© Çeviren, Cem Berk DOLAR, İnsan Hakları Hukukçusu, Haziran 2023. Bu karar çevirisini yayımlama izni, yalnızca HUDOC’a konulması için verilmiştir. Çevirmene atıfta bulunmak kaydıyla alıntı yapılabilir.
© Translated by Cem Berk DOLAR, Human Rights Lawyer, June 2023. Permission to re-publish this translation has been granted for the sole purpose of its inclusion in HUDOC. It may be reproduced with a reference to the translator.
BÜYÜK DAİRE
CASE OF MAGYAR HELSINKI BIZOTTSÁG / MACARİSTAN
(Başvuru no. 18030/11)
KARAR
STRAZBURG
8 Kasım 2016
İşbu karar kesin olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Magyar Helsinki Bizottság / Macaristan davasında,
Büyük Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi:
Başkan,
Guido Raimondi,
Hakimler,
András Sajó,
Işıl Karakaş,
Luis López Guerra,
Mirjana Lazarova Trajkovska,
Angelika Nußberger,
Boštjan M. Zupančič
Nebojša Vučinić,
Kristina Pardalos,
Ganna Yudkivska,
Linos-Alexandre Sicilianos,
Helen Keller,
André Potocki,
Aleš Pejchal,
Ksenija Turković,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Hukuk Danışmanı Lawrence Early,
ile oluşarak 4 Kasım 2015 ve 1 Eylül 2016 tarihlerinde kapalı olarak müzakere ettikten sonra, son belirtilen tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Dava, 14 Mart 2011 tarihinde Macaristan kanunlarına göre kayıtlı bir sivil toplum kuruluşu olan Magyar Helsinki Bizottság (“başvuran STK”) tarafından İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Macaristan’a karşı Mahkeme’ye yapılan bir başvurudan (no. 18030/11) kaynaklanmaktadır.
2. Başvuran STK, Budapeşte’de faaliyet gösteren bir avukat olan T. Fazekas tarafından temsil edilmektedir. Macar Hükümeti (“Hükümet”) Adalet Bakanlığı Temsilcisi Z. Tallódi tarafından temsil edilmektedir.
3. Başvuran STK, Sözleşme’nin 10. Maddesine dayanarak, Macar mahkemelerinin erişim talep ettiği bilgilerin açıklanmasını karar vermeyi reddetmesini ifade özgürlüğü hakkının ihlali olduğunu iddia etmektedir.
4. Başvuru, Mahkemenin İkinci Bölümüne tevzi edilmiştir (Mahkeme İçtüzüğü madde 52(1)). Başvuru 4 Aralık 2012 tarihinde Hükümete bildirilmiştir. 26 Mayıs 2015 tarihinde, hakimler Işıl Karakaş, András Sajó, Nebojša Vučinić, Helen Keller, Egidijus Kūris, Robert Spano, Jon Fridrik Kjølbro ve Stanley Naismith, Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’den oluşan 2. Bölümün bir dairesi, Büyük Daire lehine yargı yetkisinden vazgeçmiştir, taraflardan hiçbiri izin verilen süre içinde bu vazgeçme kararına itiraz etmemiştir (Sözleşme’nin 30. maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 72. maddesi).
5. Büyük Dairenin oluşumu, Sözleşme’nin 26. maddesinin 4. ve 5. fıkraları ile Mahkeme İçtüzüğü’nün 24. maddesine göre belirlenmiştir. Nihai müzakerelerde, Büyük Dairede yer alamayan Egidijus Kūris ve Iulia Antoanella Motoc’un yerine yedek yargıçlar Boštjan M. Zupancič ve Ksenija Turković geçmiştir (Mahkeme İçtüzüğü madde 24(3)).
6. Başvuran STK ve Hükümet, esasa ilişkin ek yazılı görüşler sunmuştur (Mahkeme İçtüzüğü madde 59(1)).
7. 2 Eylül 2015 tarihinde Büyük Daire Başkanı, Birleşik Krallık Hükümetine üçüncü taraf olarak yargılamaya müdahil olma izni vermiştir (Sözleşme madde 36(2) ve Mahkeme İçtüzüğü 44(3)). Birleşik Krallık Hükümeti 18 Eylül 2015 tarihinde yazılı gözlemlerini sunmuştur.
8. Ayrıca, 21 Eylül 2015 tarihinde Büyük Daire Başkanı tarafından yazılı usul ile müdahil olmalarına izin verilen aşağıdaki kuruluşlardan üçüncü taraf görüşleri alınmıştır (Sözleşme madde 36(2) ve Mahkeme İçtüzüğü madde 44(2)): Ortak hareket ederek; Media Legal Defence Initiative, Campaign for Freedom of Information, ARTICLE 19, Access to Information Programme ve Hungarian Civil Liberties Union ve ayrıca Fair Trials.
9. Strazburg’daki İnsan Hakları Binasında 4 Kasım 2015 tarihinde halka açık bir duruşma yapılmıştır (Mahkeme İçtüzüğü 59(3)).
Duruşmada hazır bulunanlar:
(a) Hükümet adına
Temsilciler,
Z. Tallódi
M. Weller
(b) Başvuran STK adına
Avukatlar,
T. Fazekas,
T.L. Sepsi,
Cs. Tordai,
Danışman,
N. Novoszádek
(c) Birleşik Krallık Hükümeti adına
Avukat,
J. Coppel, QC,
Temsilci,
A. McLeod,
Danışman,
A. Mahmood
Mahkeme, Bay Tallódi, Bay Sepsi ve Bay Coppel tarafından yapılan konuşmaları ve Mahkeme tarafından sorulan sorulara verdikleri yanıtları dinlemiştir.
OLAYLAR
I. DAVA KONUSU OLAYLAR
10. Başvuran Magyar Helsinki Bizottság (Macar Helsinki Komitesi) 1989 yılında kurulmuş bir sivil toplum kuruluşudur (STK). Macaristan’da uluslararası insan hakları standartlarının uygulanmasını izlemekte; insan hakları ihlali iddialarının mağdurlarına hukuki destek sağlamakta; ve hem Macaristan hem de yurtdışında hukuki eğitim ve öğretimi teşvik etmektedir. Ana faaliyet alanları, sığınmacıların ve uluslararası korumaya ihtiyaç duyan yabancıların haklarının korunması ve kolluk kuvvetleri ile yargı sisteminin insan hakları performansının izlenmesidir. Özellikle de adalete erişim, gözaltı koşulları ve savunma hakkının etkili bir şekilde uygulanması konularına odaklanmaktadır.
Davanın Geçmişi11. Başvuran STK, 2005 ve 2007 yılları arasında zorunlu müdafi atama sistemindeki eksikliklerin giderilmesine yönelik bir model geliştirmeyi ve test etmeyi amaçlayan “Model Adli Yardım Kurulu Programı” adlı bir proje yürütmüştür. Projenin sonucunu özetleyen çalışma 2007 yılında “Savunmasız” başlığı altında yayınlamış, müdafi çalışmalarının kalitesini değerlendirmek için standart bir dizi kriter geliştirilmesi gerektiğini önermiştir.
12. Başvuran STK, 2005-2007 anketinin devamı olarak 2008 yılında “Etkili Savunma Hakkı ve Zorunlu Müdafi Atama Sistemi Reformu” adında yeni bir proje başlatmıştır. Başvuran STK, Adalet ve Kolluk Kuvveti Bakanlığı ve pek çok baro ile müdafilerin performanslarını değerlendirmeyi amaçlayan bir anket hazırlamıştır. Bu çalışma ayrıca sona ermiş 150 ceza davası dosyasını inceleyerek, atanan zorunlu müdafiler tarafından sağlanan hukuki temsilin kalitesini değerlendirmiştir. Buna paralel olarak başvuran STK, dokuz Avrupa ülkesinde yürütülen ve Avrupa Komisyonu ile Açık Toplum Adalet Girişimi (Open Society Justice Initiative) tarafından finanse edilen “Avrupa Birliği’nde Etkili Savunma Hakları ve Adalete Erişim: En İyi Uygulamaların İncelenmesi ve Teşvik Edilmesi” adlı karşılaştırmalı araştırma projesine Macaristan ile ilgili olarak katkıda bulunmuştur.
Bu iki projenin sonuçları Nisan 2009’da düzenlenen bir konferansta sunulmuş ve sonuçları “Şüphenin Gölgesinde: Etkili savunma hakkının uygulanmasına ilişkin eleştirel bir açıklama” başlıklı raporda özetlenmiştir.
13. Buna ek olarak, başvuran STK, zorunlu müdafi atama sisteminde reform yapılması için hak savunuculuğu faaliyetleri yürütmüş; Budapeşte Barosuyla birlikte zorunlu müdafiler için önerilen mesleki etik kuralları için tavsiyeler hazırlamıştır.
14. Başvuran STK’nın değerlendirmesine göre yapılan araştırma, soruşturma makamlarının -özellikle de polisin- ilgili barolar tarafından hazırlanan bir listeden müdafi seçmekte serbest olması nedeniyle, zorunlu müdafi sisteminin esasen yeterli bir şekilde işlemediğini göstermiştir. Bu durum sanıklar nezdinde güvensizliğe neden olmuştur. Ayrıca, başvuran STK’nın bulgularına göre birçok emniyet müdürlüğü olayların çoğunda aynı avukatlara veya hukuk bürolarına başvurmuş, bu da müdafilerin geçimlerini sağlamak için zorunlu atama sistemine bağımlı olmalarına neden olmuştur. Başvuran STK ayrıca atama sisteminin şeffaf olmadığı sonucuna varmıştır.
15. 2009 yılında “Ceza Adli Yardımında Şeffaf Bir Atama Sistemine Doğru Adımlar” projesi çerçevesinde başvuran STK, bölge baroları ve bazı bölge emniyet müdürlükleri ile işbirliği içinde deneysel bir yöntem uygulamaya konulmuştur. Bu yöntemin önemli bir yönü, mevcut takdire bağlı atama sisteminin bilgisayar tarafından rastgele oluşturulan bir sistemle değiştirilmesi idi.
16. Bu projenin bir parçası olarak, başvuran STK, Macaristan’ın yedi bölgesinde bulunan toplam yirmi sekiz emniyet müdürlüğünden 2008 yılında seçilen müdafilerin isimlerini ve her birine verilen görev sayısını talep etmiştir. Bilgi talebinin amacı, emniyet müdürlüklerinin barolar tarafından sağlanan listelerden müdafi atama uygulamalarında tutarsızlıklar olup olmadığını göstermek olduğu belirtilmiştir. Bu talepler 1992 tarihli 63 sayılı Kanun’un (“Veri Kanunu”) 20(1). maddesi uyarınca yapılmıştır. Başvuran STK, müdafi atama sayısının kamu yararına yönelik veri (közérdekű adat) olduğunu ve dolayısıyla müdafi isimlerinin kamu yararına ifşaya tabi veriler (közérdekből nyilvános adat) olduğunu ileri sürmüştür.
17. On yedi emniyet müdürlüğü talebe uymuş; beş emniyet müdürlüğü de başvuran STK’nın başarı ile sonuçlanan hukuki itirazının ardından talep edilen bilgileri vermiştir.
18. 18 Ağustos 2009 tarihinde başvuran STK, Hajdú-Bihar Emniyet Müdürlüğü’ne aynı talebi iletmiş, emniyet müdürlüğünün yetki alanında atanan müdafilerin isimleri ve her bir müdafiye verilen atama sayısına ilişkin bilgilere erişim talep etmiştir.
19. Hajdu-Bihar Emniyet Müdürlüğü 26 Ağustos 2009 tarihli cevabında başvuran STK’nın talebini reddetmiş ve “müdafi isimlerinin kamu yararına yönelik veri veya Veri Kanunun 19(4). maddesi uyarınca kamu yararına ifşaya tabi bilgi olmadığını, çünkü müdafilerin devlet, belediye veya kamu görevlerini yerine getiren bir organın üyesi olmadığını, dolayısıyla isimlerin kanun kapsamında ifşa edilmemesi gereken özel veri niteliğinde olduğunu” belirtmiştir. Emniyet Müdürlüğü ayrıca verilerin sağlanmasının kendisine getireceği orantısız yüke de atıfta bulunmuştur.
20. Başvuran STK’nın benzer bir talebi Debrecen Emniyet Müdürlüğü tarafından 27 Ağustos 2009 tarihinde reddedilmiştir.
B. Başvuran kuruluş tarafından açılan hukuk davaları
21. 25 Eylül 2009 tarihinde başvuran STK, bu iki emniyet müdürlüğü aleyhine dava açmış ve zorunlu müdafilerin kamu yararına bir görev ifa ettiğini ve bu görevin kamu kaynakları ile finanse edildiğini ileri sürmüştür. Dolayısıyla bu kişiler ilgili veriler, kamu yararına ifşaya tabi bilgi olarak nitelendirilmiştir.
22. Hajdu-Bihar Emniyet Müdürlüğü cevabında, müdafilerin emniyet müdürlüklerinde görev ve yetki alanı kapsamında faaliyet göstermediklerini ve bu kurumlara mensup olmadıkları için isimlerinin kamu yararına ifşaya tabi bilgilerden ziyade kişisel veri teşkil ettiği görüşünü savunmuştur. Ayrıca, başvuran STK tarafından talep edilen verilerin işlenmesinin aşırı bir iş yükü getireceğini ileri sürmüştür.
23. Debrecen Emniyet Müdürlüğü davanın reddini talep etmiştir.
24. Debrecen Mahkemesi iki davayı birleştirmiştir. 21 Ekim 2009 tarihinde Mahkeme başvuran STK’yı haklı bulmuş ve davalıların ilgili bilgileri 60 gün içinde vermelerini emretmiştir.
25. Mahkeme, müdafilerin kamu görevi ifa eden kişiler olarak nitelendirilmemelerine rağmen, davalı emniyet müdürlükleri çalışanları veya temsilcileri de olmadıklarını ve savunmanın kamu yararına yönelik bir faaliyet olup olmadığı sorusunun, bu faaliyetin amaç ve rolüne göre değerlendirilmesi gereken bir konu olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun zorunlu savunmaya ilişkin 46. maddesine ve soruşturma makamlarının belirli koşullar altında müdafi atama görevine ilişkin 48. maddesine atıfta bulunarak, soruşturma makamlarının görevlerinin arasında anayasal savunma hakkını uygulanmasını sağlamayı da içerdiğini gözlemlemiştir. Mahkeme, zorunlu savunmanın kullanılmasına ilişkin tedbirlerin kamu yararına yönelik faaliyetler olarak nitelendirildiğini ve ilgili verilerin toplum için büyük önem taşıdığı ve kişilik hakları meselesi olarak değerlendirilemeyeceği veya özel çıkarların korunmasına tabi olamayacağı sonucuna varmıştır. Bu nedenle, müdafilerin isimleri ve atama sayıları, ancak ilgili kişinin onayı ile ifşa edilebilecek özel nitelikte bir bilgi olarak nitelendirilmemiştir. Mahkeme, zorunlu savunmanın kamu yararı niteliği göz önüne alındığında, toplumun bilgilendirilmesindeki menfaatin mahremiyetin korunması ihtiyacından daha güçlü göründüğünü ve müdafinin rolünün iddianamenin kabulünden itibaren kamuya açık olması nedeniyle her halükarda ihlal edilmediğini belirtmiştir. Mahkeme, davalıların talep edilen bilgileri teslim etmesine hükmetmiştir.
26. Her iki emniyet müdürlüğü de kararı temyiz etmiş ve özünde müdafi isimlerinin ve atama sayılarının kamu yararına ifşaya tabi bilgiler olmadığı, bu bilgilerin söz konusu kişilerin devlet, belediye veya kamu görevleri yerine getirmedikleri için kişisel veriler olduğu iddiasını yinelemiştir. Ayrıca, talep edilen bilgilerin aktarılmasının aşırı bir yüke neden olacağını ileri sürmüşlerdir.
27. Temyiz mahkemesi olarak hareket eden Hajdú-Bihar Bölge Mahkemesi, 23 Şubat 2010 tarihli kararında, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve başvuran STK’nın talebini bütünüyle reddetmiştir. Mahkeme, başvuran STK’nın zorunlu müdafinin Veri Kanunu anlamında kamu görevi yerine getirdiği iddiasını reddetmiştir. Mahkemenin görüşüne göre, başvuran STK’nın dayandığı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri, kanun önünde eşit tanınma ile savunma hakkı sağlamakta ve devlete bu hakları sağlama yükümlülüğü getirmektedir. Bununla birlikte bu hükümler, Devlet tarafından finanse edilmelerine bakılmaksızın, zorunlu müdafileri faaliyetlerinin kamu görevi olduğunu düzenlememiştir. Mahkeme, polisin belirli davalarda müdafi atama görevinin, müdafi faaliyetlerinden ayırt edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme, kişisel verilerin Veri Kanunu’nun 5(1). maddesi uyarınca yalnızca bir hakkın kullanılması veya bir yükümlülüğün yerine getirilmesi için yeterli bir şekilde tanımlanmış bir amaçla işlenebileceğini ve emniyet müdürlükleri tarafından işlenen kişisel verilerin yalnızca ilgili kişinin izniyle aktarılabileceğini kaydetmiştir.
28. Başvuran STK, müdafilerin isimleri ve görev sayılarının kişisel veri olmasına rağmen, bunların zorunlu müdafiler tarafından yürütülen kamu görevleriyle ilgili olduğu için kamu yararına ifşaya tabi bilgiler olduğunu ileri sürerek temyiz kararının gözden geçirilmesini talep etmiştir.
29. Yüksek Mahkeme 15 Eylül 2010 tarihinde başvuran STK’nın inceleme talebini reddetmiştir. Bölge Mahkemesinin kararını, gerekçesini kısmen değiştirerek, esastan onamıştır.
30. Yüksek Mahkeme aşağıdaki şekilde karar vermiştir:
“... İncelenmesi gereken husus müdafilerin ‘kamu görevi ifa eden diğer kişiler’ olarak kabul edilip edilmeyeceğidir. Yüksek Mahkeme, Parlamento Veri Koruma Komiserinin 1234/H/2006 sayılı tavsiyesine uygun olarak, bir bireyin kamu görevi yapan bir kişi olup olmadığı sorusunun yalnızca Veri Kanunu hükümleri temelinde belirlenmesi gerektiğini düşünmektedir. Yalnızca bağımsız güç ve yetkilerle donatılmış bir kişi kamu görevlerini yerine getiren bir kişi olarak kabul edilmelidir.
Bu soruya [kamu görevi ifa eden kişi kavramı yorumuna ilişkin] cevap vermek adına, başvurucunun Ceza Kanunu’nun 137(2). maddesine ilişkin argümanı konu dışıdır, çünkü bu hüküm sadece Ceza Kanunu’nun amaçları doğrultusunda müdafilerin kamu görevi ifa eden kişiler olarak kabul edileceğini öngörmekte olup, Veri Kanunu veya başka bir kanuni ilişki için geçerli değildir.
Anayasa’nın 57. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, Devlet savunma hakkını güvence altına almakla yükümlüdür. Mahkemeler, savcılık ve soruşturma makamları bu görevi, özellikle savunma hakkını güvence altına alarak (Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Madde 5(3)) ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 46. ve 48. maddeleri uyarınca gerektiğinde müdafi atayarak yerine getirirler. Böylece bu organlar, müdafi atanmasıyla sona eren kamusal görevlerini yerine getirmiş olurlar. Müdafi atandıktan sonra müdafinin faaliyetleri kamusal bir amaç doğrultusunda gerçekleştirilse de özel faaliyet teşkil eder.
Bu nedenle mahkeme, müdafilerin kanunda tanımlanmış yetki veya görevlere sahip olmadığı için “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” olarak kabul edilemeyeceğini tespit etmiştir. Usul kanunlarının ceza davalarında müdafilik görevini yerine getiren kişilerle ilgili hak ve yükümlülükleri belirtmesi, kanunla tanımlanmış yetki ve görevler teşkil ettiği şeklinde yorumlanamaz. Savunma hakkına ilişkin olarak, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu sadece yetkililer için yükümlülükler öngörmekte olup müdafiler için öngörmemektedir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun kovuşturma, savunma ve hüküm vermenin ayrı görevler olduğunu belirten 1. maddesinin lafzı da bu görüşü desteklemektedir.
Dolayısıyla, müdafilerin isimleri ve atama sayıları Veri Kanunun 2. maddesinin 1. fıkrası kapsamında kişisel veri teşkil etmektedir. Buna göre, Veri Kanunun 19. maddesinin 4. fıkrası uyarınca davalı emniyet müdürlükleri bu tür kişisel verileri vermek zorunda bırakılamaz. Sonuç olarak, temyiz mahkemesi başvuranın davasını reddetmekte haklıdır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
31. Söz konusu tarihte yürürlükte olan Anayasa’da aşağıdaki hükümler yer almaktadır:
Madde 59
“(1) Macaristan Cumhuriyetinde herkes, itibarın korunması, konut mahremiyeti ve özel ilişkilerinin ve kişisel verilerinin gizliliğinin korunması hakkına sahiptir”
Madde 61
“(1) Macaristan Cumhuriyetinde herkes görüşlerini özgürce ifade etme ve kamuyu ilgilendiren bilgilere ulaşma ve onları yayma hakkına sahiptir.”
32. 1992 tarihli ve 63 sayılı Kişisel Verilerin Korunması ve Kamu Yararına Bilgilerin Açıklanması Hakkında Kanun (“Veri Kanunu”), ilgili olduğu ölçüde, ilgili zamanda yürürlükte olduğu şekliyle:
Tanımlar
Madde 2
(1) “Kişisel veri”, kimliği belirli veya belirlenebilir bir gerçek kişiye (bundan böyle “veri sahibi” olarak anılacaktır) ilişkin her türlü bilgi ve bu bilgilerden doğrudan veya dolaylı olarak çıkarılan her türlü teşhis anlamına gelir. Veri işleme sürecinde, söz konusu bilgiler, veri sahibi bu bilgiler aracılığıyla tanımlanabilir olduğu sürece kişisel veri olarak ele alınacaktır. Tanımlanabilir kişi, doğrudan veya dolaylı olarak, özellikle bir kimlik numarası veya fiziksel, fizyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel veya sosyal kimliğine özgü bir veya daha fazla faktöre atıfta bulunularak tanımlanabilen kişidir.
(4) “Kamu yararına yönelik veri” (közérdekű adat, bundan böyle “kamu yararına yönelik veri” olarak anılacaktır), kişisel veriler dışında, Devlet veya belediye görevlerini ya da kanunla tanımlanan diğer kamu görevlerini yerine getiren bir makam veya kişi tarafından işlenen, söz konusu makam veya kişinin faaliyetlerine ilişkin veriler de dahil olmak üzere -kaydedilme yöntemi veya biçimine ve bireysel veya toplu niteliğine bakılmaksızın- her türlü bilgi anlamına gelir;
(5) “Kamu yararına ifşaya tabi veriler” (közérdekből nyilvános adat), kamu yararına veriler dışında kalan ve genel kamunun yararı için yayınlanması veya ifşa edilmesi kanunla öngörülen her türlü veri anlamına gelir; ...”
Veri İşleme Amacı
Madde 5
“(1) Kişisel veriler sadece belirli hakların güvence altına alınması veya belirli yükümlülüklerin yerine getirilmesi için gerekli olan belirli ve açık amaçlar için işlenebilir. Bu amaç, veri işleme faaliyetlerinin tüm aşamalarında karşılanmalıdır.”
Veri aktarılması, veri yönetimi
Madde 8
“(1) Kişisel veriler, tek bir veya bir dizi işlemde olmak üzere veri sahibinin rızası varsa veya aktarıma hukuken izin veriliyorsa ve kişisel verilerin her bir bileşeniyle ilgili olarak veri işlemeye yönelik tedbirler yerine getiriliyorsa aktarılabilir.
(2) Birinci fıkra, verilerin aynı işleyicinin çeşitli dosyalama sistemleri arasında veya hükümet ve yerel makamların sistemleri arasında paylaşıldığı durumlarda da uygulanır.”
Kamu yararına yönelik bilgilere erişim
Madde 19
“(1) Devlet veya belediye görevlerini ya da kanunla tanımlanmış diğer kamu görevlerini ifa eden makamlar ve kişiler (bundan böyle birlikte ‘kurum/kuruluşlar’ olarak anılacaktır), merkezi hükümetin ve yerel yönetimlerin bütçeleri ve bunların uygulanması, merkezi hükümet ve yerel yönetimler tarafından kontrol edilen varlıkların yönetimi, kamu fonlarının tahsisi ve piyasa aktörlerine, özel kuruluşlara veya bireylere tanınan özel ve münhasır haklar gibi yetkileri dahilindeki konularla ilgili olarak kamuoyuna doğru ve hızlı bilgi sağlar.
(2) 1. fıkrada belirtilen kurumlar, yetkinlikleri, yetki alanları, teşkilat yapıları, faaliyetleri, bu faaliyetlerin değerlendirilmesi (etkililikleri de dahil olmak üzere), işledikleri veri kategorileri, faaliyetlerine ilişkin kanuni düzenlemeler ve mali yönetimleri ile ilgili tüm önemli bilgileri düzenli olarak elektronik yollarla yayınlar veya talep üzerine 20. maddede belirtilen yollar da dahil olmak üzere başka bir şekilde erişime sunar. Açıklama şekli ve açıklanacak veriler kanuni düzenleme ile belirlenebilir.
(3) 1. fıkrada belirtilen kurumlar aşağıda belirtilen durumlar haricinde, kendileri tarafından tutulan kamu yararına yönelik verilere kişilerin erişimine izin verecektir: uygun yetkiye sahip bir kurum tarafından gizli kategorisine alınmış bilgiler veya herhangi bir sözleşme kapsamındaki taahhütler nedeniyle gizli kategorisine alınmış bilgiler ya da
(a) ulusal savunmaya;
(b) ulusal güvenliğe;
(c) suçun önlenmesi, soruşturulması ve kovuşturulmasına;
(d) merkezi finans ya da döviz politikasına;
(e) dış ilişkiler ya da uluslararası kurumlarla ilişkiler;
(f) görülmekte olan davalar veya idari işlemler;
ile ilgili kamu yararına yönelik belirli bilgilere erişimin kanunla kısıtlanmış olması halinde.
(4) Kanunen aksi belirtilmedikçe, 1. fıkrada belirtilen kurumlar adına ve hesabına hareket eden herhangi bir kişinin kişisel verileri, görevleriyle ilgili oldukları ölçüde ve kamu görevi ifa eden diğer kişilerin kişisel verileri, kamu yararına ifşaya tabi veriler olarak kabul edilir. Bu tür verilere erişim, bu Kanunun kamu yararına yönelik bilgilere ilişkin hükümlerine tabidir.
(5) Kanunen aksi belirtilmedikçe, kanunla zorunlu kılınan hizmetleri sağlayan kurumlar veya kişiler tarafından veya herhangi bir merkezi veya yerel yönetimle sözleşme kapsamında işlenen kişisel veriler dışındaki tüm veriler, söz konusu hizmetlerin başka bir şekilde veya biçimde mevcut olmaması halinde ve söz konusu işlemenin faaliyetleri için gerekli olduğu ölçüde, kamu yararına ifşaya tabi bilgiler olarak kabul edilecektir.
(6) Kamu yararına yönelik bilgilere erişim ve bu bilgilerin yayınlanması bağlamında ticari sırlara erişim Medeni Kanun’un ilgili hükümlerine tabi olacaktır.
(7) Kamuya açık bilgilerin mevcudiyeti, para; bütçe; ve vergi politikaları da dahil olmak üzere Avrupa Birliği’nin önemli ekonomik veya mali çıkarlarıyla ilgili olarak Avrupa Birliği mevzuatı tarafından da sınırlandırılabilir.”
Madde 19/A
“(1) Madde 19’un 1. fıkrasında belirtilen bir kurum tarafından, kendisine yetki ve görev verilen bir karar alma sürecinin bir parçası olarak ve bu süreci desteklemek üzere derlenen veya kaydedilen veriler, derlendikleri veya kaydedildikleri tarihten itibaren on yıl süreyle kamuya açıklanmayacaktır. Bu verilere erişim, 19. maddenin 1. fıkrası uyarınca, söz konusu verileri kontrol eden kurumun başkanı tarafından yetkilendirilebilir.
(2) Bir karara dayanak teşkil eden verilere erişim talebi, kararın alınmasından sonra 1. fıkrada belirtilen süre içerisinde, erişimin kurumun hukuki işleyişini veya görevlerini, özellikle de verilerin ilk etapta gerekli olduğu karar alma sürecinin ön aşamalarında görüşlerini ifade etme özgürlüğü gibi, herhangi bir haksız etki olmaksızın yerine getirmesini tehlikeye atma olasılığı varsa reddedilebilir.
(3) Belirli verilere yönelik olarak 1. fıkrada tanımlanan erişimin kısıtlanmasına ilişkin süre sınırı kanunla azaltılabilir.”
Madde 20
“(1) Kamu yararına yönelik bilgiler, sözlü, yazılı veya elektronik yollarla iletilen bir talep üzerine ilgili kişinin erişimine açılır.
(2) Kamu yararına yönelik bilgileri işleyen kurumlar, bilgi taleplerini gecikmeksizin yerine getirmeli ve en fazla 15 gün içinde sağlamalıdır.
(3) Başvuru sahibine, saklama şekline bakılmaksızın, söz konusu verileri içeren belgenin veya belgenin bir kısmının bir kopyası da verilebilir. Söz konusu bilgiyi bulunduran kurum sadece kopyanın çıkarılması için gereken masrafları karşılayacak bir ücret talep edebilir ve talep edildiğinde bu miktarı önceden bildirecektir.
(4) Kamu yararına yönelik bilgiler içeren bir belge aynı zamanda başvuru sahibine açıklanamayacak veriler içeriyorsa, bu veriler kopyadan çıkarılmalı veya tanınmaz hale getirilmelidir.
(5) Veriler, makul olmayan bir şekilde yüksek maliyet gerektirmemesi koşuluyla, kolayca anlaşılabilir bir biçimde ve başvuru sahibi tarafından talep edilen teknik araçlarla sağlanacaktır. Verilere ilişkin bir talep, bunların kolayca anlaşılabilir bir biçimde sunulamayacağı gerekçesiyle reddedilemez.
(6) Bir bilgi talebi reddedildiğinde, başvuru sahibine 8 gün içinde yazılı olarak veya başvuru sahibinin elektronik posta adresini iletmiş olması halinde elektronik yolla bildirimde bulunulmalı ve ret gerekçeleri belirtilmelidir.
(7) Anadili Macarca olmayan başvuru sahibinin kamu yararına yönelik bilgi talebi, kendi anadilinde veya anladığı başka bir dilde yazılmış olduğu gerekçesiyle reddedilemez.
(8) Devlet veya yerel kamu kurum ve kuruluşları ile kanunla belirlenen kamu görevlerini yürüten diğer organlar, kamu yararına yönelik bilgi taleplerinin karşılanmasına ilişkin usulleri düzenleyen yönetmelikler düzenler.
(9) 19. maddenin 1. fıkrasında belirtilen kurumlar, reddedilen talepler hakkında reddedilme nedenleri de dahil olmak üzere yılda bir kez veri koruma komiserine bildirimde bulunur.”
Madde 21
“(1) Bir kişinin bilgi edinme başvurusunun reddedilmesi halinde, bu kişi mahkemeye başvurabilir.
(2) Kanuna uygunluğa ilişkin ispat yükümlülüğü verileri işleyen kuruma aittir.
(3) Dava, ret tarihinden itibaren 30 gün içinde veya ret kararı tebliğ edilmemişse 20. maddenin 2. fıkrasında belirtilen sürenin son gününden itibaren 30 gün içinde, bilgiyi açıklamayı reddeden kuruma karşı açılmalıdır.
...
(7) Davacı lehine bir karar alınması halinde, mahkeme verileri işleyen kurumdan bilgileri paylaşmasını talep eder.”
Madde 21/A
“(1) 19. maddenin 1. fıkrasında belirtilen kurumlar, kamuya açık bilgilere erişimi kişisel kimlik verilerinin açıklanmasına bağlı kılamaz. Kamuyu ilgilendiren ve elektronik yollarla yayınlanan bilgilere erişim için kişisel verilerin işlenmesine yalnızca teknik nedenlerin gerektirdiği ölçüde izin verilir ve bu kişisel veriler daha sonra gecikmeksizin silinir.
(2) Talep üzerine herhangi bir ifşa ile bağlantılı olarak kişisel kimlik verilerinin işlenmesine, herhangi bir ücretin tahsil edilmesi de dahil olmak üzere, yalnızca kesinlikle gerekli olduğu ölçüde izin verilir. Verilerin ifşa edilmesinin ardından ve söz konusu ödemenin alınmasının ardından, başvuru sahibinin kişisel verileri gecikmeksizin silinmelidir.
(3) 1. ve 2. fıkralarda yer alan hükümlere ilişkin istisnalar kanunla öngörülebilir.”
33. 1998 tarihli 19 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:
Savunma Hakkı
Madde 5
“(1) Davalılar kendilerini savunma hakkına sahiptir...”
Madde 46
“Müdafinin ceza yargılamasına katılımı aşağıdaki durumlarda zorunludur:
(a) suçun kanun uyarınca 5 yıl veya daha fazla hapis cezası ile cezalandırılabilir olması;
(b) sanığın tutuklu olması;
(c) sanığın işitme, konuşma, görme engelli olması veya – kanuni temsilcisine bakılmaksızın - akli melekeleri yerinde olmaması;
(d) sanığın Macarca veya yargılama dilini bilmemesi;
(e) sanığın başka herhangi bir nedenle kendisini şahsen savunamayacak durumda olması;
(f) bu Kanunda açıkça öngörülmüş olması.”
Madde 48
“(1) Mahkeme, savcı veya soruşturma makamı, müdafinin zorunlu olduğu ve sanığın kendi seçtiği bir müdafinin bulunmadığı hallerde müdafi tayin eder...
(2) Mahkeme, savcı veya soruşturma makamı, müdafinin zorunlu olmadığı ancak sanığın kendi savunmasını sağlamak için yeterli imkanlara sahip olmaması nedeniyle müdafi atanmasını talep ettiği durumlarda da müdafi atar.
(3) Mahkeme, savcı veya soruşturma makamı ... sanığın menfaatleri açısından gerekli gördükleri hallerde müdafi tayin eder.
...
(5) Müdafi tayini temyize tabi değildir, ancak sanık geçerli nedenler sunarak başka bir müdafi tayin edilmesini talep edebilir. Bu tür talepler, davanın görülmekte olduğu mahkeme, savcı ya da soruşturma makamı tarafından karara bağlanır.
(6) Geçerli gerekçelerin mevcut olması halinde, atanan müdafi görevden alınmayı talep edebilir. Bu tür talepler, davanın görülmekte olduğu mahkeme, savcı ya da soruşturma makamı tarafından karara bağlanır.
...
(9) Atanan müdafi, çağrıldığında ya da kendisine bildirimde bulunulduğunda mahkemenin, savcının ya da soruşturma makamının huzuruna çıkmak, dava dosyasını incelemek ve gözaltında tutulan bir şüphelinin gözaltında bulunduğu binada danışmanlık yapmak için ücret ve masraflarını alma hakkına sahip olacaktır.”
34. Parlamento Veri Koruma Komiserinin, kamu görevi ifa eden kişilerin işlevleriyle ilgili kişisel verilerin ifşa edilmesine ilişkin uygulanabilir kanunların uyumlaştırılmasına ilişkin 1234/H/2006 sayılı Tavsiye Kararının ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:
19. maddenin 4. fıkrasının yorumlanması, uygulanmasında dikkate alınacak hususlar
“...
(b) “Kamu görevi ifa eden diğer kişi” kavramının belirlenmesinde, terimin diğer kanunlardaki kullanımından bağımsız olarak, Veri Kanununun bu hükmünün kendi iç mantığı dikkate alınarak özerk bir yorum yapılmalıdır. Örneğin, Ceza Kanunu’nun “kamu görevi ifa eden kişi” kavramına ilişkin yorumlayıcı hükmü (Ceza Kanunu Madde 137 (2)) kullanılamaz, çünkü Veri Kanunun diğer kuralları ışığında, bu hükmün içeriğinin bir kısmı Veri Kanunun ilk ifadesi kapsamına girerken, içeriğinin diğer kısımları Veri Kanunun kapsamı dışında kalmaktadır.
Bu nedenle, yukarıdaki bölüm bağlamında “kamu görevi ifa eden diğer kişi” kavramı, bağımsız işlev ve yetkilere sahip olan ve tek kişilik kurumlar olarak faaliyet gösteren Devlet ve belediye görevlilerini (örneğin, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yüksek Mahkeme Başkanı, Sayıştay Başkanı, Macaristan Ulusal Bankası Başkanı, Başbakan, bakanları) kapsamaktadır. Devlet ve belediye görev ve yetkileriyle donatılmış kişiler, bu tür makamları işgal eden belirli kişilerdir ve kendileriyle ilgili verilerin ifşa edilmesinden bizzat sorumludurlar.”
III. İLGİLİ ULUSLARARASI VE KARŞILAŞTIRMALI HUKUK KURALLARI
A. Birleşmiş Milletler
35. 1969 tarihli Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nde aşağıdaki hükümler yer almaktadır:
Madde 31
Genel yorum kuralı
“1. Bir andlaşma, hükümlerine andlaşmanın bütünü içinde ve konu ve amacının ışığında verilecek olağan anlamına uygun şekilde iyi niyetle yorumlanır.
2. Bir andlaşmanın yorumu bakımından, andlaşmanın bütünü, girişini ve eklerini içine alan metne ilaveten, aşağıdakileri kapsar:
(a) andlaşmanın akdedilmesi ile bağlantılı olarak bütün taraflar arasında yapılmış olan andlaşmayla ilgili herhangi bir anlaşma;
(b) andlaşmanın akdedilmesi ile bağlantılı olarak bir veya daha fazla tarafça yapılan ve diğer taraflarca andlaşmayla ilgili bir belge olarak kabul edilen herhangi bir belge.
3. Andlaşmanın bütünü ile birlikte aşağıdakiler dikkate alınır:
(a) Taraflar arasında andlaşmanın yorumu veya hükümlerinin uygulanması ile ilgili olarak yapılan daha sonraki herhangi bir anlaşma,
(b) Tarafların andlaşmanın yorumu konusundaki mutabakatını tespit eden andlaşmanın uygulanması ile ilgili daha sonraki herhangi bir uygulaması.
(c) Taraflar arasındaki ilişkilerde geçerli olan ilgili herhangi uluslararası hukuk kuralı.
4. Tarafların bir terime özel bir anlam vermek istedikleri tespit edilirse, o terime o anlam verilir.
Madde 32
Tamamlayıcı yorum araçları
“31. maddenin uygulanmasından kaynaklanan anlamı teyit etmek veya 31. maddeye göre yapılan yorum
(a) manayı muğlak veya anlaşılmaz bırakıyorsa, veya
(b) açıkça saçma veya makul olmayan bir sonuca yol açıyorsa.
anlamı belirlemek için andlaşmanın hazırlık çalışmaları ve akdedildiği koşullar da dahil olmak üzere, tamamlayıcı yorum araçlarına başvurulabilir.”
36. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesi uyarınca:
“Herkes fikir ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, bir müdahaleye maruz kalmadan bir fikre sahip olma ve haber ve düşünceleri basın ve yayın araçları vasıtasıyla ülke sınırlarıyla bağlı olmaksızın arama, elde etme ve ulaştırma hakkına da içerir.”
37. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararıyla kabul edilen, 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe giren ve Macaristan tarafından 17 Ocak 1974 tarihinde onaylanan Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin (MSHUS) 19. maddesi aşağıdaki gibidir
“1. Herkes, kimsenin müdahalesi olmaksızın istediği düşünceye sahip olma hakkına sahiptir.
2. Herkes, düşüncelerini açıklama hakkına sahiptir; bu hak, herkesin, ülkesel sınırlara bağlı olmaksızın her çeşit bilgiyi ve fikri, sözlü, yazılı ya da basılı biçimde, sanat eserleri biçiminde ya da kendi seçeceği herhangi bir başka biçimde arama, alma ve verme özgürlüğünü de içerir.
3. Bu maddenin 2. fıkrasında öngörülen hakların kullanılması, özel bazı görev ve sorumlulukları da beraberinde getirir. Dolayısıyla, bunlarla bazı sınırlamalar da konulabilir; ancak, bu sınırlamaların yasalarda öngörülmüş olması ve;
(a) Başkalarının haklarına ve şöhretine saygı bakımından ve;
(b) Ulusal güvenliğin, kamu düzenin ya da kamu sağlığı ve genel ahlakın korunması bakımlarından gerekli olması zorunlu olmalıdır.”
38. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, 12 Eylül 2011 tarihinde yayınlanan MSHUS’nin 19. maddesine (Düşünce ve İfade Özgürlüğü) ilişkin 34 sayılı Genel Yorumunda aşağıdaki ifadelere yer vermiştir:
“Bilgiye erişim hakkı
18. 19. maddenin 2. fıkrası kamu kurumları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkını kapsamaktadır. Bu tür bilgiler, bilginin saklandığı şekle, kaynağına ve üretim tarihine bakılmaksızın, bir kamu kurumu tarafından tutulan kayıtları içerir. Kamu kurumları bu genel yorumun 7. paragrafında belirtildiği gibidir. Bu tür kurumların tanımlanması, bu tür kurumların kamu işlevleri yerine getirmesi durumunda diğer kurumları da içerebilir. Daha önce de belirtildiği gibi, Sözleşme’nin 25. maddesiyle birlikte ele alındığında, bilgiye erişim hakkı, medyanın kamusal işlerle ilgili bilgilere erişim hakkını ve genel kamunun medya faaliyetlerine erişim hakkını içerir.”
39. Gauthier/Kanada dosyasında (Şikayet No. 633/1995, 5 Mayıs 1999), İnsan Hakları Komitesi aşağıdaki şekilde belirtmiştir:
“13.3 Dolayısıyla Komite’nin önündeki mesele, başvurucunun Parlamento’daki basın tesislerine erişiminin kısıtlanmasının, Sözleşme’nin 19. maddesi uyarınca bilgi arama, alma ve verme hakkının ihlali anlamına gelip gelmediğidir.
13.4 Bu bağlamda Komite, Sözleşme’nin 25. maddesinde belirtilen kamu yönetimine katılma hakkına ve özellikle de 25 No’lu Genel Yorum’a (57) başvurmaktadır: ‘25. madde ile korunan haklardan tam olarak yararlanılmasını sağlamak için, vatandaşlar, adaylar ve seçilmiş temsilciler arasında kamusal ve siyasi konularla ilgili bilgi ve fikirlerin serbestçe iletilmesi esastır. Bu, özgür bir basın ve kamusal meseleler hakkında sansür veya kısıtlama olmaksızın yorum yapabilen ve kamuoyunu bilgilendirebilen diğer medya anlamına gelir. Genel Yorum No. 25, paragraf 25, Komite tarafından 12 Temmuz 1996 tarihinde kabul edilmiştir. Madde 19 ile birlikte değerlendirildiğinde, bu, vatandaşların özellikle medya aracılığıyla, bilgiye geniş bir erişim ve seçilmiş organların ile üyelerinin faaliyetleri hakkında bilgi ve fikirlerini yayma fırsatına sahip olmaları gerektiği anlamına gelir. Ancak Komite, bu tür bir erişimin seçilmiş organların işlevlerini yerine getirmesine müdahale etmemesi veya engel olmaması gerektiğini ve bu nedenle taraf Devletin erişimi sınırlama imkânı olduğunu kabul eder. Ancak, taraf Devlet tarafından getirilen her türlü kısıtlama Sözleşme hükümleriyle uyumlu olmalıdır.
13.5 Mevcut olayda taraf Devlet, özel bir kuruluşun üyesi olan medya temsilcilerine parlamento toplantılarını izlerken not alma hakkı da dahil olmak üzere, Parlamento’nun kamu tarafından finanse edilen medya tesislerinden Kanada Basın Galerisinden (Canadian Press Gallery) yararlanma hakkını kısıtlamıştır. Başvurucunun Basın Galerisi’ne aktif (tam) üyeliği reddedilmiştir. Başvurucu, zaman zaman kuruluşun bazı olanaklarına erişim sağlayan geçici üyelik yapmıştır. Bu geçici üyeliğe sahip olmadığında da, medya tesislerine erişememekte ve Parlamento tutanaklarını not alamamaktadır. Komite, taraf Devlet’in, başvurucunun Parlamento tutanaklarına ilişkin bilgileri kamuya açık hale getiren teknolojik gelişmeler nedeniyle önemli bir dezavantaja maruz kalmadığını iddia ettiğini gözlemlemektedir. Taraf Devlet, (başvurucunun) yayın hizmetlerine dayanarak veya müzakereleri gözlemleyerek müzakereler hakkında haber yapabileceğini savunmaktadır. Bununla birlikte, demokratik süreçle ilgili bilgiye erişimin önemi göz önüne alındığında, Komite taraf Devlet’in argümanını kabul etmemekte ve başvurucunun hariç bırakılmasının 19. maddenin 2. paragrafında güvence altına alınan bilgiye erişim hakkına bir kısıtlama teşkil ettiği görüşündedir...”
40. Toktakunov/Kırgızistan dosyasında (Şikayet No. 1470/2006, 28 Mart 2011), İnsan Hakları Komitesi aşağıdaki şekilde belirtmiştir:
“6.3... Komite ayrıca, Sözleşme’nin 19. maddesinin 2. paragrafında yer alan ‘bilgi edinme ve ‘bilgi alma’ hakkına yapılan atfın, Sözleşme’de belirlenen kısıtlamaların izin verdiği istisnalar dışında, bireylerin Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkını da içerdiğini gözlemlemektedir. (Komite) meşru bir kısıtlamanın uygulandığı durumlar haricinde, bilginin elde edilmesi için doğrudan menfaat veya kişisel katılımın kanıtlanmasına gerek olmaksızın sağlanması gerektiğini gözlemlemektedir. Komite ayrıca basın ve medya ile ilgili olarak, medya aktörlerinin kamusal işlerle ilgili bilgilere erişim hakkı ve genel kamunun medya faaliyetlerine erişim hakkını yönelik tutumunu hatırlatır. Ayrıca, (Komite) basın ve medyanın işlevleri arasında, kamusal tartışma için forumlar oluşturmak ve ölüm cezasının kullanımı gibi kamuyu ilgilendiren meşru konularda kamusal ya da bu bağlamda bireysel görüşler oluşturmak olduğunu belirtir. Komite, bu işlevlerin yerine getirilmesinin medya veya profesyonel gazetecilerle sınırlı olmadığını ve (söz konusu işlevlerin) derneklerin veya özel şahıslar tarafından da yerine getirilebileceğini değerlendirmektedir. S.B. / Kırgızistan dosyasındaki değerlendirmelerine atfen Komite, mevcut dosyadaki başvurucunun insan hakları derneğinde hukuk danışmanı olduğunu ve bu nedenle kamu yararını ilgilendiren konularda ... özel ‘bekçi köpeği’ işlevlerine sahip olarak görülebileceğini de gözlemlemektedir. Yukarıda belirtilen hususlar doğrultusunda, Komite, mevcut başvuruda talep edilen bilginin özel niteliği nedeniyle, taraf Devletin ölüm cezasının kullanımına ilişkin bilgileri başvurucuya sunmayı reddetmesinin toplumun bireysel bir üyesi olarak doğrudan etkilemesinden dolayı kabul edilebilirlik açısından kanıtladığına ikna olmuştur.
...
7.4 Bu bağlamda Komite, basın ve medya özgürlüğüne ilişkin olarak, bilgiye erişim hakkının, medyanın kamusal meselelere ilişkin bilgilere erişim hakkını ve genel kamunun medya faaliyetlerine erişim hakkını içerdiği yönündeki tutumunu hatırlatır. Komite, bu işlevlerin yerine getirilmesinin medya veya profesyonel gazetecilerle sınırlı olmadığını ve derneklerin veya özel şahıslar tarafından da yerine getirilebileceğini değerlendirmektedir. (bkz. paragraf 6.3). Mevcut dosyada olduğu gibi, kamuyu ilgilendiren meşru konularda “bekçi köpeği” işlevlerini yerine getirirken derneklerin veya özel şahısların Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim talepleri Sözleşme tarafından basına sağlanan korumaya benzer bir korumayı gerektirir. Bilginin bir bireye ulaştırılması bu bilginin toplumda dolaşmasına izin verir, böylece toplum bu bilgiyi tanıyabilir, ona erişebilir ve onu değerlendirebilir. Bu şekilde düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı, Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının korunmasını da içerir; bu durum da ayrıca düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının Devlet tarafından eş zamanlı olarak güvence altına alınması gereken bireysel ve toplumsal olmak üzere iki boyutunu açıkça içerdiğini gösterir. Bu koşullar altında Komite, taraf Devlet’in ya başvurucuya talep edilen bilgileri sağlamaya ya da Sözleşme’nin 19. maddesinin 3. paragrafı uyarınca Devlet tarafından tutulan bilgileri erişim hakkına getirilen kısıtlamaları gerekçelendirme yükümlülüğü olduğu kanaatindedir.”
41. Rafael Rodríguez Castañeda/Meksika (Şikayet No. 2202/2012, 29 Ağustos 2013) dosyasında, İnsan Hakları Komitesi aşağıdaki şekilde belirtmiştir:
“7.6 Komite, başvurucunun oy pusulalarının içeriğinin sandık tutanaklarına ne kadar doğru kaydedildiğini analiz etmek ve bu süreçte ortaya çıkabilecek tutarsızlıkları tespit etmek amacıyla oy pusulalarına erişim talebinde bulunduğunu; bu talebi yalnızca kamu idaresinin şeffaflığını sağlamak ve oy pusulalarına erişim imkanını değerlendirmek amacıyla yaptığını iddia ettiğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, Enstitü ise ülkenin 300 seçim bölgesindeki her bir oy verme merkezinde rastgele seçilen vatandaşlar tarafından hazırlanan oy sayım tutanağını [başvurucunun] erişimine açmıştır. Ulusal mevzuata göre, bu tutanaklar her bir aday için kullanılan oy sayısını, geçersiz oy pusulası sayısını ve kullanılmayan oy pusulası sayısını listeler. Kanun gereği, oylar siyasi parti temsilcilerinin yanı sıra bazı durumlarda akredite seçim gözlemcilerinin huzurunda incelenir; her bir seçim merkezi tarafından verilen sonuçlara itiraz edilebilir; ve ilk sonuçların Seçim Kurulu tarafından kısmen gözden geçirildiği 2006 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi daha yüksek makamların incelemesine sunulabilir.
7.7 Söz konusu seçimde kullanılan oy sayımının doğrulanması için yasal bir mekanizmanın varlığı; başvurucuya, ülkenin 300 seçim bölgesindeki her bir oy verme merkezinde rastgele seçilen vatandaşlar tarafından hazırlanan oy sayım tutanaklarının sağlanmış olması; bilgilerin niteliği ve bütünlüğünün korunması ihtiyacı; ve başvurucu tarafından talep edilen bilgilere erişim sağlamanın karmaşıklığı göz önüne alındığında, Komite, fiziksel oy pusulası şeklinde talep edilen bilgilere erişimin engellenmesinin, demokratik bir toplumda seçim sürecinin bütünlüğünü güvence altına alma amacı taşıdığı kanaatindedir. Bu önlem, taraf Devlet’in kanunlara uygun olarak kamu düzeninin korunması ve Sözleşme’nin 25. maddesinde belirtildiği üzere seçmenlerin haklarına koruma altına almak için gerekli olan orantılı bir kısıtlamadır. Bu nedenle Komite, mevcut olayın Sözleşme’nin 19. maddesinin 2. paragrafını ihlal etmediği görüşündedir.”
42. Düşünce ve ifade özgürlüğünün geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin Birleşmiş Milletler Özel Raportörünün 4 Eylül 2013 tarihinde yayınlanan bilgiye erişim hakkına ilişkin Genel Kurul Raporundan (A/68/362) ilgili bölümler aşağıdaki gibidir:
“18. Bilgi edinme ve alma hakkı, ifade özgürlüğü hakkının temel bir unsurudur...
19. Bilgiye erişim hakkının birçok yönü vardır. Bu hak, hem genel olarak kamunun çeşitli kaynaklardan kamu yararını ilgilendiren bilgilere erişme hakkını hem de medyanın bilgiye erişim hakkını, ayrıca bireylerin kamu yararını ilgilendiren bilgileri ve bireysel haklarını etkileyebilecek kendileri ile ilgili bilgileri talep etme ve erişim hakkını kapsar. Daha önce de belirtildiği üzere, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı diğer hakların destekleyicisidir (A/HRC/17/27, para. 22) ve genellikle bilgiye erişim diğer haklarını kullanmak isteyen bireyler için elzemdir.”
43. Düşünce ve ifade özgürlüğünün geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin BM Özel Raportörü, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Basın Özgürlüğü Temsilcisi ve Amerikan Devletleri Örgütü İfade Özgürlüğü Özel Raportörü tarafından 6 Aralık 2004 tarihinde yapılan Ortak Deklarasyon aşağıdaki bölümü içermektedir:
“Kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkı, ulusal düzeyde azami açıklama ilkesine ve tüm bilgilerin yalnızca dar bir istisnalar sistemine tabi olarak erişilebilir olduğuna dair bir varsayıma dayanan kapsamlı mevzuat (örneğin Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasaları) düzenlemeleri ile yürürlüğe konması gereken temel bir insan hakkıdır.”
B. Avrupa Konseyi
1. Madde 10’un hazırlanış tarihi
44. Avrupa Konseyi Danışma Meclisinin hukuki ve idari konulara ilişkin komitesi tarafından hazırlanan metin, Sözleşme’nin 10. Maddesi olarak aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:
“Bu Sözleşmede Üye Devletler, Birleşmiş Milletler Bildirgesinin 19. maddesi uyarınca, kendi topraklarında ikamet eden herkese: ... düşünce ve ifade özgürlüğünü sağlamayı taahhüt ederler.”
45. İlk toplantısında (2-8 Şubat 1950) Uzmanlar Komitesi tarafından hazırlanan ön Sözleşme taslağında Madde 2(6)’da (Evrensel Beyannamenin 19. maddesi ile hemen hemen aynıdır) aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:
“Herkes fikir ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir: bu hak, bir müdahaleye maruz kalmadan bir fikre sahip olma ve haber ve düşünceleri basın ve yayın araçları vasıtasıyla ülke sınırlarıyla bağlı olmaksızın arama, elde etme ve ulaştırma hakkına da içerir.”
46. Uzmanlar Komitesinin ikinci toplantısında (6-10 Mart 1950), Birleşik Krallık temsilcisi, ön taslaktaki Madde 2(6)’yı aşağıdaki şekilde ifade edilen Madde 11 ile değiştirilmesini önermiştir:
“Herkes, hükümet müdahalesi olmaksızın düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir; bu haklar, ülke sınırları gözetilmeksizin, sözlü, yazılı, basılı, sanat yoluyla ya da usulüne uygun olarak ruhsatlandırılmış görsel veya işitsel araçlarla kanaat sahibi olma ve haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir...”
47. Uzmanlar Komitesinin çalışmalarının sonunda Bakanlar Komitesine sunduğu Sözleşme taslağı, Sözleşme’nin mevcut 10. maddesine karşılık gelen iki madde içermekteydi. Korunması gereken hak ve özgürlüklerin sıralanması yöntemiyle hazırlanan alternatif taslakta, Madde 2(6), Uzmanlar Komitesinin ön taslağındaki Madde 2(6)’nın ve Evrensel Beyanname’nin 19. Maddesinin neredeyse birebir tekrarıdır. Öte yandan, 10. madde, korunacak hak ve özgürlüklerin kesin bir şekilde tanımlanması yöntemiyle kaleme alınmış alternatif taslakta, Birleşik Krallık tarafından önerilen 11. maddenin ifadesine yakın bir şekilde hazırlanmıştır.
48. Bakanlar Komitesi tarafından toplanan Üst Düzey Yetkililer Konferansı (8-17 Haziran 1950), çalışmalarının temeli olarak kesin tanımlama yöntemini benimsemiş ve aşağıdaki şekilde düzenlenen 10. madde metni üzerinde mutabık kalmıştır:
“Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın, ülke sınırları gözetilmeksizin ve sözlü, yazılı ya da basılı olarak, sanat yoluyla ya da usulüne uygun olarak ruhsatlandırılmış görsel veya işitsel araçlarla, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü içerir...”
49. Madde 10, yukarıdaki metin temelinde son halini almıştır.
2. Madde 10’un yorumlanmasıyla ilgili diğer Avrupa Konseyi materyalleri
50. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından 23 Ocak 1970 tarihinde kabul edilen Kitle İletişim Araçları ve İnsan Hakları konulu 582 sayılı Tavsiye Kararı, İnsan Hakları Uzmanlar Komitesi’nin aşağıdaki hususları dikkate almasını ve tavsiyelerde bulunmasını tavsiye etmiştir:
“... Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde öngörülen bilgi edinme özgürlüğü hakkının, bir protokol akdedilerek veya başka bir şekilde bilgi edinme özgürlüğünü de içerecek şekilde genişletilmesi (Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’nin 19(2). maddesinde yer almaktadır); kamu makamlarına, uygun sınırlamalara tabi olmak kaydıyla, kamu yararını ilgilendiren konularda bilgi sağlama yükümlülüğü getirilmelidir.”
51. İnsan Hakları Uzmanlar Komitesi, 10-14 Kasım 1975 tarihleri arasında gerçekleştirdiği 44. toplantısında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Protokolleri kapsamındaki insan haklarının Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’ne atıfta bulunularak genişletilmesi sorununa ilişkin bir keşif çalışması yapmak üzere bir Alt Komite görevlendirmiştir. 28 Kasım 1980 tarihinde İnsan Hakları Yönlendirme Komitesi (İHYK), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’ne Ek 6 No’lu Protokol Taslağı ve Protokol taslağına ilişkin Açıklayıcı Rapor taslağını içeren bir ön taslak nihai faaliyet raporunu kabul etmiştir (doc. CDDH (80) 28). Taslak Protokol’ün ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:
Madde 6
“Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtilen ifade özgürlüğü hakkı, bu maddenin 1. fıkrasının ikinci cümlesinde belirtilen özgürlüklere ek olarak, bilgi edinme özgürlüğünü de içerir. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası ve 16. maddesi hükümleri bilgi edinme özgürlüğü için de uygulanır.”
Protokole ilişkin Açıklayıcı Raporun ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:
Madde 6
“1. Hem Sözleşme’nin 10. Maddesi hem de Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19 (2). maddesi uyarınca ifade özgürlüğü, ülke sınırları gözetilmeksizin bilgi ve fikir alma ve verme özgürlüğünü içerir. Bununla birlikte, Sözleşme’nin 19(2). maddesi, Sözleşme’nin 10. maddesinde atıfta bulunulmayan bilgi ve fikir “arama” özgürlüğüne de atıfta bulunmaktadır. Bu bağlamda ortaya çıkabilecek şüpheleri ortadan kaldırmak için, Protokol’ün 6. maddesi Sözleşme’yi bu noktada Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ile aynı çizgiye getirmektedir.
2. Bu Madde, bilgi edinme özgürlüğü hakkını Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamına almaktadır. Bilgi edinme özgürlüğü hakkı, bir Devletin yetkililerine talep edilebilecek bilgileri sağlama yükümlülüğü getirmez.
3. Bu hak, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafında ve 16. maddesinde izin verilen, örneğin resmi sırların korunmasına ilişkin /mevcut/ ulusal yasalar kapsamındaki gibi kısıtlamalara tabi tutulabilir.
Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Protokol taslağına ilişkin gözlemlerini aşağıdaki şekilde belirtmiştir (doc. DH (81) 3):
Madde 6
“19. Bu madde, yukarıda 2. paragrafta atıfta bulunulan mevcut bir hükme açıklık getirmeyi amaçlayan değişikliğin, söz konusu hükmün kısıtlayıcı bir şekilde yorumlanması şeklinde bir argüman sağlayabileceği tehlikesine iyi bir örnek teşkil etmektedir.
20. Sözleşme’nin 10. maddesinin mevcut lafzının bilgi edinme özgürlüğünden bahsetmediği doğru olmakla beraber bu özgürlüğün bu madde tarafından korunan özgürlükler arasında dolaylı olarak yer aldığı göz ardı edilemez. Bu bağlamda Komisyon, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Sunday Times kararında (paragraf 66) 10. maddenin toplumun yeterli bilgi alma hakkını güvence altına aldığını tespit ettiğini hatırlatır. Komisyon ise, bu maddenin öncelikle genel bilgi kaynaklarına erişimi güvence altına almayı amaçlamasına rağmen, belirli durumlarda genel olarak erişilemeyen belgelere erişim hakkını da içerdiğinin göz ardı edilemeyeceğini belirtmiştir (No. 8383/78, DR 17, s. 227, sayfa 228 ve 230).
Bu nedenle, taslağın 6. maddesinin amaçladığı açıklamadan vazgeçmek ve gelişme olasılığını 10. maddenin mevcut lafzıyla yargısal yoruma bırakmak daha akıllıca olacaktır.
Ayrıca, 6. Maddenin ikinci cümlesi, taslağın 13 (1) Maddesinde yer alan hüküm göz önüne alındığında gereksiz görünmektedir.”
Mahkeme’nin gözlemleri (doc. Court (81) 76) aşağıdaki gibidir:
Madde 6
“15. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan bilgi alma özgürlüğünün, bilgi edinme özgürlüğünü de ima ettiğini düşünmektedir. Ayrıca, Mahkeme’nin görüşüne göre, bilgi aramanın (ve aslında bilginin alınması ve iletilmesinin) her halükarda yasal yollarla yapılması gerektiği açıktır. Mahkeme ayrıca, açıklayıcı raporda da belirtildiği gibi (2. paragrafın ikinci cümlesi), bilgi edinme özgürlüğünün yetkili makamlar açısından bilgi sağlama yükümlülüğü anlamına gelmediğini gözlemlemektedir; bu bir bilgi edinme hakkıdır, bilgi verilme hakkı değil.
Parlamenterler Meclisi’ne hitaben, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek bir Protokol ile Sözleşme’de yer alan medeni ve siyasi haklar listesinin genişletilmesi konusunda Bakanlar Komitesi’nin Görüş Talebi (Doc. 5039, 7 Şubat 1983), aşağıdaki açıklamayı içermektedir:
“Son olarak, İHYK, Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasına dahil edilmesi Bakanlar Komitesi tarafından halihazırda onaylanmış olan “bilgi edinme özgürlüğü” ilkesini tartışmıştır. İHYK, bu yönde bir hükmün Protokol’ün ön taslağında yer aldığını, ancak özellikle Avrupa Komisyonu ve İnsan Hakları Mahkemesi tarafından sunulan çeşitli gözlemler ışığında yeniden değerlendirildiğinde “bilgi edinme özgürlüğünün” zaten Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. paragrafında güvence altına alınan bilgi alma özgürlüğüne dahil olduğunun makul bir şekilde düşünülebileceğinden, nihayetinde söz konusu hükmün muhafaza edilmemesine karar verildiğini belirtmiştir. Bu bakış açısı, Komisyon ve Mahkeme içtihadı ve özellikle de Sunday Times davasında verilen kararla doğrulanmış görünmektedir.”
Parlamenterler Meclisi’nin İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek olarak Sözleşme’de yer alan siyasi ve medeni haklar listesini genişleten Protokol taslağına ilişkin Raporu’nun (Doc. 5106, 9 Eylül 1983) Raportörü, bilgi edinme özgürlüğüne ilişkin Açıklayıcı Raporu’nda aşağıdaki ifadelere yer vermiştir:
“21.Yönledirme Komitesi, Bakanlar Komitesi’nin Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasında yer alması gerektiğini kabul ettiği “bilgi edinme özgürlüğü” konusunu gündeme getirmiştir. Avrupa Komisyonu ve İnsan Hakları Mahkemesi’nin gözlemleri ışığında, böyle bir hükmün Protokol’e dahil edilmemesine karar verilmiştir. Komisyon ve Mahkeme, bilgi edinme özgürlüğünün Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasında güvence altına alınan bilgi alma özgürlüğüne dahil olduğu şeklinde yorumlanmasının makul olduğuna karar vermiştir. Komisyon ve Mahkeme’nin içtihadı bu görüşü doğrulamaktadır.
22. Yukarıda belirtilenler doğrultusunda, bu hakkın Sözleşme’nin 10. maddesine resmi olarak dahil edilmemesi ve Sözleşme organlarına bu maddenin yorumunu genişletmek için her türlü fırsatın bırakılması gerektiği kanaatindeyim.”
3. Resmi belgelere erişim ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin Avrupa Konseyi materyalleri
52. 21 Şubat 2002 tarihinde Bakanlar Komitesi üye devletlere yönelik Resmi Belgelere Erişim konulu Rec(2002)2 sayılı Tavsiye Kararı kabul etmiştir. Tavsiye Kararın ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:
“Bakanlar Komitesi...
Özellikle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesi, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 6, 8 ve 10. maddeleri, Birleşmiş Milletler Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Çevresel Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi (25 Haziran 1998 tarihinde Danimarka’nın Aarhus kentinde kabul edilmiştir) ve 28 Ocak 1981 tarihli Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunması Sözleşmesi’ni (ETS No. 108); 29 Nisan 1982 tarihinde kabul edilen ifade özgürlüğü ve bilgi edinme özgürlüğüne ilişkin Deklarasyon; ve kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişime ilişkin R (81) 19 sayılı Tavsiye Kararı, kamu kurumları tarafından tutulan kişisel verilerin üçüncü taraflara aktarılmasına ilişkin R (91) 10 sayılı Tavsiye Kararı; istatistiksel amaçlarla toplanan ve işlenen kişisel verilerin korunmasına ilişkin R (97) 18 sayılı Tavsiye Kararı ve arşivlere erişim konusunda bir Avrupa politikasına ilişkin R (2000) 13 sayılı Tavsiye Kararı; göz önünde bulundurarak,
...
Üye devletlerin hükümetlerine, kanunlarında ve uygulamalarında bu tavsiye kararında belirtilen ilkelerin dikkat edilmesini tavsiye eder.(...)”
III. Resmi belgelere erişim konusunda genel ilke
Üye devletler, herkesin kamu makamları tarafından tutulan resmi belgelere talep üzerine erişim hakkını garanti altına almalıdır. Bu ilke, ulusal köken de dahil olmak üzere herhangi bir temelde ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmalıdır.
IV. Resmi belgelere erişimde olası kısıtlamalar
1. Üye devletler resmi belgelere erişim hakkını sınırlandırabilir. Sınırlamalar kanunda kesin olarak belirtilmeli, demokratik bir toplumda gerekli olmalı ve koruma amacıyla orantılı olmalıdır:
i. ulusal güvenlik, savunma ve uluslararası ilişkiler;
ii. kamu güvenliği;
iii. suçun önlenmesi, soruşturulması ve kovuşturulması;
iv. mahremiyet ve diğer meşru özel çıkarlar;
v. özel veya kamu sektörüne yönelik, ticari ve diğer ekonomik çıkarlar
vi. mahkeme süreçlerine ilişkin tarafların eşitliği;
vii. doğa;
viii. kamu makamları tarafından gerçekleştirilen teftiş, kontrol ve denetim;
ix. devletin ekonomik, parasal ve döviz politikaları;
x. bir konunun iç hazırlığı sırasında kamu makamları içinde veya arasında yapılan müzakerelerin gizliliği.
2. Resmi belgede yer alan bilgilerin ifşa edilmesinin 1. paragrafta belirtilen menfaatlerden herhangi birine zarar vermesi veya zarar verme ihtimalinin bulunması halinde, ifşa edilmesinde ağır basan bir kamu yararı bulunmadıkça, belgeye erişim reddedilebilir. ...”
53. Şu ana kadar yedi üye Devlet (Bosna Hersek, Finlandiya, Macaristan, Litvanya, Karadağ, Norveç ve İsveç) tarafından onaylanan ve Avrupa Konseyi’ne üye on Devletin Sözleşme ile bağlı olmayı kabul ettiklerini beyan ettikleri tarihten itibaren üç ayın dolmasını takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girecek olan Resmi Belgelere Erişime İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (18 Haziran 2009 tarihinde imzaya açılmıştır) aşağıdaki hususları içermektedir;
Madde 2 – Resmi belgelere erişim hakkı
“1. Taraflar, herhangi bir nedene dayalı ayrımcılık yapılmaksızın herkesin, talep üzerine, kamu makamları tarafından tutulan resmi belgelere erişim hakkını güvence altına alacaktır.
2. Taraflar, bu Sözleşmede yer alan resmi belgelere erişim hükümlerine işlerlik kazandırmak için iç hukukunda gerekli önlemleri alacaktır.
3. Bu düzenlemeler en geç bu Sözleşmenin söz konusu Taraf bakımından yürürlüğe girdiği tarihte alınacaktır.”
Madde 3 – Resmi belgelere erişimde olası kısıtlamalar
“1. Taraflar resmi belgelere erişim hakkını sınırlandırabilir. Sınırlamalar kanunla kesin olarak belirlenmeli, demokratik bir toplumda gerekli olmalı ve koruma amacıyla orantılı olmalıdır:
a. ulusal güvenlik, savunma ve uluslararası ilişkiler;
b. kamu güvenliği;
c. suçun önlenmesi, soruşturulması ve kovuşturulması;
d. disiplin soruşturmaları;
e. kamu makamları tarafından gerçekleştirilen teftiş, kontrol ve denetim;
f. mahremiyet ve diğer meşru özel çıkarlar;
g. ticari ve diğer ekonomik çıkarlar;
h. devletin ekonomik, parasal ve döviz politikaları;
i. mahkeme süreçlerine ilişkin tarafların eşitliği ve etkin yargı yönetimi;
j. çevre; veya
k. bir konunun incelenmesine ilişkin olarak kamu makamları içinde veya arasında yapılan müzakereler.
İlgili Devletler, imza sırasında veya onay, kabul veya katılım belgelerini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben yapacakları bir beyanla, hükümran Aile ve Hanedanı veya Devlet Başkanı ile yapılan yazışmalar de olası sınırlamalar arasında yer alacağını beyan edebilirler.
2. Resmi bir belgede yer alan bilgilere erişim, açıklanmasında ağır basan bir kamu yararı olmadığı sürece, açıklanmasının 1. paragrafta belirtilen çıkarlardan herhangi birine zarar vermesi veya zarar verme olasılığının bulunması halinde reddedilebilir.
3. Taraflar, 1. paragrafta belirtilen sınırlamaların artık geçerli olmayacağına yönelik zaman sınırları belirlemeyi değerlendireceklerdir.”
Madde 4 – Resmi belgelere erişim talepleri
“1. Resmi bir belge için başvuruda bulunan kişi, resmi belgeye erişim için gerekçe göstermek zorunda değildir.
...”
Madde 5 – Resmi belgelere erişim taleplerinin işlenmesi
“1. Kamu makamı, talep edilen resmi belgenin tespit edilmesi için başvuru sahibine mümkün olduğunca yardımcı olacaktır.
2. Resmi bir belgeye erişim talebi, belgeyi elinde bulunduran herhangi bir kamu makamı tarafından ele alınacaktır. Eğer kamu makamı talep edilen resmi belgeyi elinde bulundurmuyorsa veya bu talebi işleme koymaya yetkili değilse, mümkün olan her durumda, başvuruyu veya başvuru sahibini yetkili kamu makamına yönlendirecektir.
3. Resmi belgelere erişim talepleri eşit bir şekilde ele alınacaktır.
4. Resmi bir belgeye erişim talebi derhal ele alınır. Karar mümkün olan en kısa sürede veya önceden belirlenmiş makul bir süre içinde alınır, tebliğ edilir ve uygulanır.
5. Resmi bir belgeye erişim talebi:
i. kamu makamının yardımına rağmen, talep resmi belgenin tanımlanmasına izin vermeyecek kadar belirsiz kalırsa; veya
ii. talebin açıkça makul olmaması halinde,
reddedilebilir.
6. Resmi bir belgeye erişimi tamamen veya kısmen reddeden bir kamu makamı, ret gerekçelerini açıklamak zorundadır. Talep etmesi halinde başvuru sahibi, söz konusu kamu makamından ret kararına ilişkin yazılı bir gerekçe alma hakkına sahiptir.
54. Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunmasına ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (1 Ekim 1985 tarihinde yürürlüğe girmiştir) aşağıdaki ilgili bölümleri içermektedir:
Madde 2 – Tanımlar
“Bu sözleşmenin amaçları bakımından:
“kişisel veri” kimliği belirli veya belirlenebilir bir gerçek kişi (“ilgili kişi”) hakkındaki tüm bilgileri ifade eder.
...”
Madde 5 – Verilerin Niteliği
“Otomatik işlemeye konu olan kişisel veriler:
a. adil biçimde ve yasal yoldan elde edilir ve işlenir;
b. belli ve meşru amaçlar için kaydedilir ve bu amaçlara aykırı şekilde kullanılamaz;
c. kaydedilme amaçlarına göre uygun ve yerinde olur ve aşırı olamaz;
d. doğru bilgileri yansıtır ve gerektiğinde güncellenir;
e. kaydedilme amaçlarını gerçekleştirmek için gerekli olan süreyi aşmayacak şekilde ilgili kişilerin kimliklerini belirlemeye imkan veren bir biçimde saklanır.
Madde 9 – İstisnalar ve kısıtlamalar
“1. İşbu maddede belirtilen sınırlar dışında 5,6 ve 8. madde hükümlerine hiçbir istisna getirilemez.
2. Taraf devletin kanunlarında öngörülmüş olması ve demokratik bir toplumda aşağıdaki hususların sağlanması için gerekli bir önlem oluşturması halinde 5, 6 ve 8. Madelerine istisna getirilebilir:
...
b. ilgili kişinin veya başkasının hak ve özgürlüklerinin korunması.”
C. Avrupa Birliği
55. Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nda aşağıdaki hükümler yer almaktadır:
Madde 11
İfade ve bilgi edinme özgürlüğü
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu otoritesinin müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat sahibi olma ve haber ve fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir.
2. Medyanın özgürlüğüne ve çoğulculuğuna saygı gösterilecektir.
Madde 42
Belgelere erişim hakkı
“Her Birlik vatandaşı ve bir Üye Devlette ikamet eden veya kayıtlı adresi bulunan her gerçek veya tüzel kişi, hangi araçla olursa olsun, Birlik kurum; organ; ofis; ve ajanslarının belgelerine erişim hakkına sahiptir.”
56. Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon belgelerine kamunun erişimine ilişkin 30 Mayıs 2001 tarihli ve 1049/2001/EC sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü, ilgili olduğu ölçüde, aşağıdaki hükümleri içermektedir:
Madde 2
Hak sahipleri ve kapsam
“1. Any citizen of the Union, and any natural or legal person residing or having its registered office in a Member State, has a right of access to documents of the institutions, subject to the principles, conditions and limits defined in this Regulation.
2. The institutions may, subject to the same principles, conditions and limits, grant access to documents to any natural or legal person not residing or not having its registered office in a Member State.
3. This Regulation shall apply to all documents held by an institution, that is to say, documents drawn up or received by it and in its possession, in all areas of activity of the European Union.”
Madde 4
İstisnalar
“1. Kurumlar, ifşa edilmesinin aşağıdakilerin korunmasına zarar vereceği durumlarda belgeye erişimi reddeder:
...
(b) özellikle kişisel verilerin korunmasına ilişkin Topluluk mevzuatına uygun olarak, bireyin mahremiyeti ve bütünlüğü.”
57. Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin olarak bireylerin korunmasına ilişkin 24 Ekim 1995 tarihli ve 95/46/EC sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi aşağıdaki gibidir:
Madde 2
Tanımlar
“Bu Direktifin amaçları doğrultusunda:
(a) “kişisel veri” tanımlanmış veya tanımlanabilir bir gerçek kişiye (“veri sahibi”) ilişkin her türlü bilgi anlamına gelir; tanımlanabilir kişi, doğrudan veya dolaylı olarak, özellikle bir kimlik numarasına veya fiziksel, fizyolojik, zihinsel, ekonomik, kültürel veya sosyal kimliğine özgü bir veya daha fazla faktöre atıfta bulunularak tanımlanabilen kişidir;
(b) “kişisel verilerin işlenmesi” (“işleme”), otomatik yollarla olsun veya olmasın, kişisel veriler üzerinde gerçekleştirilen toplama, kaydetme, düzenleme, depolama, uyarlama veya değiştirme, geri alma, danışma, kullanma, iletim yoluyla ifşa etme, yayma veya başka bir şekilde kullanıma sunma, hizalama veya birleştirme, engelleme, silme veya imha etme gibi herhangi bir işlem veya işlemler dizisi anlamına gelecektir;
...”
Madde 9
Kişisel verilerin işlenmesi ve ifade özgürlüğü
“Üye Devletler, yalnızca gazetecilik amacıyla veya sanatsal ya da edebi ifade amacıyla gerçekleştirilen kişisel verilerin işlenmesine yönelik olarak bu Bölüm, Bölüm IV ve Bölüm VI’de yer alan hükümlerden ancak özel hayatın gizliliği hakkının ifade özgürlüğünü düzenleyen kurallarla dengelenmesi için gerekli olmaları halinde muafiyetler veya istisnalar sağlarlar.”
58. Avrupa Birliği Adalet Divanı (Büyük Daire), C-92/09 ve C-93/09 sayılı, Volker und Markus Schecke Gbr ve Hartmut Eifert v. Land Hessen Birleştirilmiş Davaların 9 Kasım 2010 tarihli kararında aşağıdaki şekilde hüküm vermiştir:
“48. Bununla birlikte, kişisel verilerin korunması hakkı mutlak bir hak olmayıp, toplumdaki işleviyle bağlantılı olarak değerlendirilmelidir...
85. ... Kurumların, bir gerçek kişiyle ilgili bilgileri açıklamadan önce, Avrupa Birliği’nin eylemlerinin şeffaflığını garanti altına alma menfaati ile Şart’ın 7. ve 8. maddelerinde tanınan hakların ihlalini dengelemekle yükümlü olduğunu gözetmek gerekir. Önemli ekonomik menfaatler söz konusu olsa dahi, şeffaflık amacına kişisel verilerin korunması hakkı karşısında otomatik bir öncelik tanınamaz.”
59. Avrupa Birliği Adalet Divanı (Büyük Daire) C-28/08 P sayılı, Commission v. the Bavarian Lager Co. Ltd davasının 29 Haziran 2010 tarihli kararında, şirketin toplantı tutanaklarına tam erişim talebine ilişkin olarak aşağıdaki kararı vermiştir
“76. Bu Mahkeme, 11 Ekim 1996 tarihli toplantı tutanaklarının beş katılımcının isimlerinin çıkarıldığı genişletilmiş halini yayınlayarak Komisyon’un 1049/2001 sayılı Tüzük hükümlerini ihlal etmediğini ve açıklık yükümlülüğünü yeterince yerine getirdiğini tespit etmiştir.
77. Komisyon, açık rızalarını vermemiş olan beş kişi ile ilgili olarak, Bavarian Lager’in bu kişisel verilerin aktarılması gerekliliğini ortaya koymasını talep ederek, 45/2001 sayılı Tüzüğün 8(b) maddesi hükümlerine uymuştur.
78. Bavarian Lager, söz konusu kişisel verilerin aktarılmasının gerekliliğini göstermek için herhangi bir açık ve meşru gerekçe veya ikna edici bir argüman sunmadığından, Komisyon ilgili tarafların çeşitli menfaatlerini değerlendirememiştir. Komisyon, 45/2001 sayılı Tüzüğün 8(b) maddesinin gerektirdiği şekilde, veri sahiplerinin meşru menfaatlerinin zarar görebileceğini varsaymak için herhangi bir neden olup olmadığını da doğrulayamamıştır.
79. Yukarıda açıklandığı üzere Komisyon’un 11 Ekim 1996 tarihli toplantının tam tutanaklarına erişim başvurusunu reddetmekte haklı olduğu sonucu çıkmaktadır.”
D. Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi
60. Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 13. maddesi (Düşünce ve İfade Özgürlüğü), diğer hususların yanı sıra, şunları düzenler:
“1. Herkes düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, her türlü bilgi ve düşünceyi, sınır tanımaksızın, sözlü, yazılı, basılı, sanat yoluyla ya da kendi seçtiği başka bir araçla arama, alma ve verme özgürlüğünü de içerir.”
61. Claude Reyes ve diğerleri/Şili davasında (19 Eylül 2006 tarihli karar), Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi aşağıdaki sonuca varmıştır:
“... Sözleşme’nin 13. maddesi, ‘bilgi edinme ve ‘bilgi alma’ hakkını açıkça düzenleyerek, Sözleşme’de belirlenen kısıtlamaların izin verdiği istisnalar dışında, tüm bireylerin Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim talep etme hakkını korumaktadır. Sonuç olarak, bu madde bireyin bu tür bilgileri alma hakkını ve Devletin bu bilgileri sağlama pozitif yükümlülüğünü sağlamaktadır; böylece birey bu tür bilgilere erişebilir veya Sözleşme’nin izin verdiği herhangi bir nedenle Devletin belirli bir durumda bilgilere erişimi kısıtlamasına izin verildiğinde bir gerekçe içeren bir cevap alabilir. Bilgi, meşru bir kısıtlamanın uygulandığı durumlar haricinde, elde edilmesi için doğrudan menfaat veya kişisel katılımın kanıtlanmasına gerek olmaksızın sağlanmalıdır. Bunun karşılığında bilginin bir bireye verilmesi, toplumda yayılmasına izin verebilir ve böylece toplum bu bilgiyi tanıyabilir, ona erişebilir ve onu değerlendirebilir. Bu şekilde, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı, Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının korunmasını da içerir; bu da düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının Devlet tarafından eş zamanlı olarak güvence altına alınması gereken bireysel ve toplumsal olmak üzere iki boyutunu açıkça içerir.”
E. Afrika insan hakları koruma sistemi
62. Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 9. maddesi aşağıdaki gibidir:
“1. Her birey bilgi alma hakkına sahiptir.
2. Her birey, hukuk çerçevesinde görüşlerini ifade etme ve yayma hakkına sahiptir.”
63. Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu tarafından kabul edilen ve 23 Ekim 2002 tarihinde yayınlanan Afrika’da İfade Özgürlüğüne İlişkin İlkeler Bildirgesi’nin ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:
I.
İfade Özgürlüğünün Güvence Altına Alınması
“1. Bilgi ve fikirleri arama, alma ve verme hakkı da dahil olmak üzere ifade ve bilgi edinme özgürlüğü... temel ve devredilemez bir insan hakkı ve demokrasinin vazgeçilmez bir unsurudur.
2. Herkes, ayrımcılığa uğramaksızın ifade özgürlüğü ve bilgiye erişim hakkını kullanmak için eşit fırsatlara sahip olacaktır.”
IV.
Bilgi edinme hakkı
“1. Kamu kurumları bilgileri kendileri için değil, kamu yararının koruyucuları olarak tutarlar ve herkesin bu bilgilere, yalnızca kanunla açıkça belirlenmiş kurallara tabi olarak erişme hakkı vardır.
2. Bilgi edinme hakkı aşağıdaki ilkelere uygun olarak kanunla güvence altına alınacaktır:
● herkes kamu kurumları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkına sahiptir;
● herkes, herhangi bir hakkın kullanılması veya korunması için gerekli olan ve özel kuruluşlar tarafından tutulan bilgilere erişim hakkına sahiptir;
● bilgilerin açıklanmasının reddedilmesi bağımsız bir organa ve/veya mahkemelere itiraz edilebilir;
● kamu kurumları, talep olmasa dahi, kamu yararını ilgilendiren önemli bilgileri aktif bir şekilde yayınlamakla yükümlüdür;
● yaptırımların uygulanmasının meşru bir amaca hizmet ettiği ve demokratik bir toplumda gerekli olduğu durumlar haricinde, kimse herhangi bir yanlış ile ilgili; veya sağlık, güvenlik veya çevreye yönelik ciddi bir tehdidi ifşa edecek bilgileri iyi niyetle açıkladığı için herhangi bir yaptırıma tabi tutulamaz; ve
● gizlilik kanunları, bilgi edinme özgürlüğü ilkelerine uyum sağlamak üzere gerektiği şekilde değiştirilecektir.
3. Herkes, ister kamu ister özel kuruluşlar tarafından tutulan kişisel bilgilerine erişme ve bunları güncelleme ya da başka bir şekilde düzeltme hakkına sahiptir.”
F. Karşılaştırmalı Hukuk
64. Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin mevzuatı hakkında Mahkeme’ye sunulan bilgilerden, Lüksemburg hariç incelenen otuz bir üye devletin tamamının, kamu kurumları tarafından tutulan bilgi ve/veya resmi belgelere erişim hakkını tanıdığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, üye devletlerin çoğunda bilgi ve/veya belgelere erişim hakkının yürütme erki ile sınırlı olmadığı, yasama ve yargı erkleri tarafından tutulan bilgi ve/veya belgelere ve hatta kamu işlevlerini yerine getiren veya önemli ölçüde kamu finansmanı alan devlete ait şirketler ve özel kuruluşlara kadar uzandığı görülmektedir. Tüm bu bilgi edinme kanunları, açıklanması engellenebilecek bilgi kategorilerini belirlemektedir. Bazı ülkeler, kamu makamlarının ve denetim organlarının bilginin açıklanmamasındaki menfaat ile açıklanmasındaki kamu menfaati arasında bir denge kurulmasını gerektiren kamu yararı testi düzenlemiştir.
HUKUK
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
65. Başvuran STK, yetkililerin bazı emniyet müdürlüklerinden talep ettiği bilgilere erişimini engellemesinin, Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtilen haklarının ihlali anlamına geldiğinden şikayetçi olmuştur:
1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.
66. Hükümet bu argümana itiraz etmiştir.
A. Hükümet’in Sözleşme hükümlerinin kişi bakımından (ratione materiae) yetkisine ilişkin ilk itirazı
1. Tarafların Büyük Daire’ye sundukları beyanlar
67. Hükümet, Sözleşme’nin 10. maddesinin başvuran STK’nın şikâyetine uygulanabilirliğine itiraz etmiş ve Mahkeme’yi başvurunun Sözleşme hükümleriyle kişi bakımından (ratione materiae) yetkisiz olduğu gerekçesiyle kabul edilemez ilan etmeye davet etmiştir. Hükümete göre, Sözleşme’nin 10. Maddesi sadece bilgi alma ve verme özgürlüğünü kapsamaktadır; ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesi ve Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’nin 19. maddesinin aksine, bilgi “arama” özgürlüğüne yapılan herhangi bir atıf, hazırlık çalışmaları sürecinde 10. maddeden kasıtlı olarak çıkarılmıştır.
68. Başvuran STK, Mahkeme’nin içtihadı doğrultusunda 10. maddenin mevcut davanın koşullarında uygulanabilir olduğunu iddia etmiştir. Başvuran STK’ya göre bilgiye erişim, bilgi alma ve verme hakkı ile düşünce özgürlüğüne dahil edilmediği sürece Devletler kamuyu ilgilendiren konulara ilişkin önemli verilere erişimi reddederek bu hakları kolayca içeriksiz hale getirebilir. Bilgiye erişim, tıpkı mahkemeye erişim olmadan adil yargılanma hakkının anlamsız olacağı gibi ifade özgürlüğü hakkının etkili bir şekilde kullanılması için olmazsa olmaz bir koşuludur (bkz. Golder / Birleşik Krallık, 21 Şubat 1975, § 35, Series A no. 18). Başvuran STK, bilgiye erişimin ifade özgürlüğü hakkının doğasında olduğunu, verilere erişimi reddetmenin bu özgürlüğün gerçekleşmesini engellediğini savunmuştur.
69. Davaya müdahil olan Birleşik Krallık Hükümeti, Sözleşme’nin 10. maddesinin mevcut davanın koşullarında uygulanabilir olmadığını ileri sürmüştür. Mahkeme’den hazırlık çalışmalarını (travaux préparatoires) ve Leander/İsveç (26 Mart 1987, Series A no. 116) kararından sonraki içtihadını dikkate almasını talep etmiştir.
70. Media Legal Defence Initiative, Campaign for Freedom of Information, ARTICLE 19, Access to Information Programme ve Hungarian Civil Liberties Union, ifade özgürlüğü hakkının bilgiye erişim hakkını da içerdiğini ve 10. maddenin mevcut davada uygulanabilir olduğu şeklinde görüş bildirmiştir.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
71. Mevcut davada ele alınması gereken temel soru, Sözleşme’nin 10. maddesinin başvuran STK’ya kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkını garanti ettiği şeklinde yorumlanıp yorumlanamayacağıdır. Bu nedenle Mahkeme’den başvuranın bilgi talebinin reddedilmesinin, davanın koşullarında, 10. madde tarafından güvence altına alınan bilgi alma ve verme hakkına bir müdahale oluşturup oluşturmadığına karar vermesi istenmektedir.
Dolayısıyla, başvuran STK’nın şikâyetinin 10. madde kapsamına girip girmediği sorusu, şikâyetin esasıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Buna göre Mahkeme, Hükümet’in itirazının başvurunun esasıyla birleştirilmesi gerektiğine karar vermiştir.
72. Mahkeme ayrıca, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3(a). fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit etmiştir. Bu nedenle başvuru kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esaslar
1. Tarafların Büyük Daire’ye sundukları beyanlar
(a) Hükümet
73. Hükümet, Társaság a Szabadságjogokért / Macaristan (no. 37374/05, § 14, Nisan 2009, bundan böyle “Társaság” olarak anılacaktır) davasındaki tespitlerin mevcut başvuruda belirleyici olamayacağından Sözleşme’nin 10. maddesinin uygulanabilir olmadığını savunmaktadır. Söz konusu davada Hükümet’ten bir itiraz gelmediği için Mahkeme’nin 10. maddenin uygulanabilirliğini incelemesi gerekmemiştir. Hükümet, Társaság davasında 10. maddenin uygulanabilirliğine ilişkin olarak verdikleri ödünün yalnızca iç hukuk kurallarının değerlendirilmesine dayandığını ve Sözleşme kapsamanın amaçlanmayan alanlara genişletilmesi için bir temel teşkil edemeyeceğini eklemiştir.
74. (Hükümet) ayrıca, Bakanlar Komitesi’nin resmi belgelere erişim hakkına ilişkin ayrı ve özel bir sözleşme kabul ettiğini, dolayısıyla 10. maddeyi hazırlayanların İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesi’ne kamu makamlarından bilgi edinme hakkını dahil etmeyi amaçlamadıklarını belirtmektedir.
75. Yüksek Sözleşmeci Tarafların kendi iç mevzuatlarında bilgi edinme hakkını tesis etmiş olmaları, aynı hakkın 10. maddenin güvenceleri kapsamında yorumlanmasını haklı kılmamaktadır; zira Devletler iç hukuk sistemlerinde insan haklarına Sözleşme’nin sağladığından daha yüksek bir koruma düzeyi belirlemekte serbesttirler.
76. Bilgiye erişim hakkı, şeffaflığı ve iyi yönetişimi geliştirmeyi amaçlayan özerk bir haktır ve ifade özgürlüğüne tali değildir. Hükümete göre, ne “yaşayan belge” yaklaşımı ne de iç hukuk sistemlerinde bilgi edinme kanunlarının kabul edilmesine yönelik bir Avrupa konsensüsünün varlığı, böyle bir hakkın Sözleşme’nin 10. maddesinin kapsamına alınmasını haklı çıkarmamaktadır.
77. Hükümete göre, talep edilen kişisel verilerin açıklanmaması nedeniyle hiçbir kamusal tartışma engellenmemiştir, çünkü istenen bilgiler başvuran STK’nın kamu yararını ilgilendiren bir konuda görüş bildirmesi veya zorunlu müdafi atama sisteminin etkinliğinin saptanması için gerekli değildir.
78. Mahkeme’nin mevcut davanın koşullarında 10. maddenin uygulanabilir olduğuna karar vermesi halinde Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin her halükarda Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası uyarınca haklı olduğunu savunmuştur.
79. Hükümet, zorunlu müdafilerin isimlerinin kişisel veri teşkil ettiğini ve bu tür verilerin ancak kanunen izin verildiği takdirde paylaşılabileceğini belirtmiştir. (Hükümet) Yüksek Mahkeme’nin, müdafilerin kendilerini atayan kolluk kuvvetleri adına ya da kendi adlarına kamu yetkilerini kullanmadıkları ve Veri Kanununun 19 (4). maddesi uyarınca “ Kamu görevi ifa eden diğer kişiler” olarak nitelendirilemeyecekleri yönündeki tespitinin altını çizmektedir. Ayrıca, mevcut davada Yüksek Mahkeme tarafından yapılan yorumun, Parlamento Veri Koruma Komiseri’nin tavsiyesi doğrultusunda öngörülebilir olduğuna ve bu yorumun sonraki tüm benzer davalarda tutarlı bir şekilde uygulandığına işaret etmiştir.
80. Bu nedenle, Hükümete göre, zorunlu müdafilerin atanmasıyla ilgili bilgilerin açıklanmasına izin vermek için kanuni bir dayanak bulunmamaktadır; başka bir deyişle, talep edilen bilgilerin kamuya açıklanmasının reddedilmesi kanunla öngörülmüştür.
81. Hükümet, talep edilen bilgilere erişimin kısıtlanmasının, başkalarının haklarının korunması gibi meşru bir amaca hizmet ettiği görüşündedir. Kişisel verilerin korunması, ilgili kişinin itibarının tehlikede olup olmadığına bakılmaksızın, başlı başına meşru bir amaç teşkil etmektedir. Başvuran STK tarafından yürütülen araştırma, zorunlu müdafilerin mesleki faaliyetlerini eleştirdiğinden söz konusu tedbir, 10. madde anlamında başkalarının itibarının korunması için gerekli olarak da değerlendirilmelidir.
82. Orantılılık konusunda Hükümet, Mahkeme’nin ifade özgürlüğünün kullanılmasını sağlamak için Devletin pozitif bir yükümlülüğü olduğunu tespit etmesi durumunda bile, Devletlerin talep edilen bilgilere erişim izni verirken geniş bir takdir yetkisine sahip olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yetki yalnızca, kamu gücünün kullanılmasına ilişkin ifadeler nedeniyle hukuki veya cezai sorumluluktan kurtulmak için ve başvuranın gerekli bilgileri elde etmesi için alternatif bir yol bulunmadığında, başvuranın ifadelerini gerçeklerle desteklemekteki üstün menfaati ile sınırlandırılmıştır.
83. Ayrıca, açıklanması acil bir sosyal ihtiyaca cevap vermediği durumlarda Devletin kişisel verilerden oluşan bilgileri verme yükümlülüğü bulunmamaktadır. 10. madde kapsamındaki pozitif yükümlülükler: yetkililerin, Sözleşme’deki diğer haklara saygı gösterme; bu hakların yararlanılmasını sağlama; özel ve kamusal menfaatler arasındaki dengenin yanı sıra, çatışan özel menfaatler arasında da (mevcut davada başvuran STK’nın 10. madde kapsamındaki bilgi alma hakkı ve müdafilerin 8. madde kapsamındaki özel hayata saygı hakkı) adil denge kurma yükümlülükleri dikkate alınarak yorumlanmalıdır. Ayrıca, zorunlu müdafilerin 8. madde kapsamındaki haklarına getirilen her türlü kısıtlama dar yorumlanmalıdır. Buna karşılık, “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” ifadesine yönelik başvuran STK’nın ileri sürdüğü yorum, kişisel verilerin korunması hakkına son derece muğlak bir istisna getirecek olup bu Sözleşme’nin 8. maddesi uyarınca haklı gösterilemez.
84. Ayrıca başvuran STK kişisel verilerin açıklanmasında ısrar etmeden de gerekli bilgileri elde etmek için alternatif yollara sahiptir. (STK) anonimleştirilmiş istatistiki veriler talep edebilir veya müdafi atamasına ilişkin polis uygulamalarını değerlendirmek için Emniyet Genel Müdürlüğü ile irtibata geçmek gibi başka yollara başvurabilirdi.
85. Hükümet, basın ve sivil toplum kuruluşlarına aynı düzeyde koruma sağlanamayacağını, çünkü ilkinin mesleki kurallara bağlı olduğunu, ikincisinin ise ifadelerinin doğruluğundan sorumlu tutulamayacağını savunmuştur. (Hükümet), her halükarda başvuran STK’nın ceza davalarında adli yardım sağlayan bir avukat ağına sahip bir dernek olduğunu ve bu nedenle zorunlu müdafilere potansiyel bir rakip olduğu göz önüne alındığında, kamu bekçisi rolüyle mi hareket ettiği yoksa başka art niyetleri olup olmadığı konusunda şüpheleri olduğunu belirtmiştir.
(b) Başvuran STK
86. Başvuran STK, Büyük Daire’den 10. maddenin davaya uygulanabilirliğini teyit etmesini talep etmiştir. (Başvuran STK), Sözleşme’de “alma” ve “verme” ifadelerinin kullanılmasına rağmen, Mahkeme’nin ilk olarak Dammann/İsviçre davasında (no. 77551/01, § 52, 25 Nisan 2006) kabul ettiği üzere, 10. maddenin bilgi edinme hakkını da kapsadığını iddia etmiştir. (Başvuran STK), Sdruženi Jihočeské Matky/Çek Cumhuriyeti ((dec.), no. 19101/03, 10 Temmuz 2006), Társaság (yukarıda anılan), Youth Initiative for Human Rights/Sırbistan (no. 48135/06, 25 Haziran 2013) ve Österreichische Vereinigung zur Erhaltung, Stärkung und Schaffung/Avusturya (no. 39534/07, 28 Kasım 2013, bundan sonra “Österreichische Vereinigung” olarak anılacaktır) kararlarını işaret ederek, Mahkeme’nin Leander (yukarıda anılan) ve Gaskin/Birleşik Krallık (7 Temmuz 1989, § 57, Series A no. 160) davalarındaki görüşünden ayrıldığını ve kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının 10. madde kapsamına girdiği yönündeki tutumunu açıkça ortaya koyduğunu ifade etmiştir.
87. Başvuran kurum ayrıca bu yaklaşımın, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19. maddesi ve İnsan Hakları Komitesi’nin 34 sayılı Genel Yorumu gibi uluslararası belgeler ve kararlar tarafından desteklendiğini ve bilgi edinme hakkının ifade özgürlüğünün temel bir parçası olduğuna dair yaygın bir kabul olduğunu ileri sürmüştür.
88. Guerra ve diğerleri/İtalya ve Roche/Birleşik Krallık davalarında Mahkeme, bilgi edinme özgürlüğünün Sözleşme’ye taraf olan Sözleşmeci Taraf’a bilgi toplama ve yayma gibi pozitif yükümlülükler yüklediği şeklinde yorumlanamayacağına karar vermiştir (bkz. Guerra ve diğerleri/İtalya, 19 Şubat 1998, § 53, Reports of Judgments and Decisions 1998-I; ve Roche/Birleşik Krallık [GC], no. 32555/96, § 172, ECHR 2005-X).
89. Ancak, mevcut davada talep edilen veriler yetkililer tarafından kolaylıkla elde edilebilir durumdadır. On yedi emniyet müdürlüğü talep edilen verileri gecikmeksizin ve görünüşe göre orantısız bir çaba sarf etmek zorunda kalmadan sağlamış olması bunu göstermektedir.
90. Başvuran STK, Sözleşme’nin “yaşayan bir belge” olarak, sosyolojik, teknolojik ve bilimsel değişikliklerin yanı sıra insan hakları alanında gelişen standartlar da dikkate alınarak günümüz koşulları ışığında yorumlanması gerektiğini ileri sürmüştür.
91. Başvuran STK’nın görüşüne göre ilgili bilgilere erişimin engellenmesi, davalı Devlet’in 10. madde tarafından korunan haklara haklı bir gerekçe olmaksızın müdahale etmeme negatif yükümlülüğüne aykırı bir davranış olarak kabul edilmelidir. Talep edilen bilgilere erişimin reddedilmesiyle ulusal makamlar başvuran STK’nın temel bir özgürlüğü kullanmasını engellemiştir ve bu da 10. madde kapsamında korunan hakka haksız bir müdahale anlamına gelmektedir.
92. Başvuran STK’nın 10. madde kapsamındaki haklarına yapılan müdahale, başta Veri Kanununu olmak üzere ilgili iç hukuk hükümlerine uyarlı olmamıştır. Başvuran STK, Veri Kanununun 19(4). maddesi uyarınca kamu yararına ifşaya tabi verilere erişim talebinde bulunmuştur. Veri Kanununu hükümleri uyarınca, “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” ile ilgili kişisel veriler, kamu yararına olan bilgilerle aynı koşullar altında kamu yararına ifşaya tabi bilgileri oluşturmaktadır. Bir başvurucu, kamu görevi ifa eden kişilerin kişisel verilerini talep ettiğinde ve bu veriler kamu görevlerinin yerine getirilmesiyle ilgili olduğunda, talebin reddedilmesi için kişisel verilerin korunması hakkına dayanılması mümkün olmamalıdır.
93. Başvuran STK, yerel yargılamadaki temel hususun zorunlu müdafilerin “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” olarak kabul edilip edilmeyeceği sorusu olduğuna işaret etmiştir. İç hukuk kuralları kamu görevlerinin bir tanımını yapmamıştır. Hükümet’in yalnızca bağımsız yetki ve görevlerle donatılmış kişilerin kamu görevi ifa eden kişiler olarak kabul edilmesi gerektiği yönündeki yorumu tutarlı değildir. Başvuran STK, müdafilerin ceza yargılamalarında bir kamu görevi ifa ettiklerini ve faaliyetlerinin özel nitelikte olmadığını savunmuştur. Ayrıca, zorunlu müdafilerin ücret ve masrafları kamu ödeneğinden ödenmekte olup ve faaliyetleri Devlet tarafından denetlenmektedir. Başvuran STK ayrıca, Mahkeme’nin bazı durumlarda zorunlu müdafilik sistemindeki bazı eksikliklerden dolayı Devletin sorumlu tutulabileceğini tespit ettiği Artico/İtalya (13 Mayıs 1980, Series A no. 37), Kamasinski/Avusturya (19 Aralık 1989, Series A no. 168) ve Czekalla/Portekiz (no. 38830/97, ECHR 2002-VIII) davalarındaki kararlarına da atıfta bulunmuştur. Son olarak, zorunlu müdafilerin isimleri mahkeme kararları yayınlandığında anonim hale getirilmemektedir ve bazı emniyet müdürlükleri ile mahkemeler başvuran STK’nın talep edilen bilgilere erişim hakkı olduğuna karar vermiştir.
94. Sonuç olarak, yerel makamların müdafilerin kamu görevi ifa etmediklerini ve atanmalarının ve faaliyetlerinin kişisel veri teşkil ettiğini yönündeki değerlendirmesi yanlıştır. Bu değerlendirme, başvuru konusu müdahalenin iç hukuktaki dayanağını ortadan kaldırmıştır.
95. Müdahalenin orantılılığı ile ilgili olarak, başvuran STK talep edilen bilgilerin kamu yararını ilgilendiren bir konuyla ilgili olduğunu ileri sürmüştür. Söz konusu araştırma, zorunlu müdafi sisteminin işleyişi ve özellikle de atamaların belirli müdafileri kayıran ve sanıkların yetersiz hukuki temsiline yol açan dağılımı hakkında kamuoyundaki tartışmalar için arka plan bilgileri sağlamayı amaçlamaktadır. (Başvuran STK’nın) erişim talep ettiği bilgilerin ilgili olduğu bu araştırma, Sözleşme’nin 6. maddesinde yer alan etkili savunma hakkının etkin bir şekilde kullanılması konusunda gerçeklere dayalı bir kamuoyu tartışmasını amaçlamaktadır. Özellikle, adli yardım hakkı adaletin temel esaslarından biri olarak kabul edilmiş ve diğer emniyet müdürlüklerinden elde edilen veriler, gerçekten de daha fazla araştırmayı gerektiren yapısal eksiklikler olduğunu kanıtlamıştır. Ancak bu araştırma, yerel makamların söz konusu bilgilere erişimi reddetmesi nedeniyle engellenmiştir. Dolayısıyla, edinilmeye çalışılan bilginin kamu yararını ilgilendirdiği göz önüne alındığında, kamunun bekçi köpeği olarak (Başvuran STK’nın) faaliyetleri, basına tanınan yüksek düzeyde korumaya benzer bir koruma gerektirmektedir.
96. Başvuran STK’ya göre talep edilen verilere başka türlü erişilmesi mümkün değildir ve bu durum da söz konusu iki emniyet müdürlüğüne kendi yetki alanları dahilindeki müdafi atanması konusunda etkin bir bilgi tekeli sağlamıştır. Dolayısıyla, talep edilen bilgilere erişimin engellenmesi sansür anlamına gelmektedir.
97. Başvuran STK ayrıca bilgiye erişim hakkına getirilen kısıtlamanın, müdafilerin özel hayatlarına saygı hakkının korunması için gerekli olmadığını ifade etmektedir. Talep edilen bilgi, müdafilerin özel alanlarını değil, yalnızca kamusal görevlerini ilgilendirmektedir. Söz konusu bilgi, müdafi olarak görevlerini fiilen yerine getirmelerine ilişkin değil, sadece atanmalarıyla ilgilidir. Dolayısıyla başvuran STK’nın görüşüne göre v yerel makamlar, 10. madde kapsamındaki hakkı ile müdafilerin 8. madde kapsamındaki hakları arasında adil bir denge kuramamıştır.
98. Başvuran STK, Mahkeme’yi bilgi alma hakkına yapılan müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesi 2. paragrafı anlamında demokratik bir toplumda gerekli olmadığına karar vermeye davet etmiştir.
(c) Müdahil üçüncü taraflar
(i) Birleşik Krallık Hükümeti
99. Birleşik Krallık Hükümeti, 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, Sözleşmeci Devletler tarafından kullanılan dilin olağan anlamının Sözleşme’nin yorumlanmasında temel yöntem olması gerektiğini savunmuştur. (Birleşik Krallık Hükümeti’ne) göre 10. maddenin açık amacı, Devlet organlarına haberleşme hakkına müdahale etmekten kaçınmaları için negatif yükümlülükler yüklemektir. 10. maddenin 1. fıkrasının lafzından Sözleşmeci Devletlerin bilgiye erişim sağlamaya yönelik pozitif bir yükümlülüğü garanti etmediği anlaşılmaktadır. Bu durum, 10. maddenin nihai metninden “bilgi edinme” hakkının kasıtlı olarak çıkarılmış olması nedeniyle hazırlık çalışmaları (travaux préparatoires) tarafından da teyit edilmiştir.
100. Bilgi edinme özgürlüğü hakkını 10. maddeye dahil etmek, normal bir konsensüsün yokluğunda bir “Avrupa bilgi edinme özgürlüğü kanunu” oluşturmak anlamına gelecektir. Müdahil Hükümetin görüşüne göre Resmi Belgelere Erişime İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin sadece yedi üye Devlet tarafından onaylanmış olmasından da anlaşılacağı üzere devlet tarafından tutulan bilgilere erişimin gerekip gerekmediği konusunda Avrupa’da bir konsensüs yoktur.
101. (Müdahil Hükümet) ayrıca, Mahkeme’nin 10. maddenin “bireye, kişisel konumuna ilişkin bilgileri içeren bir kayda erişim hakkı tanımadığı gibi, Hükümet’e de bu tür bilgileri bireye verme yükümlülüğü getirmediğine” karar verdiği Leander kararına atıfta bulunmuştur (bkz. yukarıda anılan Leander § 74). Bu karardaki görüş daha sonra Mahkeme’nin bilginin kendi başına özel ve bireysel olmadığı yönünde karar verdiği Guerra ve diğerleri davası (bkz. yukarıda anılan Guerra ve diğerleri §§ 53-54) ve Büyük Daire tarafından Roche davasında (yukarıda anılan, §§ 172-73) teyit edilmiştir. Son olarak, Gillberg davasında Mahkeme, [bilgi alma ve verme hakkının] temel olarak Hükümetin bir kişinin başkalarının kendisine vermek istediği veya vermek isteyebileceği bilgileri almasını kısıtlamasını yasakladığını teyit etmiştir (bkz. Gillberg/İsveç [BD], no. 41723/06, § 83, 3 Nisan 2012).
102. Müdahil Hükümet ayrıca, yakın tarihli Kenedi/Macaristan (no. 31475/05, 26 Mayıs 2009), Gillberg (yukarıda anılan), Roşiianu/Romanya (no. 27329/06, 24 Haziran 2014), Shapovalov/Ukrayna (no. 45835/05, 31 Temmuz 2012), Youth Initiative for Human Rights (yukarıda anılan) ve Guseva/Bulgaristan (no. 6987/07, 17 Şubat 2015) davalarında Mahkeme’nin başvuranların yerel mahkeme kararları sayesinde 10. madde kapsamında bilgiye erişim hakkına sahip olabileceğini karar verdiğini belirtmiştir. (Müdahil Hükümet’e) göre, yerel mahkeme kararlarının uygulanmaması daha doğal olarak 6. madde bağlamında değerlendirilmelidir. Müdahil Hükümete göre, Társaság, Sdruženi Jihočeské Matky ve Österreichische Vereinigung davaları (hepsi yukarıda anılmıştır) iç hukuktaki bilgi edinme hakkı temelinde izah edilemez. (Müdahil Hükümet’e) göre bu kararlar, Mahkeme’nin önceki içtihadını göz ardı etmesi için mantıklı bir temel sunmamaktadır. Bu nedenle Büyük Daire, 10. maddenin uygulanabilir olmadığına ve başvuranın ifade özgürlüğü hakkının ihlal edilmediğine karar vermelidir.
103. Duruşma sırasında Müdahil Hükümet, Mahkeme’nin içtihadını güncellemeyi gerekli gördüğü davalarda bunun çağdaş toplumsal yaklaşımları yansıtmasını sağlamak için yaptığını belirtmiştir. Bilgi edinme özgürlüğüne yönelik böyle bir ihtiyaç yoktur. Eğer Mahkeme, Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkı tanıyacak olursa, bu Sözleşme’nin meşru yorumunu oldukça aşacak ve hukuk yaratmak anlamına gelecektir.
(ii) Media Legal Defence Initiative, the Campaign for Freedom of Information, ARTICLE 19, the Access to Information Programme ve the Hungarian Civil Liberties Union
104. Müdahil taraflar ifade özgürlüğü hakkının kamu kurumları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkını da içerdiği iddiası için, 10. maddenin lafzı; ifade özgürlüğünün temelindeki ilke; Mahkeme’nin gelişen içtihadı; ve karşılaştırmalı materyal olmak üzere dört argümana dayanmaktadır.
105. Müdahil taraflara göre bilgi verme hakkı ve bilgi alma hakkı iki ayrı hak olması sebebiyle 10. maddenin lafzının bilgiye erişim hakkının 10. madde kapsamında olduğunu açıkça desteklemektedir. Devletten bilgi istemek, bilgi alma isteğinin bir türüdür.
106. İfade özgürlüğünün bilgiye erişim hakkını sağladığı görüşü, (ifade özgürlüğü) hakkının korunmasının altında yatan genel ilkelerle de uyumludur. İfade özgürlüğü “gerçeğin” ortaya çıkarılması için ayrılmaz bir parçasıdır. Birey, Devletin elinde bulunan potansiyel olarak ilgili bilgilere erişemediği takdirde hakikate ilişkin bir görüşe ulaşamaz. Ayrıca, ifade özgürlüğü bir demokraside bilinçli katılımın sağlanması için önem arz eder ve bu katılım Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim ile sağlanır. Ayrıca, ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar kamu güvenini zedelemektedir. Son olarak, ifade özgürlüğü Mahkeme tarafından kendini gerçekleştirmenin bir yönü olarak ortaya konmuştur. Bilgiye erişim olmadan vatandaşların kendilerinin bilgi ile fikir alma ve verme olasılığı da düşmektedir.
107. Mahkeme içtihadı bakımından ise, müdahil taraflar bilgiye erişim hakkının ilk başlarda Mahkemece tanınmadığını kabul etmişlerdir. Bununla birlikte, (müdahil taraflar) Sözleşme’nin “yaşayan bir belge” olarak ele alınması gerektiğini ve geçmişte Mahkeme’nin ortak bir Avrupa yaklaşımına dair kanıt eksikliğine, devam eden uluslararası bir eğilime dair açık ve tartışmasız kanıtlardan daha az önem verdiğini savunmuştur (bkz. Rantsev/Kıbrıs ve Rusya, no. 25965/04, § 277, ECHR 2010 (extracts)). Büyük Daire, Sözleşme’yi yalnızca yazarlarının mevcut Sözleşmeci Tarafların yalnızca küçük bir kısmının Avrupa Konseyi’ne üye olduğu bir dönemde ifade ettikleri niyetlerine uygun olarak yorumlamamalıdır. Bu nedenle, (müdahil taraflar) Büyük Daire’nin önceki kararlarını takip etmek zorunda olmadığı ve Sözleşme’yi günümüz koşulları ışığında yaşayan bir belge olarak yorumlaması gerektiği görüşündedir.
108. Müdahil taraflar ayrıca Leander, Gaskin, Guerra ve diğerleri ve Roche davalarında (hepsi yukarıda anılmıştır), Mahkeme’nin böyle bir hakkı ilan etmek için metinsel bir dayanak içermeyen 8. maddeyi yorumlayarak bilgiye erişim hakkını türettiğini belirtmektedir.
109. Mahkeme’nin güncel içtihadından da bilgiye erişim hakkının 10. madde kapsamına girdiğinin açıkça kabul edildiği ortaya çıkmaktadır. Bilgiye erişim, fikir ve görüşlerin serbestçe paylaşılmasına ve kamu işlerinin etkin bir şekilde yürütülmesine katkıda bulunmaktadır. Bilgi toplamak gazeteciliğin temel bir parçasıdır ve Devlet’in bilgi akışını engellememe yükümlülüğü bulunmaktadır. Bir kamu kurumu tarafından tutulan bilgilerin erişilebilir kılınması genel kamu yararınadır. Bekçi köpeği olarak hareket etme, yani kamusal bir tartışma yaratma ve buna katkıda bulunma işlevi sadece profesyonel gazetecilerle sınırlı olmayıp STK’ları, araştırmacıları ve bireysel aktivistleri de kapsamaktadır. Bilgiye erişim hakkı, başvuru sahibi lehine bir kamu kurumunun bilgiyi sağlamasını gerektiren yerel mahkeme kararının bulunduğu ve bu kurumun bu kararı uygulayamadığı veya uygulamak istemediği durumlarla sınırlı değildir.
110. Müdahil taraflar ayrıca Sözleşme’de bulunan bir hakkın belirli bir kişi kategorisiyle sınırlandırılmaması gerektiğini; talep sahibinin kamu bekçisi olarak rolünün esase ilişkin aşamada değerlendirilmesinin daha uygun olduğunu savunmaktadır.
111. Müdahil tarafların görüşüne göre, ulusal mevzuatın bilgiye erişim hakkı sağladığı durumlarda bu hak 10. madde ile uyumlu bir şekilde uygulanmalıdır.
112. Müdahil taraflar bilgiye erişimin engellenmesini, Sözleşme’nin 2., 6. ve 8. maddeleri uyarınca Devletin herhangi bir pozitif yükümlülüğünü yerine getirmemesinden ziyade, 10. madde kapsamında bir müdahale olduğunu belirtmektedir.
113. Özel hayatın korunması ve ifade özgürlüğü gibi birbiriyle yarışan menfaatler arasında adil bir denge kurulması konusunda müdahil taraflar, kamu yararını ilgilendiren konularda ifade özgürlüğüne kısıtlama getirilmesinin pek mümkün olmadığını ve kişisel verilerin korunması hakkının mutlak bir hak olmadığını ve bunun toplumdaki işleviyle bağlantılı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
(ii) Fair Trials
114. Fair Trials, zorunlu müdafilerin polis tarafından atanmasının “bekçi köpeği” tarafından denetlenmesinin adil yargılanma hakkının temel bir güvencesi olduğunu ileri sürmektedir. Bu tür atamaların yapılmasına ilişkin bilgilerde 10. madde kapsamında en üst düzeyde korunmasını gerektiren önemli bir kamu yararı bulunmaktadır.
115. Adli yardım hakkı, Ceza Adaleti Sistemlerinde Adli Yardıma Erişime İlişkin Birleşmiş Milletler İlke ve Esasları ile ceza yargılamalarında avukata erişim hakkına ilişkin 2013/48/EU sayılı Direktif gibi bir dizi belge tarafından adaletin temel unsurlarından biri olarak kabul edilmiştir. Polis tarafından atanan avukatların bağımsızlığına ilişkin endişeler, Mahkeme’nin Martin/Estonya (no. 35985/09, 30 Mayıs 2013) davasında verdiği kararda, Birleşmiş Milletler (“Ceza adaleti süreçlerinde adli yardıma erken erişim: karar vericiler ve uygulayıcılar için el kitabı”) ve 2012 yılında sunulan “AB’de Adli Yardımın Pratikte İşleyişi” adlı kendi çalışmaları gibi bir dizi kuruluş tarafından dile getirilmiştir. Bu nedenle, zorunlu müdafilerin polis tarafından atanmasının dışarıdan denetlenmesi, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki adil yargılanma hakkının sağlanmasının temel bir güvencesidir.
116. Zorunlu müdafilerin 8. madde kapsamındaki özel hayatın gizliliğine ilişkin menfaatleri ile STK’ların 10. Madde kapsamındaki adli yardım sisteminin işleyişini denetlemeye yönelik yarışan menfaatleri arasında denge kurarken, avukatın adalet sisteminin bir temsilcisi olarak rolü ile müvekkil-avukat ilişkisinin mahremiyeti arasında ayrım yapmak önemlidir. Zorunlu müdafi listeleri kamuya açıktır, bu da adli yardım sağlayan avukatların mahremiyet haklarından bir dereceye kadar feragat ettiklerini göstermektedir. Ayrıca, atamalara ilişkin bilgilerin yayınlanması avukat-müvekkil ilişkilerinin gizliliğini ihlal etmemektedir. Eğer yerel bir makam, bilgileri kamu yararına değil de özel menfaatlere ilişkin bilgiler olarak sınıflandırırsa, bu kararını 10. madde tarafından korunan karşıt menfaatlere atıfta bulunarak gerekçelendirmesi gerekmektedir. Böyle bir dengeleme çalışması olmaksızın, yerel makamların söz konusu ilgili menfaatler arasında adil bir denge kurduğu söylenemez. Eğer böyle bir dengeleme çalışması yapıldıysa, müdafilerin atamalarına ilişkin bilgilerin açıklanması mecburi olarak tercih edilmelidir, zira bilgiye erişim dış denetimi sağlamaktadır ve böylece müdafilerin kimliklerinin ve ticari faaliyetlerinin korunmasından çok daha önemli bir menfaat olan Sözleşme’nin 6. maddesine uyum güvence altına alınmaktadır.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) 10. Maddenin uygulanabilirliği ve bir müdahalenin varlığı
117. Mevcut davadaki ilk soru, başvuran kuruluş tarafından şikayet edilen konunun Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamına girip girmediğidir. Mahkeme, söz konusu maddenin 1. paragrafının “ifade özgürlüğü hakkının ... kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsadığını” belirttiğini gözlemlemektedir. Diğer uluslararası belgelerdeki benzer hükümlerden farklı olarak (bkz. yukarıdaki 36-37, 60 ve 63. paragraflar ve aşağıdaki 140 ve 146-47. paragraflar) bu hüküm, bilgi edinme özgürlüğünü kapsadığını belirtmemektedir. Mahkeme, ulusal makamların başvuran kuruluşun talep edilen bilgilere erişimini reddetmesinin 10. madde haklarına bir müdahale teşkil edip etmediğini belirlemek için, başvuran STK ve hükümet dışı üçüncü taraf müdahil tarafların iddia ettiği, davalı ve müdahil üçüncü taraf Hükümetlerim ise itiraz ettiği Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkını içerip içermediğini ve ne ölçüde içerdiğini tespit etmek amacıyla bu hükmün daha genel bir değerlendirilmesini yapmalıdır.
(i) Sözleşme’nin yorumlanmasına ilişkin ön açıklamalar
118. Mahkeme, uluslararası bir sözleşme olarak Sözleşme’nin, 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31 ile 33. maddelerinde öngörülen yorum kuralları ışığında yorumlanması gerektiğini vurgulamıştır (bkz. yukarıda anılan Golder, § 29; Lithgow ve diğerleri / Birleşik Krallık, 8 Temmuz 1986, §§ 114 ve 117, Series A no. 102; Johnston ve diğerleri / İrlanda, 18 Aralık 1986, §§ 51 vd, Series A no. 112; ve Witold Litwa/Polonya, no. 26629/95, §§ 57-59, ECHR 2000-III).
119. Dolayısıyla, Viyana Sözleşmesi uyarınca Mahkeme’nin, kelimelere bağlamları içerisinde ve çıkarıldıkları hükmün kapsam ve amacının ışığında verilmesi gereken olağan anlamı tespit etmesi gerekmektedir (bkz. yukarıda anılan Johnston ve Diğerleri, § 51, ve yukarıda 35. paragrafta belirtilen Viyana Sözleşmesi’nin 31(1). maddesi).
120. Ayrıca, hükmün bağlamının bireysel insan haklarının etkili bir şekilde korunmasına yönelik olduğu ve Sözleşme’nin bir bütün olarak okunması ve çeşitli hükümleri arasında iç tutarlılık ve uyum sağlayacak şekilde yorumlanması gerektiği de dikkate alınmalıdır (bkz. Stec ve Diğerleri / Birleşik Krallık (dec.) [BD], no. 65731/01 ve 65900/01, §§ 47-48, ECHR 2005-X, ve yukarıda anılan Rantsev, § 274).
121. Mahkeme, insan haklarının korunmasına yönelik bir araç olarak Sözleşme’nin kapsam ve amacının, Sözleşme hükümlerinin, hakları teorik ve hayali değil, pratik ve etkili kılacak şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektirdiğinin altını çizmektedir (bkz. Soering/Birleşik Krallık, 7 Temmuz 1989, § 87, Series A no. 161).
122. Ayrıca Sözleşme, Sözleşmeci Devletler arasındaki karşılıklı taahhütlerden daha fazlasını kapsamaktadır (bkz. Mamatkulov ve Askarov/Türkiye [BD], no. 46827/99 ve 46951/99, § 100, ECHR 2005-I, ve İrlanda/Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, § 239, Series A no. 25).
123. Sözleşmeci Taraflar arasındaki ilişkilerde geçerli olan uluslararası hukukun ilgili kural ve ilkeleri de dikkate alınmalıdır (bkz. Al-Dulimi ve Montana Management Inc. / İsviçre [BD], no. 5809/08, § 134, 21 Haziran 2016); Sözleşme boşlukta yorumlanamaz ve mümkün olduğunca bir parçasını oluşturduğu diğer uluslararası hukuk kurallarıyla uyum içinde yorumlanmalıdır (bkz. örneğin Al-Adsani/Birleşik Krallık [BD], no. 35763/97, § 55, ECHR 2001-XI; Bosphorus Hava Yolları Turizm ve Ticaret Anonim Şirketi / İrlanda [BD], no. 45036/98, § 150, ECHR 2005-VI; Hassan/Birleşik Krallık [BD], no. 29750/09, §§ 77 ve 102, ECHR 2014; ve yukarıda 35. paragrafta alıntılanan Viyana Sözleşmesi’nin 31. Maddesinin 3 (c). fıkrası).
124. Devletlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilen bir dizi kural ve ilkeden oluşan Avrupa Devletlerinin ortak uluslararası veya iç hukuk standartları, Mahkeme’nin bir Sözleşme hükmünün kapsamını açıklığa kavuşturması istendiğinde göz ardı edemeyeceği bir gerçeği yansıtmaktadır (bkz. Opuz/Türkiye, no. 33401/02, § 184, ECHR 2009). Belli bir alanda özelleşmiş uluslararası belgelerden ve Sözleşmeci Devletlerin uygulamalarından ortaya çıkan fikir birliği, belirli davalarda Sözleşme hükümlerini yorumlarken Mahkeme için önem teşkil edebilir (bkz. Bayatyan/Ermenistan [BD], no. 23459/03, § 102 ve §§ 108-10, ECHR 2011, askerlik hizmetine itirazın 9. madde kapsamına girdiğine karar verilmesine ilişkin; Scoppola / İtalya (no. 2) [BD], no. 10249/03, §§ 104-109, 17 Eylül 2009, 7. madde kapsamında lehe olan ceza kanunu hükümlerinin geriye dönük uygulanabilirliği ilkesi; ve 4. maddenin insan kaçakçılığına uygulanabilirliğine ilişkin olarak yukarıda anılan Rantsev §§ 278-82,).
125. Son olarak, yukarıdaki adımlara uygun olarak belirlenenecek anlamı teyit etmek veya anlamın muğlak, belirsiz veya açıkça saçma veya mantıksız olacağı durumlarda anlamı belirlemek için sözleşmenin hazırlık çalışmaları (travaux préparatoires) da dâhil olmak üzere tamamlayıcı yoruma araçlarına da başvurulabilir (bkz. Saadi/Birleşik Krallık [BD], no. 13229/03, § 62, ECHR 2008, ve yukarıda 35. paragrafta alıntılanan Viyana Sözleşmesi’nin 32. maddesi). İçtihattan da anlaşılacağı üzere söz konusu alanda ortaya çıkan ortak zeminin geliştiğinin gösterilmesi halinde hazırlık çalışmaları (travaux préparatoires) bir hakkın Sözleşme’nin kapsamına girip girmeyeceği sorusu için sınırlayıcı değildir (bkz. örneğin Sigurður A. Sigurjónsson/İzlanda, 30 Haziran 1993, § 35, Series A no. 264).
(ii) Mahkeme İçtihadı
126. Yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda Mahkeme, Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının madde metninden böyle bir hakkın hemen anlaşılmamasına rağmen Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca “ifade özgürlüğü” kapsamına girip girmeyeceğini ve ne ölçüde gireceğini değerlendirecektir. Hem Davalı ve hem de müdahil Hükümetler özellikle Sözleşme’yi hazırlayanların Sözleşme metninde bilgiye erişim hakkından bahsetmekten kaçındıklarını, çünkü Sözleşmeci Tarafların böyle bir yükümlülük üstlenmek istemediklerini ileri sürmüşlerdir (ayrıca bkz. yukarıdaki 69. ve 101. paragraflar).
127. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinde bilgiye erişim konusuna açıkça atıfta bulunulmaması ile beraber, başvuranın bilgiye erişiminin engellendiği yönündeki şikayetinin yine de bu hükmün kapsamına girip girmeyeceği sorusu hem eski Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (bkz. özellikle, On Altı Avusturya Komünü ve Bazı Meclis Üyeleri/Avusturya, no, Komisyonun 31 Mayıs 1974 tarihli kararı, 1974 Yıllığı, s. 338; X./Federal Almanya Cumhuriyeti, no. 8383/78, Komisyonun 3 Ekim 1979 tarihli kararı, Kararlar ve Raporlar (DR) 17, s. 227; Clavel/İsviçre, no. 11854/85, Komisyonun 15 Ekim 1987 tarihli kararı, DR 54, s. 153; A. Loersch ve Nouvelle Association du Courrier/İsviçre, no. 23868/94 ve 23869/94, 24 Şubat 1995 tarihli Komisyon kararı, DR 80, s. 162; Bader/Avusturya, no. 26633/95, 15 Mayıs 1996 tarihli Komisyon kararı; Nurminen ve diğerleri/Finlandiya, no. 27881/95, 26 Şubat 1997 tarihli Komisyon kararı; ve Grupo Interpres SA/İspanya, no. 32849/96, 7 Nisan 1997 tarihli Komisyon kararı, DR 89, s. 150) ve hem de 1987 yılında Leander davasında verdiği kararın 74. paragrafında daha sonraki yıllarda konuyla ilgili standart içtihadi görüş haline gelecek olan yaklaşımı ortaya koyan Mahkeme tarafından, Sözleşme içtihadı ile kademeli olarak açıklığa kavuşturulan bir konu olduğunu yinelemektedir. (Leander kararının 74. paragrafı:)
“Bilgi alma özgürlüğü hakkı temel olarak bir Hükümetin başkalarının ilgili kişiye vermek istediği veya vermek isteyebileceği bilgileri almasını kısıtlamasını yasaklar. 10. madde, mevcut davadaki gibi durumlarda, bireye kişisel konumuyla ilgili bilgileri içeren bir sicile erişim hakkı vermez ve Hükümet’e bu tür bilgileri bireye verme yükümlülüğü getirmez.”
128. Nitekim, 1989 yılında Gaskin (yukarıda anılan, § 52) davasında Mahkeme Genel Kurulu ve 1998 yılında Guerra davasında Büyük Daire bu yaklaşımı teyit etmiş, Büyük Daire son belirtilen kararında bilgi alma özgürlüğünün “mevcut davadaki gibi durumlarda bir Devlete kendi isteğiyle bilgi toplama ve yayma konusunda pozitif yükümlülükler yüklediği şeklinde yorumlanamayacağını” eklemiştir (bkz. yukarıda anılan Guerra kararının § 53; ayrıca bkz. Moldova, no. 73562/01, 73565/01, 73712/01, 73744/01, 73972/01 ve 73973/01, §§ 17-19, 15 Haziran 2004). Daha önce Eccleston/Birleşik Krallık ((dec.), no. 42841/02, 18 Mayıs 2004) ve Jones/Birleşik Krallık ((dec.), no. 42639/04, 13 Eylül 2005) kararlarında olduğu gibi 2005 yılında Büyük Daire, Roche davasında (yukarıda anılan, § 172) aynı bakış açısını izlemiştir.
129. Bir önceki paragrafta bahsedilen davalar, başvuranların özel hayatlarıyla ilgili bilgilere erişim talep etmeleri bakımından benzerdir. Mahkeme, söz konusu davaların özel koşullarına atıfta bulunarak bilgiye erişim hakkının 10. madde kapsamında sağlanmadığını belirtmekle birlikte, talep edilen bilgilerin Sözleşme’nin 8. maddesinin kapsamına girecek şekilde başvuranların özel ve/veya aile hayatlarıyla ilgili olduğunu (bkz. yukarıda anılan Gaskin, § 37) veya 8. maddeyi uygulanabilir kıldığını tespit etmiştir (bkz. yukarıda anılan Leander, § 48; Guerra ve Diğerleri, § 57; ve Roche, §§ 155-56).
130. Mahkeme daha sonra Dammann davasında (yukarıda anılan, § 52) bilgi toplamanın gazetecilikte önemli bir hazırlık adımı ve basın özgürlüğünün doğal, korunan bir parçası olduğuna karar vermiştir (ayrıca bkz. yukarıda anılan Shapovalov). Bu görüş, Sdruženi Jihočeské Matky (yukarıda anılan) davasında fazla tartışılmadan daha da geliştirilmiştir. Mahkeme ilk olarak Leander, Guerra ve Roche’da belirtilen ilkelere atıfta bulunmuş ve “Sözleşme’den idari veri ve belgelere yönelik genel bir erişim hakkı çıkarmanın zor olduğunu (bkz. Loiseau / Fransa (dec.), no. 46809/99, ECHR 2003-XII (extracts)” gözlemlemiştir. Daha sonra, Grupo Interpres SA’ya (yukarıda atıfta bulunulan) atıfta bulunarak kamu makamının kolayca erişilebilen ilgili idari belgelere erişim sağlamayı reddetmesinin, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan bilgi alma hakkına bir müdahale teşkil ettiğine karar vermiştir. Grupo Interpres SA davasında olduğu gibi Dammann davasında da Sözleşme’ye ilişkin şikâyet, ulusal hukukun getirdiği belirli koşullara tabi olarak talep edilen belgelere erişim sağlama yükümlülüğünün uygulanması ile ilgilidir. İtiraz edilen kısıtlamanın izlenen meşru amaçla orantısız olmadığına kanaat getiren Mahkeme, daha sonra şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
131. Daha sonra yukarıda bahsedilen Sdruženi Jihočeské Matky kararını takip eden bir dizi kararda, Mahkeme, başvuranın iç hukuk uyarınca özellikle de kesinleşmiş bir mahkeme kararına dayanarak bilgiye erişim hakkının bulunduğunun kabul edildiği ancak yetkililerin bu hakkı yerine getirmediği durumlarda, 10. maddenin 1. fıkrası ile korunan bir hakka müdahale edildiğine karar vermiştir. Mahkeme ayrıca, müdahalenin varlığını tespit ederken söz konusu bilgiye erişimin başvuranın ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasının temel bir unsuru olup olmadığını veya bu bilginin kamuya aktarılması ve böylece kamusal tartışmaya katkıda bulunulması amacıyla kamu yararına olan bilgilerin meşru bir şekilde toplanmasının bir parçasını oluşturup oluşturmadığını göz önünde bulundurmuştur (bkz. Kenedi, 26 Mayıs 2009, § 43; Youth Initiative for Human Rights, 25 Haziran 2013, § 24; Roşiianu, 24 Haziran 2014, § 64; ve Guseva, 14 Şubat 2015, § 55; hepsine yukarıda atıfta bulunulmuştur ve hepsi bu bağlamda aşağıda daha ayrıntılı olarak açıklanan Társaság’a atıfta bulunmaktadır). Gillberg davasında (3 Nisan 2012 tarihli karar, yukarıda atıfta bulunulmuştur), Büyük Daire benzer bir yaklaşım benimsemiş (bkz. yukarıda atıfta bulunulan kararın 93. paragrafı) ve Leander ilkesini yineleyerek 10. maddenin “temel olarak bir Hükümetin başkalarının ilgili kişiye vermek istediği veya vermek isteyebileceği bilgileri almasını kısıtlamasını yasakladığını” belirtmiştir (ibid § 83). Geriye dönüp baktığında Mahkeme, bu içtihat gelişimini Leander ilkelerinden bir sapmayı değil, aksine bu ilkelerin bir uzantısı olduğunu düşünmektedir; zira bu içtihat, müdahil Hükümet tarafından belirtildiği üzere, Devletin bir organın bilgi alma hakkını tanıdığı ancak Devletin başka bir organının bu hakkı engellediği veya yürürlüğe koymadığı durumlara atıfta bulunmaktadır.
132. Yukarıda bahsedilen içtihat gelişimi ile eş zamanlı olarak, Társaság ve Österreichische Vereinigung kararlarında (sırasıyla 14 Nisan 2009 ve 28 Kasım 2013 tarihli, her ikisi de yukarıda atıfta bulunulan) benzer bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Burada Mahkeme, Kenedi; Youth Initiative for Human Rights; Roşiianu; ve Guseva kararlarında hakim olan iç hukuk değerlendirmelerinden bağımsız olarak, belirli koşullara tabi olarak Sözleşme’nin 10. maddesinde yer alan özgürlüklerin kapsamında sınırlı bir bilgiye erişim hakkının varlığını kabul etmiştir. Társaság davasında Mahkeme, başvurucu kuruluşun toplumsal “bekçi köpeği” rolünü vurgulamış ve Kenedi; Youth Initiative for Human Rights; Roşiianu; ve Guseva davalarında da belirtilen gerekçelerle, başvurucu kuruluşun kamusal öneme sahip bir konuda (bir siyasetçinin uyuşturucuyla ilgili suçlara ilişkin ceza mevzuatının anayasaya uygunluğunun incelenmesi talebi) meşru bir bilgi toplama faaliyetinde bulunduğunu ve yetkililerin bu sürecin hazırlık aşamasına idari bir engel oluşturarak müdahale ettiğini gözlemlemiştir. Anayasa Mahkemesi’nin bu bilgi tekeli böylece bir tür sansür anlamına gelmiştir. Ayrıca, başvuran kuruluşun amacının anayasal şikâyetinden elde edilen bilgileri kamuoyuna aktarmak ve böylece uyuşturucuyla ilgili suçlara ilişkin mevzuata ilişkin kamuoyu tartışmasına katkıda bulunmak olduğu göz önüne alındığında, bilgi verme hakkı açıkça ihlal edilmiştir (bkz. Társaság, §§ 26 ila 28). Österreichische Vereinigung davasında da benzer sonuçlara ulaşılmıştır (bkz. bu kararın § 36’sı).
133. Mahkeme’nin Leander ilkeleri ile yukarıda açıklanan yeni gelişmeler arasındaki ilişkiyi daha önce ifade etmemiş olması, bunların çelişkili veya tutarsız olduğu anlamına gelmemektedir. Öyle görünüyor ki, “bilgi alma özgürlüğü hakkı temel olarak bir Hükümetin başkalarının ilgili kişiye vermek istediği veya vermek isteyebileceği bilgileri almasını kısıtlamasını yasaklar.” şeklindeki hüküm 10. maddenin lafzi bir okumasına dayanıyordu. Bu hüküm, Guerra ve diğerleri; Gaskin; ve Roche (ve ayrıca Gillberg) davalarındaki Genel Kurul ve Büyük Daire kararlarında da tekrarlanmıştır. Ancak Mahkeme, Guerra ve diğerleri; Gaskin; ve Roche davalarında olduğu gibi, 10. maddenin bireye söz konusu bilgilere erişim hakkı tanımadığını veya Hükümet’e bu tür bilgileri verme yükümlülüğü getirmediğini belirtirken, başka durumlarda birey için böyle bir hakkın veya Hükümet için buna karşılık gelen bir yükümlülüğün varlığını dışlamamıştır. Yukarıda bahsedilen güncel kararlar (Gillberg dahil), Mahkeme’nin Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkını tanımaya hazır olduğu durumları göstermektedir. Mahkeme, mevcut davayı incelerken bilgiye erişim hakkının Sözleşme’nin 10. maddesinden ne ölçüde çıkarılabileceği sorusuna daha geniş bir açıdan bakmayı faydalı bulmaktadır.
(iii) Hazırlık Çalışmaları (travaux préparatoires)
134. Mahkeme, Birleşik Krallık Hükümeti’nin 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31. maddenin 1. fıkrasına dayanarak Sözleşmeci Devletler tarafından kullanılan dilin olağan anlamının Sözleşme’nin yorumlanmasındaki temel yöntem olması gerektiği yönündeki görüşünü en baştan not etmektedir (bkz. yukarıdaki 99. paragraf). Birleşik Krallık Hükümeti’nin görüşüne göre, 10. maddenin açık amacı Devlet organlarına haberleşme hakkına müdahale etmekten kaçınmaları için negatif yükümlülükler getirmektir. Devlete bilgiye erişim sağlama konusunda pozitif bir yükümlülük getirilmesi, hazırlık çalışmaları (travaux préparatoires) tarafından da teyit edildiği üzere, 10. maddenin nihai metninden “bilgi edinme” hakkının kasıtlı olarak çıkarılmış olması nedeniyle 10. Maddenin 1. fıkrasının lafzında garanti edilmemiştir.
135. Mahkeme, 10. maddenin hazırlık çalışmalarına ilişkin olarak, Uzmanlar Komitesi’nin 2-8 Şubat 1950’deki ilk toplantısında hazırladığı Sözleşme ön taslağının lafzının Evrensel Bildirge’nin 19. maddesiyle aynı olduğunu ve bilgi edinme hakkını içerdiğinin doğru olduğunu gözlemlemektedir. Ancak, metnin daha sonraki versiyonlarında bilgi edinme hakkı yer almamaktadır (bkz. yukarıdaki 44-49. paragraflar). Bu değişikliği gerektiren herhangi bir tartışmaya veya ifade özgürlüğünü oluşturan unsurlara ilişkin bir tartışmaya dair herhangi bir kayıt bulunmamaktadır (Karşılaştırmak için Young, James ve Webster/Birleşik Krallık, 13 Ağustos 1981, §§ 51-52, Series A no. 44 ile).
Bu nedenle Mahkeme, 10. maddenin 1. fıkrasının mevcut bağlamda bilgiye erişim hakkını içerecek şekilde yorumlanması olasılığına ilişkin olarak hazırlık çalışmalarına kesin bir anlam atfedilebileceği konusunda ikna olmamıştır. Ayrıca, böyle bir yorumun “bir kamu makamının müdahalesi olmaksızın bilgi ve fikir almak ve vermek” ifadelerinin olağan anlamında veya 10. maddenin kapsam ve amacı doğrultusunda destek bulamayacağı bir durumun varlığına da ikna olmamıştır.
136. Aksine, 6 No’lu Protokol’ün hazırlanış süreci, Avrupa Konseyi organları ve kurumları arasında Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasının -ilk taslak halindeki ifadesiyle- “bilgi edinme özgürlüğünü” zaten içerdiğinin düşünüldüğüne dair ortak bir anlayışı ortaya koyması dikkat çekicidir.
Özellikle, 6 No’lu Protokol taslağına ilişkin görüşünde Mahkeme, 10. madde ile güvence altına alınan bilgi alma özgürlüğünün, bilgi edinme özgürlüğü anlamına geldiğini, ancak Açıklayıcı Raporda belirtildiği üzere, yetkili makamın bu bilgiyi sağlama yükümlülüğünün bulunmadığını değerlendirmiştir. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun aynı taslak Protokol hakkındaki Görüşü, 10. maddenin bilgi edinme özgürlüğünden bahsetmemesine rağmen böyle bir özgürlüğün ima edildiği ve bu madde tarafından korunan özgürlükler arasında yer aldığının göz ardı edilemeyeceğini ve belirli durumlarda, 10. maddenin genel olarak erişilebilir olmayan belgelere erişim hakkını da içerdiğini belirtmiştir. Komisyon’a göre, gelişme olasılığını 10. maddenin yargısal yorumuna bırakılnmalıdır (bkz. yukarıdaki 51. paragraf).
137. Aynı şekilde, aşağıda belirtilen nedenlerden dolayı Mahkeme, belirli durumlarda ve belirli koşullara tabi olarak, bu hükmün Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkı ve Devletin bu tür bilgileri sağlama yükümlülüğü olarak anlaşılması yönünde önemli argümanlar olabileceği kanaatindedir.
(iv) Karşılaştırmalı ve uluslararası hukuk
138. Yukarıda (123. paragrafta) belirtildiği üzere, Sözleşme boşlukta yorumlanamaz ve Viyana Sözleşmesi’nin 31. maddesinin 3(c). fıkrasında yer alan kritere uygun olarak (bkz. yukarıdaki 35. paragraf), bir parçasını oluşturduğu diğer uluslararası hukuk kurallarıyla uyum içinde yorumlanmalıdır. Ayrıca, Sözleşme’nin Devletlere bireylere karşı yükümlülükler getiren iç hukuk niteliğinde maddi kurallar içeren bir insan hakları belgesi olarak özel niteliğini göz önünde bulunduran Mahkeme, iç hukuk sistemlerinde belirli bir alanda Sözleşmeci Devletler arasında yeknesak veya ortak bir yaklaşıma ya da gelişen bir fikir birliğine işaret eden gelişmeleri de dikkate alabilir (bkz. bu bağlamda, Marckx / Belçika, 13 Haziran 1979, § 41, Series A no. 31, ve Stafford / Birleşik Krallık [BD], no. 46295/99, §§ 67-68, ECHR 2002-IV).
139. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşmeci Devletlerin büyük çoğunluğunun -bir istisna dışında incelenen otuz bir Devletin tamamında- ulusal mevzuatında genel olarak kamu işlerinin yürütülmesinde şeffaflığı güçlendirmeyi amaçlayan ve bağımsız bir hak olarak kamu makamları tarafından tutulan bilgilere ve/veya resmi belgelere yasal bir erişim hakkı tanıdığını gözlemlemektedir (bkz. yukarıdaki 64. paragraf). Her ne kadar bu amaç ifade özgürlüğü hakkının geliştirilmesinden daha geniş olsa da, Mahkeme Avrupa Konseyi üye devletleri arasında demokratik bir toplumda kamu makamlarının işleyiş biçimi de dahil olmak üzere, kamuyu ilgilendiren her türlü konuda halkın inceleme yapabilmesini ve görüş oluşturabilmesini sağlamak için Devlet tarafından tutulan bilgilere bireysel bir erişim hakkının tanınması gerektiği konusunda geniş bir fikir birliği olduğu kanaatindedir.
140. Uluslararası düzeyde de geniş bir fikir birliği ortaya çıkmıştır. Bilgi edinme hakkı özellikle 1966 tarihli Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’nin 19. maddesi (Sözleşme’nin 10. maddesindeki ifade özgürlüğü güvencesine karşılık gelen hüküm) ile açıkça güvence altına alınmıştır; bu belge, Macaristan da dahil olmak üzere Sözleşme’ye taraf kırk yedi ülkenin tamamı tarafından onaylanmıştır (ve İsviçre ile Birleşik Krallık dışındaki tüm ülkeler, Sözleşme’nin İhtiyari Protokolü uyarınca bireysel dilekçe hakkını kabul etmişlerdir). Aynı hak BM Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesinde de yer almaktadır.
141. Bu bağlamda, bilgiye erişim hakkının varlığının Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi (BMİHK) tarafından çeşitli durumlarda teyit edildiğini gözlemlemek önemlidir. Komite, bilgiye erişimin demokratik süreçteki önemini ve başvurucunun bilgiye erişimi ile kamuyu ilgilendiren konularda bilgi ve görüşlerini vatandaşlara yayma fırsatı arasındaki bağlantıyı vurgulamıştır. Düşünce ve ifade özgürlüğünün, Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının korunmasını da içerdiğini değerlendirmiştir. Bir dosyada, bilgi edinme hakkının doğrudan menfaat veya kişisel katılımın kanıtlanmasına gerek olmaksızın kullanılabilmesine rağmen başvurucu derneğin özel bir bekçi köpeği olarak işlevleri ve talep edilen bilginin özel niteliğinin, başvurucunun söz konusu retten doğrudan etkilendiği sonucuna varılmasını gerektirdiğine işaret etmiştir (bkz. yukarıdaki 39-41. paragraflar).
142. Mahkeme ayrıca, düşünce ve ifade özgürlüğünün geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin Birleşmiş Milletler Özel Raportörünün görüşüne göre bilgi edinme ve alma hakkının ifade özgürlüğü hakkının temel bir unsuru olduğunu ve bu hakkın kamunun kamu yararını ilgilendiren bilgilere genel erişim hakkını, bireylerin kendilerini ilgilendiren ve bireysel haklarını etkileyebilecek bilgilere erişim hakkını ve medyanın bilgiye erişim hakkını kapsadığını not etmektedir (bkz. yukarıdaki 42. paragraf).
143. Kuşkusuz yukarıdaki sonuçlar, Sözleşme’nin 10. maddesinden farklı bir metne sahip olan Sözleşme’nin 19. maddesi ile ilgili olarak kabul edilmiştir. Ancak Mahkeme’ye göre bunların mevcut davayla ilgisi, kamu yararını ilgilendiren veri ve belgelere erişim hakkının ifade özgürlüğünün doğasında olduğu yönündeki tespitlerinden kaynaklanmaktadır. BM organlarına göre kamunun bekçi köpeklerinin bu fonksiyona bağlı yükümlülüklerini yerine getirebilmeleri için Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkı, yani bilgi ve fikir aktarma hakkı, kamuyu ilgilendiren konularda halkın bilgi verme hakkının bir sonucudur (bkz. yukarıdaki 39-42. paragraflar).
144. Ayrıca, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın 42. maddesi ve 30 Mayıs 2001 tarihli ve 1049/2001 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü (EC), Tüzüğün 4. maddesinde belirtilen istisnalara tabi olarak, vatandaşlara AB kurumları tarafından tutulan belgelere erişim hakkını garanti etmektedir (bkz. yukarıdaki 55-56. paragraflar).
145. Resmi belgelere erişim hakkı ayrıca Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, üye devletlerin, bazı istisnalar dışında herkesin kamu makamları tarafından tutulan resmi belgelere talep üzerine erişim hakkını güvence altına alması gerektiğini beyan eden resmi belgelere erişim hakkındaki Rec (2002) 2 sayılı Tavsiye Kararı ile tanınmıştır (bkz. yukarıdaki 52. paragraf). Ayrıca, Resmi Belgelere Erişime İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin kabul edilmesi, bugüne kadar sadece yedi üye devlet tarafından onaylanmış olsa da Devletin kamusal bilgilere erişim sağlama yükümlülüğünün tanınmasına yönelik devam eden bir gelişmeyi ifade etmektedir (Mahkeme’nin daha önce Sözleşme’ye Taraf Devletlerin tümü veya çoğunluğu tarafından onaylanmamış uluslararası belgeleri dikkate aldığı diğer örnekler için bkz. 48939/99, § 59, ECHR 2004-XII; veya söz konusu tarihte bağlayıcı olmayanlar için bkz. Christine Goodwin/Birleşik Krallık [BD], no. 28957/95, ECHR 2002-VI; Vilho Eskelinen ve diğerleri/Finlandiya [BD], no. 63235/00, ECHR 2007-II; ve yukarıda anılan Marckxb §§ 20 ve 41). Dolayısıyla, mevcut dava tamamen gelişmiş bir bilgiye erişim hakkını gündeme getirmese bile, bu sözleşme, Mahkeme’nin görüşüne göre göz önünde bulundurulması gereken bir Avrupa standardına yönelik kesin bir eğilime işaret etmektedir.
146. Mahkeme’nin araştırması için diğer bölgesel insan hakları koruma sistemlerinde bilgiye erişim hakkına yönelik gelişmeleri göz önünde bulundurmak da yararlı olacaktır. En dikkate değer olanı, Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi’nin Claude Reyes ve diğerleri/Şili kararındaki bilgi edinme ve alma hakkını açıkça güvence altına alan Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 13. maddesi yorumudur. Amerikalılar Arası Mahkeme, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının korunmasını da içerdiğini değerlendirmiştir (bkz. yukarıdaki 61. paragraf).
147. Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonuu tarafından 2002 yılında kabul edilen Afrika’da İfade Özgürlüğüne İlişkin İlkeler Bildirgesi’nden de bahsedilebilir. Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 9. maddesi bilgi edinme hakkına atıfta bulunmazken, İlkeler Bildirgesi açıkça “bilgi ve fikirleri arama, alma ve verme hakkı da dahil olmak üzere ifade ve bilgi edinme özgürlüğü... temel ve devredilemez bir insan hakkıdır” şeklinde belirtmektedir (bkz. yukarıdaki 63. paragraf).
148. Dolayısıyla, yukarıdaki değerlendirmelerin açıkça ortaya koyduğu üzere Sözleşme’nin kabul edilmesinden bu yana, Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin ezici çoğunluğunun iç hukuk kuralları, ilgili uluslararası belgelerle birlikte, gerçekten de Avrupa’da (ve ötesinde) toplumun genel ilgi alanına giren konularda görüş oluşturmasına yardımcı olmak amacıyla Devlet tarafından tutulan bilgilere bireysel bir erişim hakkının tanınması yönünde gelişmiştir.
(v) Mahkemenin 10. madde’nin uygulanabilirliğine ilişkin yaklaşımı
149. Yukarıdaki bilgiler doğrultusunda Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasının bilgiye erişim hakkını da içerecek şekilde yorumlamasını engelleyecek bir durum olmadığını düşünmektedir.
150. Mahkeme, uluslararası hukukta hukuki kesinliğin öneminin ve Devletlerin en başta kabul etmedikleri bir uluslararası yükümlülüğü uygulamalarının beklenemeyeceği argümanının farkındadır. Mahkeme, hukuki kesinlik; öngörülebilirlik; ve kanun önünde eşitlik adına, geçerli bir sebep olmaksızın önceki davalarda ortaya konan içtihatlarından ayrılmaması gerektiğini düşünmektedir (bkz. yukarıda anılan Mamatkulov ve Askarov, § 121, ve Chapman / Birleşik Krallık [BD], no. 27238/95, § 70, ECHR 2001-I). Sözleşme her şeyden önce insan haklarının korunmasına yönelik bir sistem olduğundan, Sözleşmeci Devletler içerisinde değişen koşullar da dikkate alınmalı ve Mahkeme, ulaşılması gereken standartlara ilişkin olarak gelişen her türlü yakınlaşmaya yanıt vermelidir (bkz. Biao/Danimarka [BD], no. 38590/10, § 131, 24 Mayıs 2016).
151. Yukarıda 127-132. paragraflarda özetlenen Sözleşme kurumlarının içtihadının incelenmesinden bilgi edinme özgürlüğü hakkının belirli şartlar altında Sözleşme’nin 10. maddesinde yer alan bilgi alma ve verme özgürlüğünün doğal bir unsuru olarak tanınmasına yönelik gözlemlenebilir bir gelişme olduğu ortaya çıkmaktadır.
152. Mahkeme ayrıca, bu gelişmenin kamunun bekçi köpeklerine bilgiye erişim hakkını bilgi verme hakkı ve genel kamunun bilgi ve fikir alma hakkı ile ilişkilendiren uluslararası insan hakları organlarının tutumuna da yansıdığını gözlemlemektedir (bkz. yukarıdaki 39-42 ve 143. paragraflar).
153. Ayrıca, Mahkeme’nin elindeki bilgilere göre incelenen otuz bir Avrupa Konseyi üye devletinin neredeyse tamamının bilgi edinme özgürlüğüne ilişkin mevzuat düzenlemiş olması büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamdaki ortak zeminin bir başka göstergesi de Resmi Belgelere Erişime İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin varlığıdır.
154. Bu gelişmeler ışığında ve ulaşılması gereken insan hakları koruma standartlarına ilişkin gelişen yakınlaşmaya cevaben Mahkeme, mevcut davada söz konusu olduğu gibi durum için Leander ilkelerinin açıklığa kavuşturulmasının uygun olacağı kanaatindedir.
155. İnsan haklarının korunmasına yönelik bir araç olarak Sözleşme’nin kapsam ve amacı, hükümlerinin, hakları teorik ve hayali değil, pratik ve etkili kılacak şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirmektedir (bkz. Soering, yukarıda anılan, § 87). Mahkeme’nin güncel içtihadında ve diğer insan hakları organlarının kararlarında açıkça görüldüğü üzere bilgiye erişim hakkının hiçbir koşulda Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamına giremeyeceğini kabul etmek bilgi “alma ve verme” özgürlüğünün engelleyecek, bu engelleme de ifade özgürlüğünün özüne dokunacak şekilde ve derecede zarar vereceği durumlara yol açacaktır. Mahkeme’ye göre, bilgiye erişimin başvurucunun bilgi alma ve verme hakkının kullanılması için bir araç olduğu durumlarda erişimin engellenmesi bu hakka bir müdahale teşkil edebilir. Sözleşme haklarının pratik ve etkili bir şekilde güvence altına alınması ilkesi, böyle bir durumdaki başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesinin korumasına güvenebilmesini gerektirir.
156. Kısaca, temel ilkeleri netleştirmenin zamanı gelmiştir. Mahkeme, “bilgi alma özgürlüğü hakkının temel olarak, bir Hükümetin başkalarının ilgili kişiye vermek istediği veya vermek isteyebileceği bilgileri almasını kısıtlamasını yasakladığı” kanaatinde olmaya devam etmektedir. Ayrıca, “bilgi alma hakkı, bir Devlete kendi iradesiyle bilgi toplama ve yayma konusunda pozitif yükümlülükler yüklediği şeklinde yorumlanamaz”. Mahkeme ayrıca, 10. maddenin bireye bir kamu otoritesi tarafından tutulan bilgilere erişim hakkı vermediğini ve Hükümeti bu tür bilgileri bireye vermekle yükümlü kılmadığını görüşündedir. Ancak yukarıdaki analizden de görüldüğü üzere böyle bir hak veya yükümlülük, ilk olarak, bilginin açıklanmasının kesinleşmiş bir yargı kararıyla zorunlu kılındığı durumlarda (ki bu mevcut davada söz konusu değildir) ve ikinci olarak, bilgiye erişimin bireyin ifade özgürlüğü hakkını, özellikle de “bilgi alma ve verme özgürlüğünü” kullanması için bir araç olduğu ve bunun engellenmesinin bu hakka bir müdahale teşkil ettiği durumlarda ortaya çıkabilir.
(vi) Devlet tarafından tutulan bilgilere erişim hakkı için eşik kriterler
157. Bilgiye erişimin engellenmesinin başvuranın ifade özgürlüğü haklarına bir müdahale teşkil edip etmediği ve ne ölçüde müdahale teşkil ettiği, her bir davada ve davanın kendine özgü koşulları ışığında değerlendirilmelidir. Böyle bir hakkın kapsamını daha iyi tanımlamak için Mahkeme, yukarıda atıfta bulunulan güncel içtihadın (bkz. yukarıdaki 131-32. paragraflar) ilgili kriterlere ilişkin değerli örnekler sunduğunu düşünmektedir.
(α) Talep edilen bilginin amacı
158. İlk olarak, bireyin kamu otoritesi tarafından tutulan bilgilere erişim talebinde bulunma amacının “bilgi ve fikir alma ve başkalarına aktarma” özgürlüğünü kullanmasını sağlamak olması bir ön koşul olmalıdır. Bu nedenle Mahkeme, bilginin toplanmasının gazetecilik faaliyetlerinde veya kamusal tartışma için bir forum oluşturan veya kamusal tartışmanın temel bir unsurunu oluşturan diğer faaliyetlere ilişkin bir hazırlık adımı olup olmadığına vurgulamaktadır (bkz. mutatis mutandis, yukarıda anılan Társaság, §§ 27-28; ve yukarıda anılan Österreichische Vereinigung, § 36).
159. Bu bağlamda, Mahkeme’nin kamu yararını ilgilendiren konularda haber yapmakla ilgili olarak gazetecilere 10. madde tarafından sağlanan güvencenin, basın özgürlüğündeki “ifade özgürlüğünün kullanılmasının doğasında bulunan ‘görev ve sorumluluklar’ nedeniyle gazetecilik etiğine uygun olarak doğru ve güvenilir bilgi sağlamak amacıyla iyi niyetle hareket etmeleri şartına tabi olduğuna” karar verdiğini yinelemektedir (bkz. Birleşik Krallık, 27 Mart 1996, § 39, Reports 1996-II; Fressoz ve Roire/Fransa [BD], no. 29183/95, § 54, ECHR 1999-I; ve Bladet Tromsø ve Stensaas/Norveç [BD], no. 21980/93, § 65, ECHR 1999-III). Aynı hususlar, sosyal bekçi köpeği işlevi üstlenen bir STK için de geçerli olacaktır (bu hususla ilgili daha fazla bilgi için aşağıya bakınız).
Dolayısıyla, 10. maddenin uygulanabilmesi için, talep edilen bilginin ifade özgürlüğünün kullanılması için gerçekten gerekli olup olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir (bkz. yukarıda anılan Roşiianu, § 63). Mahkeme’ye göre bilgiye erişimin sağlanması, bilginin verilmemesi bireyin “bilgi ve fikir alma ve verme” özgürlüğü de dahil olmak üzere ifade özgürlüğü hakkını 10. maddenin 2. fıkrasında belirtilen “görev ve sorumluluklar” ile tutarlı bir şekilde kullanmasını engelleyecek veya zayıflatacak olması halinde (bkz. yukarıda anılan Társaság, § 28) gerekli kabul edilecektir.
(β) Talep edilen bilginin niteliği
160. Daha önceleri Mahkeme, kamu yararına olduğu düşünülen belirli bilgi kategorilerinin varlığına önem vererek talep edilen verilerin “elektronik izleme tedbirlerinin kullanımına ilişkin olgusal bilgiler” (bkz. yukarıda anılan Youth Initiative for Human Rights, § 24), “bir anayasal şikâyete ilişkin bilgiler” ve “kamusal öneme sahip bir konuda” olduğu durumlarda (bkz, yukarıda anılan Társaság, §§ 37-38), “meşru tarihi araştırmalar için orijinal belgelere” (bkz. yukarıda anılan Kenedi, § 43) ve gayrimenkul işlem komisyonlarına ilişkin kararlarına (bkz. yukarıda anılan Österreichische Vereinigung, § 42) ilişkin olduğu durumlarda, bilgiye erişimin engellenmesinin başvuranların bilgi alma ve verme hakkına bir müdahale teşkil ettiğini tespit etmiştir.
161. Bu yaklaşımı sürdürerek Mahkeme, erişim talep edilen bilgi, veri veya belgelerin Sözleşme kapsamında erişime açılmasına ihtiyaç duyulması için genellikle kamu yararı testini karşılaması gerektiğini düşünmektedir. Bu ihtiyaç, erişime açılma işlemi kamu işlerinin yürütülme şekli ve toplumun genelini ilgilendiren konularda şeffaflık sağladığı ve böylece halkın kamu yönetimine katılımına olanak tanıması gibi pek çok durumda ortaya çıkabilir.
162. Mahkeme, neyin kamu yararına yönelik bir konu olabileceğini her bir davanın koşullarına bağlı olacağını vurgulamaktadır. Kamu yararı, özellikle vatandaşların refahını veya toplum hayatını etkilemesi bakımından, kamuyu meşru olarak ilgilenebileceği ölçüde etkileyen, dikkatini çeken veya onu önemli ölçüde ilgilendiren konularla ilgilidir. Bu durum, önemli tartışmalara yol açabilecek, önemli bir toplumsal meseleyi ilgilendiren ya da kamuoyunun bilgi sahibi olmak isteyeceği bir sorunu içeren konular için de geçerlidir. Kamu yararı, halkın başkalarının özel hayatı hakkında bilgi edinme arzusuna ya da izleyicinin sansasyonel ve hatta röntgencilik isteğine indirgenemez. Bir yayının kamusal öneme sahip bir konuyla ilgili olup olmadığını tespit etmek için, yayının içinde bulunduğu bağlam dikkate alınarak bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekmektedir (bkz. diğer referanslarla birlikte Couderc and Hachette Filipacchi Associés/Fransa[BD] no. 40454/07, §§ 97-103, ECHR 2015 (extracts)).
163. Bu bağlamda, Mahkeme’nin içtihadında siyasi ifadelere ve kamu yararını ilgilendiren konulara yönelik tartışmalara tanıdığı ayrıcalıklı konum önemlidir. Aynı şekilde, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası kapsamında bu tür ifadelere getirilen kısıtlamalara çok daha az izin verilmesinin gerekçesi (bkz. Lingens/Avusturya, 8 Temmuz 1986, §§ 38 ve 41, Series A no. 103, ve Sürek/Türkiye (no. 1) [BD], no. 26682/95, § 61, ECHR 1999-IV), kamu makamları tarafından tutulan bu tür bilgilere 10. maddenin 1. fıkrası kapsamında erişim hakkı tanınmasının lehinedir.
(γ) Başvuranın rolü
164. Yukarıda belirtilen iki kriterin -bilgi talebinin amacı ve talep edilen bilginin niteliği ile ilgili- mantıksal sonucu olarak bilgi arayan kişinin bilgiyi “alma ve kamuya aktarma” konusundaki özel rolünü önem kazanmasıdır. Bu nedenle, davalı Devletin belirli belgelere erişimi engelleyerek başvuranların 10. madde haklarına müdahale edip etmediğini değerlendirirken, Mahkeme daha önce başvuranın gazeteci (bkz. yukarıda anılan Roşiianu, § 61) veya faaliyetleri kamu yararına olan konularla ilgili bir sosyal gözlemci veya sivil toplum kuruluşu (bkz. hepsi yukarıda anılan Társaság, § 36; Österreichische Vereinigung, § 35; Youth Initiative for Human Rights, § 20; ve Guseva, § 41) rolüne özel bir önem atfetmiştir.
165. 10. madde ifade özgürlüğünü “herkes” için güvence altına almasına rağmen, basının demokratik bir toplumda oynadığı temel rolü (bkz. De Haes ve Gijsels/Belçika, 24 Şubat 1997, § 37, Reports 1997-I) ve bu bağlamda gazetecilerin özel konumunu tanımak Mahkeme’nin uygulaması olmuştur. Mahkeme, basına sağlanan güvencelerin özel bir öneme sahip olduğuna karar vermiştir (bkz. yukarıda anılan Goodwin, § 39, ve Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, 26 Kasım 1991, § 59, Series A no. 216). Medyanın, halkın bilgi ve fikir alma ve verme hakkını kolaylaştırma ve geliştirmedeki hayati rolü, aşağıda belirtildiği üzere, Mahkeme tarafından defalarca kabul edilmiştir:
“Basının görevi -yükümlülükleri ve sorumluluklarıyla tutarlı bir şekilde- kamu yararını ilgilendiren tüm konularda bilgi ve fikir vermektir. Basının görevi sadece bu tür bilgi ve fikirleri aktarmak değildir: halkın da bunları alma hakkı vardır. Aksi takdirde, basın hayati önem taşıyan ‘kamunun bekçi köpeği’ rolünü oynayamaz (bkz. Bladet Tromsø ve Stensaas/Norveç [BD], no. 21980/93, §§ 59 ve 62, ECHR 1999-III).”
166. Mahkeme ayrıca, kamusal tartışma için çeşitli platformlar oluşturma işlevinin basınla sınırlı olmadığını, faaliyetleri bilgilendirilmiş kamusal tartışmanın temel bir unsuru olan sivil toplum kuruluşları dahil pek çok başkası tarafından da yerine getirilebileceğini kabul etmiştir. Mahkeme, bir STK’nın kamu yararını ilgilendiren konulara dikkat çektiğinde basınınkine benzer öneme sahip bir kamunun bekçi köpeği rolü oynadığını (bkz. Animal Defenders International / Birleşik Krallık [BD], no. 48876/08, § 103, ECHR 2013 (extracts)), ve Sözleşme kapsamında basına sağlanan korumaya benzer bir korumayı garanti eden sosyal bir “bekçi köpeği” olarak nitelendirilebileceğini kabul etmiştir (ibid.; yukarıda anılan Társaság, § 27; ve yukarıda anılan Youth Initiative for Human Rights, § 20). Mahkeme, sivil toplumun kamu meselelerinin tartışılmasına önemli katkılar sağladığını kabul etmiştir (bkz. örneğin, Steel ve Morris/Birleşik Krallık, no. 68416/01, § 89, ECHR 2005-II; ve yukarıda anılan Társaság, § 38).
167. Kamunun bekçi köpeklerinin faaliyetlerini yürütme biçimleri, demokratik bir toplumun düzgün işleyişi üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Basının, kamuyu ilgilendiren konularda bilgi vermek suretiyle hayati önem taşıyan “kamunun bekçi köpeği” rolünü yerine getirmesini sağlamak ve Devleti denetleyen STK’ların da aynı şekilde faaliyetlerde bulunmasını sağlamak demokratik toplumun menfaatinedir (bkz. yukarıda anılan Bladet Tromsø ve Stensaas, § 59). Doğru bilginin faaliyetlerinin bir aracı olduğu göz önüne alındığında, kamu yararını ilgilendiren konuları aktarma rollerini yerine getirebilmek için kamu gözlemciliği işlevlerini yerine getiren kişi ve kuruluşların bilgiye erişim sağlanması sıklıkla gerekli olacaktır. Bilgiye erişimi engellemek amacıyla yaratılan engeller, medyada veya ilgili alanlarda çalışanların “bekçi köpeği” rollerini artık etkin bir şekilde üstlenememelerine neden olabilir, doğru ve güvenilir bilgi sağlama kabiliyetlerini olumsuz etkileyebilir (bkz. yukarıda anılan Társaság, § 38).
168. Bu nedenle Mahkeme, söz konusu bilgiye erişmek isteyen kişinin bunu “kamunun bekçi köpeği” sıfatıyla kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla yapıp yapmadığı hususunun önemli olduğunu düşünmektedir. Ancak bu, bilgiye erişim hakkının yalnızca STK’lar ve basın için geçerli olması gerektiği anlamına gelmemektedir. Mahkeme, yüksek düzeyde korumanın akademik araştırmacıları (bkz. Başkaya ve Okçuoğlu/Türkiye [BD], no. 23536/94 ve 24408/94, §§ 61-67, ECHR 1999-IV; yukarıda anılan Kenedi, § 42; ve yukarıda anılan Gillberg, § 93) ve kamuyu ilgilendiren konularda yayın yapan yazarları da (bkz. Chauvy ve diğerleri/Fransa, no. 64915/01, § 68, ECHR 2004-VI, ve Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July/Fransa [BD], no. 21279/02 ve 36448/02, § 48, ECHR2007-IV) kapsadığını yineler. Mahkeme ayrıca, internetin halkın haberlere erişimini artırmada ve bilginin yayılmasını kolaylaştırmada oynadığı önemli rol göz önünde bulundurulduğunda (bkz. Delfi AS/Estonya [BD], no. 64569/09, § 133, ECHR2015), blog yazarlarının ve sosyal medyanın popüler kullanıcılarının faaliyetlerinin, 10. madde tarafından sağlanan koruma söz konusu olduğunda, “kamunun bekçi köpeklerine” benzetilebileceğini de belirtmektedir.
(δ) Bilginin mevcudiyeti
169. Mahkeme daha önce erişimin reddedilmesinin 10. maddeyi ihlal ettiği sonucuna varırken talep edilen bilginin “hazır ve ulaşılabilir” olduğunu ve Hükümet tarafından herhangi bir veri toplanmasını gerektirmediğini dikkate almıştır (bkz. yukarıda anılan Társaság, § 36, ve aksi için Weber / Almanya (dec.), no. 70287/11, § 26, 6 Ocak 2015). Öte yandan Mahkeme, yerel bir makamın başvurana belge vermeyi reddetme gerekçesi olarak bilgi toplamadaki beklenen zorluğa dayanmasını söz konusu zorluğun makamın kendi uygulamasından kaynaklandığı durumlarda reddetmiştir (bkz. yukarıda anılan Österreichische Vereinigung, § 46).
170. Yukarıda belirtilen kararlar ışığında ve 10. maddenin 1. fıkrasının lafzını da göz önünde bulundurarak ( “kamu otoritesinin müdahalesi olmaksızın”) Mahkeme, talep edilen bilginin hazır ve ulaşılabilir olmasının, bilgi vermeyi reddetmenin, bu hükümle korunan “bilgi alma ve verme” özgürlüğüne bir “müdahale” olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin genel değerlendirmesinde önemli bir kriter teşkil etmesi gerektiği görüşündedir.
(vii) Söz konusu ilkelerin mevcut davaya uygulanması
171. Başvuran kuruluş, 10. madde uyarınca talep edilen bilgilere erişim hakkı olduğunu, zira talep amacının zorunlu müdafi sistemine ilişkin reform önerilerini desteklemek için bir anket hazırlamak ve kamu yararını ilgilendiren bir konuda kamuoyunu bilgilendirmek olduğunu savunmuştur (bkz. yukarıdaki 95. paragraf). Ancak Hükümet, anketin asıl amacının mevcut zorunlu müdafi sistemini itibarsızlaştırmak olduğunu ileri sürmüştür (bkz. yukarıdaki 85. paragraf).
172. Mahkeme, başvuran STK’nın kamu yararını ilgilendiren bir konuda bilgi verme hakkını kullanmak istediğine ve bu amaçla bilgiye erişim talebinde bulunduğuna ikna olmuştur.
173. Mahkeme ayrıca Hükümet’in talep edilen bilgilerin, özellikle de zorunlu müdafi olarak atanan avukatların isimlerinin, zorunlu müdafi sisteminin etkinliği hakkında sonuçlara varmak ve bulguları yayınlamak için gerekli olmadığı yönündeki görüşünü not etmektedir. Sonuç olarak, Hükümet’in görüşüne göre bu kişisel verilerin açıklanmaması, başvuran STK’nın kamusal bir tartışmaya katılımını engellememiştir (bkz. yukarıdaki 77. paragraf). Ayrıca, söz konusu belgelerin anonim olarak işlenmiş özetlerinin başvuran STK’nın ihtiyaçlarını karşılayacağını savunarak, öznel bilgilerin kullanışlılığına itiraz etmektedir (bkz. yukarıdaki 84. paragraf).
174. Başvuran STK, zorunlu müdafi isimlerinin ve her birine verilen atamanın sayısının sistemde herhangi bir aksaklık olup olmadığının araştırılması ve belirlenmesi için gerekli bilgiler olduğunu ileri sürmektedir (bkz. yukarıdaki 96. paragraf). Başvuran STK ayrıca zorunlu müdafi sisteminin verimliliğine ilişkin yayınının temel yönünün atamaların iddia edildiği gibi eşitsiz dağılımı olduğunu ileri sürmektedir.
175. Mahkeme’ye göre başvuran STK’nın emniyet müdürlüklerinden talep ettiği bilgiler tartışmasız bir şekilde araştırmasının konusu dahilindedir. İddialarını destekleyebilmek için başvuran, tekrarlayan atama modellerini göstermek amacıyla avukatlar hakkında öznel bilgiler toplamak istemiştir. Başvuran STK, Hükümet’in önerdiği gibi araştırmasını anonimleştirilmiş bilgilerle sınırlandırmış olsaydı, büyük olasılıkla mevcut programa yönelik eleştirilerini destekleyecek doğrulanabilir sonuçlar üretemeyecekti. Ayrıca ihtilaf konusu bilgilerin eksiksizliği veya istatistiksel önemi ile ilgili olarak Mahkeme, veri talebinin amacının tüm ilçe emniyet müdürlükleri de dahil olmak üzere tüm ülkeyi kapsamak olduğunu belirtmektedir. İki müdürlüğün bilgi vermeyi reddetmesi, tam kapsamlı bir anketin hazırlanması ve yayınlanması yönünde bir engel teşkil etmiştir. Dolayısıyla, söz konusu bilgiler olmadan başvuranın doğru ve güvenilir bilgilere dayanan bir kamuoyu tartışmasına katkıda bulunamayacağı sonucuna varılabilir. Bu nedenle söz konusu bilgi, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanabilmesi için yukarıdaki 159. paragrafta belirtilen anlamda “gereklidir” .
176. Bilginin niteliğiyle ilgili olarak Mahkeme, yerel makamların talep edilen bilginin olası kamu yararı niteliğine ilişkin hiçbir değerlendirme yapmadığını ve yalnızca Veri Kanunu açısından zorunlu müdafilerin durumuyla ilgilendiğini gözlemlemektedir. Söz konusu kanun, kişisel verilerin açıklanmasına ilişkin genel kurala çok sınırlı istisnalar getirmiştir. Yerel makamlar, zorunlu müdafilerin söz konusu bağlamda ilgili tek istisna olan “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” kategorisine girmediğini tespit etmesi ile bilgilerin olası kamu yararı niteliğini incelemeleri engellenmiştir.
177. Mahkeme, bu yaklaşımın başvuran STK’nın dayandığı kamu yararı gerekçesini geçerlilikten yoksun bıraktığını not etmektedir. Ancak Mahkeme’nin görüşüne göre zorunlu müdafi atanmasına ilişkin bilgiler, zorunlu müdafilerin ilgili ulusal hukuk kapsamında “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğine bakılmaksızın, fazlasıyla kamu yararını ilgilendiren bir nitelik taşımaktadır.
178. Başvuran STK’nın rolüne ilişkin olarak, mevcut davanın insan hakları ve hukuk devleti konularında bilgi yaymaya kendini adamış köklü bir kamu yararına çalışan kuruluşa ilişkin olduğu taraflar arasında mutabık olunan bir husustur. (Başvuran STK’nın) ele aldığı konulardaki profesyonel duruşu ve geniş kitlelere ulaşımı sorgulanmamıştır. Mahkeme, söz konusu anketin başvuran STK’nın topluma vermeyi taahhüt ettiği ve toplumun almaya hakkı olduğu türden bilgiler içerdiğinden şüphe etmek için hiçbir neden görmemektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranın bu görevi yerine getirebilmesi için talep edilen bilgilere erişiminin gerekli olduğu konusunda da tatmin olmuştur.
179. Son olarak Mahkeme, bilginin hazır ve ulaşılabilir olduğunu ve bu bilginin açıklanmasının yetkililer için özellikle külfetli olacağının Mahkeme nezdimde ileri sürülmediğini not etmektedir (karşılaştırmak için yukarıda anılan Weber).
(viii) Sonuç
180. Özetle, başvuran STK’nın ilgili emniyet müdürlüklerinden talep ettiği bilgiler, insan hakları üzerine çalışan sivil toplum kuruluşu sıfatıyla yürüttüğü zorunlu müdafilere yönenik programının işleyişine ilişkin araştırmanın tamamlanması ve kamu yararını ilgilendiren bir konunun tartışılmasına katkıda bulunmak için gereklidir. Ulusal makamlar, hazır ve ulaşılabilir olan talep edilen bilgilere erişimini engelleyerek başvuran STK’nın bilgi alma ve verme özgürlüğünü kullanmasını, 10. madde haklarının özüne dokunacak şekilde engellemiştir. Dolayısıyla, bu hüküm tarafından korunan bir hakka müdahale söz konusudur ve 10. madde hükmü mevcut davaya uygulanabilir niteliktedir. Dolayısıyla, Hükümet’in, başvuranın şikayetinin konu bakımından yetkisiz olduğu yönündeki itirazı reddedilmelidir.
(b) Müdahalenin haklı olup olmadığı hakkında
181. Başvuran STK’nın ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahalenin haklı gösterilebilmesi için “kanunla öngörülmüş” olması, 10. maddenin 2. fıkrasında belirtilen meşru amaçlardan birini veya birkaçını hedeflemesi ve “demokratik bir toplumda gerekli” olması gerekmektedir.
(i) Müdahalenin yasallığı
182. Mahkeme, tarafların başvuran STK’nın ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin “kanunla öngörülmüş” olup olmadığı konusunda uyuşmazlık içinde olduğunu gözlemlemektedir. Başvuran kuruluş, Veri Kanun’un 19(4). maddesine dayanmış ve bu maddenin açıkça “kamu görevi ifa eden diğer kişilerin” kişisel verilerinin açıklanmasını öngördüğünü, oysa zorunlu müdafileri isimlerinin açıklanmasını yasaklayan herhangi bir hüküm bulunmadığını ileri sürmüştür. Hükümet ise, Veri Koruma Komiseri’nin görüşüne ve Veri Kanun’un 19(4). maddesini yorumlayan yerel mahkemelerin kararlarına atıfta bulunarak, zorunlu müdafilerin “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” olmadığını ve dolayısıyla kişisel verilerinin açıklanamayacağını belirtmiştir. Hükümet’e göre Mahkeme, yerel mahkemeler tarafından uygulanan ve yorumlanan hukuk ve tespit edilen vakıalarla hareket etmelidir.
183. Mahkeme, ilgili mevzuata ilişkin olarak tarafların görüşlerindeki farklılığın, zorunlu müdafilerin iç hukukta nasıl nitelendirileceği konusundaki farklı görüşlerden kaynaklandığını gözlemlemektedir. Başvuran STK’ya göre, bu kişiler “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” olarak sınıflandırılmalıdır; Hükümet ise, kamu makamları tarafından atandıklarında yürüttükleri faaliyetler de dahil olmak üzere, özel kişiler olarak kabul edilmeleri gerektiğini savunmaktadır.
184. Mahkeme’nin birçok kez belirttiği üzere, Mahkeme’nin görevi yerel mahkemelerin yerini almak değildir ve iç hukuku yorumlamak ve uygulamak öncelikle ulusal makamların, özellikle de mahkemelerin görevidir (bkz. birçok makam arasında, Rekvényi/Macaristan [BD], no. 25390/94, § 35, ECHR 1999-III). Davalı Devletin yasama organı tarafından belirli bir alanı düzenlemek için seçilen yöntemlerin uygunluğu hakkında görüş bildirmek de Mahkeme’nin görevi değildir. Mahkeme’nin görevi benimsenen yöntemlerin ve bunların yol açtığı etkilerin Sözleşme’ye uygun olup olmadığını belirlemekle sınırlıdır (bkz. Gorzelik ve Diğerleri/Polonya [BD], no. 44158/98, § 67, ECHR 2004-I).
185. Mahkeme, Yüksek Mahkeme’nin zorunlu müdafilerin hukuki durumunu, başvuran STK’nın müdafilerin savunma hakkını koruma görevlerine ilişkin argümanlarını ayrıntılı olarak incelediğini ve bu kişilerin “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” olmadıklarını tespit ettiğini not etmektedir. Yüksek Mahkeme’nin yorumu, 2006 yılında yayınlanan Parlamento Veri Koruma Komiseri’nin Tavsiye Kararı ile uyumludur (bkz. yukarıdaki 34. paragraf). Mahkeme, Yüksek Mahkeme’nin zorunlu müdafilerin “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” olarak kabul edilemeyeceği ve Veri Kanun’un 19(4). fıkrasının itiraz edilen erişim engellemesi için kanuni bir dayanak sağladığı yorumunu sorgulamak için bir neden görmemektedir. Dolayısıyla müdahale, 10. maddenin 2. fıkrası anlamında “kanunla öngörülmüştür”.
(ii) Meşru Amaç
186. Mahkeme, başvuran STK’nın ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamanın başkalarının haklarını koruma meşru amacını hedeflediği konusunda tarafların ihtilaf içinde olmadıklarını gözlemlemekte olup ve aksi yönde karar vermek için bir neden görmemektedir.
(iii) Demokratik bir toplumda müdahalenin gerekliliği
187. İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı sorusuna ilişkin temel ilkeler Mahkeme’nin içtihadında yerleşik bir şekilde belirlenmiş ve aşağıdaki şekilde özetlenmiştir (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Hertel/ İsviçre, 25 Ağustos 1998, § 46, Reports 1998‑VI; yukarıda anılan Steel and Morris, § 87; Mouvement raëlien suisse/İsviçre [BD], no. 16354/06, § 48, ECHR 2012 (extracts); yukarıda anılan Animal Defenders International, § 100; ve en güncel olarak yukarıda anılan Delfi, § 131):
“(i) İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve bu toplumun gelişiminin ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşulunu oluşturmaktadır. 10. maddenin 2. fıkrasının hükümleri saklı kalmak kaydıyla ifade özgürlüğü sadece kabul edilen, zararsız ya da farklı olan “bilgi” veya “düşünceler” için değil ama ayrıca hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerlidir: bunlar, “demokratik toplumun” onlarsız olamayacağı çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereğidir. 10. maddede açıklandığı gibi bu özgürlüğe yapılan sınırlamaların her halde dar yorumlanması gerekmektedir ve herhangi bir sınırlama gereksiniminin ikna edici bir biçimde ortaya koyulması gerekmektedir ...”
(ii) 10. maddenin 2. fıkrasında belirtilen anlamda “gerekli” sıfatı “acil sosyal bir ihtiyaç” anlamına gelmektedir. Sözleşmeci Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir taktir yetkisine sahiptirler, ancak Avrupa denetimi, bağımsız bir yargı organı tarafından verilen kararlar da dahil olmak üzere, yasayı ve uygulanan kararları kapsayacak şekilde yapılmaktadır. Mahkeme bu sebeple, bir “sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisine sahiptir.
(iii) Mahkeme denetimini yaparken kendini yetkili ulusal yargı organlarının yerine koymamaktadır; Mahkeme’nin rolü, bu yargı organlarının kendi taktir yetkileri dahilinde vermiş oldukları kararların 10. madde ile uyumlu olup olmadığını belirlemektedir. Bu nedenle Mahkeme, Sözleşmeci Devletin bu yetkisini iyiniyetli, özenli ve mantıklı bir şekilde kullanıp kullanmadığını incelemekle yetinmektedir: Mahkeme müdahalenin “meşru amaçlar ile orantılı” olup olup olmadığını ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi için öne sürdükleri gerekçelerin “yerinde ve yeterli” olup olmadığını tespit etmek için davayı bir bütün olarak ele alarak incelemek zorundadır. Bunu yaparken Mahkeme, ulusal otoritelerin 10. madde kapsamında bulunan ilkelere uygun standartları uyguladığı ve bununla birlikte, ilgili bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayandıkları konusunda ikna olması gerekmektedir...”
188. Mahkeme, başvuran STK’nın şikayetinin altında yatan temel meselenin talep edilen bilgilerin yetkililer tarafından açıklanmaya tabi olmayan kişisel veriler olarak nitelendirilmesi olduğunu gözlemlemektedir. Bunun nedeni, Macar hukukunda kişisel veri kavramının bir bireyi tanımlayabilecek her türlü bilgiyi kapsamasıdır. Bu tür bilgiler, kanun tarafından açıkça öngörülmedikçe veya bilgiler belediye yahut hükümet (Devlet) işlevlerinin yerine getirilmesiyle ilgili olmadıkça veya kamu görevi ifa eden diğer kişilerle ilgili olmadıkça, açıklanması mümkün değildir. Yüksek Mahkeme’nin kararı zorunlu müdafileri “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” kategorisinin dışında bıraktığından, başvuran STK’nın bilgilerin açıklanmasının kamunun bekçi köpeği rolünün yerine getirilmesi için gerekli olduğunu iddia etmesine kanunen olarak imkan tanımamıştır.
189. Bu bağlamda başvuran STK, devlet tarafından finanse edilen bir program çerçevesinde kamu makamları tarafından tutulan zorunlu müdafi atamalarına ilişkin bilgilerin -Hükümet tarafından ileri sürülen herhangi bir mahremiyet iddiası karşısında bile- açıklanmamasını haklı gösterecek hiçbir gerekçe olmadığını savunmuştur.
190. Hükümet ise, başvuran STK’nın öne sürdüğü üzere “kamu görevi ifa eden diğer kişiler” kavramının geniş yorumlanmasının, zorunlu müdafilerin özel hayatlarına yönelik herhangi bir korumayı geçersiz kılacağını savunmuştur (bkz. yukarıdaki 83. paragraf).
191. Mahkeme, bir bireyin özel hayatına ilişkin bilgilerin açıklanmasının 8. maddenin 1. fıkrası kapsamına girdiğini yineler (bkz. yukarıda anılan Leander, § 48). Bu bağlamda Mahkeme “özel hayat” kavramının kapsamlı bir tanıma elverişli olmayan geniş bir terim olduğuna işaret etmektedir (bkz. S. ve Marper/Birleşik Krallık [BD], no. 30562/04 ve 30566/04, § 66, ECHR 2008, ve Pretty/Birleşik Krallık, no. 2346/02, § 61, ECHR 2002-III). Özel hayat kişinin fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü kapsar. Bu nedenle, (özel hayat) bir kişinin fiziksel ve sosyal kimliğinin birçok yönünü kapsayabilir. Örneğin, cinsiyet; isim; cinsel yönelim; ve cinsel yaşam gibi unsurlar, 8. madde tarafından korunan kişisel alana girmektedir (bkz. diğer referanslarla birlikte, yukarıda anılan S. ve Marper, § 66, ve yukarıda anılan Pretty, § 61). Özel hayat, mesleki veya ticari nitelikteki faaliyetleri de içerebilir (bkz. Niemietz/Almanya, 16 Aralık 1992, § 29, Series A no. 251-B). Mahkeme ayrıca, kamusal bağlamda bile olsa, bir kişinin başkalarıyla etkileşim içinde olduğu bir alanın “özel yaşam” kapsamına girebileceğine karar vermiştir (bkz. yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Associés, § 83).
192. Kişisel veriler bağlamında daha önce, Mahkeme Avrupa Konseyi’nin 28 Ocak 1981 tarihli Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunması Sözleşmesi’ne atıfta bulunmuştur (bkz. yukarıdaki 54. paragraf); bu sözleşmenin amacı “her bireyin ... haklarına ve temel özgürlüklerine saygıyı ve özellikle de kendisiyle ilgili kişisel verilerin otomatik işleme tabi tutulması karşısında özel hayatın gizliliği hakkını güvence altına almaktır” (Madde 1). Kişisel veri 2. maddede “kimliği belirli veya belirlenebilir bir kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak tanımlanmaktadır (bkz. Amann/İsviçre [BD], no. 27798/95, § 65, ECHR 2000-II). Mahkeme, sağlık durumu (bkz. HIV-pozitiflik durumu ile ilgili 25 Şubat 1997 tarihli Z/Finlandiya kararı, §§ 96-97, Reports 1997-I,ve kürtaj kayıtları ile ilgili 27 Ağustos 1997 tarihli M.S./İsveç kararı, § 47, Reports 1997-IV), dine karşı tutum (bkz. din özgürlüğü bağlamında Sinan Işık/Türkiye, no. Türkiye, no. 21924/05, §§ 42-53, ECHR 2010) ve cinsel yönelim (bkz. Lustig-Prean ve Beckett/Birleşik Krallık, no. 31417/96 ve 32377/96, § 82, 27 Eylül 1999) gibi bir bireyin en mahrem ve kişisel yönlerine ilişkin kişisel veri kategorileri tespit etmiş ve bu tür veri kategorilerinin Sözleşme’nin 8. maddesinin koruması kapsamına giren özel hayatın belirli unsurlarını oluşturduğunu tespit etmiştir.
193. Yetkililer tarafından tutulan kişisel bilgilerin ilgili zorunlu müdafilerin özel hayata saygı hakkından yararlanmalarıyla ilgili olup olmadığını belirlerken Mahkeme bu özel bağlamı dikkate alacaktır (bkz. yukarıda anılan S. ve Marper, § 67). Bir kişinin özel hayatının, söz konusu kişinin evi veya özel mülkü dışında alınan tedbirlerle ilgili olup olmadığının değerlendirilmesine yönelik bir dizi unsur bulunmaktadır. İnsanların kamuya açık bir şekilde kaydedilen veya rapor edilen faaliyetlere bilerek veya isteyerek dahil oldukları durumlar söz konusu olduğundan, bir kişinin mahremiyete ilişkin makul beklentileri bu değerlendirmede kesin olmasa da önemli bir faktör olacaktır. (bkz. P.G. ve J.H. / Birleşik Krallık, no. 44787/98, § 57, ECHR 2001-IX).
194. Mevcut davada talep edilen bilgiler, zorunlu müdafilerin isimleri ve belirli yargı bölgelerinde kaç kez görevlendirildiklerinden oluşmaktadır. Mahkeme’ye göre kişisel veri teşkil etmelerine rağmen bu isimlere yönelik talep, ağırlıklı olarak kamu davaları bağlamında mesleki faaliyet yürütülmesiyle ilgilidir. Bu anlamda, zorunlu müdafilerin mesleki faaliyetleri özel bir konu olarak değerlendirilemez. Ayrıca, istenen bilgiler zorunlu müdafilerin vekil olarak görevlerini yerine getirmeleri veya müvekkilleriyle görüşmeleri ile bağlantılı eylemleri veya kararları ile ilgili değildir. Hükümet, başvuranın özel amaçlar için talep edilen bilgilerin açıklanmasının, zorunlu müdafilerin Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında özel hayata saygı hakkından yararlanmalarını etkileyebileceğini gösterememiştir.
195. Mahkeme ayrıca, zorunlu müdafilerin isimlerinin ve atama sayılarının açıklanmasının bu kişilerin zorunlu müdafi olarak kayıt yaptırırken öngörebileceklerini aşan bir derecede teşhire maruz bırakmayacağı kanaatindedir (karşılaştırmak için Peck / Birleşik Krallık, no. 44647/98, § 62, ECHR 2003-I). Anketin yapıldığı sırada bu bilgilerin derlenmediği açık olsa da, zorunlu müdafilerin isimleri ve atamaları hakkındaki bilgilerin, adli yardım listeleri; duruşma takvimleri; ve halka açık olan duruşmalar gibi başka yollarla kamuoyu tarafından bilinemeyeceğini varsaymak için hiçbir neden yoktur.
196. Bu çerçevede, Hükümet tarafından Sözleşme’nin 8. maddesine atıfta bulunularak ileri sürdüğü iddialar, bu hükmün uygulanmasını ve başvuran STK’nın 10. maddenin 1. fıkrası tarafından korunan hakkına karşı bir dengeleme değerlendirmesinin devreye sokulmasını gerektirecek nitelik ve derecede değildir (karşılaştırmak için yukarıda anılan Couderc ve Hachette Filipacchi Associés, § 91; yukarıda anılan Axel Springer AG, § 87; Von Hannover / Almanya (no. Almanya (no. 2) [BD], no. 40660/08 ve 60641/08, § 106, ECHR 2012, ve Perinçek/İsviçre [BD], no. 27510/08, §§ 227-28, ECHR 2015 (extracts)). Bununla birlikte, 10. madde sınırsız bir ifade özgürlüğünü güvence altına almamaktadır; ve yukarıdaki 188. paragrafta da belirtildiği üzere zorunlu müdafilerin özel çıkarlarının korunması, bu hükmün 2. paragrafı uyarınca ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına izin veren meşru bir amaç teşkil etmektedir. Dolayısıyla, önemli olan husus bu çıkarları korumak için kullanılan araçların ulaşılmak istenen amaçla orantılı olup olmadığıdır.
197. Mahkeme, anket konusunun zorun müdafi sisteminin etkinliği ile ilgili olduğunu not etmektedir (bkz. yukarıdaki 15-16. paragraflar). Bu konu, Macar hukukunda temel bir hak olan (bkz. yukarıdaki 33. paragraf) ve Sözleşme kapsamında büyük önem taşıyan adil yargılanma hakkı ile yakından ilgilidir. Gerçekten de adil yargılanma hakkıyla bu kadar doğrudan bağlantılı bir hizmete yönelik herhangi bir eleştiri veya iyileştirme önerisi, kamuyu ilgilendiren meşru bir konu olarak görülmelidir. Başvuran STK, amaçladığı anket ile aynı müdafilerin sürekli atanması modelinin işlevsiz olduğunu ve bunun sistemin yeterliliği konusunda şüpheler uyandırdığı teorisini araştırmak istemiştir. Zorunlu müdafilerin polis tarafından sistematik olarak aynı avukat havuzundan seçilmesi ve daha sonraki atamalarda göz ardı edilmemek için müdafilerin polis soruşturmalarına itiraz etme ihtimallerinin düşük olması nedeniyle adli yardım programının bu şekilde yanlı olabileceği iddiası gerçekten de meşru bir endişeye yol açmaktadır. Polis tarafından atanan müdafilerin savunma hakları üzerindeki potansiyel etkileri Mahkeme tarafından Martin davasında (yukarıda bahsedilen) da kabul edilmiştir. İncelenmekte olan konu Sözleşme’deki bir hakkın özü ile ilgili olduğundan Mahkeme, başvuran STK’nın kamu yararını ilgilendiren bir konuda tartışmaya katkıda bulunmayı amaçladığına ikna olmuştur (bkz. yukarıdaki 164-65. paragraflar). Talebin reddedilmesi, başvuran STK’nın kamu yararını ilgilendiren bir konuda kamusal bir tartışmaya katkıda bulunmasını etkili bir şekilde engellemiştir.
198. 194-196. paragraflarda belirtilen hususları göz önünde bulunduran Mahkeme, başvuran STK’nın bilgi talebinin kabul edilmesi halinde zorunlu müdafilerin özel yaşama ilişkin haklarının olumsuz etkileneceğini düşünmemektedir. Bilgi talebinin kişisel verilerle ilgili olduğu kabul edilse de, kamuya açık olmayan bilgileri içermemektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere, söz konusu bilgi talebi yalnızca söz konusu kişilerin kamu tarafından finanse edilen ulusal adli yardım programı çerçevesinde ceza davalarında sanıkları temsil etmek üzere kaç kez görevlendirildiklerine ilişkin istatistiksel nitelikteki bilgilerden oluşmaktadır.
199. Yetkili yerel mahkemeler tarafından yorumlandığı şekliyle ilgili Macar hukuku, başvuran STK’nın kamu yararını ilgilendiren bir konuda tartışmaya katkıda bulunmayı amaçlayan yayın önerisine getirilecek herhangi bir kısıtlamanın en üst düzeyde inceleme gerektirdiği bu durumda, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki ifade özgürlüğü haklarının anlamlı bir şekilde değerlendirilmesini engellemiştir.
200. Yukarıda belirtilenler doğrultusunda Mahkeme, ilgili olmalarına rağmen Hükümet tarafından ileri sürülen iddiaların şikayet edilen müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olduğunu göstermek için yeterli olmadığını düşünmektedir. Mahkeme özellikle davalı Devlet’in takdir yetkisine rağmen, şikayet edilen tedbir ile hedeflenen meşru amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmadığı kanaatindedir.
Bu nedenle, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
201. Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Mahkeme, Sözleşmenin veya Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse ve ilgili Sözleşmeci Devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen giderme imkânı veriyorsa, Mahkeme gerekli görürse zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık verilmesine hükmeder.”
Zarar202. Başvuran STK, manevi tazminata ilişkin herhangi bir talepte bulunmamıştır. Ancak, maddi tazminat olarak 215 Euro (EUR) talep etmiştir. Bu meblağ, başvuran STK’nın davalı emniyet müdürlüklerine iç hukuktaki yargılama masrafları için ödemesine hükmedilen miktara tekabül etmektedir.
203. Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.
204. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir illiyet bağı olduğunu kabul etmektedir; bu nedenle talep edilen miktarın tamamına hükmetmektedir. Mahkeme, başvuranın talep ettiği bilgilerin açıklanmasını talep etmediğini gözlemlemektedir.
Masraflar ve Giderler205. Başvuran STK, Mahkeme önünde yapılan avukatlık masrafları için 6.400 Euro ve %27 katma değer vergisi (KDV) talep etmiştir. Bu miktar, 4 saat danışma, 6 saat dosyayı inceleme, 16 saat Mahkeme içtihadını inceleme, 30 saat dilekçe hazırlama ile sunumu ve son olarak 8 saat Büyük Daire duruşmasına hazırlanma ve katılım olmak üzere, 100 Euro artı KDV saatlik ücret üzerinden 64 saatlik hukuki çalışmaya karşılık gelmektedir.
Ayrıca, başvuran STK, duruşmayla ilgili seyahat ve konaklama masrafları için 2.475 Euro talep etmiştir.
Başvuran STK’nın masraf ve giderler için toplam talebi 8.875 Euro artı uygulanabilir olduğu durumlarda KDV’dir.
206. Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.
207. Mahkeme’nin içtihadına göre, başvuran, masraf ve giderlerin geri ödenmesine ancak bunların gerçekten ve zorunlu olarak yapıldığının ve miktar bakımından makul olduğunun gösterilmesi halinde hak kazanır. Mevcut davada, Mahkeme, elindeki belgeleri ve yukarıdaki kriterleri göz önünde bulundurarak, talep edilen miktarın tamamına, yani 8.875 Euro’ya hükmedilmesinin makul olduğunu düşünmektedir.
Gecikme Faizi208. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. Oy çokluğuyla, Hükümet’in ön itirazının esas ile birleştirilmesine ve reddedilmesine;
2. Oy çokluğuyla, başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
3. İkiye karşı on beş oyla, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4. İkiye karşı on beş oyla,
(a) Davalı Devlet’in başvuran STK’ya üç ay içinde ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna;
(i) Maddi tazminat olarak 215 Euro (iki yüz on beş Euro) artı bu tutara uygulanabilecek her türlü vergi;
(ii) Masraf ve giderler için 8.875 Euro (sekiz bin sekiz yüz yetmiş beş Euro) artı başvuran STK’dan bu tutar üzerinden talep edilebilecek her türlü vergi;
(b) yukarıda belirtilen üç ayın sona ermesinden itibaren yukarıda belirtilen üç ayın geçmesinden ödeme tarihine kadar yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankasının en yüksek ödünç faizine eşit orandaki basit faize yüzde üç puan eklenmesine;
karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce ve Fransızca dillerinde hazırlanmış ve 8 Kasım 2016 tarihinde Strazburg’daki İnsan Hakları Binası’ndaki aleni bir duruşmada açıklanmıştır.
Lawrence Early Guido Raimondi
Hukuk Danışmanı Başkan
Sözleşme’nin 45(2). ve Mahkeme İçtüzüğünün 74(2). maddeleri uyarınca, aşağıdaki ayrık görüşler bu karara eklenmiştir:
(a) Hakim Nussberger ve Keller’in mutabık görüşü;
(b) Hakim Raimondi’nin de katıldığı Hakim Sicilianos’un mutabık görüşü;
(c) Hakim Kjølbro’nun da katıldığı Hakim Spano’nun muhalefet şerhi
HAKİM NUSSBERGER VE KELLER’İN MUTABIK GÖRÜŞÜ
1. Mevcut davada, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında korunan bilgi edinme özgürlüğü temelinde ihlal tespitine katılıyoruz. Macar Hükümeti, veri koruma mevzuatına atıfta bulunarak ve ilgili farklı menfaatleri değerlendirmeden zorunlu müdafi isimleri hakkındaki bilgileri saklamamalıydı. Bu durum, 10. maddenin açık bir ihlalini teşkil etmektedir.
2. Bununla birlikte, meslektaşlarımız Robert Spano ve Jon Fridrik Kjølbro gibi çoğunluğun Macar Hükümetinin veri korumasına ilişkin endişelerini reddeden argümanlarına katılmıyoruz[1]. Bizim görüşümüze göre verilerin korunmasının önemi, bu Mahkeme’nin gelişen içtihadıyla ve dahası, veri koruma mevzuatını yorumlarken Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın yaklaşımıyla uyumsuz bir şekilde önemsizleştirilmiştir. Bunun gelecekteki verilerin korunmasına ilişkin davalarda sorun yaratabileceğinden korkuyor ve bu nedenle kararın bu kısmının çok dar ve bağlama özgü bir şekilde yorumlanmasını diliyoruz.
3. Çoğunluğun bu bağlamdaki argümanının özü, Sözleşme’nin 8. maddesinin müdafilerin veri koruma hakkına uygulanamayacağıdır. Bu husus 196. paragrafta açıkça belirtilmiştir:
“... Hükümet’in Sözleşme’nin 8. maddesine atıfta bulunarak ileri sürdüğü iddialar [yani zorunlu müdafilerin veri koruma hakkı], bu hükmün uygulanmasını ve başvuran STK’nın 10. maddenin 1. fıkrası tarafından korunan haklarına karşı bir dengeleme değerlendirmesinin devreye sokulmasını gerektirecek nitelikte ve derecede değildir.”
4. Çoğunluk böylece Sözleşme’nin 8. maddesinin veri korumasına uygulanabilmesi için üç kritere dayanan bir eşik getirmiştir: kişisel verilerin kullanımının öngörülebilirliği, verilerin özel veya mesleki yaşamla bağlantısı ve verilerin erişilebilirliği (bkz. 194 ve 195. paragraflar).
5. Bu yaklaşım, veri korumanın “kimliği belirli veya belirlenebilir bir kişiye ilişkin her türlü bilgi”[2] şeklindeki geniş tanımıyla çelişmektedir. Bu tür kriterlerin uygunluğu Mahkeme içtihadında reddedilmiştir ve ABAD’ın içtihadıyla uyumlu değildir.
6. Amann/İsviçre ([BD], no. 27798/95, § 65, ECHR 2000-II) davasında Mahkeme, özel veya mesleki faaliyetlerden kaynaklanan veriler arasında ayrım yapılmaması gerektiğine karar vermiştir:
“Mahkeme, bir bireyin ‘özel hayatına’ ilişkin verilerin toplanmasının 8. maddenin 1. fıkrasının uygulama alanına girdiğini yineler (bkz. 26 Mart 1987 tarihli Leander/İsveç kararı, Series A no. 116, s. 22, § 48).
Bu bağlamda Mahkeme, ‘özel hayat’ teriminin kısıtlayıcı bir şekilde yorumlanmaması gerektiğine işaret etmektedir. Özellikle, özel hayata saygı, diğer insanlarla ilişki kurma ve geliştirme hakkını içerir; ayrıca, mesleki veya ticari nitelikteki faaliyetlerin ‘özel hayat’ kavramının dışında tutulmasını haklı gösterecek ilkesel bir neden yoktur (bkz. 16 Aralık 1992 tarihli Niemietz/Almanya kararı, Series A no. 251-B, s. 33-34, § 29, ve yukarıda anılan Halford kararı, s. 1015-16, § 42).”
7. Verilerin korunmasının özü, kişisel verilerin kullanımını düzenlemek ve böylece Alman Federal Anayasa Mahkemesi’nin “bilgisel kendi kaderini tayin hakkı” (“Recht auf informationelle Selbstbestimmung”[3]) olarak adlandırdığı durumu korumaktır. Kuşkusuz, zorunlu müdafiler için yetkililerin verilerini saklayacağı öngörülebilir bir durumdur. Ancak bu, Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanabilirliğini reddetmek için bir neden değildir, bu kişisel verilerinin hem yetkililer hem de üçüncü şahıslar tarafından kullanılmasına veya kötüye kullanılmasına karşı herhangi bir korumayı reddetmektir.
8. Halihazırda kamusal alanda olan verilerin[4] bu nedenle daha az korumaya ihtiyaç duyduğu argümanı, açıkça belirtilmiş olan şu ABAD içtihadıyla ihtilaf yaratabilir: “...yayınlanmış bilgilere ilişkin olarak direktifin uygulanmasına yönelik genel bir istisna, direktifin etkisini büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Üye Devletlerin verileri yayınlaması, bu verilerin direktif tarafından sağlanan korumadan yararlanmayı bırakması için yeterli olacaktır.”[5] Bu tespit, Lüksemburg Mahkemesi’nin “medyada değiştirilmemiş biçimde yayınlanmış olan materyallerle ilgili olduğu durumlarda” bile işlemlerin veri işleme olarak nitelendirilebileceğini savunduğu Google Spain davasında doğrulanmış ve pekiştirilmiştir.[6]
9. Kanaatimizce Mahkeme, içtihadında tanınan veri koruma düzeyinin etkisini azaltmamalıdır ve kural olarak Sözleşme’nin 8. maddesinin 1. fıkrasındaki “özel hayat” kavramını Devlet yetkilileri tarafından toplanan kişisel verilere uygulamaya devam etmelidir.
10. Bu durum, bir yanda 8. madde kapsamındaki veri koruma hakları ile diğer yanda 10. madde kapsamında korunan ifade özgürlüğü arasında, duruma göre karar verilmesi gereken herhangi bir dengeleme uygulamasının sonucuna halel getirmez. Mevcut davanın koşullarında, dengenin başvuranın ifade özgürlüğü lehine bozulduğunu düşünüyoruz.
HAKIM RAIMONDI’NIN DE KATILDIĞI HAKIM SICILIANOS’UN MUTABIK GÖRÜŞÜ (ÇEVİRİ)
1. Mevcut kararda yer alan yorumlayıcı yaklaşımın özüne ve sonucuna tamamen katılıyorum. Bununla birlikte bu karar, gerekçesi ile değil, aynı zamanda değerli meslektaşlarım Spano ve Kjølbro’nun muhalefet şerhinin de ortaya koyduğu gibi, Sözleşmenin yorumlanması ve hatta genel olarak uluslararası antlaşmaların Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi uyarınca yorumlanması açısından önem taşımaktadır. Bu bağlamda, öncelikle hazırlık çalışmaları (travaux préparatoires) ile evrimsel yorum yöntemi arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmak (I), ardından da bu yorumun sınırlarını tanımlamaya (II) çalışmak amacıyla aşağıdaki görüşleri eklemek istiyorum. Daha sonra, hazırlık çalışmalarının önemini ve bu gibi davalardaki kanıt değerini ve mevcut kararın orijinal bir yönünü olan özleşme’yi daha sonraki ilgili bir belgelerin hazırlık çalışmaları ışığında yorumlama gerçeğini değerlendirmek kalacaktır (III). Bir dizi başka yorumsal argümanla desteklenen bu unsurlar temelinde, Mahkeme tarafından benimsenen çözüm, Viyana Sözleşmesi tarafından sağlanan normatif çerçeveye sıkı sıkıya bağlıdır (IV).
I. Hazırlık çalışmalarına ve “yaşayan belge” doktrinine başvurulması: birbirine zıt iki yaklaşım mı?
2. Mevcut davadaki temel mesele, en azından ilk bakışta taban tabana zıt görünen iki yaklaşım etrafında gelişmektedir: Sözleşme’nin hazırlık çalışmalarına dayanan ilk yaklaşım, metnin “kurucu babalarının” niyetlerini anlamaya çalışmaktan ibarettir; özellikle kararın 138-148. paragraflarında yansıtılan ikinci yaklaşım, esasen iyi bilinen “yaşayan belge” doktrininin uygulanmasından ibarettir. Dolayısıyla, Sözleşmeci Tarafların tarihsel niyetleri ve Sözleşme’nin 10. maddenin 1. fıkrasına tam lafzına bağlılık, bu hükmün sözde evrimsel yorumuna karşıt görünmektedir.
3. Tyrer/Birleşik Krallık kararında (25 Nisan 1978, § 31, Series A no. 26) oluşturulmasından bu yana, “Sözleşme’nin yaşayan bir araç olduğu ... günümüz koşulları ışığında yorumlanması gerektiği” fikrinin Strazburg içtihadına yayıldığı ve Mahkeme’nin Sözleşme metnini zaman içinde hukuki, sosyal, etik veya bilimsel gelişmelere uyarlamasını sağlayan yorumlayıcı bir yaklaşımın temelini oluşturduğu iyi bilinmektedir. Açık veya zımni olarak “yaşayan belge” doktrininden yararlandığı durumlarda, Mahkeme genellikle aynı zamanda Sözleşme’nin insan haklarının korunmasına yönelik bir sözleşme olarak kendine has özelliklerini vurgulamaktadır (bkz. mevcut kararın 120-122. paragrafları).
4. Kuşkusuz, söz konusu alanda bu tür gelişmelerin hızı, uluslararası hukukun diğer alanlarına göre genellikle daha hızlıdır ve bu da evrimsel yorumlama yöntemine daha sık başvurulmasını açıklayabilir. Yargısal ya da yarı-yargısal, uluslararası ya da bölgesel olsun, insan haklarının korunmasına yönelik diğer organların da sıklıkla söz konusu yaklaşımı benimsemesi de önemlidir (bkz. sadece bir gösterge olarak, Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yüksek Mahkeme (Quintana Coello vd.)/Ekvator davasında verdiği 23 Ağustos 2013 tarihli karar, § 153, “bağımsız mahkeme” kavramının daha geniş yorumlanmasına ilişkin olup, 28 Ağustos 2013 tarihli Yüksek Mahkeme (Camba Campos ve diğerleri)/Ekvator ve 5 Ekim 2015 tarihli López Lone ve diğerleri/Honduras kararları ile teyit edilmiştir). Bununla birlikte, pek çok kez gösterildiği üzere, evrimsel yorumlama yöntemi, Uluslararası Adalet Divanı, hakem heyetleri, Fransa, Birleşik Krallık, Almanya vb. yüksek mahkemeleri de dahil olmak üzere diğer uluslararası ve ulusal yargı organları tarafından kullanılmıştır (bkz. E. Bjorge, The Evolutionary Interpretation of Treaties, Oxford, Oxford University Press, 2014, and id., “The Convention as a Living Instrument Rooted in the Past, Looking to the Future”, to appear in Human Rights Law Journal, “Colloquy in Honour of Judge Paul Mahoney”). Başka bir deyişle, “yaşayan belge” doktrini Mahkeme tarafından vurgulanmış olsa da, ortaya çıkan yorumlayıcı yaklaşım sadece Sözleşme’ye (veya insan haklarının korunmasına yönelik diğer sözleşme ve antlaşmalara) bağlı değildir. Bu bağlamın çok ötesine uzanır ve uluslararası hukukun ve hatta genel olarak hukukun diğer birçok alanıyla ilgili ulusal ve uluslararası yargı uygulamasının bir parçasıdır.
5. “Yaşayan belge” doktrini ve bunun altında yatan evrimsel yorum yöntemi ilk bakışta yenilikçi gibi görünse de, gerçekte - ve ihtiyatla uygulandıkları takdirde (aşağıya bakınız) - kendileri de yaşayan varlıklar olan Sözleşmeci Devletlerin varsayılan niyetleriyle uyumludur. Mahkeni’nin eski başkanlarından Sir Humphrey Waldock’un (aynı zamanda Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun son Andlaşmalar Hukuku Özel Raportörü olduğu da hatırlanacaktır) ifadesini ödünç alırsak:
“Sözleşme hükümlerinin anlamı ve içeriği, hukuki veya sosyal kavramlardaki değişikliklere yanıt olarak evrimleşmeye yönelik olarak anlaşılacaktır” (H. Waldock, “The Evolution of Human Rights Concepts and the Application of the European Convention of Human Rights”, Mélanges Paul Reuter içinde, Paris, Pedone, 1981, s. 547).
Bu yaklaşım, yakın zamanda Uluslararası Adalet Divanı tarafından da teyit edilmiş ve genelleştirilmiştir:
“... taraflar bir antlaşmada genel terimler kullanmışlarsa, taraflar bu terimlerin anlamının zaman içinde değişebileceğinin mutlaka farkındaydılar ve antlaşma çok uzun bir süre için yapılmışsa veya ‘sürekli’ ise, tarafların genel bir kural olarak bu terimlerin değişen bir anlama sahip olmasını amaçladıkları varsayılmalıdır” (UAD, Seyir ve İlgili Haklara İlişkin Uyuşmazlık (Kosta-Rika/Nikaragua), 13 Temmuz 2009 tarihli karar, ICJ Reports 2009, s. 213, § 66).
6. Başka bir deyişle, tarafların niyetinden bir sapmayı işaret etmekten çok, genel terimler içeren bir sözleşme veya antlaşmanın evrimsel yorumu - Sözleşme için durum böyledir - ilke olarak Sözleşmeci Devletlerin varsayılan niyetini yansıtıyor olarak görülmelidir. Bir yandan böyle bir antlaşmayı hazırlayanlar tarafından kullanılan terimlerin niteliği ve kapsamı, diğer yandan belirsiz süresi, aksi gösterilmedikçe tarafların antlaşmanın çağdaş gelişmeleri yansıtacak şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını istediklerini düşünmemize yol açmaktadır. Bu yorum yöntemi, antlaşmanın resmi olarak değiştirilmesine gerek kalmadan, sözleşme metninin sürekli olarak “günümüz koşullarına” uyarlanmasına olanak tanır. Evrimsel yorum, antlaşmanın kalıcılığını sağlamayı amaçlamaktadır. “Yaşayan belge” doktrini, Sözleşmenin hayatta kalması için olmazsa olmaz bir koşuldur!
7. Bu yaklaşım, Sözleşme’nin sadece “korunmasına” değil, aynı zamanda “İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin daha ileri düzeyde gerçekleştirilmesine” atıfta bulunan Giriş bölümü tarafından da desteklenmektedir. Başka bir deyişle, “kurucu babalar” insan haklarını statik ve zaman içinde donmuş olarak değil, aksine dinamik ve ileriye dönük olarak düşünmüşlerdir.
8. Kuşkusuz, evrimsel yorumlama yöntemi Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31 ile 33. maddelerinde açıkça belirtilmemiştir. Bu nedenle, bu yöntemin uluslararası hukukun ilerici bir gelişiminden kaynaklandığı ileri sürülebilir (bkz. Sicilianos, “The Human Face of International Law - Interactions between General International Law and Human Rights: An Overview”, Human Rights Law Journal, 2012, sayı 1-6, ss. 1-11, s. 6). Bununla birlikte, Viyana Sözleşmesi’nin yukarıda belirtilen hükümlerinin altında yatan mantıkla tamamen uyumlu olduğu da bir gerçektir. Bu sözleşmenin 31. Maddesinin antlaşmanın kapsam ve amacına, müteakip anlaşmalara, müteakip uygulamalara ve yorumlanacak antlaşmanın akdedilmesinden sonra taraflarca onaylanan belgeler de dahil olmak üzere “taraflar arasındaki ilişkilerde geçerli olan” ilgili uluslararası hukuk kurallarına atıfta bulunduğu kesinlikle akılda tutulmalıdır. Tüm bu unsurlar, söz konusu antlaşmanın özellikle anlamı zaman içinde değişebilecek genel terimler içerdiği ve belirsiz bir süre için akdedildiği durumlarda kabul edilmesinden sonraki gelişmelere uyum sağlamasını amaçlayan teleolojik ve dinamik bir yoruma izin verir.
9. Kısacası, Sözleşme’nin (ve Protokollerin) evrimsel yorum yöntemi, ilke olarak, tarafların varsayılan niyetini yansıtmaktadır ve bu belgelerin -mevcut davanın merkezinde yer alan Sözleşme’nin 10. maddesi gibi- hükümlerinin (en azından) hayatta kalması için bir ön koşul teşkil ederken, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin ilgili hükümleriyle de uyumludur. Bununla birlikte, evrimsel yorumun sınırlarını netleştirmek gerekmektedir.
II. Evrimsel yorumun sınırları
10. Mahkeme her zaman, Sözleşme’nin evrimsel yorumunun, özellikle yerel mahkemeler tarafından Sözleşme metninde aşırı özgürlüklere izin veren bir tür “açık çek” olarak algılanmasını önlemeye çalışmıştır. Bu süregelen endişe, 2011 adli yılının başlangıcını işaret eden “Hakimler Arası Diyalog” seminerini tam da bu konuya ayırmasına yol açmıştır (bkz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme’nin evrimsel yorumunun sınırları nelerdir? Dialogue between Judges 2011, Strasbourg, EuropeanCourtHR/Council of Europe, 2011). Bu zengin tartışmayı özetleme iddiasında değilim, ancak bana öyle geliyor ki, evrimsel yorumun üç sınırı vardır: birincisi, bu yorumsal yöntem contra legem bir yoruma yol açmamalıdır; ikincisi, önerilen yorum genel olarak Sözleşme’nin kapsam ve amacıyla, özel olarak da yorumlanacak hükümle uyumlu olmalıdır; ve üçüncüsü, bu yorum gelecekte geçerli olabilecek koşulları değil, “günümüz” koşullarını yansıtmalıdır.
Evrimsel yorum, contra legem (kanuna aykırı) bir yoruma yol açmamalıdır
11. Yukarıda açıklandığı üzere, evrimsel yorum tarafların niyetini göz ardı etmez. Aksine, onların varsayılan niyetlerini yansıtır. Ancak bu, çürütülemez bir karineden ziyade çürütülebilir bir karinedir. Bunun teyit edilebilmesi için, önerilen yorumun Sözleşme tarafından kullanılan terimlerin sınırları içerisinde kalması ve bunlarla doğrudan çelişmemesi önemlidir. Evrimsel yorum, eğer kesinlikle gerekliyse, praeter legem (kanun boşluğu) olabilir, ancak contra legem (kanuna aykırı) olamaz.
12. Mahkeme, Sözleşme’nin çeşitli hükümleriyle ilgili olarak bu sınırı uzun süredir vurgulamaktadır. Örneğin, Johnston ve diğerleri/İrlanda kararında (18 Aralık 1986, § 52, Series A no. 112), Mahkeme evlenme hakkının boşanma hakkını da kapsadığını kabul etmeyi reddetmiştir. Bu vesileyle Mahkeme, “‘evlenme hakkı’ kelimelerinin olağan anlamının, evlilik ilişkisinin kurulmasını kapsadığı ancak sona ermesini kapsamadığının açık olduğunu” kaydetmiştir (ayrıca bkz. V.K. / Hırvatistan, no. 38380/08, § 99, 27 Kasım 2012). Daha da açık bir şekilde, Pretty/Birleşik Krallık kararında (no. 2346/02, § 39, ECHR 2002-III) Mahkeme, Sözleşme’nin yaşam hakkına ilişkin 2. maddesinin lafzını, ölme hakkını tanıyacak şekilde genişletmeyi reddetmiştir. Bu davada Mahkeme, “2. maddenin, dili çarpıtmadan, [yaşam hakkının] taban tabana zıttı bir hakkı, yani ölme hakkını tanıdığı şeklinde yorumlanamayacağına; bireye yaşam yerine ölümü seçme hakkı tanıması anlamında kendi kaderini tayin hakkı yaratamayacağına” karar vermiştir. Başka örnekler vermeye gerek duymadan, Mahkeme’nin genel bir kural olarak, “[Sözleşme’nin] dilinin çarpıtılması” anlamına gelecek contra legem yorumlardan dikkatle kaçındığını belirtmek önemlidir.
13. Mevcut davadaki tutum da bu tutuma bir istisna teşkil etmemektedir. Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasının metnine aykırı hiçbir yorum bulunmamaktadır. Gerçekten de, “[bu] hak, kanaat sahibi olma ve haber ve fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir...” ifadeleri (italikler eklenmiştir) ifadeleri, burada ifade özgürlüğü hakkının temel yönlerinin sıralandığını ima etmektedir. Bunlar, başka hususların da olabileceği ihtimalini dışlamamaktadır. Dolayısıyla, 10. maddenin 1. fıkrasının bilgi edinme özgürlüğünü de içerdiğini belirtmek, bu hükümle çelişmeksizin, yalnızca bu hükmün şartlarını tamamlamak anlamına gelmektedir.
Evrimsel yorum, Sözleşme’nin kapsam ve amacı ile uyumlu olmalıdır
14. Evrimsel yorumun ikinci sınırı, genel olarak Sözleşme’nin ve özellikle de yorumlanacak hükmün kapsam ve amacıyla uyumluluğuyla ilgilidir. Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31. maddesinin 1. fıkrasında vurgulandığı üzere, bir sözleşme metninin herhangi bir yorumunun metnin kapsam ve amacının yansıtması gerektiği konusunda ısrar etmeye gerek yoktur. Bu, her türlü yorumlama çalışmasının “altın kuralıdır”. Antlaşmanın kapsam ve amacına ters düşmek, tarafların niyetine ihanet etmek ve antlaşma sistemini baltalamak anlamına gelecektir.
15. Mevcut davada Mahkeme bu hususu özellikle vurgulamaktadır (bkz. özellikle kararın 155. paragrafı). Bu argümanları tekrarlamadan, 10. maddenin 1. fıkrasının ilk cümlesinin - “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir”- genel kapsamını vurgulamak ve bu özgürlüğü demokratik yönetimin gerçek bir dayanağı olarak gören Mahkeme’nin bu konudaki tüm kararlarında bu hükme verilen temel önemi yinelemek yerinde olacaktır. Bu koşullar altında, ifade özgürlüğünün belirli bir yönünü -yani bilgi edinme özgürlüğünü- “bilgiye erişimin bireyin ifade özgürlüğü hakkını kullanması için araç olduğu durumlarda” (bkz. kararın 156. paragrafı, italikler eklenmiştir) tanımak bana 10. maddenin ve daha genel olarak Sözleşme’nin kapsam ve amacıyla tamamen uyumlu görünmektedir.
Evrimsel yorum, gelecekte geçerli olabilecek koşulları değil, “bugünkü” koşulları yansıtmalıdır
16. Evrimsel yoruma getirilen üçüncü sınır, kanımca, bu yorum yönteminin olası aşırılıklarına karşı bir güvence teşkil ettiği için özel bir öneme sahiptir. Mahkeme’nin Tyrer kararında (yukarıda anılan karar) belirttiği ve o zamandan beri birçok kez tekrarladığı gibi, “yaşayan belge” doktrininin amacı Sözleşme’yi “günümüz koşullarına” uyarlamaktır. Bu nedenle Mahkeme genellikle bir “Avrupa konsensüsünün” ya da her halükarda Sözleşmeci Devletlerin mevzuat ve/veya uygulamalarında seçilen yoruma yönelik önemli bir eğilimin varlığını aramaktadır. Böyle bir fikir birliği, söz konusu yorumun ortak kabulüne, hatta kararın verildiği tarihte bölgesel bir teamülün varlığına işaret eder. Başka bir yerde kullanılan ifadeyi ödünç almak gerekirse, “Mahkeme tarafından tasarlandığı şekliyle evrimsel yorumun amacı değişime eşlik etmek ve hatta değişimi yönlendirmektir...; değişimi öngörmek değil, onu empoze etmeye çalışmaktır” (bkz. X ve diğerleri/Avusturya [BD], no. 19010/07, ECHR 2013, Hakimler Casadevall, Ziemele, Kovler, Jociené, Sikuta, De Gaetano ve Sicilianos’un müşterek kısmen muhalefet görüşü, § 23). Başka bir deyişle, benimsenen yorum, “evrimsel” olmakla birlikte, günümüze dayanmalıdır. Gelecekteki gelişmeler hakkında spekülasyon yapmaya çalışmak, yargısal işlevin ötesine geçme riskini doğuracaktır.
17. Mevcut davada, Mahkeme bu soruya önemli ölçüde değerlendirmiş (bkz. özellikle kararın 138-148. paragrafları) ve 10/1. maddeye ilişkin yorumunun mevcut haliyle uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı hukuka dayandığını fazlasıyla göstermiştir. Mahkeme tarafından atıfta bulunulan unsurlar arasında bana özellikle önemli gelen, seçilen yorumun 1966 gibi çok eski bir tarihte, yani yarım asır önce, bağlayıcı bir belgenin metninde - Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19. maddesi - yer almış olmasıdır. Bu koşullar altında, benimsenen yorumun yukarıda belirtilen evrimsel yorum sınırının ötesine geçtiğini iddia etmeyi imkansız olmasa da zor buluyorum.
III. Hazırlık çalışmalarının önemi ve kanıt değeri
18. Hazırlık çalışmaları ile evrimsel yorum arasındaki ilişkiyi ve bu yorumun sınırlarını netleştirmeye çalıştıktan sonra, şimdi hazırlık çalışmalarının genel olarak ve mevcut davada özel olarak önemini ve kanıt değerini ele almalıyım.
“Tamamlayıcı yorum aracı” olarak hazırlık çalışmaları
19. Kuşkusuz, mevcut karar, gerekçesinin bir kısmını Sözleşme’nin hazırlık çalışmalarına ayırmakla birlikte (bkz. 134. ve sonraki paragraflar), nihayetinde Sözleşme’nin 10. maddesinin 1.fıkrasının yorumlanmasında bunlara belirleyici bir önem atfetmemeyi tercih etmiştir. Bunun haklı bir sebebi vardır. Başlangıçta, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 32. maddesine göre, hazırlık çalışmalarının yorum için “tamamlayıcı bir araç” olduğunu belirtmek önemlidir. Bu ifade, Uluslararası Hukuk Komisyonu (UHK) tarafından yapılan ve Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi tarafından tasdik edilen bilinçli bir tercihten kaynaklanmaktadır. Hazırlık çalışmalarını “tamamlayıcı bir yorum aracı” olarak tanımlayan 32. madde, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından uygulamada meydana gelen değişiklikleri, yani tarafların “gerçek niyetine” öncelik veren (ve savaş arası yıllarda hala kısmen takip edilen) sübjektif yorum yönteminin terk edilerek, açıkça “beyan edilen niyete” öncelik veren objektif yorum yönteminin tercih edilmesini dikkate almaktadır. Gerçekten de, UHK tarafından belirtildiği üzere, 31. maddenin yorum unsurları “... hepsi metinde gerçek ifadesini bulduğu anda veya sonrasında taraflar arasındaki anlaşma ile ilgilidir”. UHK şunu da eklemiştir: “... sonuç olarak bir yorum unsuru olarak aynı özgün karaktere sahip olmayan hazırlık çalışmaları için durum böyle değildir, ancak bazen anlaşmanın metindeki ifadesine ışık tutması açısından değerli olabilir” (UHK Yıllığı, 1966, cilt II, s. 220, § 10).
20. Yukarıda belirtilenlerden, hazırlık çalışmalarına başvurmanın, Viyana Sözleşmesi’nin 31. maddesinde atıfta bulunulan yorum araçlarından kaynaklanan anlamı teyit etmek için (örnek olarak bkz, 3 Şubat 1994 tarihli karar, ICJ Reports 1994, § 55) veya 31. maddenin uygulanmasından kaynaklanan yorumun anlamı “muğlak veya belirsiz” bırakması veya “açıkça saçma veya makul olmayan” bir sonuca çıkarması halinde anlamı belirlemek ikincil bir yaklaşım olması gerektiği sonucu çıkmaktadır (bu hüküm hakkında ayrıntılı bir yorum için bkz. Le Bouthillier, “Article 32 of the 1969 Convention”, in O. Corten, P. Klein (eds.), Les Conventions de Vienne sur le droit des traités : commentaire article par article, cilt II, s. 1339-1368, ve M. E. Villiger, Commentary on the 1969 Vienna Convention on the Law of Treaties, Leiden/Boston, M. Nijhoff, 2009, s. 442-449).
21. Mevcut davada Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasının kapsamına ilişkin sonuca, büyük ölçüde Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31. maddesinde öngörülen yorumlama araçlarını kullanarak ulaşmaktadır (bkz. yukarıdaki IV. bölüm). Sonuç olarak, eğer Viyana Sözleşmesi’nin 32. maddesi harfiyen uygulanmak isteniyorsa, hazırlık çalışmalarına dayanan argümanın başlangıçta bir kenara bırakılması gerekir (bkz. mutatis mutandis, UAD, Bir Devletin Birleşmiş Milletler Üyeliğine Kabul Koşulları (Şart’ın 4. Maddesi), İstişari Görüş, UAD Raporları 1948, s. 57 ve özellikle s. 63). Ancak, hazırlık çalışmalarına dayanan argümanın taraflarca sunulan savunmalarda merkezi bir öneme sahip olduğu göz önüne alındığında, Mahkeme haklı olarak bu argümanı daha fazla dikkate almayı tercih etmiştir. Bununla birlikte, hazırlık çalışmalarının kanıt değerinin belirlenmesi gerekmektedir.
Özgün tartışmaların yokluğunda, hazırlık çalışmalarının kanıt değeri nedir?
22. Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 32. maddesinin mantığına göre, hazırlık çalışmalarının kullanımı, müzakereler sırasında tarafların ifade ettiği niyetine atıfta bulunarak metnin anlamını açıklığa kavuşturmayı amaçlamaktadır. Ancak, söz konusu çalışmalar metnin birbirini takip eden versiyonlarında şu ya da bu değişiklikle ilgili olarak yapılan tartışmalara ya da fikir alışverişlerine dair hiçbir iz sunmadığında, bu tür bir istişareden faydalı ve hatta belirleyici unsurlar çıkarmanın mümkün olup olmadığı ve ne ölçüde mümkün olduğu merak konusudur. Başlangıçta yorumlanacak metinde yer alan bir terimin, bu değişikliğin neden yapıldığını bilmeden aynı metnin sonraki bir versiyonunda çıkarıldığına dikkat çekerek tarafların niyetine ilişkin belirleyici sonuçlara varılabilir mi? Aynı şekilde, Uluslararası Adalet Divanı’nın Katar ve Bahreyn arasındaki Deniz Sınırlandırması ve Bölgesel Sorunlar Davası’nda gösterdiği ihtiyatlı yaklaşımı da not etmek yerinde olacaktır. Bu davada (UAD), özellikle Doha Tutanakları’nın hazırlık çalışmalarının “parçalı yapıları nedeniyle mevcut davada ihtiyatlı bir şekilde kullanılması gerektiğine” ve “müzakerelerin ilerleyişine ilişkin herhangi bir belgenin yokluğunda ... Suudi Arabistan ve Umman tarafından ardı ardına sunulan iki taslak metin ve bu metinlerde yapılan değişikliklerle sınırlı” olduğuna karar vermiştir (UAD, Katar ve Bahreyn Arasında Deniz Sınırlandırması ve Bölgesel Sorunlar Davası (Katar/Bahreyn), 16 Şubat 1995 tarihli karar, UAD Raporları 1995, § 41 (bkz. ayrıca UAD, Kuvvet Kullanımının Yasallığı Davası (Sırbistan-Karadağ/Belçika), ön itirazlar, 15 Aralık 2004 tarihli karar, UAD Raporları 2004, özellikle UAD’nin kendi Statüsünün 35. maddesine ilişkin hazırlık çalışmalarının “biraz üstünkörü” ve dolayısıyla “daha az aydınlatıcı” niteliğine dikkat çektiği § 113).
23. Sözleşme’nin hazırlık çalışmaları sekiz ciltten oluşmaktadır (bkz. Council of Europe, Collected Edition of the Travaux Préparatoires of the European Convention on Human Rights, The Hague/Boston/London/Dordrecht/Lancaster, M. Nijhoff, 1975–1985, 8 vols.). Davaların çoğunda, tartışmaların bir diğerinden ziyade belirli bir ifade biçimine yol açması, ilgili nedenleri kavramayı mümkün kılmaktadır. Bu nedenle, bu çalışmalarda yer alan bilgi zenginliğinin son zamanlarda hukuk yazarları tarafından vurgulanması memnuniyetle karşılanabilir (bkz. W. A. Schabas, The European Convention on Human Rights: A Commentary, Oxford, Oxford University Press, 2015, hazırlık çalışmalarına sistematik olarak atıfta bulunmaktadır). Bununla birlikte, bizi ilgilendiren özellikli nokta ile ilgili olarak, yukarıda atıfta bulunulan yayında belirtildiği üzere, hazırlık çalışmaları biraz eksiktir. Uzmanlar Komitesi’nin 2-8 Şubat 1950 tarihli ilk toplantısında hazırlanan Sözleşme ön taslağında yer alan “bilgi arama” ifadesinin aniden ortadan kalkmasının altında yatan nedenleri anlamamızı sağlayacak herhangi bir tartışma ya da fikir alışverişi içermemektedir.
24. Bu ihmal, bildiğimiz üzere İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin (İHEB) 19. maddesinin bilgi edinme hakkına böyle bir atıf içerdiği düşünüldüğünde daha da anlaşılmaz hale gelmektedir. Evrensel Beyanname, Sözleşme’yi hazırlayanlar için mükemmel bir referans metniydi; ilk olarak, Sözleşme’nin Giriş bölümünde Beyanname’ye yapılan tekrarlanan atıflar ve ikinci olarak, İHEB’in hükümlerine benzer diğer bazı Sözleşme hükümleri bunu göstermektedir. Bu koşullar altında, Sözleşme’yi hazırlayanların ifade özgürlüğü hakkının bir yönünü hariç tutmaya yönelik kesin bir niyetleri olduğu sonucuna varmadan önce ihtiyatlı olmak gerektiğini düşünüyoruz.
Bir antlaşmanın, ilgili başka bir belgenin hazırlık çalışmalarına atıfta bulunularak yorumlanması
25. Bu yaklaşım, Sözleşme’ye Ek 6 No’lu Protokol’ün hazırlık çalışmaları tarafından da desteklenmektedir. Kararın 50. paragrafında belirtilen bu çalışmaların tarihçesinden, Bakanlar Komitesi’nin onayını aldıktan sonra, İnsan Hakları Yönlendirme Komitesi’nin -bu komitenin Hükümetl temsilcilerinden, hatta Mahkeme nezdindeki Temsilcilerinden oluştuğunu hatırlatırız- ilgili Protokol’e özellikle bilgi edinme özgürlüğüne atıfta bulunan bir hüküm eklemeye hazır olduğu anlaşılmaktadır. Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19(2). maddesinde bu özgürlüğe açıkça (expressis verbis) atıfta bulunulduğunu kaydeden Protokol’ün taslak açıklayıcı raporu, bu eklemenin “bu alanda ortaya çıkabilecek şüpheleri ortadan kaldırmak” amacıyla “Sözleşme’yi bu açıdan MSHUS ile uyumlu hale getirmeyi” amaçladığını belirtmiştir. Diğer bir deyişle, Avrupa Konseyi’nde üst düzeyde temsil edilen Sözleşme’nin tüm Sözleşmeci Tarafları -bir yanda Bakanlar Komitesi, diğer yanda ilgili Yönlendirme Komitesi- 10. maddenin 1. fıkrası lafzının “şüphe” yaratabileceğini kabul etmiş ve Sözleşme ile MSHUS’in ilgili hükümlerini uyumlu hale getirecek bir hüküm kabul ederek bunları ortadan kaldırmaya istekli olduklarını belirtmişlerdir.
26. Normal uygulamaya uygun olarak, Sözleşme organlarından konuyla ilgili görüşlerini bildirmeleri istenmiştir. Hem Avrupa İnsan Hakları Komisyonu hem de Mahkeme, böyle bir değişikliğin gereksiz olduğunu ve bu nedenle bu değişikliğin yapılmasının uygun olmadığını düşünmüştür. Mahkeme’nin o dönemde kullandığı kategorik terimleri tekrarlamak gerekirse, “Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan bilgi alma özgürlüğü, bilgi edinme özgürlüğü anlamına gelmektedir.” Sözleşme organlarının bu açık ve net tutumlarına atıfta bulunarak, Bakanlar Komitesi’nin Parlamenterler Meclisi’ne hitaben Sözleşme’ye ek bir Protokol hakkındaki Görüş Talebi, nihayetinde önerilen metnin muhafaza edilmemesine karar verildiğini kaydetmiştir “çünkü ‘bilgi edinme özgürlüğünün’ zaten Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasında güvence altına alınan bilgi alma özgürlüğüne dahil olduğu makul bir şekilde düşünülebilir.” (mevcut kararın 50. paragrafında alıntılanan pasaj).
27. Dolayısıyla, tüm bu değerlendirmelerden, ilgili dönemde (1970’lerin sonu/1980’lerin başı) Avrupa Konseyi içerisinde hem bilgi edinme özgürlüğünün varlığını tanıma hem de 10. maddeyi bu özgürlüğü kapsayacak şekilde yorumlama konusunda gerçek bir fikir birliği olduğu anlaşılmaktadır. Bu yaklaşım Sözleşme organları ve Sözleşmeci Devletler (ve öyle görünüyor ki Parlamento) tarafından da paylaşılmıştır. Bu tespit, Sözleşme’ye ek bir Protokol’ün hazırlık çalışması ile ilgili olsa da, Sözleşme’ye Taraf Devletlerin niyetini tanımlamak için önemli bir yol göstermektedir.
IV. 10. maddenin yorumlanması, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31. Maddesi’nin yorumlama araçlarından kaynaklanmaktadır
28. Daha genel olarak, 10. maddenin 1. fıkrası mevcut davada Büyük Daire tarafından yorum şekli, kanaatimce, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31. maddesinde atıfta bulunulan yorum yöntemlerinden kaynaklanmaktadır. Görüldüğü üzere, 10. maddenin lafzına saygı gösterilmektedir, zira “[bu] hak, kanaat sahibi olma ve haber ve fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir...” ifadesi, ifade özgürlüğünün çeşitli yönlerinin kapsamlı bir listesinden ziyade bir gösterge niteliğindedir. Benimsenen yorum, bu hükmün ve hatta genel olarak Sözleşme’nin kapsam ve amacıyla de uyumludur (bkz. yukarıda 15. paragraf). Aynı şekilde, Sözleşme’nin bağlamı ve özellikle de bilgi edinme özgürlüğünün açıkça tanındığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne çeşitli vesilelerle atıfta bulunan Önsözü ile de uyumludur.
29. Ayrıca, yukarıda 24-26. paragraflar’da belirtildiği üzere, Sözleşme’nin Tarafları -hepsi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nde temsil edilmektedir- 1983 yılında Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasının bilgi edinme özgürlüğünü koruduğunu teyit etmeyi kabul etmişlerdir. Avrupa Konseyi’nin resmi bir belgesinde kaydedilen bu ortak tutum, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31 § 3 (a) maddesi anlamında “andlaşmanın yorumlanmasına ilişkin olarak taraflar arasında daha sonraki bir anlaşma” olarak değerlendirilebilir. Buna ek olarak, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere ve/veya resmi belgelere erişim hakkının tanındığı Sözleşmeci Devletlerin birçoğunun ulusal mevzuatı (bkz. kararın 64 ve 139. paragrafları), Viyana Sözleşmesi’nin 31 § 3 (b) maddesi uyarınca dikkate alınması gereken bir “sonraki uygulama” anlamına gelmektedir. UHK’nin daha önce de belirttiği üzere, müteakip anlaşmaların ve müteakip uygulamaların dikkate alınması, anlaşmanın “daha geniş bir yorumunun teyit edilmesi anlamında bir açıklığa kavuşturulmasına katkıda bulunabilir” (bkz. “Uluslararası Hukuk Komisyonu Raporu. Altmış altıncı oturum (5 Mayıs - 6 Haziran ve 7 Temmuz-8 Ağustos 2014), UN Doc A/69/10, bölüm VII, “Antlaşmaların yorumlanmasına ilişkin müteakip anlaşmalar ve müteakip uygulamalar”, s. 180, par. 2).
30. Son olarak, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin bilgi edinme hakkından açıkça bahseden 19 (2). maddesinin Sözleşme’ye Taraf Devletlerin tamamı için bağlayıcı olduğu unutulmamalıdır - ve bu özellikle önemli bir husustur. Dolayısıyla bu hüküm, Viyana Sözleşmesi’nin 31 § 3 (c) maddesi anlamında “taraflar arasındaki ilişkilerde uygulanabilir uluslararası hukukun ilgili bir kuralı[...]” anlamına gelmektedir.
31. Kısacası, Mahkeme tarafından mevcut kararda benimsenen yorum, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31. maddesinin “genel yorum kuralında” belirtilen unsurlara sıkı sıkıya bağlıdır. Dahası, Sözleşme açısından “evrimsel bir yorum” gibi görünse de, gerçekte gerçek bir yenilik anlamına gelmemektedir. Bu yorum, Devletler için yeni uluslararası yükümlülükler yaratmak bir yana, Sözleşme’nin taraflarının Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ni onaylayarak uzun yıllardır zaten kabul ettikleri hususlara özünde karşılık gelmektedir.
HAKIM KJØLBRO’NUN DA KATILDIĞI HAKIM SPANO’NUN MUHALEFET ŞERHİ
I.
1. Kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkı iç hukukta öngörülmediği ve söz konusu kamu makamının talep edilen bilgileri vermeye istekli olmamasına rağmen Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki bilgi alma ve verme özgürlüğünün, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının tanınması için bir temel oluşturduğunu tespit etmektedir. Mahkeme tarafından benimsenen bu yorumlayıcı yaklaşıma katılmam mümkün olmadığından, karara katılmadığımı saygılarımla belirtmek isterim.
II.
Mahkeme’nin Önündeki Soru
2. Öncelikle, bana göre bir Mahkeme hakiminin başlangıç noktasının, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkına ilişkin olarak Avrupa hukukunda en uygun durumun ne olduğunu belirlemek olmadığını vurgulamak isterim. Demokratik bir toplumda şeffaflık ve açıklığın temel değerler olduğunu ve bu tür bilgilere erişimin bu değerleri desteklediğini söylemeye gerek yoktur. Ancak, bu Mahkeme’nin rolü Avrupa insan hakları alanındaki her olumlu gelişmeyi, Sözleşme’nin metni ve yapısı tarafından belirlenen sınırlara bakılmaksızın, Sözleşme’ye dahil ederek hukukun bağlayıcı gücüyle donatmak değildir. Mahkeme’nin rolü daha ziyade, bir hukuki mesele olarak Sözleşme’nin davalarını Mahkeme’ye taşıyan başvurucular tarafından talep edilen belirli bir hakkı içerecek şekilde yorumlanıp yorumlanamayacağını belirlemektir. Demokratik bir toplumda bilgiye erişimin değerine ilişkin politik görüşler ne olursa olsun, mevcut davada Mahkeme’nin önündeki hukuki soru şudur:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinin 1. fıkrası, iç hukukta böyle bir hakkın öngörülmediği ve yerel makamların bu tür belge veya bilgileri vermeye istekli olmadığı durumlarda, kamu makamları tarafından tutulan resmi belgelere veya diğer bilgilere erişim hakkını kapsar mı?
3. Mahkeme, 1969 Viyana Adlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin (VAHS) 31. maddesi uyarınca, bu hukuki soruyu ancak Sözleşme’nin 10(1). maddesinin metninin “olağan anlamının” “bağlamında” ve “kapsam ve amacı ışığında” (VAHS Madde 31(1)) “iyi niyetli” bir yorumuna başvurarak meşru bir şekilde cevaplayabilir. Ayrıca, bir yorumun (a) “anlamı muğlak veya belirsiz bırakması” veya (2) “açıkça saçma veya makul olmayan bir sonuca [yol açması]” halinde, lafzi bir yorumdan kaynaklanan doğru anlamı belirlemek için “tamamlayıcı bir yorum aracı” olarak “hazırlık çalışmaları” (travaux préparatoires) ve Sözleşme’nin kabul edildiği “koşullar” da dikkate alınmalıdır (VAHS Madde 32). Ayrıca, hukuki belirlilik ilkesine uygun olarak, Mahkeme içtihadındaki gelişmelere dikkat edilmelidir. Yaşayan belge doktrini temelinde Mahkeme, ilgili olması halinde söz konusu hakka ilişkin olarak Avrupa’da olası bir fikir birliğinin varlığını da değerlendirmeli ve uyumlu yorum ilkesi ışığında uluslararası hukuktaki gelişmeleri göz önünde bulundurmalıdır. Son olarak, Sözleşme’den kaynaklanan bu nitelikteki bir hakkın pratik sonuçları hakkında bir değerlendirme yapılmalıdır.
Aşağıda, bu yorum yöntemlerinin her birini sırayla ele alacağım.
III.
Sözleşme’nin 10. Maddesinin Olağan Anlamı ve Hazırlık Çalışmalarının (travaux préparatoires) Alakası
4. Uluslararası bir antlaşma da dahil olmak üzere, hukuki bir metin yorumlanırken kelimeler önemlidir. Bu önerme, VAHS 31. maddesinde öngörülen ve yukarıda belirtildiği üzere, başlangıç noktası söz konusu antlaşma hükümlerinin bağlamları içinde terimlere verilecek olağan anlama uygun olarak iyi niyetle yorumlanması olduğunu öngören temel yorum ilkesinin esasıdır.
5. Sözleşme’nin 10(1). maddesinin ilk cümlesi “Herkesin” ifade özgürlüğü hakkına sahip olduğunu belirterek başlamaktadır. İkinci cümlede ise ifade özgürlüğü hakkının “kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsadığı” belirtilmektedir. VAHS’ın 31. maddesinin genel yorum ilkesine uygun olarak, Sözleşme’nin 10(1). maddesinin ikinci cümlesinde belirtilen ifade özgürlüğü hakkının türlerinin metinsel olarak düzenlenmiş olması, benim görüşüme göre, aşağıdaki üç nedenden dolayı mevcut davanın çözümü için çok önemlidir:
6. İlk olarak, bilgiye erişim bağlamında, Sözleşme’nin 10(1). maddesinin lafzı, devlet müdahalesi olmaksızın (“bir kamu makamının müdahalesi olmaksızın”) bilgi ve fikir alma özgürlüğü ile sınırlıdır. Başka bir deyişle, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’nin 19. maddesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesi ve Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 13. maddesi’nin aksine, metin bilgi edinme özgürlüğünü içermemektedir. Almak fiili, günlük olağan anlamı ve sağduyu ile ele alındığında sahibinin vermek istemediği bir bilgiye erişim hakkını içerecek şekilde anlaşılamaz. Bu nedenle, bugüne kadar bu Mahkeme, Genel Kurul ve Büyük Daire kararlarında, 10(1). maddenin metninin olağan anlamına uygun olarak bağlamsal bir yoruma dayanarak, açık ve öz bir şekilde, “bilgi alma özgürlüğü hakkının temel olarak bir Hükümetin başkalarının ilgili kişiye vermek istediği veya vermek isteyebileceği bilgileri almasını kısıtlamasını yasakladığı” tespit etmiştir. “Madde 10, ... Hükümet’e bu tür bilgileri bireye verme yükümlülüğü getirmez” (bkz. Leander/İsveç, § 74, 26 Mart 1987, Series A no. 116; ayrıca bkz. aşağıda paragraf 19-29).
Bunu biraz daha açıklayayım.
7. Eğer bir kişinin bir şeyi alma hakkı varsa, bu hak üçüncü kişilere hak sahibinin, onu vermeye istekli olan başka bir kişi veya kuruluşun elinde bulunan “bir şeyi” ele geçirme kabiliyetini sınırlamama yükümlülüğü getirir. Madde 10(1) kapsamındaki bilgi alma özgürlüğü, bu anlamda ve olağan anlamına uygun olarak, bilgi talep eden kişi veya kuruluşun eylemleriyle ortaya çıkan MSHUS ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yukarıda belirtilen hükümleri tarafından güvence altına alınan arama hakkından farklı olarak, istekli bir bilgi ve fikir sağlayıcısının eylemiyle tetiklenen pasif bir haktır. Sözleşme’nin 10(1). maddesi bağlamında doğru bir şekilde anlaşıldığında, bir kamu makamının müdahalesi olmaksızın kullanılan bilgi ve fikir alma özgürlüğü, bir kişinin başka bir kişi veya kuruma, örneğin bir gazeteciye, bir STK’ya veya herhangi bir kişiye bilgi vermek istediği durumlarla sınırlıdır ve buna bağlı olarak, Sözleşme’nin 10(2). maddesi kapsamında haklı gösterilemediği sürece, Hükümetin bu bilgi aktarımına müdahale etme yetkisi sınırlandırılmıştır. Örneğin, Mahkeme’nin içtihadına göre, 10(1). maddesi kapsamındaki bilgi alma hakkı, basının anonim kaynaklardan bilgi alma temel hakkını bu şekilde güvence altına almaktadır (bkz. Goodwin / Birleşik Krallık, [BD], no. 17488/90, 27 Mart 1996).
8. Mahkeme, Sözleşme’nin 10(1). maddesi kapsamında bilgi alma özgürlüğünü, bu bilgileri açıklamak için yasal bir yükümlülüğü olmayan ve bu bilgileri vermeye istekli olmayan kamu makamlarından bilgi alma hakkı sağladığı şeklinde yorumlayarak, bu hakkı tersine çevirmektedir. En azından, Mahkeme tarafından yapılan bu tespit, bilgi edinme özgürlüğüne, hakkı 10(1). maddesi bağlamından çıkaran bir anlam atfetmektedir ve bu nedenle, VAHS’in 31. maddesi uyarınca “bağlamında” belirlenen “olağan anlamını” taşıdığı düşünülemez.
9. İkinci olarak, 10. Maddenin 1. Fıkrasının metinsel formülasyonu da çok önemlidir, çünkü, bu madde ifade özgürlüğü hakkına “neyin dahil edileceğini” tanımlamaktadır. Mahkeme tarafından açıklandığı üzere hazırlık çalışmalarından, bilgi edinme, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesinden esinlenerek 10. maddeyi hazırlayanlar tarafından dahil edildiği, ancak nihai metinde kasıtlı olarak çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Buna rağmen, çoğunluk, hazırlık çalışmalarında açıklanmadığı gerekçesiyle bu ihmali sonuçsuz olarak nitelendirmektedir (bkz. kararın 135. paragrafı). Benim görüşüme göre, bu doğru bir yaklaşım değildir, zira Birleşik Krallık Hükümeti tarafından mevcut davada üçüncü taraf müdahil olarak savunmalarında atıfta bulunulan Kennedy/the Charity Commission (26 Mart 2014, UKSC 20) davasında Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi’nin çoğunluğu adına Lord Mance tarafından verilen görüşte doğru bir şekilde belirtildiği üzere, “[10. maddeden arama kelimesinin] sonradan çıkarılmasına bir önem atfedilmelidir.”
10. Sözleşme’nin hazırlanış sürecinde arama fiilinin kasıtlı olarak ihmal edilmiş olması, en azından iki şeye yol açmalıdır: birincisi, Mahkeme’nin 10. maddenin 1. fıkrasının arama hakkının aynı ifadesini içerecek şekilde yorumlanıp yorumlanamayacağını veya başka bir deyişle, Devletler tarafından kasıtlı olarak hariç tutulan pozitif bir açıklama yükümlülüğünü sağlayıp sağlamayacağını analiz ederken bir dereceye kadar ihtiyatlı davranmasına yol açmalıdır. İkinci olarak, hazırlık çalışmalarının her halükarda bilgi edinme hakkının kamu makamlarından bilgi talep etme hakkını da kapsadığı yönündeki yorum seçeneğinin meşruiyetinin değerlendirilmesinde bu hakkın kasıtlı olarak göz ardı edilmesine rağmen, bir dereceye kadar önem taşıdığı düşünülmelidir. Sözleşme’nin 10(1). maddesinin ilk taslağının, ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasına ilişkin bu iki yöntemin açıkça birbirinden ayrıldığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesinde yer alan mevcut bir uluslararası ilkeye dayandığı gerçeğini hatırlamak önemlidir.
11. 10(1). maddenin lafzı ve formülasyonunun önemli olmasının üçüncü nedeni, yukarıda da belirtildiği üzere, söz konusu özgürlüğün kullanılma yöntemlerinin açıkça olumsuz terimlerle ifade edilmiş olması ve dolayısıyla “kamu makamları tarafından müdahale edilmemesi” gerektiğidir. Bu anlamda, 10(1). maddesi, Sözleşme’nin 8, 9 ve 11. maddelerinin ilk paragraflarından farklıdır; bu maddeler, Mahkeme’ye pozitif yükümlülükleri tanıma ve yeni hakları tanımlama konusunda 10. madde kapsamında mümkün olandan daha fazla esneklik sağlayacak şekilde metinsel olarak düzenlenmiştir. Bu bağlamda, çoğunluğun bulgularını desteklemek için verdiği Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamında örgütlenme özgürlüğüne ilişkin negatif bir hakkın tanındığı Sigurður A. Sigurjónsson / İzlanda (30 Haziran 1993, § 35, Series A no. 264) davası örneği oldukça uygunsuzdur (bkz. kararın 125. paragrafı). Başka bir deyişle, Mahkeme’nin 11. madde kapsamında negatif bir örgütlenme özgürlüğü hakkı tanıması, hazırlık çalışmalarında ne ifade edilmiş olursa olsun, bu hükmün daha geniş metinsel formülasyonuyla tamamen uyumludur. Kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının 10(1). maddesi içerisinde konumlandırılmaya çalışılmasında durum böyle değildir.
12. Özetle, Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasında kullanılan kelimelerin olağan anlamları kendi bağlamları içinde ve tamamlayıcı bir yorum aracı olarak hazırlık çalışmalarının ışığında iyi niyetle incelendiğinde, en azından bir başlangıç noktası olarak, ilgili maddenin kamu makamlarının elinde bulunan ve iç hukuk uyarınca vermek istemedikleri veya açıklamak zorunda olmadıkları bilgilere erişim hakkını kapsamadığı ve kapsamasının amaçlanmadığı sonucuna varılmalıdır.
IV.
İfade Özgürlüğü Hakkının Kapsam ve Amacı
13. Şimdi Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki ifade özgürlüğü hakkının kapsam ve amacına dönmek istiyorum ve Sözleşme’nin 10(1). maddesinin altını çiziyorum, çünkü mevcut dava yalnızca Sözleşme kapsamındaki ifade özgürlüğü haklarının formüle edilmesiyle ilgilidir ve farklı ulusal ve uluslararası normlarda farklı şekillerde ortaya çıkan bu temel hakkın yalnızca soyut ve teorik bir açıklaması değildir.
14. Şu doktrinsel soruyu sorarak başlamak faydalı olabilir: kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkını içermek ifade özgürlüğünün varsayılan bir amacı mıdır? Bu sorunun cevabı, kişinin ifade özgürlüğü haklarının teorik temellerine ilişkin anlayışına bağlıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ilk kabul eden ülkelerdeki anayasal teori, ki bu teori Sözleşme’deki temel özgürlüklerin birçoğunun altında yatan doktrinsel dayanağı oluşturmaktadır, ifade özgürlüğünün bir özgürlük olduğu, Hükümet tarafından proaktif önlemler alınması için bir emirden ziyade yönetenler tarafından müdahale edilmemesi gereken bir hak olduğu fikrine dayanmaktadır. Sözleşme’de öngörülen ifade özgürlüğü hakkı, devletlerin, Sözleşme uyarınca ve iç hukukta kanuni bir yükümlülük bulunmaması halinde, ellerindeki belgeleri veya diğer bilgileri vermek gibi bağlayıcı bir yükümlülük altında olmalarını değil, görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesini sınırlamaktan kaçınmalarını gerektirir. Mahkeme’nin bu alandaki önceki içtihadının teorik temeli budur ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasının negatif metinsel formülasyonuna uygundur (bkz. aşağıdaki 19-29. paragraflar). Elbette, kurucular, 10. maddenin 1. fıkrasının bilgi edinme kelimelerini ekleyerek, ifade özgürlüğü haklarının kapsam ve amacı konusunda daha kapsayıcı bir görüş benimseyebilirlerdi, böylece devletlerin aktif bir şekilde kamuya bilgi vermesini gerektirebilirlerdi, ancak bunu yapmamaya karar verdiler, bu Mahkemenin saygı göstermesi gereken açık ve somut bir karardır.
15. Bugünkü kararında Mahkeme, bilgiye erişim hakkının hiçbir koşulda Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamına giremeyeceğini savunmak, ‘bilgi alma ve verme’ özgürlüğünün ifade özgürlüğünün özüne dokunacak şekilde ve derecede zedelendiği durumlara yol açacağını gözlemlemiştir. Mahkeme’ye göre, bilgiye erişimin başvuranın bilgi alma ve verme hakkını kullanması için araçsal olduğu durumlarda, erişimin engellenmesi bu hakka bir müdahale teşkil edebilir. Sözleşme haklarının pratik ve etkili bir şekilde güvence altına alınması ilkesi, bu tür durumlarda başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesinin korumasına güvenebilmesini gerektirir” (bkz. kararın 155. paragrafı).
16. Saygılarımla belirtmek isterim ki, söz konusu mesele bu kadar basit değildir. Kaynağı ne olursa olsun, tüm veri ve bilgilerin herkesin erişimine açık olduğu, tamamen şeffaf ve açık bir toplumun, kamuyu ilgilendiren konularda daha bilinçli bir tartışma ortamı yaratacağı ve halkın devlet yetkilerinin kullanımını etkin bir şekilde izleme kabiliyetini artıracağı tartışmaya açık değildir. Gerçekten de, başlangıçta da belirttiğim gibi, bilgiye erişimin olumlu değeri tartışılmazdır; ilk olarak Avrupa Konseyi’ne üye Devletlerin çoğunun birincil hukuk düzeyinde bilgi edinme özgürlüğü mevzuatını yürürlüğe koymuş olması ve ikinci olarak Avrupa Konseyi’nin 2009 tarihli Resmi Belgelere Erişime İlişkin Sözleşme’yi kabul etmiş olması bunu göstermektedir (bkz. ayrıca, aşağıdaki 33. paragraf). Ancak yine de, Sözleşme hukuki gücü olan uluslararası bir anlaşmadır. VAHS’in genel yorum ilkeleri ışığında yorumlandığı şekliyle metninde ve yapısında belirtilen sınırları vardır. Sözleşme’nin kapsam ve amacına atıfta bulunarak pratik ve etkili bir şekilde yorumlanmasını gerektiren bu ilke, bu Mahkeme’nin hakimlerine üye devletlerdeki herhangi bir olumlu gelişmeyi bağlayıcı bir uluslararası norm seviyesine yükseltmeleri ve böylece devletlerin egemenlik ve demokratik haklarını sınırlamaları için açık bir davet değildir. Başka bir deyişle, Sözleşme bir insan hakları sözleşmesi olsa da, “insan hakları sözleşmelerinin kapsam ve amacının önemi nedeniyle, yorumun bu özel unsurunun [bu tür] antlaşmaları yorumlarken diğer antlaşma türlerini yorumlarken olduğundan daha fazla önem kazanması gerektiğini söylemek ... kesinlikle yanlış olmalıdır” (bkz. Eirik Bjorge, The Evolutionary Interpretation of Treaties, Oxford University Press, 2014, s. 36).
17. Ayrıca ve daha da önemlisi, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının ifade özgürlüğünün asıl kapsamı ve amacı ile zorunlu olarak ilişkili olduğu önermesine ilişkin olarak, ifade özgürlüğü konusunda Avrupa’nın önde gelen akademisyenlerinden biri olan Profesör Eric Barendt tarafından ifade edilen görüşlere itiraz etmek oldukça zordur. İfade Özgürlüğü [Freedom of Speech] (Oxford University Press, 2005, s. 108) adlı kitabında Barendt, “bilme hakkının” ilgi çekici olduğunu, ancak sadece “önemli niteliklere” tabi olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmaktadır:
“Söz konusu husus ifade özgürlüğünün anlamı ve kapsamı ve özellikle de kamu makamlarından bilgi edinmeye yönelik anayasal bir hakkı kapsayıp kapsamadığıdır. ... Erişim hakkının tanınması, devlete veya başka bir makama, ‘isteksiz konuşmacılar olarak’ açıklamak istemedikleri bilgileri sağlama konusunda anayasal bir görev yükleyecektir.”
Ardından, aşağıda Bölüm VII’de daha ayrıntılı olarak açıklayacağım gibi, bu bağlamda çok önemli olduğunu belirtmektedir:
“Bir başka sorun da mahkemelerin anayasal bilgi edinme haklarının kapsamını formüle etmelerinin gerekecek olmasıdır; örneğin tam olarak hangi bilgilerin kapsama girdiğini, bu bilgilere erişimin serbest olup olmayacağını ve örneğin üç hafta içerisinde bu bilgilerin verilmemesi halinde yetkili makamın ihlalde bulunup bulunmayacağını belirlemeleri gerekecektir. Bunu yapmakta anlaşılır bir şekilde isteksizler. Bu konular mevzuat veya idari düzenlemelerle çok daha iyi çözüme kavuşturulabilir. Bilgi edinme özgürlüğü olmadan konuşmacıların ifade özgürlüğü haklarını etkili bir şekilde kullanamayacaklarını iddia etmek de ikna edici değildir. Bu bir mantık hatası teşkil eder. Aynı durum, ifade özgürlüğü kapsamında olmadığı açık olan belirli bir eğitim seviyesi, seyahat ve makul bir yaşam standardı talepleri için de geçerlidir.”
18. Yukarıdakiler doğrultusunda, benim görüşüme göre ifade özgürlüğü hakkının varlığı, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkını doğal olarak içerdiği anlamına gelmez. Böyle bir tanıma, söz konusu ifade özgürlüğü sağlayan belgenin bu hakkı formüle etme şekline bağlıdır. Sözleşme’nin 10. maddesi metinsel olarak bilgi edinme özgürlüğünü öngörmemekte, bilgi alma özgürlüğü ile sınırlı kalmaktadır. Dolayısıyla, bilgiye erişim hakkı, 10. maddenin kapsam ve amacına atıfta bulunarak ve bu hükmü daha pratik ve etkili olacak şekilde yorumlama ihtiyacı duyarak, metnin kendisi ise Sözleşme kapsamındaki ifade özgürlüğünün amacının daha dar olduğunu açıkça ortaya koyarken, herhangi bir metinsel temel olmaksızın yaratılamaz: söz konusu hüküm devlet müdahalesine karşı bir özgürlüğü garanti eder, daha fazlasını değil.
V.
Mahkeme’nin İçtihadı, Hukuki Belirlilik Temel İlkesi ve Büyük Daire’nin Yorum Yetkisi
19. Şimdi Mahkeme’nin bu alandaki içtihadındaki gelişmelere ve bunların mevcut davanın çözümüyle ilgisine dönelim.
20. Kararın 126-133. paragraflarında çoğunluk görüşü bu gelişmelere, özellikle Leander/İsveç, Gaskin/Birleşik Krallık, Guerra ve diğerleri/İtalya ve Roche/Birleşik Krallık davalarındaki Daire, Genel Kurul ve Büyük Daire kararları ile Eccleston/Birleşik Krallık ve Jones/Birleşik Krallık davalarındaki Daire kararlarına genel bir bakış sunmaktadır. Çoğunluk görüşü daha sonra, özellikle Matky/Çek Cumhuriyeti davasındaki kabul edilemezlik kararı, Társaság a Szabadságjogokért/Macaristan, Kenedi/Macaristan, Youth Initiative for Human Rights/Sırbistan, Österreichische Vereinigung/Avusturya davalarındaki Daire kararları ve Gillberg/İsveç davasındaki en güncel Büyük Daire kararı olmak üzere müteakip içtihatlara atıfta bulunmaktadır (tam atıflar için mevcut karar metnine bakınız).
21. Çoğunluk haklı olarak Leander, Gaskin, Guerra ve diğerleri ve Roche (Eccleston ve Jones ile birlikte) davalarında Mahkeme’nin daha sonraki yıllarda bu konuda “standart içtihadi yaklaşım” haline gelecek olan ilkeleri ortaya koyduğunu belirtmektedir. Mahkeme, “bilgi edinme özgürlüğü hakkının, temel olarak bir Hükümetin başkalarının ilgili kişiye vermek istediği veya vermek isteyebileceği bilgileri almasını kısıtlamasını yasakladığına karar vermiştir. 10. madde, ... Hükümet’e bu tür bilgileri bireye verme yükümlülüğü getirmez.” Daha sonra, Mahkeme bir dizi kararında başvuranın iç hukuk uyarınca özellikle de kesinleşmiş bir mahkeme kararına dayanarak, bilgi edinme hakkına sahip olduğunun kabul edildiği ancak yetkililerin bu hakkı yerine getirmediği durumlarda, 10. maddenin 1. fıkrası tarafından korunan bir hakka müdahale edildiğini tespit etmiştir (bkz. kararın 131. paragrafı). Çoğunluk, bu gelişmenin Leander, Gaskin, Guerra ve diğerleri ve Roche içtihatlarında (Leander ilkeleri) benimsenen ilkelerden bir sapma değil, aksine bu ilkelerin bir uzantısı olduğu sonucuna varmıştır; zira bu ilkeler, Devletin bir organın bilgi alma hakkını tanıdığı ancak Devletin başka bir organının bu hakkı engellediği veya uygulamadığı durumlara atıfta bulunmaktadır.
22. Bu yaklaşımın Sözleşme’nin 10. maddesiyle tutarlı olup olmadığı konusunda farklı görüşler ileri sürülebileceğinden, mevcut davada Mahkeme’nin içtihadının bu analizine ilişkin bir görüş belirtmek için bir neden görmüyorum (bkz. örneğin, meslektaşlarım Hakim Mahoney ve Wojtyczek’in Guseva/Bulgaristan, no. 6987/07, 17 Şubat 2015, aşağıda alıntılanan davadaki muhalefet şerhleri). Burada, bu içtihat çizgisinin mevcut davada uygulanabilir olmadığını belirtmek yeterlidir; zira başvuranların, bu yöndeki taleplerinin yerel mahkemeler tarafından reddedilmiş olması nedeniyle, Macar hukuku kapsamında ifşa hakları bulunmamaktadır.
23. Ancak önemli olan, bugünkü kararda çoğunluğun yukarıda bahsedilen davalarla birlikte “yakından ilişkili bir yaklaşımın ortaya çıktığını”, yani Mahkeme’nin belirli koşullara tabi olarak, Sözleşme’nin 10. maddesinde yer alan özgürlüklerin bir parçası olarak sınırlı bir bilgiye erişim hakkının varlığını kabul ettiği Társaság ve Österreichische Vereinigung kararlarında ortaya konan yaklaşımın ortaya çıktığını söylemesidir. Çoğunluk kararı daha sonra, Mahkeme’nin daha önce içtihadında Leander ilkeleri ile daha yeni gelişmeler arasındaki ilişkiyi ifade etmemiş olmasının “bunların çelişkili veya tutarsız olduğu anlamına gelmediğini” belirtmektedir. Mahkeme, “davanın özel koşullarına” atıfta bulunarak, Genel Kurul ve Büyük Daire kararlarında, Leander ilkelerini uygulayarak, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının “varlığını” veya “diğer koşullarda Hükümet üzerinde buna karşılık gelen bir yükümlülüğü” dışlamamıştır (bkz. kararın 132-33. paragrafları). Burada çoğunluk, Mahkeme’nin yukarıdaki davalarda “davanın özel koşullarına” ve dolayısıyla söz konusu bilgilerin kişisel niteliğine yaptığı atıflara büyük önem vermektedir.
Çoğunluktaki meslektaşlarımın, bu davaların aslında 8. madde kapsamındaki bilgiye erişim davaları olduğunu ve bu nedenle Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki genel erişim sorununu çözmediğini söylediklerini anlıyorum. Dolayısıyla, Mahkeme’nin önceki tespitlerinin, ifade özgürlüğü haklarının doğrudan etkilendiği davalarda böyle bir genel erişim hakkının tanınmasını dışlamadığı savunulmaktadır. Kısacası, Mahkeme “temel ilkeleri netleştirmenin zamanının geldiği” sonucuna varmaktadır (bkz. kararın 156. paragrafı).
24. Aşağıdaki nedenlerden dolayı katılmıyorum.
Mahkeme’nin içtihadına göre, bir bireyin Sözleşme’nin 8. maddesi uyarınca kamu makamları tarafından tutulan kendisiyle ilgili özel bilgilere erişme konusunda güçlü bir hakka sahip olduğu açıktır (bkz. örneğin, Godelli/İtalya, no. 33783/09, 25 Eylül 2012, §§ 68-72). Lord Mance’in Kennedy davasında Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi’nin çoğunluğu adına karar verdiği üzere (yukarıda anılan, § 68), bir kişinin kamu makamları tarafından kendisiyle ilgili olarak tutulan özel bilgilerin açıklanmasına yönelik talep, Sözleşme’de güçlü bir dayanağa sahiptir. Böyle bir talep yalnızca 8. madde kapsamında ileri sürülebiliyorsa, özel olmayan diğer bilgilere ilişkin bir talebin 10. madde kapsamında genel olarak mümkün olduğunu varsaymak için açık bir neden yoktur.
25. Ayrıca ve daha da önemlisi, Guerra ve diğerleri/İtalya davasındaki Büyük Daire kararında Komisyon, 10. madde kapsamındaki bilgiye erişim hakkını açıkça onaylamıştır. Guerra ve diğerleri davasında yerel makamlar, bir kimya fabrikasının varlığından kaynaklanan potansiyel bir sağlık tehlikesi hakkında bölge sakinlerine yeterli bilgi vermediğinden, bu davanın kesinlikle kişisel, özel bir bilgi davası olmadığını hatırlamak önemlidir. Büyük Daire, 10. maddeyi bu kadar geniş yorumlama önerisini açıkça reddetmiştir, ancak Mahkeme’nin mevcut karardaki tespitleri, Guerra ve diğerleri’nin, Sözleşme’nin 10. maddesinin tehlikeli endüstrilerden kaynaklanan sağlık tehlikeleri hakkında halka görüş bildirmek amacıyla İtalya’daki yerel makamlardan aynı bilgileri talep etme hakkını, bölge sakinlerinin kendilerine değil, bir STK’ya veya başka bir sözde “kamu veya sosyal bekçi köpeğine” sağlayacağı şeklinde anlaşılması gerektiği anlamına gelmektedir.
Bana göre bu mantıksal olarak mümkün değildir. Leander, Gaskin, Guerra ve diğerleri ve Roche, Mahkeme tarafından uzun süredir tanınan “bireysel kendini gerçekleştirme” ile bağlantılı diğer ifade özgürlüğü değerleriyle bağlantılı olsa da, talep eden tarafın amacının siyasi söylem mi yoksa daha özel nitelikte mi olduğuna bakılmaksızın, Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasının bilgiye erişim hakkı vermediğini açıkça ortaya koymaktadır (bkz. örneğin, Lingens / Avusturya, 8 Temmuz 1986, Series A no. 103, § 41).
26. Özetle, Leander, Gaskin, Guerra ve diğerleri ve Roche davalarından oluşan içtihat, dolayısıyla en az üç Genel Kurul ve Büyük Daire kararı da dâhil olmak üzere, açıktır. Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi’nin Kennedy davasında (yukarıda anılan, § 63) işaret ettiği üzere, bu davalar Sözleşme’nin 10. maddesinin “Üye Devletlere Avrupa düzeyinde pozitif bir açıklama yükümlülüğü yükleyecek” kadar ileri gitmediğini savunmaktadır. Bu davalardan üçünün (Leander, Gaskin ve Roche), Mahkeme’nin Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında böyle bir hakkın doğabileceğine karar verdiği özel bilgilerle ilgili olduğu doğrudur. Ancak, tüm bu davalarda, “Mahkeme [10. Madde] kapsamındaki durumu açık bırakmaya veya ayrı bir soru ortaya çıkarmadığını söylemeye devam etmemiştir. Aksine, [10. madde] kapsamındaki koşullarda hiçbir hakkın doğmadığını açıkça belirtmiştir” (bkz. yukarıda belirtilen Kennedy davasındaki Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi, § 66).
27. O halde, 10. maddenin “daha geniş” ve daha kapsamlı bir yorumunu desteklemek için çoğunluk tarafından yoğun bir şekilde dayanılan daha yeni davalar, yani Társaság ve Österreichische Vereinigung ne olacaktır? Daire düzeyindeki bu kararlar, Genel Kurul ve Büyük Daire içtihadının Leander çizgisiyle doğrudan çeliştiği için, benim görüşüme göre emsal teşkil edecek bir değere sahip değildir. Bu kararlar, önceki davalarda ileri sürülen argümanları doğrudan incelemiş olsalardı, özellikle de Sözleşme’nin 10. Maddesinin 1. fıkrasının lafzını, kapsam ve amacını ve hazırlık çalışmalarını değerlendirseydi, mevcut dava için bir miktar emsal değeri olabilirdi, ki bunların hepsi açıkça farklı bir yöne işaret etmekte ve yukarıda açıkladığım gibi doğrudan Leander ilkelerini desteklemektedir. Ancak, Társaság’da bu argümanlar hakkında tek bir kelime bile yoktur. Társaság’daki Daire, Mahkeme’nin “son zamanlarda ‘bilgi alma özgürlüğü’ kavramının daha geniş bir yorumuna doğru ilerlediği” tespitini desteklemek için (bkz. § 35), yalnızca Sdruženi Jihočeské Matky davasındaki kabul edilemezlik kararına atıfta bulunmaktadır ki bu gerçekten de çok zayıf bir kaynaktır ve bugün için belirleyici olması pek mümkün değildir. Oysa, Gaskin ve Roche davalarındaki Genel Kurul ve Büyük Daire kararlarına tek bir atıf yapılmamıştır ve Guerra ve diğerlerine yapılan atıf (bkz. § 36), Társaság’da yer alan ilke sorunlarıyla tamamen ilgisiz bir bağlamda yapılmıştır. Son olarak, Österreichische Vereinigung davasında verilen müteakip karara ilişkin olarak, bu kararın Társaság’daki yaklaşımı başka bir yorum yapmaksızın onayladığını belirtmek yeterlidir.
28. Kenedi, Youth Initiative for Human Rights, Gillberg, Roşiianu/Romanya ve Guseva/Bulgaristan gibi Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında bilgiye erişim hakkının tanındığı diğer davalarla ilgili olarak (bkz. karardaki referanslar), bunlar iç hukukta bilgiye erişim hakkının tanındığı davalardır. Dolayısıyla, başvuranlar için ulusal düzeyde tanınmış bir erişim hakkı bulunmadığından, bu davalar mevcut davanın amaçlarıyla açıkça ilgili değildir. Ayrıca, Gillberg davasında Büyük Daire, Leander’in ilkelerini onaylayarak yinelemiştir. Ancak aynı zamanda, Büyük Daire, ulusal düzeyde bilgiye erişim hakkının 10. madde kapsamında bir hak doğurabileceğini belirtmiştir (bkz. § 93). Yine açıkladığım gibi, burada durum böyle değildir.
29. Özetle, başta Genel Kurul ve Büyük Daire kararları olmak üzere, bu Mahkeme’nin önceki içtihadı, Sözleşme’nin 10(1). maddesi kapsamında kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkını hariç tutacak şekilde anlaşılmalıdır. İki Daire kararındaki daha sonraki gelişmeler, Leander ilkelerini ortaya koyan ve teyit eden Genel Kurul ve Büyük Daire kararlarının tutarlı çizgisinde ortaya konan açık tespitleri çeliştiği ölçüde, Büyük Daire’nin yorumlama yetkisini öngören Sözleşme’nin 43. maddesi ışığında emsal teşkil edecek bir değere sahip değildir. Bu Mahkeme’nin Dairelerinin yerleşik Büyük Daire içtihadını sadakatle uygulamaması, hukuki kesinliğin temel güvencesiyle tutarsızdır ve üye Devletlerin Sözleşme’nin 1. maddesi ve ikincillik ilkesi kapsamında öngörülen hakları güvence altına alma kabiliyetine zarar verir. Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi’nin ifadesiyle: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadını dikkate almak isteyen ulusal mahkemeler için, farklı Bölüm kararlarının açık bir açıklama olmaksızın Büyük Daire yetkisiyle tutarsız yönlere işaret etmesi yararlı değildir.” (bkz. Kennedy, yukarıda anılan, § 59)
Sonuç olarak, açıkçası çoğunluğun Leander ilkelerine sadece “açıklık getirmekle” meşgul olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Aksine, bugün Mahkeme’nin Leander, Gaskin, Guerra ve Diğerleri ve Roche davalarındaki yerleşik Genel Kurul ve Büyük Daire içtihadının geçersiz kılındığı açıktır.
VI.
Yaşayan Belge Doktrini ve Uluslararası Hukukun İlgili Diğer Normları Bakımından Uyumlu Yorum İlkesi
30. Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasının olağan anlamı, kapsam ve amacı, hazırlık çalışmaları veya önceki içtihat Mahkeme’nin tespitlerini destekleyemeyeceğinden, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının tanınması için ileri sürülen temel argüman, özünde, yaşayan belge doktrinine ve karşılaştırmalı ve uluslararası hukuktaki gelişmelere dayanmaktadır (bkz. kararın 138-48. paragrafları).
31. Mahkeme, Avrupa Konseyi’ne üye Devletlerin büyük çoğunluğunun, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere ve/veya resmi belgelere yasal erişim hakkı tanıyan birincil mevzuatı yürürlüğe koymuş olması nedeniyle, “demokratik bir toplumda kamu makamlarının işleyiş biçimi de dahil olmak üzere, kamuyu ilgilendiren her türlü konuda halkın inceleme yapabilmesini ve görüş oluşturabilmesini sağlamak amacıyla Devlet tarafından tutulan bilgilere bireysel erişim hakkının tanınması gerektiği konusunda ... geniş bir fikir birliği bulunduğunu” tespit etmektedir. Ayrıca, MSHUS’in 19. maddesine, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin ve BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü’nün görüşlerine atıfta bulunan Mahkeme, “uluslararası düzeyde de geniş bir fikir birliği oluştuğunu” tespit etmektedir. Bununla birlikte, uluslararası düzeydeki bu sonuçların MSHUS’in 19. maddesi ile ilgili olarak kabul edildiğini kabul etmekle birlikte Mahkeme, kendisinin de kabul ettiği önemli bir ifade farklılığına rağmen, bunların mevcut dava ile ilgisinin kamu yararına olan veri ve belgelere erişim hakkının “ifade özgürlüğünün doğasında var olduğu” gerçeğinden kaynaklandığını düşünmektedir. Mahkeme ayrıca, bulgularını desteklemek üzere, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın 42. maddesine, 1049/2001 sayılı Tüzüğe (AT) ve 2009 tarihli Resmi Belgelere Erişime İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ne atıfta bulunmaktadır; ancak bu sonuncusu yalnızca yedi üye devlet tarafından onaylanmıştır. Mahkeme, bu normların “Devletin kamusal bilgiye erişim sağlama yükümlülüğünün tanınmasına yönelik sürekli bir evrimi ifade ettiği” sonucuna varmaktadır. Mahkeme’nin görüşüne göre, Avrupa Konseyi 2009 Sözleşmesi “Avrupa standardına doğru kesin bir eğilime işaret etmektedir ve bu da ilgili bir husus olarak görülmelidir” (bkz. kararın 139-45. paragrafları).
32. Bir kez daha, Mahkeme’nin buradaki değerlendirmesi çeşitli seviyelerde sorunludur.
İlk olarak, Mahkeme’nin Avrupa’daki sözde “geniş konsensüse” atıfta bulunmasının temelini oluşturan yaşayan belge doktrininin uygulanmasının, söz konusu hakla ilgili olarak Üye Devletlerde bir mutabakatın veya uygulamada yakınlaşmanın varlığının kanıtlanmasına bağlı olduğu tekrarlanmalıdır. Ayrıca, özellikle böyle bir hakkın Sözleşme’nin lafzı tarafından dışlanmış gibi göründüğü durumlarda, bu fikir birliği üye devletlerin Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini anladıklarını veya en azından zımnen kabul ettiklerini göstermelidir.
33. Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin neredeyse tamamının birincil mevzuat düzeyinde bilgi edinme özgürlüğü mevzuatını kabul ettiği doğru olmakla birlikte, buradaki mesele daha karmaşıktır; bunun nedeni, ifade özgürlüğü hakkına dayanan genel bir kamusal belgelere erişim hakkının anayasal statü kazandığını kabul eden ve böylece her bir üye devlette kapsamı ve içeriği üzerindeki demokratik kontrolü sınırlayan bir fikir birliğinin ortaya çıkmamış olmasıdır. Aksine, üye devletlerin 2009 tarihli Resmi Belgelere Erişime İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni onaylama konusundaki büyük isteksizliklerinin de açıkça ortaya koyduğu üzere, devletler bu alandaki demokratik takdir yetkilerini korumak istiyor görünmektedir. Mahkeme’nin, bugüne kadar sadece yedi üye devletin 2009 Sözleşmesi’ni onayladığı gerçeğinden bağımsız olarak, 2009 Sözleşmesi’nin Avrupa Konseyi düzeyinde kabul edilmesinin “bir Avrupa standardına doğru kesin bir eğilime işaret ettiği” sonucuna varması en hafif tabirle tartışmalıdır. Avrupa Konseyi’nin resmi belgelere erişim konusunda bir Sözleşme taslağı hazırlamayı ve ardından kabul edilmesini önermeyi neden gerekli gördüğünü hatırlamak önemlidir. Bunun nedeni, 2009 Sözleşmesi’nin Açıklayıcı Raporu’nda da açıklandığı üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinin resmi belgelere erişim konusunda genel bir hakkı güvence altına almamasıdır. Dolayısıyla bugünkü karar, 2009 Sözleşmesi’nin önemini ciddi şekilde sınırlandırmakta ve aslında üye devletleri, kendi egemen ve demokratik iradelerine dayanarak, uluslararası düzeyde bu alandaki yükümlülüklerle bağlı olmak isteyip istemediklerine kendileri karar verme yetkisinden mahrum bırakmaktadır.
34. Yukarıda belirtilenler ışığında, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının anayasal ve Sözleşme temelli olarak tanınmasına yönelik bir Avrupa konsensüsünün varlığına dayanan yaşayan belge doktrinine dayanmak için gereken katı koşullara uygunluğun mevcut davada gösterilmediği kanaatindeyim. Kamusal bilgilere erişimin üye Devletlerde anayasal statüye sahip olduğu sınırlı ölçüde, çok az istisna dışında, bu hakkı sağlayan özel bir anayasal hükme dayandığını yineliyorum. Başvuranlar tarafından iddia edildiği ve mevcut davada çoğunluk tarafından kabul edildiği gibi genel ifade özgürlüğü hakkına dayanmamaktadır.
35. İkinci olarak, Mahkeme’nin AB Temel Haklar Şartı’nın 42. maddesine yaptığı atıfla ilgili olarak, Şart’ın ifade özgürlüğü ile AB organları tarafından tutulan resmi belgelere erişim arasında açık bir ayrım yaptığını belirtmek yeterlidir; bunlardan ilki, Sözleşme’nin 10(1). maddesi ile metinsel olarak aynı olan 11(1). maddesi tarafından korunmaktadır ve ikincisi, Mahkeme tarafından belirtildiği üzere, Şart’ın resmi belgelere erişimle ilgili 42. maddesi tarafından sağlanmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme’nin AB Şartı’nın 42. maddesine yaptığı atıf, aslında çoğunluğun gerekçesinde kastettiğinin tam tersini kanıtlıyor gibi görünmektedir. Başka bir deyişle, resmi belgelere erişim ifade özgürlüğünün doğasında bulunmadığından, AB Şartı bu hakkı ifade özgürlüğünü güvence altına alan hükümden farklı olarak özel bir hükümle sağlamaktadır. Buna ek olarak, Şart’ın 42. maddesinin sadece AB kurum ve organları tarafından tutulan belgelere erişimi kapsadığını vurgulamak önemlidir. Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma ile verilen geniş düzenleyici yetkilere rağmen, AB üyesi devletler, ulusal makamların elindeki belgelere daha geniş bir erişim hakkı ile ilgili olarak bu alandaki takdir yetkilerini ve yasama yetkilerini korumayı tercih etmişlerdir.
36. Son olarak, Mahkeme’nin diğer uluslararası hukuk materyallerine, özellikle de MSHUS’nin 19. maddesine ve buna eşlik eden BM belgelerine yaptığı atıflarla ilgili olarak, Sözleşme’nin 10(1). maddesinden farklı olarak, MSHUS’nin bilgi edinme özgürlüğünü açıkça güvence altına almasının çok önemli olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim; bu, BMİHK tarafından da teyit edildiği üzere (bkz. kararın 37-41. paragrafları), kamu belgelerine erişim hakkının metinsel temelidir. Bu anlamda, resmi belgelere erişim hakkı gerçekten de MSHUS’nin 19. maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğünün özünde mevcuttur. Ancak Sözleşme’nin 10(1). maddesi için durum böyle değildir. Mahkeme’nin diğer genel uluslararası esnek hukuk belgelerine, tavsiyelere ve BM Özel Raportörü’nün raporlarına atıfta bulunduğu ölçüde, bunlar bu bağlamda yalnızca politika düzeyinde “genel istekler” olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, Mahkeme önündeki mesele, Kennedy davasında Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi tarafından aynı bağlamda haklı olarak belirtildiği üzere (yukarıda atıfta bulunulan, § 99), 10. maddenin “daha spesifik tedbirler olmaksızın ve bu düzeyde herhangi bir kontrol niteliği ve sınırlaması olmaksızın uygulanabilir uluslararası düzeyde bunlara genel bir etki kazandırmaya yönelik somut bir karar içerip içermediğidir.” Bugünkü kararda çoğunluğun gerekçesinde, 10(1). maddesinin bu şekilde yorumlanabileceği sonucuna varmak için yeterince ikna edici hiçbir şey bulamıyorum.
VI.
Sözleşme Kapsamında Kamu Makamları Tarafından Tutulan Bilgiye Erişim Hakkının Tanınmasının Pratik Sonuçları
37. Son olarak, Sözleşme kapsamında yeni bir hakkın tanınmasının zamanının gelip gelmediğini değerlendirirken, bu tür bir tanımanın ulusal düzeydeki sonuçlarını ve bu Mahkemenin gelecekteki davalarda söz konusu hakkın kapsamını ve içeriğini öngörülebilir ve uygulanabilir bir şekilde geliştirip geliştiremeyeceğini göz önünde bulundurmanın önemli olduğu gerekçesiyle, bugünkü kararın pratik sonuçları hakkında birkaç söz söylememe izin verin.
38. Söz konusu kişi veya kuruluşun iç hukukta böyle bir hakkı olmaksızın Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrası uyarınca kamu makamları tarafından tutulan bilgilere bağımsız bir erişim hakkı tanınması, kanımca gelecekte Mahkeme için çok sayıda kavramsal ve pratik sorun yaratacaktır. Sadece üç tanesinden bahsetmeme izin verin:
39. İlk olarak, üye Devletlerde yürürlükte olan bilgi edinme özgürlüğü mevzuatının büyük çoğunluğunun doğasını ve yapısını anlamak zorunludur. İç hukuktaki erişim sınırlamaları mutlak ya da şarta bağlı olabilir (bkz. örneğin, Pävi Tiilikka, “Access to Information as a Human Right in the Case Law of the European Court of Human Rights”, (2013) 5 (1) JML 79-103, s. 83). Bir kez 10. madde kapsamında tanındığında, erişim hakkı genellikle ya talep edilen bilgi kişisel nitelikte olduğunda Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında ifşa edilmemeye ilişkin mahremiyet menfaatleri ile ya da diğer durumlarda 10(2). maddesi kapsamında kamu yararı ile dengelenmek zorunda olacaktır. Bu dengeleme çalışmaları, örneğin ulusal güvenlik, kolluk kuvvetleri veya veri koruma alanlarında kamunun belgelere erişimine mutlak sınırlamalar getiren ulusal normlarla uyumlu bir şekilde bir arada bulunmayacaktır. Bu zorluklar, Mahkeme’nin gerekçelerini mevcut davanın koşullarına uygulayış biçiminden de açıkça görülebilir.
40. Başvuranların ceza davalarındaki zorunlu müdafilere ilişkin bilgi talebi, yerel mahkemeler tarafından kamu makamları tarafından tutulan “kişisel verilerin” çok sınırlı istisnalar dışında kamu erişimine açık olmadığını öngören Macaristan Veri Kanunu’na (bkz. kararın 32. paragrafı) dayanılarak reddedilmiştir. Dolayısıyla, Veri Kanunu, yerel mahkemelerin bilgilerin potansiyel kamu yararı niteliğini incelemesini engellemiştir (bkz. kararın 176. paragrafı) ve bu, Mahkeme’nin davanın gerçeklerine ilişkin olarak 10. maddenin ihlal edildiğine dair gerekçesinde önemli bir unsurdur (bkz. 199. paragraf). Başka bir deyişle, Mahkeme’nin kararının pratik sonuçları, Avrupa Konseyi üye devletlerinin Sözleşme’nin 10. maddesinin bugünkü karardan mantıksal olarak çıkan gerekliliklerini dikkate almak için ulusal bilgi edinme özgürlüğü yasalarını temelden değiştirmek zorunda kalabilecekleridir. Ayrıca, ilgili olduğu durumlarda, bu gereklilikleri ulusal ve AB veri koruma mevzuatı ile uyumlu hale getirmek gerekecektir.
41. Bu nokta ile ilgili olarak, çoğunluğun kararın 194. paragrafındaki tespitlerinin de oldukça sorunlu olduğunu belirtmek gerekir. Mahkeme haklı olarak, başvuranlar tarafından zorunlu müdafi isimlerine ilişkin ulusal düzeyde yapılan talebin “kişisel verilerle” ilgili olduğunu düşünmektedir. Ancak, Mahkeme’ye göre verilerin “ağırlıklı olarak kamu davaları bağlamında mesleki faaliyetlerin yürütülmesiyle ilgili olduğu” göz önüne alındığında, Hükümet başvuranın araştırmasının özel amaçları için talep edilen verilerin açıklanmasının, zorunlu müdafilerin Sözleşme’nin 8. maddesi anlamında özel hayata saygı hakkından yararlanmalarını etkileyebileceğini göstermemiştir. Benim görüşüme göre bu mantık silsilesi, Mahkeme’nin, Sözleşme’nin 8(1). maddesinin kapsamını, “bir bireyin ‘özel hayatına’ ilişkin verilerin saklanmasını” kapsayacak şekilde geniş bir şekilde yorumladığı ve bu bağlamda, “mesleki veya ticari nitelikteki faaliyetlerin ‘özel hayat’ kavramının dışında tutulmasını haklı gösterecek ilkesel bir neden bulunmadığını” tespit ettiği veri koruma alanındaki yerleşik içtihadına uygun değildir (bkz. Amman/İsviçre [BD], no. 27798/95, § 65, 16 Şubat 2000, ve daha yakın zamanda Uzun/Almanya, no. 35623/05, § 48, 2 Eylül 2010). Amann davasındaki Büyük Daire kararında, yukarıda anılan § 65, Mahkeme Avrupa Konseyi’nin 28 Ocak 1981 tarihli Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunması Sözleşmesi’nin kişisel verileri “kimliği belirli veya belirlenebilir bir kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak tanımlayan 2. maddesine atıfta bulunmuştur (bkz. ayrıca Uzun, yukarıda anılan, § 48).
Bu nedenle, bugüne kadar kamu makamları tarafından saklanan kişisel verilerin ilgili kişinin kamusal faaliyetleriyle ilgili olması gerektiği gerçeği, 8. maddenin bu haliyle uygulanabilir olup olmadığı eşik sorusu üzerinde bir etkiye sahip olmamıştır. Bu husus, davanın özel koşullarına göre, söz konusu verilerin açıklanmasının Sözleşme’nin 8(2). maddesi kapsamında özel hayatın gizliliğine orantılı bir müdahale teşkil edip etmediğinin esastan değerlendirilmesinde dikkate alınmıştır. Mevcut davadaki çoğunluk kararı, Mahkeme’nin içtihadının bu konudaki yaklaşımını sorgulanır hale getirmektedir ve ayrıca Avrupa Birliği hukukunda veri koruma alanında devam eden hukuki ve içtihadi gelişmelerle uyumlu hale getirmek zor olabilir (bkz. 95/46/EC sayılı Direktif Madde 1 (1) ve kişisel verilerin işlenmesi ve bu tür verilerin serbest dolaşımı ile ilgili olarak gerçek kişilerin korunmasına ilişkin 2016/79 sayılı (AB) Tüzük).
42. Mahkeme’nin resmi belgelere erişim hakkının 10. maddeden bağımsız olarak doğduğu yönündeki tespitiyle ilgili ikinci sorun, Mahkeme’nin gelecekte “kamu makamı” veya “kamu makamı benzeri” kavramlarının ne olduğuna dair özerk Sözleşme kavramları yaratması ve hatta “resmi belge” kavramını tanımlaması gerekebileceğidir. Dış kaynaklar kullanan veya Hükümet ile arasındaki sözleşme ilişkileri temelinde resmi belgeleri elinde bulunduran özel kuruluşlar ne olacak? Aslında, ve yine Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi’nin Kennedy’deki (yukarıda atıfta bulunulan, § 94) ileri görüşlü sözlerini kullanarak, 10(1). maddesini kamu yararını ilgilendiren tüm konuların hükümet tarafından açıklanması yükümlülüğünü içerecek şekilde yorumlamak, “böyle bir yükümlülük ortaya çıkmadan önce, bu tür bir açıklamaya ilişkin hiçbir ulusal düzenlemeye gerek olmadığı önermesine yol açar. 10. maddenin kendisi Avrupa çapında bir Bilgi Edinme Özgürlüğü yasası haline gelecektir. Ancak bu, uygulamada ulusal yasama organları tarafından ulusal koşullara göre tartışılan ve şekillendirilen ve ulusal Bilgi Edinme Özgürlüğü düzenlemelerinde belirtilen özel hükümler ve niteliklerden yoksun bir yasa olacaktır.” Bana öyle geliyor ki, bugünkü kararın kaçınılmaz sonucu budur.
43. Üçüncü ve son olarak, bugün tanınan erişim hakkı, Mahkeme’nin bize söylediğine göre, öncelikle “kamusal bir ‘bekçi köpeği’ sıfatıyla kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla ... bilgiye erişmek isteyen kişi” tarafından elde edilir (bkz. kararın 168. paragrafı). Başka bir deyişle, 10. maddenin 1. fıkrası kapsamındaki genel ifade özgürlüğü hakkı “herkes” için geçerli olsa da, yeni resmi bilgilere erişim hakkının uygulanması, bu tür belgeleri talep eden kişinin bunu kamu yararına yönelik ifade faaliyetini teşvik etmek için yapıp yapmadığına göre belirlenir.
44. Bu da akla şu soruyu getiriyor. Bu hak neden bu kadar sınırlıdır? Örneğin, evsizler için konutların iyileştirilmesine yönelik bazı bütçe teklifleri hakkında bilgi edinmek isteyen ilgili bir kişi ne olacak? Sadece kendisi için, kendi eğitimini ve yurttaşlık bilincini geliştirmek için, başkası için veya konuyla ilgili düşüncelerini veya fikirlerini daha fazla yayma niyetiyle değil. Bugünkü kararda tanınan Sözleşme kapsamındaki yeni haktan yararlanamaz mı? Eğer değilse, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki ifade özgürlüğünün, Mahkeme’nin yerleşik içtihadına göre hiçbir şekilde siyasi konuşmayı veya kamusal tartışmayı teşvik etmekle sınırlı olmadığı, aynı zamanda bireysel olarak kendini gerçekleştirmeyi geliştirmeyi amaçladığı düşünüldüğünde, neden olmasın?
45. Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi’nin Kennedy davasında (yukarıda atıfta bulunulan, § 93) doğru bir şekilde belirttiği üzere, “araştırma veya tarihi ya da kişisel veya ailevi amaçlarla bilgi arayanlar da dâhil olmak üzere birçok kuruluş ve bireyin, ulusal bilgi edinme hakkının uygulanmasında meşru ve anlaşılabilir menfaatleri olabilir.” “[Sosyal bir bekçi köpeği rolünün] üstlenilmesi, Sözleşme’nin 10(1). maddesini ilgilendiren yerel bir açıklama yükümlülüğünün ihlal edilmesinden önce herhangi bir tür resmi ön koşulu mantıklı bir şekilde temsil edemez.” Meslektaşım Hakim Wojtyczek, Guseva/Bulgaristan davasındaki (yukarıda atıfta bulunulan) muhalefet şerhinde aynı noktaya daha da keskin bir şekilde değinmiş ve bu yaklaşımın “iki hukuki özne kategorisi arasında zımnen ayrım yaptığını belirtmiştir: bir tarafta gazeteciler ve sivil toplum kuruluşları, diğer tarafta ise diğer tüm kişiler. Birinci kategori bilgiye erişim hakkı bakımından daha güçlü bir korumadan yararlanırken, ikinci kategori aynı korumadan yararlanamamaktadır. Tüm bunlar iki hukuki özne grubunun zımnen tanınmasına yol açmaktadır: bilgiye erişim konusunda özel haklara sahip ayrıcalıklı bir elit kesim ve daha kapsamlı kısıtlamalara izin veren genel bir rejime tabi olan ‘halk’.”
46 Özetle, bugün Mahkeme tarafından tespit edildiği üzere, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının öncelikli olarak yalnızca “kamusal tartışmayı bilgilendirme” işinde olan, Mahkeme’nin ifadesiyle kamusal veya sosyal “bekçi köpekleri” olarak adlandırılan kişi veya kuruluşlara uygulanabilir olması gerekse de, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında bu hakkın gelecekte gerçekte Hükümetten bu tür bilgileri talep eden herhangi bir kişi için resmi belgelere genel bir erişim hakkı olarak uygulanmasını engelleyecek kadar tutarlı bir kavramsal sınırlama bulunmamaktadır. Aslında, bugünkü kararın bu şekilde okunması, Mahkeme’nin 168. paragrafta belirttiği ve Sözleşme’de yeni tesis edilen resmi belgelere erişim hakkının sadece STK’lar ve basın için geçerli olmadığını açıkça beyan ettiği kendi gerekçesine tamamen uymaktadır. Aksine, bu hak sadece “akademik araştırmacıları” ve “kamuyu ilgilendiren konularda yayın yapan yazarları” değil, aynı zamanda kamunun bekçi köpekleri ile “özdeşleştirilebilecek” “blog yazarlarını ve sosyal medyanın popüler kullanıcılarını” da kapsamaktadır. Şu anda resmi belgelere erişim konusunda bağımsız bir Sözleşme hakkına sahip olan bu kategorilerin potansiyel erişim alanının mantıklı bir şekilde sınırlandırılmasının son derece zor olacağını söylemeye gerek yok.
VIII.
Sonuç
47. Başladığım yerde bitiriyorum.
Çoğunluktaki meslektaşlarıma, kamu makamları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkının tanınmasını isteme konusunda neyin ilham verdiğini tamamen anlıyorum. Ancak, mevcut ve ilgili tüm hukuki argümanları kapsamlı bir şekilde inceledikten ve üzerinde düşündükten ve böyle bir tespitin pratik sonuçlarını değerlendirdikten sonra, başvuranın şikayetinin Sözleşme ile konu bakımından uyumsuz olduğu için reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktan başka bir şey yapamam.
[1] Hakim Jon Fridrik Kjølbro’un katıldığı Hakim Robert Spano'nun muhalefet şerhi, § 46.
[2] Hem Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunmasına ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nin (1 Ekim 1985 tarihinde yürürlüğe girmiştir, kararın 54. paragrafında alıntılanmıştır) 2. maddesindeki tanıma hem de Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin olarak bireylerin korunmasına ilişkin 24 Ekim 1995 tarihli ve 95/46/EC sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi’nin 2. maddesine bakınız (kararın 57. paragrafında alıntılanmıştır). Bu yaklaşım Mahkeme'nin içtihadında da teyit edilmiştir.
[3] BVerfG, Birinci Bölüm kararı, 15 Aralık 1983, 1 BvR 209/83 u. a. - Volkszählung -, BVerfGE 65, 1.
[4] Kararın 195. paragrafına bakınız: “zorunlu müdafilerin isimleri ve atamaları hakkındaki bilgilerin, adli yardım listeleri; duruşma takvimleri; ve halka açık olan duruşmalar gibi başka yollarla kamuoyu tarafından bilinemeyeceğini varsaymak için hiçbir neden yoktur.”
[5] C-73/07 sayılı Tietosuojavaltuutettu v Satakunnan Markkinapörssi Oy and Satamedia Oy davası, EU:C:2008:727, paragraf 48.
[6] C-131/12 sayılı Google Spain davası, EU:C:2014:317, paragraf 30.