AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SIDIKA İMREN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 47384/11)
KARAR
STRAZBURG
13 Eylül 2016
NİHAİ
13/12/2016
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi çerçevesinde kesinleşmiş olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Sıdıka İmren / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımlarıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 23 Ağustos 2016 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (47384/11 ) davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Sıdıka İmren’in (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”) 17 Haziran 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde, Ankara Barosuna kayıtlı Avukat E. Varnalı tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Söz konusu başvuru 21 Ocak 2014 tarihinde Türk Hükümeti’ne tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran 1945 doğumlu olup, Ankara’da ikamet etmektedir.
5. Somut başvuruya sebebiyet veren olayların meydana geldiği tarihte, başvuranın kızı Serpil İmren, Kros Petrol Madeni Yağ Turizm İnşaat Emlak İth. İhr. San. Tic. Ltd. Şti. (“şirket”) isminde madeni yağ ticareti yapan bir şirkette sekreter olarak çalışmaktaydı. 18 Aralık 2002 tarihinde sabah saat 8.30 sıralarında, başvuranın kızının işyerinde, iş arkadaşlarından M.Y.nin ofisi ısıtmak amacıyla odun sobasını yakmak için sobaya benzin dökmesiyle bir yangın çıkmıştır. Yangın sonucunda Serpil İmren ağır biçimde yaralanmıştır. Başvuranın kızı 17 Aralık 2003 tarihinde vücudundaki yanıklar sebebiyle tedavi görmekte olduğu hastanede hayatını kaybetmiştir.
A. Ceza yargılamaları
6. Kendilerine söz konusu yangın haberinin verilmesi üzerine, üç polis memuru 18 Aralık 2002 tarihinde sabah 9.30 sıralarında olay yerine intikal etmiştir. Polis memurları yangın sonrasında şirket binasının durumunu tarif eden bir tutanak düzenlemiş ve olay yerinin bir krokisini hazırlamışlardır.
7. Aynı gün sabah saat 10.50 sıralarında, iki polis memuru başvuranın kızı Serpil İmren’in tedavi için götürüldüğü hastaneye gitmiştir. Söz konusu polis memurları, başvuranın kızının durumunun olayla ilgili ifade vermeye elverişli olmadığını bildirmişlerdir.
8. Yangınla ilgili olarak, polis saat 11.00 sularında iki şüpheliyi (Serpil İmren’in yangını çıkardığı anlaşılan iş arkadaşı M.Y ve çalıştığı şirketin sahibi K.N.Y.) sorgulamıştır. M.Y. olayın meydana gelme şeklini yukarıda 5. paragrafta belirtildiği şekilde tarif etmiştir. K.N.Y. ise, olayın meydana geldiği esnada işyerinde olmadığını ifade etmiştir.
9. Ankara Cumhuriyet Savcısı 27 Aralık 2002 tarihinde Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’ne M.Y.ye yangın çıkarma ve taksirle yaralama suçlarının isnat edildiği bir iddianame sunmuştur.
10. Aynı gün, Ankara Cumhuriyet Savcısı K.N.Y. hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
11. Ankara Asliye Ceza Mahkemesi 1 Nisan 2003 tarihinde dosya ile ilgili görevsizlik kararı vermiş ve davayı Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne havale etmiştir.
12. Bu arada, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan (“Bakanlık”) müfettişler olayla ilgili bir soruşturma başlatmıştır. Bahse konu müfettişlerin 28 Şubat 2003 tarihli raporuna göre, ilgili işyerinde yangınların önlenmesi ve söndürülmesine yönelik olarak çalışanlara yangın güvenliği ve odun sobasının çalışma şekli konularında eğitim verilmesi gibi tedbirler alınmamıştır. Şirketin madeni yağ ticareti yapan bir şirket olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu tarz bir eğitim özel önem arz etmekteydi.
13. Başvuran, müfettişlerin müteveffanın işyerinde yangınların önlenmesine ilişkin gerekli tedbirlerin alınmamış olduğu yönündeki tespitlerine dayanarak, 18 Nisan 2003 tarihinde işyerinin sahibi K.N.Y. hakkında Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na yeni bir suç duyurusunda bulunmuştur.
14. Ankara Cumhuriyet Savcılığı, taksirle Serpil İmren’in ölümüne neden olma suçundan K.N.Y. hakkında 26 Mayıs 2003 tarihinde ek bir iddianame düzenlemiştir.
15. Belirtilmemiş bir tarihte, başvuran müdahil taraf olarak ceza yargılamalarına katılmıştır.
16. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin davaya bakmaya ne zaman başladığıyla ilgili olarak dava dosyasında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. İkinci duruşma 16 Eylül 2003 tarihinde gerçekleştirilmiş, mahkeme duruşma esnasında sanıkların ve savcılığın gösterdiği iki tanığın beyanlarını dinlemiştir.
17. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 5 Aralık 2003 tarihinde gerçekleştirmiş olduğu davayla ilgili üçüncü duruşmada, sanıklar lehine tanıklık eden üç kişiyi dinlemiştir. Söz konusu mahkeme ayrıca, mahkemenin görevlendireceği bilirkişilerce ilgili işyerinde 23 Şubat 2004 tarihinde bir keşif yapılmasına karar vermiştir. Ancak, dava dosyasındaki bilgilerden anlaşıldığı üzere, bahse konu olay yeri keşfi 12 Nisan 2004 tarihinde yapılmıştır.
18. Yerel mahkeme tarafından görevlendirilmiş olan bilirkişiler 16 Nisan 2004 tarihinde hazırladıkları raporu sunmuş olup, söz konusu raporda yukarıda 12. paragrafta yer verilen Bakanlık müfettişlerinin tespitlerini büyük ölçüde tekrar etmişlerdir. Bilirkişiler, olayla ilgili olarak M.Y. ile K.N.Y.nin her birinin %50’şer oranda sorumluluğunun mevcut olduğu kanaatine varmışlardır.
19. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 19 Nisan 2004 tarihinde, Adli Tıp Kurumundan Serpil İmren’in ölümü ile işyerindeki yangın arasında bir illiyet bağının bulunup bulunmadığını inceleyen bir rapor düzenlemesini talep etmiştir. Adli Tıp Kurumu düzenlemiş olduğu 4 Haziran 2004 tarihli raporunda, Serpil İmren’in yangın esnasında maruz kaldığı yanıkların sebep olduğu komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmiş olduğunu teyit etmiştir.
20. Bu arada, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 6 Mayıs 2004 tarihinde, işverenin sigorta şirketinden olay sonrası düzenlenen kaza raporunu ve olaya ilişkin fotoğraflarla diğer ilgili belgeleri ibraz etmesini istemiştir. Sigorta şirketi, mahkemenin talep etmiş olduğu belgeleri 9 Temmuz 2004 tarihinde ibraz etmiştir.
21. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 29 Nisan 2005 tarihinde, esasen yerel mahkemenin görevlendirdiği bilirkişiler ile Bakanlık müfettişleri tarafından düzenlenen raporlara ve Adli Tıp Kurumu’nun raporuna dayanarak, davalıların suçunu sabit bulmuş ve her biri hakkında on ay hapis cezası ile adli para cezasına hükmetmiştir. Davalılar söz konusu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
22. Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı, verilen cezanın Haziran 2005’te yürürlüğe giren 5237 sayılı yeni Ceza Kanunu ışığında yeniden değerlendirilmesi için davayı 1 Mayıs 2006 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne geri göndermiştir.
23. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, suçlarını sabit görerek davalıları 17 Kasım 2006 tarihinde bir kez daha mahkûm etmiş ve haklarında aynı sürede hapis cezası ile adli para cezasına hükmetmiştir. Davalılar bu karara karşı da temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
24. Yargıtay, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin 17 Kasım 2006 tarihli kararını 13 Ekim 2008 tarihinde bozmuştur. Yargıtay, ilk derece mahkemesinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinde yer verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin usulün, 6 Aralık 2006 tarihinde değiştirildiği şekliyle, somut olayın koşullarına uygulanabilir olup olmadığını dikkate almış olması gerektiğini kaydetmiştir.
25. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi davalıları 26 Şubat 2009 tarihinde bir kez daha mahkûm etmiş ve haklarında aynı süreli hapis cezası ile adli para cezasına hükmetmiştir. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, diğer unsurların yanı sıra suçun niteliği ile olayın vahameti göz önünde bulundurulduğunda, hükmün açıklanmasının geri bırakılamayacağını kaydetmiştir. Davalılar bu karara karşı temyiz başvurusu yapmışlardır.
26. Yargıtay 27 Aralık 2010 tarihinde, söz konusu suçun kovuşturmasının zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle ceza yargılamalarının sonlandırılması gerektiğine karar vermiştir.
B. Tazminat yargılamaları
27. Başvuran, kızının ölümü sonrasında maddi ve manevi zararlar karşılığında tazminat talebiyle, 18 Temmuz 2003 tarihinde Ankara 13. İş Mahkemesi (“iş mahkemesi”) nezdinde, kızının çalıştığı şirketin sahibi K.N.Y. aleyhine dava açmıştır.
28. İş mahkemesi 23 Ekim 2003 tarihinde davayı reddetmiş, davanın K.N.Y.den ziyade mağdurun çalıştığı şirket aleyhine açılmış olması gerektiğini kaydetmiştir.
29. Başvuran, kızının ölümüne ilişkin olarak şirket hakkında 5 Kasım 2003 tarihinde iş mahkemesi önünde tazminat davası açmıştır.
30. Dava dosyasındaki bilgilerden anlaşıldığı üzere, iş mahkemesi Nisan, Haziran ve Ekim 2004 tarihlerinde gerçekleştirilen üç duruşma esnasında, tarafların tanıklarının (toplamda dört tanığın) beyanlarını dinlemiştir.
31. Başvuran, 25 Eylül 2007 tarihli duruşmada, davalı şirketin kızının ölümüne ilişkin sorumluluğunun tespit edilmesi amacıyla bilirkişi görevlendirmesi yapılmasını talep etmiştir. İş mahkemesi başvuranın bu talebini kabul etmiş ve 24 Ekim 2007 tarihinde üç bilirkişi görevlendirmiştir.
32. Görevlendirilen bilirkişiler 28 Kasım 2007 tarihinde hazırlamış oldukları raporu sunmuşlardır. Rapora göre, Serpil İmren’in ölüm olayına ilişkin davalı şirketin %70, şirket sahibi K.N.Y.nin ise %5 sorumluluk payının olduğu tespit edilmiştir. Bilirkişiler, geri kalan sorumluluk payının ise iş mahkemesi nezdindeki yargılamalara taraf olmayan M.Y.ye ait olduğu kanaatine varmışlardır.
33. Bilirkişilerin yapmış oldukları tespitlere dayanan başvuran 3 Mart 2009 tarihinde, Ankara 7. İş Mahkemesi nezdinde K.N.Y. aleyhine ek bir tazminat davası açmıştır. Ankara 7. İş Mahkemesi 15 Temmuz 2009 tarihinde K.N.Y. hakkındaki dava ile Ankara 13. İş Mahkemesi önünde derdest olan şirket aleyhindeki davanın birleştirilmesine karar vermiştir.
34. İş mahkemesi 14 Nisan 2004 ile 28 Aralık 2010 tarihleri arasında yirmi üç duruşma gerçekleştirmiştir. Ancak, iş mahkemesi yukarıda 30 ve 31. paragraflarda belirtilenler dışında, bu süre zarfında usule ilişkin herhangi bir işlem yapmamış ve ceza yargılamalarında her bir duruşma sonunda bir karar verilmek üzere davanın ertelenmesine karar vermiştir.
35. İş mahkemesi, ceza yargılamalarının sonlandırılmasının ardından 3 Mayıs 2011 tarihinde gerçekleştirdiği ilk duruşmada, başvuranın kızının ölümü sonucunda uğradığı maddi zararın tespit edilmesi için bir bilirkişi atanması kararı vermiştir. Bununla birlikte, söz konusu bilirkişinin resmi olarak görevlendirilmesi 9 Ekim 2012 tarihine kadar yapılmamıştır.
36. Mahkemece görevlendirilmiş olan bilirkişi 26 Kasım 2012 tarihinde, başvuranın uğradığı zararın kapsamına ilişkin bir rapor ibraz etmiştir.
37. İş mahkemesi 8 Şubat 2012 ile 3 Şubat 2014 tarihleri arasında on duruşma daha gerçekleştirmiştir. Anlaşıldığı üzere, bu duruşmalardan altısı Sosyal Güvenlik Kurumundan başvuranın kızının ölümü sonrası aldığı ödeneklere ilişkin bilgi gönderilmesi beklendiğinden ileriki bir tarihe ertelenmiştir.
38. İş mahkemesi 4 Haziran 2014 tarihinde davayı karara bağlamıştır. Söz konusu mahkeme, 1.306 Türk lirası tutarındaki cenaze masrafları (yaklaşık olarak 455 avro) ile uygulanacak faiz (40 Türk lirası K.N.Y. ve geri kalan kısmı şirket tarafından ödenmek üzere) dışında, başvuranın maddi tazminat taleplerini reddetmiştir. İş mahkemesi başvuranın manevi tazminat talebini kabul etmiş ve 10.000 Türk lirası (yaklaşık olarak 3.480 avro) ile birlikte işleyen faizin (1.000 Türk lirası K.N.Y. ve geri kalan kısmı şirket tarafından ödenmek üzere) başvurana ödenmesine hükmetmiştir.
39. Yargıtay, iş mahkemesinin kararını 27 Nisan 2015 tarihinde onamıştır.
40. Dava dosyasındaki bilgilerden anlaşıldığı üzere, iş mahkemesinin hükmetmiş olduğu tazminat tutarı henüz başvurana ödenmemiştir. Ayrıca, başvuranın ihtilafsız iddialarından da anlaşılacağı üzere, başvuranın açmış olduğu hukuk davası bir karara bağlanana kadar geçen süre esnasında şirket kapanmış ve bu nedenle, iş mahkemesinin şirketin ödemesine hükmetmiş olduğu tazminat tutarı tahsil edilememiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
41. Başvuran Sözleşme’nin 1. ve 6. maddelerini dayanak göstererek, yetkililerin kızının ölümü olayına ilişkin yeterli ve etkili bir adli yanıt verememiş ve kendisini bu konuda herhangi bir tazminden yoksun bırakmış olduklarından şikâyetçi olmuştur. Başvuran bilhassa, ceza yargılamalarının aşırı uzun sürdüğünü, bunun da söz konusu suçun zamanaşımına uğramasıyla sonuçlandığını; hukuk yargılamalarının süresinin de ceza yargılamalarının sonuçlanması beklenirken dört yıl uzatılmış olduğunu şikâyet konusu yapmıştır.
42. Mahkeme, başvuranın şikâyetinin Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden incelenmesi gerektirdiğini değerlendirmektedir. Söz konusu maddenin ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...).”
A. Kabul edilebilirlik hakkında
1. Tarafların iddiaları
43. Hükümet, başvuranın şikâyetlerine ilişkin mevcut iç hukuk yollarını Sözleşme’nin 35 §1 maddesinin anlamı dâhilinde tüketmemiş olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, ilk olarak, başvuranın tazminat elde etmek amacıyla başlatmış olduğu hukuk yargılamalarının Ankara 13. İş Mahkemesi nezdinde halen derdest olduğunu belirtmiştir. Hükümet ikinci olarak, başvuranın 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren başvurabileceği bir hukuk yolu olan bireysel başvuru yolunu kullanmayıp Anayasa Mahkemesi’ne başvurmamış olduğunu ileri sürmüştür. Bu bağlamda, Hükümet, diğerlerinin yanı sıra Brusco / İtalya ((k.k.), no. 69789/01, AİHM 2001‑IX) davasını dayanak göstermiştir. Söz konusu dava, başvuranın yargılamaların aşırı uzun olmasıyla ilgili olarak getirilen ve AİHM’e başvuru yapılması sonrası yürürlüğe konulan yeni bir hukuk yolunu tüketmemiş olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olarak nitelendirilmiştir.
44. Başvuran, Hükümet’in bu iddiasına yanıt olarak, ceza yargılamaları 27 Aralık 2010 tarihinde sonlandırıldığında Anayasa Mahkemesi nezdindeki hukuk yolunun henüz mevcut olmadığını ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun devam eden yargılamalar bakımından etkili bir hukuk yolu olmadığını, bunun da, kendisinin Ankara 13. İş Mahkemesi nezdinde devam eden yargılamalarla ilgili olarak bu hukuk yoluna başvuramayacağı anlamına geldiğini iddia etmiştir.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
45. Mahkeme, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde yer verilen iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin kuralın, uluslararası bir organ nezdinde Devlete karşı dava açmaya yönelen kişilerin öncelikle ulusal yargı sistemlerinin sağladığı iç hukuk yollarını kullanmalarını mecbur kıldığını yinelemektedir. Mahkeme bu bağlamda, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına ilişkin içtihatlarında geliştirmiş olduğu ilkelere atıf yapmaktadır (bk. örneğin, Vučković ve Diğerleri / Sırbistan (ilk itirazlar) [BD], no. 17153/11 ve 29 diğer başvuru, §§ 69-77, 25 Mart 2014; Mocanu ve Diğerleri / Romanya [BD], no. 10865/09, 45886/07 ve 32431/08, §§ 220-226, AİHM 2014 (alıntılar); ve Sargsyan / Azerbaycan [BD], no. 40167/06, §§ 115-116, AİHM 2015).
46. Mahkeme, Hükümetin başvuranın iş mahkemesi önündeki hukuk yollarını tüketmemiş olduğuna dair ilk itirazı bakımından, söz konusu yargılamaların somut başvurunun yapıldığı 17 Haziran 2011 tarihinde hakikaten derdest olduğunu fakat sonrasında karara bağlanmış olduğunu kaydeder. Mahkeme, iç hukuk yollarının son aşamasına, başvurunun sunulmasından kısa süre sonra ve AİHM’in kabul edilebilirlik kararını açıklamasından önce ulaşılabileceğini yineler (bk. örneğin, Juhnke / Türkiye, no. 52515/99, § 63, 13 Mayıs 2008 ve orada atıf yapılan davalar). Mahkeme, iş mahkemesi önündeki tazminat davasının 27 Nisan 2015 tarihinde, yani Mahkeme’nin başvurunun kabul edilebilirliğe ilişkin kararını vermesinden önce, karara bağlanmış olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, bu koşullarda, Hükümetin bu başlık altındaki itirazını reddeder.
47. Mahkeme, Hükümetin başvuranın Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunu kullanmamış olmasına dair ikinci itirazı ile ilgili olarak, bahse konu hukuk yolunun anayasal değişiklik sonrasında 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmiş olduğunu kaydeder. Yeni hukuk yolunu ana yönleriyle inceleyen Mahkeme, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne, ilke olarak, 23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşen tüm kararlar bakımından, Sözleşme ile korunan hak ve özgürlüklerin ihlallerinin doğrudan ve hızlı bir şekilde tazmin edilmesini sağlamasına imkân verecek yetkiler verildiğine hükmetmiş ve söz konusu hukuk yolunun kullanılması gereken bir hukuk yolu olduğunu beyan etmiştir (bk. Hasan Uzun / Türkiye (k.k.), no. 10755/13, §§ 68-71, 30 Nisan 2013).
48. Mahkeme, Hasan Uzun davasındaki durumun aksine, somut başvurunun yapılmış olduğu 17 Haziran 2011 tarihinde, Anayasa Mahkemesi’ne “bireysel başvuru” yolunun henüz getirilmemiş olduğunu kaydeder. Dolayısıyla, başvuran, AİHM’e başvurması öncesinde bu hukuk yolunu kullanamamıştır. Bununla birlikte, Hükümetin ileri sürdüğü üzere, başvuranın söz konusu hukuk yolunun 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmesi sonrasında bu hukuk yoluna başvurmasının beklenip beklenemeyeceği sorusu halen geçerliliğini korumaktadır.
49. Mahkeme, başvuranlardan genel kural olarak yalnızca Mahkeme’ye başvuru yaptıkları tarihte mevcut olan hukuk yollarını tüketmelerinin beklenmesine karşın (bk. Baumann / Fransa, no. 33592/96, § 47, AİHM 2001‑V), bir davanın kendine özgü koşulları bakımından başvuranların başvurularını yaptıkları tarihten sonra yürürlüğe konmuş kanun yollarına başvurmalarını gerektirecek durumların söz konusu olabileceğini yineler (bk. örneğin, Demopoulos ve Diğerleri /Türkiye ((k.k.) [BD], no. 46113/99, 3843/02, 13751/02, 13466/03, 10200/04, 14163/04, 19993/04 ve 21819/04, AİHM 2010) gibi mülkiyet hakkına ilişkin davalarda ve Brusco (yukarıda anılan), ve Turgut ve Diğerleri/Türkiye ((k.k.), no. 4860/09, 26 Mart 2013) gibi yargılamaların aşırı uzun sürmesine ilişkin davalarda Mahkemece tespit edilen yapısal sorunlarla ilgili olarak tesis edilen yeni tazminat yolları).
50. Fakat Mahkeme, somut davada, yukarıda anılan ve Hükümet tarafından atıf yapılan Brusco kararında ya da Turgut ve Diğerleri (yukarıda anılan, §§ 54 ve 55) kararında göz önünde bulundurulanlar gibi bir önceki paragrafta bahsi geçen genel kuraldan ayrılmayı ve başvuranın Mahkeme’ye başvuru yaptığın tarihten sonra yürürlüğe giren yeni bir hukuk yolunu tüketmesini istemeyi haklı kılacak her hangi bir unsurun bulunmadığını değerlendirmektedir. Mahkeme, başvuranın kızının ölümüne ilişkin çeşitli yargılamaların aşırı uzun sürmesi ve ölüm tarihi (2002) ile yeni hukuk yolunun tesis edildiği tarih (2012) arasında hâlihazırda geçmiş olan sürenin kayda değer ölçüde uzun olması nedeniyle etkili olmadığı iddiasına ilişkin şikâyetinin niteliği dikkate alındığında, başvurandan yeni hukuk yolunu tüketmesinin istenmesinin ve dolayısıyla iç hukuktaki yargılamaların daha da uzatılmasının adil olmayacağı kanaatindedir (bk. gerekli değişiklikler yapılmak suretiyle, Şükrü Yıldız / Türkiye, no. 4100/10, § 45, 17 Mart 2015).
51. Mahkeme yukarıdaki mülahazalar ve yakın zamanda vermiş olduğu benzer nitelikli birtakım kararlardaki (bk. Öztünç / Türkiye, no. 14777/08, §§ 50‑61, 9 Şubat 2016, ve Başbilen / Türkiye, no. 35872/08, §§ 61-63, 26 Nisan 2016) tespitler ışığında, Hükümetin ilk itirazının bu başlık altında reddedilmesine karar vermiştir.
52. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Mahkeme ayrıca, söz konusu başvurunun başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olarak beyan edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların iddiaları
53. Başvuran, kızının ölümüne ilişkin yürütülen ceza yargılamalarının etkili olmaması sebebiyle davalı Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki görevini yerine getirmemiş olduğu yönündeki iddiasını ileri sürmüştür.
54. Hükümet ise, olaya ilişkin derhal bir soruşturma başlatılmış olduğunu ve olay yeri incelemesi yapılması, olay yeri inceleme tutanağının hazırlanması, görgü tanıklarının ifadelerinin alınması, şüphelilerin sorgulanması ve ölümü sonrası müteveffanın ölü muayenesinin yapılması gibi gerekli tüm soruşturma tedbirlerinin alınmış olduğunu kaydetmiştir. Bunu müteakip yürütülen ceza yargılamaları esnasında, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca taraflar ile tanıklarını dinlemiş ve olayla ilgili olarak Bakanlık görevlileri, Sosyal Güvenlik Kurumu, Adli Tıp Kurumu ve işverenin sigorta şirketi tarafından hazırlanmış çeşitli rapor ve tutanakları incelemiştir. Dahası, başvuranın talebi üzerine, Ankara 13. İş Mahkemesi nezdinde tazminat yargılamaları başlatılmıştır.
55. Bununla birlikte, Hükümet ibraz etmiş olduğu görüşlerini “söz konusu yargılamaların uzunluğunun farkında olduğunu” belirterek sonlandırmış ve başvuranın şikâyetlerinin değerlendirmesini Mahkeme’nin takdirine bırakmıştır.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
56. Mahkeme, bir Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerine ilişkin temel ilkelerin yakın zamanda Büyük Daire’nin Mustafa Tunç ve Fecire Tunç / Türkiye ([BD], no. 24014/05, §§ 169-182, 14 Nisan 2015) davasına dair kararında yeniden vurgulanmış olduğunu kaydeder.
57. Mahkeme bu bağlamda, Sözleşme’nin 2. maddesinin 1. fıkrasının ilk cümlesinin, Devlete sadece kasten ve hukuka aykırı olarak öldürmekten kaçınma yükümlülüğü değil, aynı zamanda kendi egemenlik alanı içerisinde bulunan kişilerin yaşamlarını korumak için makul tedbirler alma yükümlülüğü de yüklemekte olduğunu yineler (bk. L.C.B. / Birleşik Krallık, 9 Haziran 1998, § 36, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑III; Osman / Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998, § 115, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑VIII; ve Paul ve Audrey Edwards / Birleşik Krallık, no. 46477/99, § 69, AİHM 2002‑II). Ağır biçimde yaralanma veya ölüm durumlarında, bu görev, olay hakkındaki gerçeklerin açığa çıkarılmasını, faillerin olay nedeniyle sorumluluklarının tespit edilmesini ve mağdura uygun tazminat verilmesini sağlayabilecek hukuki vasıtaların güvence altına alınmasını temin etmek amacıyla etkin ve bağımsız bir yargı sisteminin kurulmasını da içermektedir (bk. Byrzykowski / Polonya, no. 11562/05, § 104, 27 Haziran 2006; Dodov / Bulgaristan, no. 59548/00, § 83, 17 Ocak 2008; Anna Todorova / Bulgaristan, no. 23302/03, § 72, 24 Mayıs 2011; ve Ciechońska / Polonya, no. 19776/04, § 66, 14 Haziran 2011). Usule ilişkin bu yükümlülük bir sonuç yükümlülüğü değil, yalnızca bir araç yükümlülüğüdür (bk. yukarıda anılan Paul ve Audrey Edwards, § 71).
58. Mahkeme, bu tür işlemlerin birçok davada Sözleşme’nin 2. maddesinin gerekliliklerini kendi başına karşılayabileceği açık olsa da, bu yükümlülüğün her davada bir ceza hukuku yolunun tesis edilmesini gerektirmediğini kaydetmektedir (bk. Šilih / Slovenya [BD], no. 71463/01, § 202, 9 Nisan 2009, ve yukarıda anılan Anna Todorova, § 75). İhmali davranışların gerçekleştiğinin anlaşıldığı durumlarda, örneğin, hukuk sisteminin mağdura, yalnızca hukuk mahkemeleri önünde veya ceza mahkemeleri nezdinde bir hukuk yolu ile birlikte, dava açma imkânı sunması halinde pozitif yükümlülüklerin gereğinin yerine getirilmiş olduğu kabul edilebilir (bk. yukarıda anılan Ciechońska).
59. Ancak, Mahkeme, Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki yükümlülüğünün iç hukukun sunduğu korumanın sadece teoride mevcut olması durumunda yerine getirilmiş sayılmayacağını, her şeyden önemlisi, söz konusu korumanın uygulamada da etkin bir şekilde işlemesi gerektiğini kaydetmektedir (bk. Calvelli ve Ciglio / İtalya [BD], no. 32967/96, § 53, AİHM 2002‑I). Bu bağlamda, makul bir ivedilik ve titizlik şarttır (bk. yukarıda anılan Šilih, § 195). Dolayısıyla, Mahkeme, makul olmayan gecikmelerin söz konusu olması ve yetkililerin yargılamaları yürütürken titizlikle çalışmaması durumunda, nihai sonuca bakılmaksızın, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği şeklinde bir tespit yapılabileceğini birçok kararında ifade etmiştir (bk. örneğin, yukarıda anılan Šilih, § 211; Dvořáček ve Dvořáčková / Slovakya, no. 30754/04, § 70, 28 Temmuz 2009; Antonov / Ukrayna, no. 28096/04, §§ 50-51, 3 Kasım 2011; ve Prynda / Ukrayna, no. 10904/05, § 52, 31 Temmuz 2012).
60. Mevcut davaya ilişkin olarak, Mahkeme, başvuranın kızının ölümünde kasıt unsurunun söz konusu olduğuna işaret edecek herhangi bir bulgunun mevcut olmadığı ve ölüm olayının medyana geldiği koşulların bu hususta herhangi bir şüpheye mahal vermediği kanaatindedir. Bu nedenle, Sözleşme’nin 2. maddesi, somut davaya konu olaylara ilişkin mutlaka bir ceza hukuku yoluna başvurulmasını gerektirmemiştir. Bununla birlikte, başvuran, Ankara 13. İş Mahkemesi nezdinde açmış olduğu ayrı bir hukuk davasının yanı sıra, kızının ölümünü çevreleyen koşulların ve sorumlularının tespit edilmesi amacıyla ceza hukuku yoluna da başvurmuştur. Bu durumda Mahkeme’nin görevi, söz konusu davanın somut koşullarında bahse konu hukuk yollarından herhangi birinin Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki etkili bir yargı sistemi tesis etme yükümlülüğünü karşılayıp karşılamadığını tespit etmektedir (bk. yukarıda anılan Byrzykowski, §§ 106 ve 107, ve yukarıda anılan Anna Todorova, § 74).
(a) Ceza hukukuna ilişkin hukuk yolları
61. Mahkeme, Serpil İmren’in ölümünü çevreleyen koşullarla ilgili olarak olay sonrası derhal bir ceza soruşturmasının başlatılmış olduğunu ve işyerindeki yangını çıkarmış olan M.Y. ile şirketin sahibi K.N.Y.ye taksirle Serpil İmren’in ölümüne neden olma suçlarının isnat edildiğini gözlemlemektedir. Ön soruşturma aşamasının yeterli ivedilikte gerçekleştirildiğini kaydeden Mahkeme, bunu müteakip mahkemeler nezdinde gerçekleştirilen yargılamalarda ise gecikmelerin yaşandığını ve bu gecikmelerin yargılamaların başlatılmasından yaklaşık sekiz yıl sonra suçun kovuşturulmasının zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle davanın düşürülmesinde önemli bir rolünün olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, Mahkeme, dava dosyasındaki bilgilerden, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin 9 Temmuz 2004 tarihine kadar gerekli tüm delilleri topladığının fakat ilk kararını 29 Nisan 2005 tarihine kadar vermediğinin anlaşıldığını kaydetmektedir (bk. yukarıda §§ 20 ve 21). Mahkeme ayrıca, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararlarının Yargıtay tarafından iki kez ve Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı tarafından basit usule ilişkin gerekçelerle bir kez bozulup yeniden incelenmek üzere geri gönderildiğini ve bu bozma kararlarını verirken Yargıtay’ın ya da cumhuriyet savcılığının makul ivedilikle hareket etmediğini gözlemlemektedir. Aslında, söz konusu dava tüm yargılama sürecinin neredeyse yarısı boyunca Yargıtay önünde derdest kalmıştır.
62. Mahkeme, Hükümetin yukarıda bahsi geçen ceza yargılamaları esnasında yaşanan gecikmelere ilişkin herhangi bir gerekçe sunmamış olduğuna dikkat çekmektedir. Mahkeme bu nedenle, bahse konu ceza yargılamalarının aşırı ölçüde uzun sürmüş olduğunu ve başvuranın kızının ölümünden sorumluların hesap verme sorumluluklarını tespit etmediğini değerlendirmektedir.
(b) Medeni hukuka ilişkin hukuk yolları
63. Başvuran, olaydan yaklaşık yedi ay sonra, kızının işvereni hakkında Ankara 13. İş Mahkemesi nezdinde bir tazminat davası açmıştır. Mahkeme, usule ilişkin bazı basit işlemler dışında, ilgili iş mahkemesinin ilk on yıl boyunca çoğunlukla hareketsiz kaldığını ve bu süre esnasında gerçekleştirilen her bir duruşma sonunda, ceza davasında bir karar verilmesini bekleyip, davayı ertelemiş olduğunu gözlemlemektedir.
64. Mahkeme, ceza yargılamaları esnasında ileri sürülen delillerin ve bu yargılamaların sonucunun aynı olaya ilişkin olarak yürütülen hukuk yargılamaları sonucu verilecek kararlar bakımından alakalı olabileceğini anlayışla karşılamaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, medeni hukuka ilişkin yargılamaların belirli bir süreliğine ertelenmiş olmasının somut davada kendi başına makul olmayan bir durum oluşturmadığı kanaatindedir. Mahkeme bununla beraber, iş mahkemesinin davayı ivedi bir şekilde inceleme yükümlüğünün ortadan kalkmadığını ve bilhassa, Türk yasaları göz önünde bulundurulduğunda, hukuk mahkemelerinin ceza mahkemelerinin tespitleriyle bağlı olmadığını vurgulamaktadır (bk. Mustafa Türkoğlu / Türkiye, no. 58922/00, § 40, 8 Ağustos 2006, ve Dikici / Türkiye, no. 18308/02, § 25, 20 Ekim 2009). Ceza yargılamalarının sonucuna bakılmaksızın, iş mahkemesinin hukuk yargılamalarını yürütme sorumluluğu devam etmekte ve bu nedenle, yargılamaların sürekli olarak ertelenmesinin avantajlarını, ivedilik koşulunun gereklilikleri ile karşılaştırması gerekmekteydi (bk. gerekli değişiklikler yapılmak suretiyle, yukarıda anılan Šilih, § 205).
65. Mahkeme bunun yanı sıra, iş mahkemesinin kararını ceza yargılamalarının sonlandırılmasının ardından üç buçuk yıl sonra vermiş olduğunu, bu süre içerisinde iş mahkemesinin başvuranın uğramış olduğu zararlara ve kızının ölümü dolayısıyla Sosyal Güvenlik Kurumundan almış olduğu yardımlara ilişkin başka deliller de topladığını kaydetmektedir (bk. yukarıda §§ 35-37). Yargılamaların başlatıldığı tarihten itibaren geçen kayda değer ölçüdeki uzun süre göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, iş mahkemesi önündeki dava ceza davası sonuçlanana kadar sürekli olarak ertelenirken, söz konusu delillerin neden daha erken bir tarihte toplanamamış olduğunu tam olarak anlayamamaktadır. Aynı şekilde, özel bir karmaşıklığı bulunmayan bu delillerin neden daha ivedi bir şekilde toplanamadığı da anlaşılamamaktadır. Hükümet, bu gecikme ile ilgili olarak da herhangi bir açıklama sunmamıştır.
66. Mahkeme, K.N.Y.nin ve şirketinin Serpil İmren’in ölümüne ilişkin sorumluluğunun iş mahkemesince tespit edilmiş ve söz konusu davanın sonucunda başvurana tazminat ödenmesine hükmedilmiş olduğunu kabul etmektedir. Ancak, hükmedilen tazminat miktarlarının Sözleşme standartlarına göre yeterli olduğu varsayılsa dahi, hukuk yargılamalarının, davalı Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki usule ilişkin yükümlülüğüne aykırı olarak, makul bir ivedilikle gerçekleştirilmemiş olduğu gerçeği varlığını korumaktadır.
(c) Sonuç
67. Yukarıdaki hususları göz önünde bulunduran Mahkeme, yerel makamların, başvuranın kızının ölümüyle ilgili olarak Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki usule ilişkin yükümlülüğüne uygun bir biçimde yeterli ve zamanında bir müdahalede bulunmadıklarını değerlendirmektedir (bk. gerekli değişiklikler yapılmak suretiyle, yukarıda anılan Dodov, § 98). Sonuç olarak, Sözleşme’nin 2. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
68. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
69. Başvuran, kızının mali desteğinden yoksun bırakılmış olduğunu ileri sürerek, maddi zararlar karşılığında 500.000 avro (EUR) tazminat talep etmiştir. Başvuran ayrıca, manevi zararlar karşılığında da 500.000 EUR tazminat talep etmiştir.
70. Hükümet, başvuranın tazminat taleplerine itiraz etmiştir.
71. Mahkeme, maddi zararlara ilişkin iddiaların mesnetsiz kaldığını değerlendirmiş, bu nedenle bu iddiayı reddetmeye karar vermiştir. Diğer taraftan, Mahkeme, başvurana manevi zararlar bakımından 20.000 avro ödenmesine hükmetmiştir.
B. Masraf ve giderler
72. Başvuranlar, masraf ve giderler bakımından herhangi bir talepte bulunmamıştır. Dolayısıyla, bu başlık altında herhangi bir tazminata hükmedilmemiştir.
C. Gecikme faizi
73. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olarak beyan edilmesine;
2. Sözleşme’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edilmiş olduğuna;
3.
(a) davalı Devletin, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, manevi zararla ilgili olarak, başvurana, ödenmesi gereken vergiler hariç olmak ve ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere 20.000 EUR (yirmi bin avro) ödemesine;
(b) yukarıda bahsi geçen üç ayın sona ermesinden itibaren ödeme tarihine kadar geçen sürede, yukarıdaki tutar üzerinden gecikme dönemi süresince geçerli olan Avrupa Merkez Bankası marjinal borç verme faizine üç puan eklenmesi suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz ödenmesine;
4. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 13 Eylül 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy