AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
MURAT TÜRK / TÜRKİYE
(Başvuru no. 20686/19)
KARAR
STRAZBURG
5 Nisan 2022
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Murat Türk/Türkiye davasında,
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Gilberto Felici,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve 1974 doğumlu bir Türk vatandaşı olan ve İzmir’de tutuklu bulunan, İstanbul Barosu’na bağlı Avukat R. Demir tarafından temsil edilen Murat Türk’ün (“başvuran”) 29 Mart 2019 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkeme’ye yapmış olduğu başvuruyu (no. 20686/19),
Başvuranın ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyetin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde Türkiye Temsilcisi olan Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalanının kabul edilemez olduğuna ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini göz önünde bulundurarak
15 Mart 2022 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
Başvuru, bir cezaevinde hükümlü olarak bulunan başvuranın talebi üzerine gözden geçirmesi amacıyla erkek kardeşi tarafından kendisine gönderilmiş, içeriği bir film senaryosu şeklinde olan başvurana ait bir el yazısı dokümana cezaevi idaresi tarafından el konulması ile ilgilidir. Olayların meydana geldiği tarihte başvuran, Bolu Ceza İnfaz Kurumunda tutulmaktaydı. Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu, 8 Mayıs 2014 tarihli bir kararla, gözden geçirmesi amacıyla erkek kardeşi tarafından gönderilmiş ve başvuran tarafından yazılmış bir film senaryosunu içeren bir not defterini başvurana vermeyi reddetmiştir. İdare ve Gözlem Kurulu bu bağlamda, Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzüğün (“Tüzük”) 92. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi uyarınca, bir hükümlünün hediye olarak yalnızca kitap ve giyim eşyası kabul edebileceğini kaydetmiştir. Bolu İnfaz Hâkimliği (“İnfaz Hâkimliği”), 7 Temmuz 2014 tarihinde, el konulan defterin Şeyh Sait ayaklanmasını öven bir senaryo içerdiği ve silahlı isyanı öven bir metnin ilgiliye verilmesinin düşünülemeyeceği gerekçesiyle cezaevi idaresinin kararına karşı başvuran tarafından yapılan itirazı reddetmiştir. Bolu Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 15 Ağustos 2014 tarihinde, İnfaz Hâkimliğinin kararının usul ve yasaya uygun olduğu değerlendirmesinde bulunarak, başvuran tarafından bu karara karşı yapılan itirazın reddine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi; 9 Ocak 2019 tarihinde, başvuranın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini iddia ettiği bireysel başvurusunun, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi; el yazısı dokümanına el konulması nedeniyle başvuranın ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale olduğunu kabul ederek, söz konusu tedbirin, ceza infaz kurumunda düzeni ve güvenliği sağlamak ve suç işlenmesini önlemek amacıyla demokratik bir toplumda gerekli olduğu kanaatine varmıştır.MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürerek, gözden geçirmek için almak istediğini belirttiği el yazısı dokümanına cezaevi idaresi tarafından el konulmasından şikâyet etmektedir. Başvuran özellikle, el koyma kararına dayanak olarak yetkili makamlar tarafından dikkate alınan yasal hükmün, somut olaya ilişkin koşullar dikkate alındığında uygun olmadığını iddia etmektedir. Hükümet, iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet öncelikle; Anayasa Mahkemesi’nin başvuranın bireysel başvurusunu, kabul edilemez olduğuna karar vermeden önce gereğince incelediğini ve ikincillik ilkesini dikkate alarak, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Ayrıca Hükümet, başvuran tarafından talep edilen not defterine el konulmadığı, defterin başvuranın erkek kardeşine geri verildiği ve söz konusu defter nedeniyle başvurana herhangi bir ceza verilmediği için başvuranın mağdur sıfatı olmadığını iddia etmektedir. Başvuran, bu itirazlara karşı çıkmaktadır. İlk itiraz ile ilgili olarak Mahkeme, söz konusu itiraz kapsamında sunulan argümanın, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin esas yönünden incelenmesini gerektiren hususlar içerdiğini değerlendirmektedir. Mağdur sıfatına ilişkin itiraz ile ilgili olarak Mahkeme, başvuranın şikâyetinin, cezaevi idaresinin kendisine el yazısının bulunduğu not defterini vermeyi reddetmesinden oluştuğunu ve Hükümet tarafından öne sürülen koşulların bu bağlamda başvuranın mağdur sıfatını kaldıracak nitelikte olmadığını değerlendirmektedir. Mahkeme ayrıca, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve Sözleşme’nin 35. maddesi kapsamında başka herhangi gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir. Başvuran, el yazısının bulunduğu not defterini, Tüzüğün 92. maddesinin 1. fıkrası anlamında bir hediye olarak değerlendiren cezaevi yetkililerinin olay ve olguları yanlış nitelendirdiklerini zira kendisi için önemli olanın defterin içeriği olan film senaryosu olduğunu ileri sürmektedir. Dolayısıyla başvuran, ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin kanun tarafından öngörülmediği kanaatindedir. Hükümet, somut olayda başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahalede bulunulmadığını ileri sürmektedir. Hükümet bu bağlamda; ulusal makamların, başvuranın el yazısının bulunduğu not defterini, ilgili mevzuat yani Tüzüğün 92. maddesinin 1. fıkrası tarafından öngörüldüğü şekilde izin verilmeyen bir hediye olarak değerlendirdiklerini kaydetmektedir. Mahkeme, bir film senaryosu içeren başvuranın el yazısı dokümanının, gözden geçirmesi amacıyla başvurana verilmesinin reddedilmesinin, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale teşkil ettiğini değerlendirmektedir (Nilsen/Birleşik Krallık (k.k.), no. 36882/05, § 44, 9 Mart 2010, ayrıca bk. Sarıgül/Türkiye, no. 28691/05, §§ 31 ve 32, 23 Mayıs 2017 ve Günana ve diğerleri/Türkiye, no. 70934/10 ve 4 diğer başvuru, §§ 60 ve 61, 20 Kasım 2018). Mahkeme, hâlihazırda, iç hukukta, koşullar ne olursa olsun bir mahpusun el yazısı dokümanına el konulması durumunu öngören bir yasal dayanak olmadığını tespit ettiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Günana ve diğerleri, § 67). Mahkeme, mevcut davada, bu yaklaşımından ayrılmak için herhangi bir sebep görmemektedir. Sonuç olarak Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında “kanunla öngörülmüş” olmadığına karar vermektedir. Bu sonucu göz önünde bulundurarak Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasının gerektirdiği diğer koşullara - yani meşru bir amacın varlığı ve demokratik bir toplumda müdahalenin gerekliliği - somut olayda riayet edilip edilmediğinin denetlenmesine gerek olmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
Başvuran, maruz kaldığını ileri sürdüğü manevi zarar bağlamında 5.000 avro (EUR) ve avukatlık masrafları bağlamında 3.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran, avukatı ile imzaladığı bir avukatlık sözleşmesini sunmaktadır. Hükümet, iddia edilen ihlal ile manevi tazminat bağlamında sunulan talep arasında nedensellik bağı bulunmadığını ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, söz konusu talebin desteklenmediğini, aşırı olduğunu ve Mahkeme içtihatlarında ödenmesine hükmedilen miktarlara uygun olmadığını değerlendirmektedir. Son olarak Hükümet, avukatlık masraflarının somut olayda gerçekten yapılmadığını ve bu bağlamda talep edilen miktarın makul olmadığını iddia etmektedir. Mahkeme, cezaevi tarafından başvurana verilmeyen el yazısı dokümanının başvuranın erkek kardeşine geri verildiğini kaydetmektedir. Mahkeme, başvuran tarafından sunulan ve kendisinin ihtilaf konusu tedbir nedeniyle maruz kaldığını iddia ettiği zararın değerlendirilmesini veya gerekçelendirilmesini mümkün kılacak herhangi bir unsur ya da argüman bulunmaması nedeniyle, mevcut koşullarda bir ihlal tespitinin, iddia edilen manevi zarar için tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiği değerlendirmesinde bulunmaktadır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Mehmet Çiftçi ve Suat İncedere/Türkiye, no. 21266/19 ve 21774/19, § 27, 18 Ocak 2022). Mahkeme, avukatlık masrafları ile ilgili olarak bu bağlamda başvurana, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 250 avro (EUR) ödenmesinin makul olduğuna karar vermektedir. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;İhlal tespitinin, başvuranın maruz kaldığı manevi zarar için tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;a) Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak ve ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, masraf ve giderler için 250 avro (iki yüz elli avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddedilmesinekarar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 5 Nisan 2022 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Egidijus Kūris
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan