AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
MEHMET DEMİR / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru no. 55569/19)
KARAR
STRAZBURG
24 Ekim 2023
İşbu karar, kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Mehmet Demir / Türkiye davasında,
Başkan,
Jovan Ilievski,
Hâkimler,
Lorraine Schembri Orland,
Diana Sârcu,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’nin katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1985 doğumlu olup Gaziantep’te tutulmakta olan Mehmet Demir (“başvuran”) tarafından 30 Eylül 2019 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 55569/19),
Sözleşmenin 8. maddesi kapsamındaki şikâyeti, kendi görevlileri Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunu beyan etme kararını,
Hükümetin görüşlerini,
başvuranın başvurusunu devam ettirmek istediğine yönelik göstermiş olduğu ilgiyi;
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı itirazının reddedildiği kararı dikkate alarak;
3 Ekim 2023 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, başvuran ile avukatı arasında ceza infaz kurumunda yapılan görüşmeler sırasında aralarında yapılan belge paylaşımının ceza infaz kurumu yetkilileri tarafından izlenmesine ilişkindir.
2. Olay tarihinde başvuran, Türk makamları tarafından FETO/PDY (“Fetullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanması”) olarak tanımlanan bir terör örgütüne üye olma suçundan yargılanmak üzere Osmaniye Birinci T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunmaktaydı.Osmaniye Sulh Ceza Mahkemesinin TUTUKLULAR VE AVUKATLARI arasındaki GÖRÜŞMELERDE aralarında yapılan belge PAYLAŞIMININ izlenmesine ilişkin verdiği kararlar
3. Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, Osmaniye İkinci Sulh Ceza Mahkemesi 6 Ocak 2017 tarihinde, 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yasa değişikliğine uğrayan (bk. aşağıda 11. paragraf) 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un (bundan böyle “5275 sayılı Kanun” olarak anılacaktır) 59/5. fıkrası kapsamında Osmaniye Birinci ve İkinci Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda bulunan tutuklular ve avukatları arasında yapılan belge paylaşımının izlenmesine karar vermiştir. Kararda, Osmaniye ceza infaz kurumlarında bulunan ve Türk makamları tarafından FETÖ/PDY olarak tanımlanan terör örgütüyle ilgili suçlamalar nedeniyle tutuklu bulunan mahkûmlarla ilgili aşağıdaki olaylar söz konusu izleme için gerekçe olarak tanımlanmıştır:
(i) ceza infaz kurumunda bir tutuklu tarafından anlaşılmaz kelimeler içeren bir mektup yazılması ve kapalı bir zarfa konması;
(ii) tutuklananların odasında yapılan aramada bir pusula bulunması;
(iii) ceza infaz kurumundaki bir görüşme sırasında bir avukatın temsil ettiği tutukluya gizlice bir belge vermeye çalışması;
(iv) bir tutuklunun eşinin üst araması sırasında sol kolunda ortaya çıkan bir yazıyı tükürüğüyle silmesi.
Yukarıda belirtilen bulguları göz önünde bulunduran Sulh Ceza Mahkemesi, 5275 sayılı Kanun’un 59/5. fıkrasında belirtilen suçlardan tutuklu bulunan kişilerin avukatlarıyla yaptıkları görüşmelerde toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğini tehlikeye düşürdükleri, terör örgütleri veya diğer suç örgütleri tarafından yönlendirildikleri, bu örgütlere emir ve talimat verdikleri veya haberleşmelerinde gizli, açık veya şifreli mesajlar ilettikleri sonucuna varmıştır. Bu doğrultuda, Sulh Ceza Mahkemesi tutukluların avukatlarıyla görüşmelerinin üç ay süreyle aşağıdaki kısıtlamalara tabi tutulmasına karar vermiştir:
“...
3. Savunmanın kutsallığı ilkesine bağlı olmaksızın, tutuklu ile avukatı arasındaki görüşmenin, toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğini tehlikeye düşürmesi, terör örgütlerini veya diğer suç örgütlerini yönlendirmesi, bu örgütlere emir ve talimat verilmesi veya haberleşmelerinde gizli, açık veya şifreli mesajlar iletilmesi halinde avukat tarafından tutukluya veya tutuklu tarafından avukata verilen belgelere ve/veya kopyalarına, ayrıca tutuklu ile avukat arasındaki görüşmelere ilişkin dosya ve kayıtlara el konulur ve bu amaçla yapılan görüşmeye derhal son verilir,
...”
4. Üç aylık sürenin sonunda, benzer içerikteki sulh ceza mahkemesi kararlarıyla kısıtlamalar yenilenmiştir. Osmaniye Birinci Sulh Ceza Mahkemesinin 20 Nisan 2018 tarihli kararında, 5275 sayılı Kanun’un 59/5. fıkrasında belirtilen suçlardan herhangi biri nedeniyle ileride gözaltına alınabilecekler de dâhil olmak üzere tüm tutuklular hakkında aynı izleme tedbirlerinin yeniden uygulanmasına karar verilmiştir.Başvuranın AVUKATIYLA yaptığı belge PAYLAŞIMININ izlenmesine karşı başlatılan yargılamalar
5. Başvuran, 3 Mayıs 2018 tarihinde Osmaniye İnfaz Hâkimliğine, avukatıyla yaptığı belge paylaşımının izlenmesine karşı itirazda bulunmuş ve bunun durdurulmasını talep etmiştir.
6. Osmaniye İnfaz Hâkimliği 12 Temmuz 2018 tarihinde, esasen belgelerin izlenmesinin Osmaniye İkinci Sulh Ceza Mahkemesinin yukarıda anılan kararına uygun olduğunu değerlendirerek itirazı reddetmiştir (bk. yukarıda 3. paragraf).
7. Başvuran 9 Ağustos 2018 tarihinde Osmaniye İnfaz hâkimliğinin kararına karşı Osmaniye Birinci Ağır Ceza Mahkemesine itirazda bulunmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi 6 Eylül 2018 tarihinde, infaz hâkiminin kararının hukuka ve usule uygun olduğu gerekçesiyle başvuranın itirazını reddetmiştir.
8. Başvuran, itirazının reddedilmesi üzerine 13 Aralık 2018 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuş ve avukatıyla paylaştığı belgelerin izlenmesinden şikâyetçi olmuştur.
9. Başvuranın müdafi yardımından yararlanma hakkı kapsamındaki şikâyetini inceleyen Anayasa Mahkemesi, 8 Ağustos 2019 tarihinde, önceki Ahmet Sil (2) kararına (başvuru no. 2017/20969, 28 Haziran 2018) atıfta bulunarak, başvurunun iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
10. Anayasa Mahkemesinin kararı 4 Eylül 2019 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
11. 29 Ekim 2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 6 maddesi ile 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (4) numaralı fıkrası değiştirilmiş ve bu fıkraya yeni bentler eklenmiştir. İlgili hükmün yukarıda anılan değiştirilmiş halinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Avukat ve noterle görüşme hakkı
“Madde 59 ...
(4) Görüşme sırasında; hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmaya ilişkin olarak kendilerinin tuttukları kayıtlar incelenemez; hükümlünün avukatı ile yaptığı görüşme dinlenemez ve kayda alınamaz.
(5) Türk Ceza Kanununun 220’nci maddesinde ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümlerinde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanların avukatları ile görüşmelerinde, toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğüne, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirildiğine, bu örgütlere emir ve tâlimat verildiğine veya yorumları ile gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin bilgi, bulgu veya belge elde edilmesi hâlinde, Cumhuriyet başsavcılığının istemi ve infaz hâkiminin kararıyla, üç ay süreyle; görüşmeler teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulabilir, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir veya görüşmelerin gün ve saatleri sınırlandırılabilir.
...
(9) İnfaz hâkimi tarafından bu madde uyarınca verilen kararlara karşı 4675 sayılı Kanuna göre itiraz edilebilir.
...
(11) Tutuklular hakkında bu madde hükümlerine göre karar vermeye soruşturma aşamasında sulh ceza hâkimi, kovuşturma aşamasında mahkeme yetkilidir.”
12. 1 Şubat 2018 tarihinde yürürlüğe giren ve 8 Mart 2018 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 7070 sayılı Kanun kapsamında 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname TBMM tarafından kabul edilerek kanunlaşmıştır.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
13. Başvuran, ceza infaz kurumundaki görüşmeleri sırasında kendisi ve avukatı arasında yapmış olduğu belge paylaşımının izlenmesinin, Sözleşme’nin 8. maddesi uyarınca avukatı ile yazışmalarına saygı gösterilmesi hakkının ihlalini teşkil ettiğini iddia etmiştir.
14. Hükümet, başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesi uyarınca mağdur statüsüne itiraz ederek, avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde belgelerin incelenmesi neticesinde nasıl mağdur statüsüne sahip olduğunu özellikle açıklamadığını ileri sürmüştür. İkinci olarak, başvuranın şikâyetinin Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiğini ileri süren Hükümet, başvuranın aleyhindeki ceza yargılamasının halen devam ediyor olması nedeniyle iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Son olarak Hükümet, Sözleşme’nin 15. maddesi kapsamındaki derogasyonun söz konusu tarihte Türkiye’de hala yürürlükte olduğunu ve bu nedenle başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
15. Hükümetin başvuranın mağdur statüsünün bulunmadığı iddiasına ilişkin itirazıyla ilgili olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “mağdur” kelimesinin, iddia edilen ihlalden doğrudan veya dolaylı olarak etkilenen kişi veya kişileri ifade ettiğini yinelemektedir (bk. Vallianatos ve Diğerleri / Yunanistan [BD], no. 29381/09 ve 32684/09, § 47, AİHM 2013 (alıntılar) ve atıfta bulunulan diğer kararlar). Mahkeme, başvuranın elindeki belgelerin avukatıyla yaptığı görüşmeler sırasında ceza infaz kurumu yetkilileri tarafından izlendiği hususunda taraflar arasında bir ihtilaf bulunmadığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme, belgelerin izlenmesinin başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki avukatıyla gizli iletişim kurma hakkını doğrudan etkilediği kanaatindedir. Mahkeme dolayısıyla Hükümet tarafından öne sürülen mağdur statüsünün bulunmadığı itirazını reddetmektedir.
16. Mahkeme ayrıca, başvuranın kendisine karşı yürütülen ceza yargılamasının sonucundan değil, avukatıyla paylaştığı belgelerin ceza infaz kurumu yetkilileri tarafından izlenmesinden şikâyetçi olduğunu ve bu uygulamaya itiraz ederken ulusal makamlar nezdinde ilgili hukuk yollarını tükettiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla başvuranın şikâyeti iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesiyle reddedilemez.
17. Ayrıca, bu şikâyet Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmayıp başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez değildir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
18. Avukatla gizli iletişim kurma hakkına ilişkin genel ilkeler, Altay / Türkiye (no. 2) (no. 11236/09, §§ 49-52, 9 Nisan 2019) davasında özetlenmiştir. Mahkeme ayrıca, Eylem Kaya / Türkiye (no. 26623/07, §§ 41-48, 13 Aralık 2016) davasında mahkûmlar ve avukatları arasındaki yazışmaların izlenmesine ilişkin ilkeleri ortaya koymuştur.
19. Somut davada Mahkeme, başvuran ve avukatı arasındaki belge paylaşımının ceza infaz kurumu yetkilileri tarafından izlendiğini ve bu hususun taraflar arasında ihtilaf konusu olmadığını gözlemlemektedir. Bu nedenle Mahkeme, başvuranın avukatıyla gizli iletişim kurma hakkına (ayrıca karşılaştırınız bk. yukarıda anılan Altay, § 53) ve dolayısıyla Sözleşme’nin 8 § 1 maddesinin amaçları doğrultusunda özel hayatına ve yazışmalarına saygı gösterilmesi hakkına müdahale edildiği kanaatindedir. Dolayısıyla, Mahkemenin görevi, söz konusu müdahalenin Sözleşme’nin 8 § 2 maddesi uyarınca “hukuka uygun” olarak, meşru amaç veya amaçlar taşıyarak ve bu amaç veya amaçların peşinde “demokratik bir toplumda gerekli” olarak haklı gösterilip gösterilmediğini tespit etmektir.
20. “Hukuka uygunluk” ifadesi, öncelikle şikâyet konusu tedbirin iç hukukta bir dayanağının bulunmasını gerektirmektedir. İkinci olarak bu ifade, söz konusu kanunun niteliğine atıfta bulunarak, ilgili kişi tarafından erişilebilir olmasını ve ayrıca belirli bir eylemin yol açabileceği sonuçları koşullara göre makul ölçüde öngörebilmesini gerektirmektedir (bk. Khoroshenko / Rusya [BD], no. 41418/04, § 110, AİHM 2015, atıfta bulunulan diğer kararlar).
21. Somut davanın koşullarına bakıldığında Mahkeme, infaz hâkiminin, başvuranın itirazını reddettiği 12 Temmuz 2018 tarihli kararında, başvuran ve avukatı arasında paylaştıkları belgelerin izlenmesinin, İkinci Sulh Ceza Mahkemesinin söz konusu tedbiri emreden kararına uygun olduğunu değerlendirdiğini kaydetmektedir (bk. yukarıda 6. paragraf). Mahkeme ayrıca, izleme tedbirinin İkinci Sulh Ceza Mahkemesinin 6 Ocak 2017 tarihli kararıyla (bk. yukarıda 3. paragraf) kabul edildiğini ve 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesi uyarınca Birinci Sulh Ceza Mahkemesinin 20 Nisan 2018 tarihli kararıyla (bk. yukarıda 4. paragraf) yenilendiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 6. maddesiyle değiştirilen 5275 sayılı Kanun’un 59/5. fıkrasının izleme tedbirinin yasal dayanağını oluşturduğunu tespit etmiştir.
22. Mahkeme ayrıca, Cumhuriyet Başsavcısının talebi üzerine Birinci Sulh Ceza Mahkemesinin 20 Nisan 2018 tarihinde, 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 6. maddesiyle değiştirilen 5275 sayılı Kanunun 59/5. fıkrasında belirtilen suçlar nedeniyle tutuklu bulunan kişiler ile avukatları arasında paylaştıkları belgelerin üç ay süreyle izlenmesine karar verdiğini gözlemlemektedir. Aynı karar uyarınca, bu tür belgelere, toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğini tehlikeye düşürmek, terör örgütlerini veya diğer suç örgütlerini yönlendirmek, bu örgütlere emir ve talimat vermek veya bunların haberleşmelerinde gizli, açık veya şifreli mesajlar iletmek amacıyla verildiğinin tespit edilmesi halinde el konulabilecekti. Birinci Sulh Ceza Mahkemesi tarafından alınan tedbir kararı, 5275 sayılı Kanun’un 59/5. fıkrasında belirtilen suçlar nedeniyle tutuklanan tüm tutuklulara ve aynı suçlar nedeniyle tutuklanabilecek diğer kişilere, herhangi bir bireysel gerekçe olmaksızın uygulanmıştır (bk. yukarıda 3. paragraf).
23. Mahkeme bu bağlamda, Sözleşme’nin, avukatlara, müvekkilleriyle olan ilişkileriyle ilgili olabilecek bazı tedbirlerin uygulanmasını yasaklamadığını hatırlatmaktadır. Durum, özellikle, bir avukatın suça katılımına dair veya belirli uygulamalarla mücadele çabalarıyla bağlantılı olarak güvenilir deliller tespit edildiği durumlarda geçerlidir. Diğer taraftan, avukatların adalet yönetiminde önemli bir yere sahip oldukları ve davacı ile mahkemeler arasında üstlendikleri aracılık görevi nedeniyle, hukuk görevlileri olarak tanımlanabilecekleri dikkate alındığında, bu tür tedbirler bakımından mutlak bir çerçeve sağlamak oldukça önemlidir (bk. yukarıda anılan Altay, § 56).
24. Somut davada Mahkeme, yerel mahkemelerin kararının, belirli suçlar nedeniyle tutuklu bulunan herkes için geçerli olan genel bir tedbir koyduğunu ve tutuklunun özel durumuna ilişkin bireyselleştirilmiş bir değerlendirme içermediğini kaydetmektedir. Somut davanın koşullarında Mahkeme, yerel mahkemelerin söz konusu tedbire hükmederken, ceza infaz kurumunun güvenliğine ilişkin olarak başvuran ve avukatı arasında paylaşılan belgelerin sunduğu özel tehlikelere işaret eden veya bu yollarla terör örgütleriyle iletişim kurma riskini ortaya koyan herhangi bir özel unsura işaret etmediğini gözlemlemiştir. Mahkeme, 5275 sayılı Kanun’un 59/5. fıkrasına dayanarak, Birinci ve İkinci Sulh Ceza Hâkimliği kararları uyarınca başvuranın avukatıyla paylaştığı belgeleri izleme konusunda yetkililerin sahip olduğu takdir yetkisinin herhangi bir koşula tabi olmadığını, bu yetkinin kapsamının ve kullanılma şeklinin tanımlanmadığını ve bu konuda başka hiçbir özel güvence sağlanmadığını tespit etmiştir. Mahkeme’ye göre, mahkûmlar ve avukatları arasındaki gizli iletişime saygı gösterilmesi hakkı, bireye ait temel bir haktır ve savunma haklarını doğrudan etkiler. Bu nedenle, bu ilkeden sapmaya yalnızca istisnai durumlarda izin verilebilir ve istismara karşı yeterli ve uygun güvenceler sağlanmalıdır (bk. yukarıda anılan Eylem Kaya, § 44 ve bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Klass ve Diğerleri / Almanya, 6 Eylül 1978, § 48, Seri A no. 28).
25. Bu nedenle Mahkeme, somut davada 5275 sayılı Kanun’un 59/5. fıkrasının yerel mahkemeler tarafından yorumlanması ve uygulanmasının geniş ve muğlak olarak değerlendirilmesi gerektiği ve ilgili iç hukuk hükmünün bu şekilde kapsamlı bir şekilde yorumlanması ve uygulanmasının Sözleşme’nin öngörülebilirlik ve dolayısıyla hukuka uygunluk gerekliliklerine uymadığı sonucuna varmıştır (ayrıca karşılaştırınız yukarıda anılan Altay, § 57).
26. Yukarıdaki bilgiler ışığında Mahkeme, söz konusu müdahalenin Sözleşme’nin 8. maddesinin 2. paragrafı anlamında "hukuka uygun" olmadığı kanaatindedir. Ek olarak Mahkeme, bu sonucu desteklemek için yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, söz konusu tedbirin olağanüstü halin özel koşullarının kesinlikle gerektirdiği şeklinde değerlendirilemeyeceği kanaatindedir (ayrıca karşılaştırınız Pişkin / Türkiye, no. 33399/18, §§ 152, 153 ve 229, 15 Aralık 2020).
27. Söz konusu sonuç göz önüne alındığında, Mahkemenin müdahalenin bir veya daha fazla meşru amaç taşıyıp taşımadığını ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını incelemesine gerek bulunmamaktadır.
28. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 8 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
29. Başvuran, öngörülen süre içerisinde adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Bu nedenle, Mahkeme, başvurana bu bağlamda herhangi bir meblağ ödenmesine hükmetmeye gerek duymamıştır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 24 Ekim 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy