AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
MUSTAFA ÇELİK / TÜRKİYE
(Başvuru No. 46127/11)
KARAR
STRAZBURG
8 Aralık 2020
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Mustafa Çelik / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 17 Kasım 2020 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Mustafa Çelik’in (“başvuran”) 5 Temmuz 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (no. 46127/11) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde Batman Barosuna bağlı Avukat E. Şenses tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası ile 7, 10 ve 11. maddeleri bağlamındaki şikâyetler, 17 Temmuz 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
4. Hükümet, başvurunun, Komite tarafından incelenmesine karşı çıkmaktadır. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra reddedilmesine karar vermiştir.
OLAY VE OLGULARDAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1985 doğumlu olup, Batman’da ikamet etmektedir.
6. Yasa dışı bir örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlediği ve bir terör örgütünün propagandasını yaptığı şüphesiyle 15 Mayıs 2009 tarihinde tutuklanmıştır.
7. Diyarbakır Cumhuriyet savcısı 29 Mayıs 2009 tarihinde, başvuran hakkında, Batman’da düzenlenen bazı gösteriler sırasındaki fiilleri nedeniyle, yasa dışı bir örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlediği ve bir terör örgütünün propagandasını yaptığı gerekçesiyle iddianame hazırlamıştır.
8. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”) 3 Aralık 2009 tarihinde, başvuranı üzerine atılı suçlardan suçlu bulmuştur. İlgiliyi, yasa dışı bir örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan, Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 314. maddesinin 3. fıkrası ile 220. maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla, aynı Kanun’un 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, altı yıl üç ay hapis cezasına; 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, terör örgütünün propagandasını yapma suçundan üç kez on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
Bu bağlamda, PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi, yasa dışı silahlı örgüt) çağrısı üzerine, 22 Ekim 2008, 9 Kasım 2008 ve 14 Şubat 2009 tarihlerinde Batman’da düzenlenen gösteriler sırasında, başvuranın bu örgütü ve liderini öven sloganlar attığı; alkışlar eşliğinde, PKK’yı öven, yücelten ve propagandası yapan bir şarkı söylediği ve bu şarkıyı diğer göstericilere de söylettiği ve böylelikle üç kez, terör örgütünün propagandasını yapma suçu işlediği değerlendirmesinde bulunmuştur. Ayrıca, başvuranın, yukarıda anılan gösterilere katılma, PKK ve lideri lehine sloganlar atma, bu gösteriler sırasında PKK’yı öven bir şarkı söyleme ve söyletmeden ibaret olan fiillerinin yasa dışı bir örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçunu teşkil ettiği kanaatine varmıştır.
9. Yargıtay 14 Aralık 2010 tarihinde, yasa dışı bir örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme ve terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından başvuran aleyhine verilen mahkûmiyet kararlarını onamıştır. Söz konusu karar 9 Şubat 2011 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürlüğüne konulmuştur.
10. Başvuran, 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun’dan yararlanmak amacıyla Ağır Ceza Mahkemesine başvuruda bulunmuş; Mahkeme 6 Ağustos 2012 tarihinde, 6352 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi uyarınca, başvuranın terör örgütünün propagandasını yapma suçu nedeniyle çarptırıldığı cezaların infazının ertelenmesine karar vermiştir.
11. Ağır Ceza Mahkemesi 3 Mayıs 2013 tarihinde, 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun’la yapılan değişikliklerden yararlanmak amacıyla başvuran tarafından yapılan gözden geçirme talebi kapsamında dosyanın yeniden açılması sonrasında, 6459 sayılı Kanun’un 8. maddesinin 2. fıkrasıyla değiştirildiği şekliyle 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 5. fıkrası gereğince (aşağıda 16. paragraf), başvuranın cezalandırılmasına yer olmadığı gerekçesiyle, başvuranın, yasa dışı bir örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan çarptırıldığı altı yıl üç ay hapis cezasının iptaline karar vermiştir.
Ayrıca, başvuranın çarptırıldığı cezanın infazının durdurulmasına karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARICeza Kanunu
12. Türk Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 26 Eylül 2004 tarihli 5237 sayılı Kanun) “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma” başlıklı 220. maddesinin 6. fıkrası, 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun’la aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:
“(...)
6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.
(...)”
13. TCK’nın “Silâhlı örgüt” başlıklı 314. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.”
B. 3713 Sayılı Kanun
14. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“[Yukarıdaki fıkra uyarınca] meydana getirilen örgüt mensuplarına yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlara (...) bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. (...)”
15. 3713 Sayılı Kanun’un, 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanun ile değiştirilen 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Terör örgütünün (...) propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (...)”
16. 3713 Sayılı Kanun’un, 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun ile değiştirilen 7. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“2. Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (...)
(...)
5. Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına;
(...) İkinci fıkrada tanımlanan suçu,
(...) işleyenler hakkında, 5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı fıkrasında tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez.”
C. 6352 Sayılı Kanun
17. 6352 sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun” 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinde ve 3. fıkrasında, 31 Aralık 2011 tarihinden önce, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş, para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı, kesinleşmiş olan her türlü cezanın infazının üç yıllığına ertelenmesi öngörülmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMEHÜKÜMETİN İLK İTİRAZLARI HAKKINDA
18. Hükümet, üç hususta ilk itirazda bulunmaktadır. Öncelikle, mevcut başvurunun, Mahkemenin bildirim yazısında belirtildiği üzere, 5 Temmuz 2011 tarihinde değil, 9 Mart 2012 tarihinde yapıldığını iddia etmektedir. Bu bağlamda, başvurunun bildirimi sırasında Mahkeme tarafından iletilen başvuru formuna basılan Mahkeme kaşesinin 9 Mart 2012 tarihli olduğunu ifade etmekte ve bildirim sırasında Mahkeme tarafından iletilen yetki belgesine basılan 15 Temmuz 2011 tarihli kaşenin ise başka bir başvuruya ait olması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu nedenle, başvurunun yapıldığı tarihin, Mahkeme tarafından ileri sürüldüğü şekliyle, hatalı olduğu kanısındadır. Öte yandan, başvuru formunun sadece başvuranın avukatı tarafından imzalanmış olduğunu belirterek ve bu başvuru kapsamında kendisini temsil etmek üzere avukatına yetki vermek için başvuran tarafından imzalanmış herhangi bir yetki belgesi bulunmadığını iddia ederek, Mahkemeyi, İç Tüzüğü’nün 47. maddesi uyarınca başvuruyu reddetmeye davet etmektedir.
19. Hükümet ayrıca, somut olayda iç hukuktaki nihai kararı teşkil eden Yargıtay’ın 14 Aralık 2010 tarihli kararının, 9 Şubat 2011 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürlüğüne konulduğunu ifade etmekte ve başvurunun 9 Mart 2012 tarihinde, yani Yargıtay kararının konulduğu tarih üzerinden altı aydan fazla zaman geçtikten sonra yapıldığını ileri sürmektedir. Hükümet, bu nedenle, altı aylık süre kuralına uyulmadığı gerekçesiyle, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği kanaatindedir.
20. Hükümet son olarak, 15 Haziran 2020 tarihli ek görüşlerinde ileri sürülen bir itiraz ile iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmektedir. Bu bağlamda, başvuranın çarptırıldığı cezanın gözden geçirilmesi hakkında kararın Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun yürürlüğe girmesinden sonra verildiğini; ancak ilgilinin, söz konusu yüksek mahkemeye böyle bir başvuruda bulunmadığını ifade etmektedir. Hükümet dolayısıyla, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, başvurunun kabul edilemez olarak açıklanması gerektiği kanaatindedir.
21. Başvuran, 5 Temmuz 2011 tarihli yazıyla, başvuruya ilişkin olay ve olgular ile ihlal iddialarını Mahkemeye özet olarak gönderdiğini; bu yazıya kendisi ve avukatı tarafından imzalanmış bir yetki belgesi iliştirildiğini belirtmektedir. Ayrıca, Mahkemenin 14 Şubat 2012 tarihli yazıyla, başvuru formunu ve ek belgeleri 10 Nisan 2012 tarihinden önce tarafına göndermesini isteyerek 5 Temmuz 2011 tarihli yazısına yanıt verdiğini ifade etmektedir. Başvuran, başvuru formunu ve eklerini 9 Mart 2012 tarihinde Mahkemeye gönderdiğini belirterek, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 47. maddesine uygun olarak başvuruda bulunduğunu değerlendirmektedir.
22. Başvuran bu nedenle, Yargıtay kararının Ağır Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürlüğüne ulaştığı 9 Şubat 2011 tarihi göz önünde bulundurularak, başvurunun altı ay süre kuralına riayet edilerek 5 Temmuz 2011 tarihinde yapıldığını ileri sürmektedir.
23. Mahkeme, 5 Temmuz 2011 tarihli bir faks ile, başvuranın, başvuru formu ve gerekli belgeleri Mahkeme tarafından belirlenecek süre içerisinde Mahkemeye göndereceğini belirterek, şikayetlerini ve ihlal iddialarının temelinde bulunan olay ve olguları tarafına ilettiğini kaydetmektedir. Bu yazının fiziki hali, başvuran ve temsilcisi tarafından imzalanmış bir yetki belgesi ile birlikte 15 Temmuz 2011 tarihinde Mahkemeye ulaşmıştır. Mahkeme 14 Şubat 2012 tarihli yazıyla, başvuranın yazısını aldığını belirterek, kendisine başvuru numarası verildiği ifade etmiş ve ekleriyle beraber usulüne uygun şekilde doldurulmuş başvuru formunu 12 Nisan 2012 tarihinden önce tarafına göndermesi talebinde bulunmuştur. 9 Mart 2012 tarihli başvuru formu ve ekleri Mahkemeye 16 Mart 2012 tarihinde ulaşmıştır. Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında, Mahkeme, bu başvurunun 5 Temmuz 2011 tarihinde, bu tarihte uygulanabilir usul kurallarına riayet edilerek yapılmış olarak kabul edilmesi gerektiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin ilk itirazını reddetmektedir.
24. Mahkeme, altı aylık süre kuralına riayet edilmemesine ilişkin itiraz ile ilgili olarak, başvurunun 5 Temmuz 2011 tarihinde, yani Yargıtay kararının, Ağır Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürlüğüne konulduğu ve altı aylık süre kuralının işlemeye başladığı 9 Şubat 2011 tarihini izleyen altı ay içerisinde yapıldığını tespit etmektedir (bk. bu bağlamda, diğer birçok karar arasında, İpek/Türkiye (k.k.), no. 39706/98, 7 Kasım 2000, Yavuz ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 48064/99, 1 Şubat 2005, Benli/Türkiye, no. 65715/01, § 24, 20 Şubat 2007, Alada/Türkiye, no. 67449/12, § 31, 7 Temmuz 2015 ve Aydemir /Türkiye[komite] (k.k.), no. 21013/11, § 13, 2 Nisan 2019). Mahkeme bu nedenle, bu itirazı da reddetmektedir.
25. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itiraz ile ilgili olarak, İç Tüzüğü’nün 55. maddesi uyarınca, davalı Sözleşmeci Taraf kabul edilemezlik hakkında bir itiraz ileri sürmek istediği takdirde, itirazın niteliğinin ve koşulların elverdiği ölçüde, başvurunun kabul edilebilirliği hakkında yazılı veya sözlü görüşlerini sunarken bu itirazı ileri sürmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (N.C./İtalya [BD], No. 24952/94, 44. paragraf, AİHM 2002-X). Mahkeme somut olayda, Hükümetin bu itirazı ilk defa 15 Haziran 2020 tarihli ek görüşlerinde ileri sürdüğünü; 22 Ocak 2018 tarihinde sunulan davanın kabul edilebilirliği ve esası ile ilgili görüşlerinde bu yönde bir itirazda bulunmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, Hükümetin söz konusu gecikme hakkında herhangi bir açıklamada bulunmadığını belirtmekte ve Hükümeti muhtemel kabul edilemezlik itirazlarını zamanında ileri sürme yükümlülüğünden muaf tutacak nitelikte herhangi bir istisnai koşulun bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmekten yoksun bırakılacağı sonucuna varmaktadır (Khlaifia ve diğerleri/İtalya [BD], No. 16483/12, 52 ve 53. paragraflar, 15 Aralık 2016). Mahkeme, bu nedenle, bu itirazı reddetmektedir.SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
26. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasını ileri sürerek, TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrasının ulusal makamlarca uygulanma şekli nedeniyle masumiyet karinesi hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
27. Başvuran, Sözleşme’nin 7. maddesine dayanarak, TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrası ve 314. maddesinin 2. fıkrasının ulusal makamlarca uygulamasında açık ve öngörülebilir olmadığını iddia etmektedir.
28. Başvuran, Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerine dayanarak, cezaya mahkûm edilmesi nedeniyle ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarının ihlal edildiğinden yakınmaktadır.
29. Hükümet somut olayda, 11. maddenin özel hüküm (lex specialis) olduğunu ve Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası ile 7. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin, esasen, başvuranın barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiası ile ilgili olduğunu ileri sürmektedir. Bu nedenle, başvuranın tüm şikâyetlerinin Sözleşme’nin yalnızca 11. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
30. Başvuran, bu hususla ilgili olarak açıklamada bulunmamaktadır.
31. Mahkeme somut olayda, başvuranın, yukarıda ifade edilen şikâyetleri sunarak esasen sloganlar atma ve şarkılar söyleme gibi bazı gösteriler sırasında işlediği fiiller nedeniyle cezalara mahkûm edilmekten şikâyet ettiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, olay ve olguların hukuki nitelendirmesini yapmakla görevli olan Mahkeme, ileri sürülen olayların, Sözleşme’nin yalnızca 10. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.Kabul edilebilirlik hakkında
32. Hükümet, kabul edilemezliğe ilişkin bir itiraz ileri sürmektedir. Ulusal makamlar tarafından başvuranın mahkûmiyetine dayanak gösterilen ilgiliye isnat edilen fiillerin şiddete teşvik niteliğinde olduğunu ve dolayısıyla Sözleşme’nin 10. maddesinin korumasından yararlanmadıklarını ve netice itibarıyla başvuranın şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmektedir.
33. Başvuran bu itiraz hakkında herhangi bir görüş bildirmemektedir.
34. Mahkeme, bu itirazda sunulan argümanın, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetin yalnızca kabul edilebilirliği hakkında değil, esası hakkında da bir inceleme yapılmasını gerektiren hususlar içerdiği kanaatindedir.
35. Öte yandan, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başkaca hiçbir kabul edilemezlik engeline takılmadığını tespit eden Mahkeme, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
36. Başvuran, üç gösteri sırasında işlediği ve kendi nazarında şiddet içermeyen fiiller nedeniyle cezaya mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğü hakkına yönelik ciddi bir müdahale oluşturduğunu ileri sürmektedir.
37. Hükümet, şikâyetin kabul edilebilirliği hususunda sunduğu iddiaları tekrar ederek, somut olayda, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahalenin söz konusu olmadığı kanısındadır. Hükümet, Mahkeme tarafından bir müdahalenin varlığının kabul edilmesi durumunda, bu müdahalenin, TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrası ve 314. maddesinin 2 ve 3. fıkraları ile 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve bu hükümlerin, açıklık, erişebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerini karşıladığını ve ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün korunması, kamu güvenliğinin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi meşru amaçlarını izlediğini ileri sürmektedir. Aynı zamanda, başvurana isnat edilen ve nazarında, kamu düzeni açısından tehdit teşkil eden fiil ve sloganlar dikkate alındığında, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğu kanaatindedir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Müdahalenin Varlığı
38. Mahkeme, başvuranın bir yandan, yasa dışı bir örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan (yukarıda 8. paragraf) altı yıl üç ay hapis cezasına mahkûm edildiğini (yukarıda 8. paragraf), cezanın daha sonra iptal edildiğini (yukarıda 11. paragraf), diğer yandan, yetkililerin, PKK’nın teşvikiyle düzenlendiğini düşündükleri üç gösteri sırasında diğer göstericiler ile birlikte şarkı söylediği ve sloganlar attığı gerekçesiyle terör örgütünün propagandası yapma suçundan üç kez on ay hapis cezasına mahkûm edildiğini (yukarıda 8. paragraf), daha sonrasında cezanın infazının ertelendiğini (yukarıda 10. paragraf) kaydetmektedir. Ayrıca, ilgilinin, çarptırıldığı cezaların ertelenmesi ve iptali öncesinde söz konusu ceza mahkûmiyetleri nedeniyle yaklaşık dört yıl hapis cezası çektiğini gözlemlemektedir (yukarıda 6 ve 11. paragraflar). Son olarak, başvuranın, cezaya çarptırılmasına neden olan gösteriler sırasında sloganlar atma ve şarkı söyleme gibi fiillerin, ilginin ifade özgürlüğü hakkını kullanımından kaynaklandığını tespit etmektedir. Bu nedenle, ihtilaf konusu mahkûmiyetin söz konusu hakkın başvuran tarafından kullanılmasına yönelik bir “müdahale” olarak değerlendirildiği kanaatindedir.
b) Müdahalenin Haklılığı
39. Bu türden bir müdahale, “kanunla öngörülmediği”, Sözleşme’nin 10. maddenin 2. fıkrası bakımından meşru amaçlardan birini ya da birkaçını izlemediği ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sürece, Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal etmektedir.
40. Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin haklılığı meselesini, bir yandan, başvuranın üye olmamakla birlikte yasa dışı bir örgüt adına suç işleme suçundan cezaya mahkum edilmesi nedeniyle; diğer yandan, terör örgütünün propagandası yapma suçundan cezaya mahkum edilmesi nedeniyle ayrı ayrı ve sırasıyla değerlendirmenin uygun olduğu kanısındadır.
i). Üye olmamakla birlikte yasa dışı bir örgüt adına suç işleme suçundan başvuranın cezaya mahkûm edilmesi hakkında
41. Mahkeme, üye olmamakla birlikte yasa dışı bir örgüt adına suç işleme suçundan başvuranın cezaya mahkûm edilmesinin kanunla bilhassa TCK’nın 220. maddesinin 6. ve 314. maddesinin 2 ve 3. fıkralarıyla öngörüldüğünü kaydetmektedir (yukarıda 12 ve 13. paragraflar).
42. Bu bağlamda, başvuranların yukarıda anılan ceza hükümleri uyarınca cezaya mahkûm edilmeleri ile ilgili benzer bir davada, TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrasının, burada kullanılan ifadelerin geniş kapsamlı olması nedeniyle, başvuranlara, keyfi yargılamalara karşı güvenilir bir teminat sağlamadığı ve pratik uygulamasının bu eksikliği gidermediği gerekçesiyle öngörülebilir olmadığını tespit etme imkânı bulduğunu hatırlatmaktadır (Işıkırık/Türkiye, no. 41226/09, §§ 56-70, 14 Kasım 2017). Mahkeme, mevcut davada, bu yaklaşımı değiştirmek için herhangi bir sebep görmemektedir.
43. Mahkeme bu nedenle, ihtilaf konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında “kanunla öngörülmediği” kanaatine varmaktadır. Mahkeme bu sonucu göz önünde bulundurarak, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasının diğer gerekliliklerine -yani meşru bir amacın varlığı ve müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliği- somut olayda riayet edilip edilmediğinin incelenmesine gerek olmadığı kanaatindedir.
44. Mahkeme bu nedenle, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
ii. Terör örgütünün propagandası yapma suçundan başvuranın cezaya mahkûm edilmesi hakkında
45. Mahkeme, yukarıda vardığı ihlal tespitini göz önünde bulundurarak (44. paragraf), 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca terör örgütünün propagandası yapma nedeniyle başvuranın cezaya mahkûm edilmesinin haklılığı meselesini incelemenin gereksiz olduğunu düşünmektedir (benzer bir yaklaşım için, bk. Işıkırık /Türkiye, no. 41226/09, § 71, 14 Kasım 2017).SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
46. Başvuran, cezaevinde geçirdiği ve çalışamadığı süre nedeniyle maruz kaldığını iddia ettiği maddi zarar bağlamında 82.580 avro (EUR) talep etmektedir. Bu bağlamda, bilirkişi tarafından, mahkemeler önünde beyan ettiği şekilde, tutukluluğu boyunca yoksun kaldığı gelir ile buna bağlı faizler dikkate alınarak hazırlanmış olan bir hesap çizelgesi sunmaktadır. Başvuran ayrıca, maruz kaldığı kanaatine vardığı manevi zarar bağlamında 40.000 avro talep etmektedir. Son olarak, avukatlık masrafları için 3.700 avro, başvurunun Mahkeme önünde takibi için yapılan çeşitli harcamalar nedeniyle ise 235 avro talep etmektedir. Bu talepleri desteklemek üzere, kendisi ve avukatı arazında imzalanan avukatlık ücret sözleşmesinin yanı sıra, avukatının yapacağı her bir çalışmaya ilişkin saat ve masrafların ayrıntıları ile yine her bir çalışmaya ilişkin fotokopi, posta ve tedarik masraflarını gösteren bir hesap çizelgesi sunmaktadır.
47. Hükümet, maddi tazminat bağlamında sunulan talep ile iddia edilen ihlal arasında nedensellik bağı bulunmadığını ve bu talebin aşırı ve Türkiye’deki yaşam standartlarının çok üzerinde olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca, manevi tazminat bağlamında sunulan talebin aşırı olduğunu ve Mahkemenin içtihadında ödenmesine karar verilen meblağlarla uyumlu olmadığını iddia etmektedir. Son olarak, başvuranın, avukatlık masraflarını ve dayanaksız ve aşırı yüksek olduğunu düşündüğü, iddia edilen diğer harcamaları destekleyecek herhangi bir ödeme belgesi sunmadığını ifade etmektedir.
48. Mahkeme, ilgili belgelerle desteklenmemiş olan, maddi tazminata ilişkin talebi reddetmektedir. Mahkeme buna karşın, başvurana manevi zarar bağlamında 5.000 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme, masraf ve giderler ile ilgili olarak, somut olayla ilgili olarak kendisine sunulan belgeleri ve içtihatlarını göz önünde bulundurarak, başvurana bu bağlamda 1.500 avro ödenmesinin makul olduğunu değerlendirmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;Başvuranın, 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca terör örgütünün propagandasını yapma nedeniyle cezaya mahkûm edilmesinin haklılığı meselesi üzerinde ayrı olarak karar vermeye gerek olmadığına;.
a) Davalı devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 5.000 avro (beş bin avro);Masraf ve giderler karşılığında, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 1.500 avro (bin beş yüz avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 8 Aralık 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy