Magyar Kereszteny Mennonita Egyhaz ve Diğerleri / Macaristan – 70945/11 ve diğerleri 08.04.2014 tarihli Karar [II. Bölüm]
Olaylar – Devlet fonlarının belirli kiliseler tarafından suistimal edilmesiyle alakalı sorunların ele alınması amacıyla çıkarılan 2011 tarihli Kilise Kanunu kapsamında, kiliselerin tanınmasına ilişkin iki kademeli bir sistem getirilmiştir. Çok sayıda kilise, kanunlar önünde tüzel kişiliğe sahip olarak değerlendirilmektedir ve bu nedenle, din ile alakalı konularda faaliyetler gerçekleştirmek için Devletin sunduğu belirli parasal ve mali getirilerden yararlanmaya devam etme hakkına sahiptir.
Başvuranların hepsi dini topluluklardan ya da papazlardan veya bu tür toplulukların üyelerinden oluşmaktadır. 2011 tarihli Kilise Kanunu’nun kabul edilmesi öncesinde kilise olarak kayıtlara geçen ve Devlet fonlarından faydalanan başvuran kiliseler, kendiliğinden tüzel kişiliğe sahip şeklinde muamele gören kiliseler arasına dâhil edilmemiştir. Anayasa Mahkemesinin bir kararının ardından, başvuranlar gibi dini birlikler ve topluluklar kilise olarak faaliyet göstermeye ve kendilerini kilise olarak adlandırmaya devam edebilmişlerdir. Ancak, 2011 tarihli Kilise Kanunu, başvuran kiliseler gibi, parasal fonlara ve yardımlara yeniden erişim sağlamak istemeleri halinde, tüzel kişilik sahibi kiliseler olarak kayıt altına alınmak için Parlamento’ya başvurmalarını gerektirmesi bakımından geçerli olmaya devam etmiştir. Belirli bir kiliseye tüzel kişilik verilebilip verilememesi, demokrasiye karşı bir tehdit teşkil etmediğine ilişkin delilin yanı sıra, üye sayısına ve ne kadar süredir var olduğuna dayanmaktadır.
Hukuki Değerlendirme – 11. Madde (9. Madde ışığında yorumlandığında): Başvuranların kilise olarak sicil kayıtlarından çıkarılmaları Sözleşme’nin 9. ve 11. maddeleri altında koruma altına alınan haklarına ilişkin bir müdahale teşkil etmiştir. Uygulanan tedbir, 2011 tarihli Kilise Kanunu’na dayandırılmış ve dini faaliyetler yürüttüklerini iddia eden toplulukların hileli bir şekilde Devletin sağladığı mali yardımlardan faydalanmalarının önlenmesi yönünde meşru bir amaç gütmüştür. Mahkeme, yapılan müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirmeye geçmiştir.
Sözleşme’nin 11. maddesi, 9. maddesi ile birlikte ele alındığında, dini örgütlerin özel bir yasal statülerinin olacağına ilişkin bir hak öngörmemektedir. Devletin yalnızca, bu dini örgütlerin, medeni kanun kapsamında tüzel kişilikler olarak hukuki ehliyet edinmelerine imkân sağlaması gerekmektedir. Ancak, Mahkeme, bir dine bağlı olan kimselerin, Devletin diğer dini örgütleri tanırken kendi dini örgütlerini tanımayı ve desteklemeyi reddetmesi halinde, yalnızca müsamaha gösterildiklerini hissetmekle kalmayıp aynı zamanda hoş karşılanmadıklarını da düşünebilecekleri gerçeğini göz ardı edemezdi. Bu şekilde algılanan bir aşağılık hissi, kişinin dinini açıklama özgürlüğüne kadar uzanmıştır. Dahası, yetkililerin tespit ettikleri sorunlara ilişkin adli denetim ya da suistimal eder nitelikteki kiliselerin feshedilmesi gibi daha az köklü çözümlerin mevcut olmadığı gösterilmemiştir. Söz konusu mevzuatın getirdiği sonuçlar, bazen geniş kitleleri etkileyen maddi ve itibarla alakalı sonuçlarla birlikte, mevcut ve faaliyet göstermekte olan kiliselerin yasal çerçevelerin dışında bırakılmaları olmuştur.
Kiliselerin tanınmasına ilişkin iki kademeli bir sistem, burada olduğu gibi, Devletlerin takdir yetkileri kapsamına girebilmekte olup, bu türden bir düzen, normalde, bunu sürdüren ülkelerin tarihi-anayasal geleneklerinde yer almaktadır. Ancak, Hükümet, 2011 tarihli Kilise Kanunu kapsamında kayıt altına alınan kiliselerin listesinin Macaristan’ın tarihi geleneğini tam olarak yansıttığını göstermek amacıyla ikna edici nitelikte herhangi bir delil sunmamıştır. Kiliselerin kayıt yaptırma taleplerinin öğretilerin içeriğine ilişkin bilgi sunulmaması nedeniyle reddedilmesi, tanınmak isteyen dini örgütün demokratik bir topluma karşı herhangi bir tehlike teşkil edip etmediğinin belirlenmesi gerektiği için haklı gösterilebilir. Ancak, başvuranlar Macaristan’da uzun yıllar boyunca dini topluluklar olarak kanuna uygun bir şekilde faaliyet göstermiştir ve kanunlara aykırı veya suistimal edici bir şekilde faaliyet gösterdikleri gerekçesiyle kapatılmaları için herhangi bir işlem yapıldığına dair hiçbir delil mevcut değildir. Bu nedenle, bu kiliselerin yeniden kayıt yaptırmalarını gerektiren nedenlerin özellikle önemli ve ikna edici olması gereklidir. Kişinin dinini veya inançlarını açıklama özgürlüğünün başvuran kiliselere ya da bunların mensuplarına Devlet bütçesinden ek fon sağlanması hakkını vermediği doğrudur. Ancak, dini cemiyetlerin elde etmiş oldukları imtiyazlar bu cemiyetlerin dini amaçlarını devam ettirmelerini kolaylaştırmış ve bu nedenle, Devlet makamlarının bu imtiyazları sunarken tarafsız kalmaları konusunda bir yükümlülük getirmiştir. Devlet, dini örgütlere bu gibi haklar sağlamaya gönüllü olarak karar verdiğinde, bu türden yardımların sağlanması, azaltılması ya da geri çekilmesinde ayrımcı tedbirler uygulaması mümkün değildir. Bunun yanı sıra, Devletlerin dini topluluklarla yapılacak işbirliğinin biçimini seçmede, bu imtiyazları yasal tedbirlerle yeniden şekillendirme imkânı da dâhil olmak üzere, dikkate değer ölçüde bir özgürlük söz konusudur. Ancak, Devletin tarafsız kalması, dini bir topluluğun yandaşlarının Devletin dini gerekçelerle kendi topluluklarının daha az lehine olacak şekilde bir tutum sergilemesi bakımından ikinci sınıf vatandaş gibi hissedecekleri durumların önüne geçilmesi amacıyla, işbirliği yapılacak kişilerin seçiminin tespit edilebilir ölçütlere dayandırılmasını gerektirmektedir. Mevcut davada, sağlanan yardımların geri çekilmesi durumu başvuranlar da dâhil olmak üzere yalnızca belirli dini zümrelerle alakalıdır.
Mahkeme, başvuran kiliselerin birer tüzel kişilik olarak kendi dinlerini tatbik etmelerinin engellendiğine işaret eden herhangi bir göstergenin yer almadığını kaydetmiştir. Bununla birlikte, mevzuat uyarınca, kiliselerin yerine getirdikleri belirli dini faaliyetlerin dini birlikler tarafından da gerçekleştirilmesine izin verilmemiş ve bu da, dini birliklerin toplu din özgürlüğü haklarını etkilemiştir. Bu nedenle, bu tür bir ayrıma gidilmesi ile, Devletin tarafsızlığa ilişkin yerine getirmesi gereken koşullar karşılanmamış olup, ayrımcı muamele yapılması için mevcut olması gereken tarafsız gerekçelerden yoksun kalınmıştır.
Mahkeme, yetkililerin, başvuranların kilise statülerini daha az katı nitelikte tedbirler uygulamak yerine tamamen kaldırarak, gerekçesinin haklılığı şüpheye açık olan ve siyasi açıdan kusurlu bir yeniden kayıt yaptırma usulünü getirerek ve başvuranlara yalnızca işbirliği imkânları bakımdan değil ayrıca dinle ilgili faaliyetler için sağlanan yardımlar bakımından da tüzel kişilikli kiliselerden farklı bir muamele göstererek, başvuran kiliselere karşı tarafsızlık görevini ihmal etmiş oldukları sonucuna varmıştır. Bu unsurlar, müştereken ve münferiden, dava konusu tedbirin “acil bir toplumsal gereksinime” karşılık geldiğinin söylenemeyeceği anlamına gelmektedir.
Sonuç: ihlal (ikiye karşı beş oyla).
Madde 41: Bir ihlalin tespit edilmesi beş bireysel başvuranın uğradığı manevi zararlar bakımından yeterli adil tazmin teşkil etmiştir. Başvuran topluluklara ilişkin husus henüz karara bağlanmamıştır.
Full & Egal Universal Law Academy