye karar vermiştir. İlâveten, baba hakkındaki ceza yargılamaları, Mahkemenin kararını verdiği tarih itibariyle, yerel makamlara atfedilebilecek önemli gecikmelerle birlikte, neredeyse dört buçuk yıl sürmüştür. Sonuç olarak, söz konusu soruşturma, etkililik kavramının özünde yer alan ivedilik ve makul süre şartlarını karşılamamıştır.
Sonuç: ihlâl (ikiye karşı beş oyla).
(b) Koruma yükümlülüğü - Başvuranlar bundan başka, 1 Şubat 2011 tarihli olaydan sonra yerel makamların, babasının velayetinde bırakmak suretiyle birinci başvurana yönelik aile içi şiddetin yeniden tekrarlanmasını önleme konusundaki pozitif yükümlülüğünü yerine getirmemiş olmasından şikâyetçi olmuştur. Bununla birlikte Mahkeme, söz konusu süre zarfında yerel makamların ileride görülmesi muhtemel kötü muamele riskini değerlendirmek ve tartmak üzere gerekli adımları atmış olduğunu tespit etmiştir. Bilhassa, birinci başvuranın durumu sosyal hizmetler yetkilileri tarafından, Eylül 2011 ve Mart 2014 tarihleri arasında yürürlükte bulunan çocuk koruma tedbirleri yoluyla yakından takip edilmiştir. Ayrıca gerek yerel sosyal yardım merkezince bulunulan tavsiyeler gerekse adli tıp uzmanlarının ortak görüşü, birinci başvuranın babasının evinde kötü muamele riski altında olmadığını tespit etmiştir. Mahkemenin anneye kızın geçici velayetinin verilmemesi yönündeki 2011 tarihli kararı, ilgili sosyal yardım merkezinin tavsiyesine, diğer delillere ve baba hakkındaki ceza yargılamalarının halen devam etmekte olmasına dayanmaktaydı. Dolayısıyla söz konusu karar, ilgili tüm belgeler dikkatle göz önünde bulundurulduktan sonra alınmıştır.
Sonuç: ihlâl yok (oybirliğiyle).
Birinci başvuran ile ilgili olarak 3. madde kapsamında yukarıdaki tespit göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme ayrıca ikinci başvuran ve Devletin ikinci başvuranın kızını kötü muamelelerden koruma yükümlülüğü ile ilgili olarak 8. maddenin ihlâl edilmediğine hükmetmiştir.
Madde 8: Mahkeme, başvuranların yerel makamların birinci başvuranın annesiyle yaşama isteğini göz ardı ettiği ve velayet davasında kendisini dinlemediği yönündeki şikâyetlerinin, özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı hususunda, 3. madde bağlamında incelenenlerden farklı ve bu nedenle ayrı inceleme gerektiren tartışma konuları yaratmış olduğuna kanaat getirmiştir.
Velayet davasının dört yıl üç aydan fazla sürmüş olması gerçeğinin kendisi, davalı Devletin Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında sahip olduğu pozitif yükümlülükleri yerine getirmediği sonucuna varılması için yeterli olmuştur. Buna ek olarak, mevcut davada çok daha büyük bir ihtimam gerekmiştir; zira söz konusu dava, hiç olmazsa ebeveynlerinin çatışmalı ilişkisi sebebiyle kendi kendini yaralamaya kadar varan büyük bir manevi acıya uğramış travmatize bir çocuğu ilgilendirmekteydi. Bununla birlikte, yerel mahkemelerin durumun ciddiyet ve aciliyetini anlayamadığı ve yargılamaların uzun süreli niteliğinin birinci başvuranın kötü durumunu yalnızca daha da kötüleştirmiş olduğu anlaşılmaktadır. Dört yıl üç ay sonra birinci başvuranın yargılamalarda halen dinlenmemiş olması ve dolayısıyla kendisine hangi ebeveynle yaşamak istediğine ilişkin görüşlerini ifade etme fırsatının verilmemiş olması Mahkemenin dikkatini özellikle çekmiştir.
Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesi göz önünde bulundurulduğunda, Avrupa Sözleşmesi’nin 8. maddesi kapsamındaki çocuk haklarını etkileyen tüm adli ve idari davalarda, şayet kendilerine dinlenme ve dolayısıyla görüşlerini ifade etme fırsatı verilmezse, kendi görüşlerini ifade edebilecek durumda olan çocukların karar verme sürecine yeterince katılmış olduklarının söylenmesi mümkün değildir. Yaşı ve olgunluğu dikkate alındığında, birinci başvuranın özgür bir biçimde kendine ait görüşler oluşturup ifade edemediğini iddia etmek güçtür.
Mevcut davada adli tıp uzmanları ilk olarak her iki ebeveynin de birinci başvuranın bakımını üstlenme konusunda eşit derecede uygun(suz) olduğunu, ikinci olarak da birinci başvuranın annesiyle yaşamak istediğini tespit etmiştir. Ebeveynlerin her ikisi de aynı şehirde yaşamaktaydı ve bu nedenle velayet kararının iptal edilmesi birinci başvuranın okulunu değiştirmesine veya diğer şekilde alıştığı sosyal çevreden ayrılmasına neden olmayacaktı. Sonuç olarak, birinci başvuranın hangi ebeveyn ile yaşamak istediğine ilişkin isteklerinin gözetilmemesi, davanın kendine özgü koşullarında, kendisinin özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkını ihlâl etmiştir. Ayrıca velayet davasının uzun süreli niteliği de ikinci başvuranın 8. madde kapsamındaki haklarını ihlâl etmiştir.
Sonuç: ihlâller (oy birliğiyle).
Madde 41: Manevi zarar için birinci başvurana 19.500 EUR, ikinci başvurana 2.500 EUR.
Full & Egal Universal Law Academy