AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
NİHAT SOYLU / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 48532/11)
KARAR
STRAZBURG
11 Aralık 2018
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Nihat Soylu / Türkiye davasında,
Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar,
Paul Lemmens,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Julia Laffranque,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 20 Kasım 2018 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Nihat Soylu’nun (“başvuran”) 27 Nisan 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 48532/11) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat F. Algan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, oğlunun ölümünden sorumlu tuttuğu kişiler hakkında yürütülen yargılamaların etkinlikten yoksun olduğunu iddia etmiştir.
4. Başvuru, 7 Şubat 2013 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1953 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
A. Başvuranın Oğlunun Ölümüne Yol Açan Olaylar Zinciri
6. Yere sabitleştirilmemiş bir kale direği, 22 Haziran 1999 tarihinde, ilkokul alanı içinde başvuranın oğlunun üzerine düşmüştür. Çocuk, sağlık ocağına götürülmüş ve burada görevli doktor M.T., çocuğa ağrı kesici ilaç vermiş ve çocuğu birkaç saat müşahede altında tuttuktan sonra evine göndermiştir.
7. Başvuran, kazadan haberdar edilmemiştir.
8. Başvuran, saat 22.00 sularında, oğlunun hastalandığını tespit ederek, oğlunu Sinop Atatürk Devlet Hastanesine götürmüştür. Bu hastanede görevli doktor Y.A., ilgili üzerinde birkaç muayene gerçekleştirmiş ve bu muayeneler sonucunda, hastanın genel durumunun iyi olduğu kanısına varmıştır. Bununla birlikte, Doktor Y.A., genel cerrahi konsültasyonu talep etmeye karar vermiştir. Doktor Y.A., bu durumu nöbetçi uzman doktor K.C.ye bildirmiş ve K.C., bu doktordan nöbetçi cerrah S.Y.yi aramasını istemiştir. Y.A., söz konusu cerrahla telefon ile iletişim kurmuş ve cerrahtan başvuranın oğlunu muayene etmesi için hastaneye gelmesini istemiştir. S.Y., gelmesinin gerekli olmadığı ve muayenelerin tekrarlanmasının ve hastanın ertesi güne kadar müşahede altında tutulmasının uygun olacağı yönünde cevap vermiştir.
9. Y.A., 23 Haziran 1999 tarihinde, saat 08.00’de S.Y.yi yeniden aramış ve hastaneye gelmesini istemiştir.
10. S.Y., saat 08.30’da hastaneye gelmiş ve hastayı muayene etmiştir. S.Y., iç organlarda perforasyon teşhisi koymuş ve hastayı ameliyat etmeye karar vermiştir.
11. Doktorlara göre, başvuran Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) bağlı olduğunu ve hastaneye yatırılma masraflarının ödenmesine ilişkin sorunları önlemek için bu kurumun sigorta sistemi kapsamına giren bir kuruluşta oğlunun ameliyat edilmesinin daha iyi olacağını belirtmiştir. S.Y., hastayı Sinop SSK Hastanesine yeniden yönlendirmeye karar vermiştir.
12. Başvuranın oğlu saat 09.30’da bu kurumun acil servisine kabul edilmiş ve burada bir cerrah tarafından muayene edilmiş ve cerrah hastanın acilen ambulansla ve bir hemşirenin refakatında Samsun SSK Hastanesine nakledilmesine karar vermiştir.
13. Hasta, bu üçüncü kurumda muayene edilmesinin ardından, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hastanesine nakledilmiş ve burada acil olarak saat 16.00’da ameliyat edilmiştir.
14. Hasta ertesi gün hayatını kaybetmiştir.
B. Başvuran Tarafından Açılan Davalar
1. Ceza Davası
15. Başvuran, 30 Haziran 1999 tarihinde, kasıtsız adam öldürme nedeniyle, sağlık ocağının doktoru, Sinop Atatürk Devlet Hastanesi doktorları ve Sinop SSK Hastanesi doktoru hakkında Sinop Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur.
16. İç soruşturmanın ardından, yetkili idareler, sorumluluğun yüklenebileceği kendi memurları hakkında ceza soruşturmasının başlatılmasına izin vermişlerdir.
17. Ceza soruşturmasına izin verilmesi yönündeki bu kararlar, aralarında Danıştayın da bulunduğu idare mahkemeleri önünde itiraza konu edilmiştir. Bununla birlikte, söz konusu itirazlar reddedilmiştir.
18. Sonuç olarak, ilgililer Sinop Asliye Ceza Mahkemesinde suçlanmışlardır.
19. Sinop Asliye Ceza Mahkemesi, 24 Aralık 2002 tarihinde, Yüksek Sağlık Kurulundan bilirkişi incelemesinin yapılmasını talep etmiştir.
20. Yüksek Sağlık Kurulu, 16 Ocak 2004 tarihinde raporunu sunmuştur. Aralarında on üniversite profesörünün de bulunduğu, kendisine danışılan on altı bilirkişi şunları tespit etmiştir:
- Sağlık Ocağında görevli doktor M.T.nin hastanın muayenesinde ihmalkâr davranması ve genel cerrahi konsültasyonu talep etmemesi nedeniyle, bu doktora 1/8 oranında sorumluluk yüklenmiştir;
- Atatürk Hastanesinde görevli nöbetçi cerrah S.Y.ye 8/8 oranında sorumluluk yüklenmiştir;
- Hastayı bizzat görmeyen ve durumun telefonla yönetilmesini isteyen Atatürk Hastanesinde görevli nöbetçi uzman doktor K.C.ye 2/8 oranında sorumluluk yüklenmiştir;
- Hastanın Samsun SSK Hastanesine nakledilmesine karar veren Sinop SSK Hastanesinde görevli cerraha 8/8 oranında sorumluluk yüklenmiştir.
21. Sinop Asliye Ceza Mahkemesi, 1 Mart 2007 tarihinde, kamu davasının zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle davanın kayıttan düşürülmesine karar vermiştir.
2. Hukuk Davası
22. Başvuran ve eşi, 9 Mart 2000 tarihinde, Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, oğullarının okuduğu ilkokulun müdürü ve spor dersi öğretmeni, sağlık ocağının doktoru, Sinop Atatürk Devlet Hastanesinin doktoru ve Sinop SSK Hastanesinin doktoru hakkında Sinop Asliye Hukuk Mahkemesinde (“Asliye Hukuk Mahkemesi”) tazminat davası açmıştır. Başvuran ve eşi, çocuklarının ölüm tarihinden itibaren gecikme faizleriyle birlikte, manevi tazminat olarak 4.000.000.000 Türk Lirası (TRL) ve maddi tazminat olarak 500.000.000 TRL (her biri 250.000.000 TRL) talep etmiştir. İlgililer öte yandan, hastaneye yatırılma, nakil ve gömülme masraflarının geri ödenmesine yönelik olarak 500.000.000 TRL talep etmişlerdir.
23. Davalı idare, uyuşmazlığın idare mahkemelerinin yetkisi kapsamına girdiğini ileri sürmüştür. Asliye Hukuk Mahkemesi, başvuran ve eşi tarafından açılan dava hakkında karar vermek için ceza yargılamasının sonucunun beklenmesine karar vermiştir.
24. Başvuranın avukatı, 22 Haziran 2004 tarihinde, ıslah talebinde bulunmuştur. Söz konusu avukat, gecikme faiziyle birlikte, 15.250.000.000 TRL talep etmiştir.
25. Adli Tıp Kurumu, 11 Haziran 2008 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesinin talebi üzerine bir bilirkişi raporu sunmuştur.
26. Bu raporu düzenleyen bilirkişiler, sağlık ocağının doktoru M.T.nin hastayı hastaneye göndermekten ziyade müşahede altında tutmaya karar vererek, ihmalkâr davrandığı kanısına varmışlardır. Bilirkişiler, Sinop Atatürk Hastanesinde görevli cerrah S.Y.nin acil bir durumda bulunan hastayı ameliyat etmek yerine, bir başka hastaneye nakletmeye karar vererek hata yaptığı kanaatine varmışlardır. Bilirkişiler diğer yandan, Sinop Asliye Ceza Mahkemesinden, Samsun SSK Hastanesinde görevli cerrahın sorumluluğunun incelenmesi için gereken unsurları talep ettiklerini, ancak bu unsurları elde edemediklerini belirtmişlerdir.
27. Bilirkişi raporunda, 22 Mayıs 2009 tarihinde, başvuranın uğradığı maddi zararın 15.821 Türk Lirası (TRY) olduğu ve 2 Ağustos 2003 tarihinde hayatını kaybeden başvuranın eşinin herhangi bir zarara maruz kalmadığı tespit edilmiştir.
28. İkinci bilirkişi raporunda, 1 Haziran 2010 tarihinde, başvuranın uğradığı zarar 15.250 TRY olarak hesaplanmış ve başvuranın hayatını kaybeden eşine herhangi bir tazminatın ödenemeyeceği belirtilmiştir.
29. Asliye Hukuk Mahkemesi, 28 Eylül 2010 tarihinde yetkili olduğunu belirtmiş ve oğullarının ölüm tarihinden itibaren hesaplanan gecikme faizleriyle birlikte, başvurana ve eşine 2.000 TRY manevi tazminat ve 15.250 TRY maddi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
30. Yargıtay, 2 Temmuz 2012 tarihinde, uyuşmazlığın idare mahkemelerinin yetkisi kapsamına girdiği gerekçesiyle, bu kararı bozmuştur. Yargıtay, 24 Aralık 2012 tarihinde, başvuran tarafından sunulan karar düzeltme talebini reddetmiştir.
31. Asliye Hukuk Mahkemesi, 8 Mart 2013 tarihinde, Yargıtay kararına uymaya karar vermiş ve başvuranın davasını reddetmiştir.
32. Yargıtay, 5 Haziran 2013 tarihinde, başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusunu reddetmiştir.
3. Disiplin Soruşturmaları
33. İç soruşturmanın sonunda, 20 Şubat 2000 tarihinde, İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı, başvuranın oğlunun üzerine düşen kale direğinin sabitleştirilmesi için gereken tedbirleri almadığı gerekçesiyle, İlkokul Müdürü S.Y.A. hakkında uyarı cezası vermiştir.
34. İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı, 22 Şubat 2000 tarihinde, İlkokulun Beden Eğitimi Öğretmeni R.K. hakkında da yaptırım uygulamıştır.
35. İl Müdürü, 7 Mart 2000 tarihinde, S.Y.A. hakkında verdiği disiplin cezasını kaldırmaya karar vermiştir.
36. Sağlık Bakanlığı bünyesinde yapılan iç soruşturmanın sonunda, 11 Ocak 2001 tarihinde, Sağlık Bakanlığı İl Müdürlüğü, Atatürk Hastanesinde görevli nöbetçi uzman doktor K.C. hakkında, başvuranın oğlunu bizzat muayene etmediği ve nöbetçi cerrahla da bizzat iletişim kurmadığı gerekçesiyle kınama cezası vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
37. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi aşağıdaki gibidir:
Ceza Hukuku ile Medeni Hukuk Arasında Münasebet
Ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tâyin hususunda dahi hukuk hâkimi takyit etmez.
38. Türk mahkemeleri tarafından bu metin hakkında yapılan yorumlama özellikle, 9 Nisan 2014 tarihli Yargıtay Hukuk Daireleri Kurulunun kararında (E. 2013/4-1008 K. 2014/490) özetlenmektedir. Bu kararın somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
Bu açık hüküm (Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi) dikkate alındığında, ne ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararının ne de kusuru ve kusurun derecesinin değerlendirilmesini, zararın miktarını, failin ceza ehliyetini ve kusurun sorumluluğunu düzenleyen ilkelerin hukuk hâkimini bağlamadığı konusunda herhangi bir şüphe yoktur. Bununla birlikte, öncelikle, Yargıtayın yerleşik içtihadı ve doktrin uyarınca, ceza hâkimi tarafından tespit edilen maddi gerçeklerin ve özellikle, “fiilin kanuna aykırılığı” hususunun hukuk hâkimi için tamamen bağlayıcı olduğunu belirtmek gerekmektedir.
Başka bir deyişle, maddi gerçekleri ve ihtilaf konusu bir davranışın varlığını tespit eden ceza yargılaması, taraflar bakımından kesin bir delil teşkil etmektedir (Yargıtay, Hukuk Daireleri Kurulu, 10.1.975, 1971/406 E., 1975/1 K. ; Yargıtay, Hukuk Daireleri Kurulu, 23.1.1985, 1983/10‑372 E., 1985/21 K. ; Yargıtay, Hukuk Daireleri Kurulu, 27.4.2011, 2011/17-50 E., 2011/231 K.).
Yargıtayın içtihadı ve doktrin tarafından genel olarak kabul edilen husus uyarınca, ceza mahkemelerinin kararlarına ilişkin olgusal tespitler hukuk hâkimini bağlamaktadır. Maddi bir gerçeğin varlığı ya da yokluğu, kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararına konu edildiğinde, bu husus bundan böyle bir hukuk mahkemesi önünde tartışılamaz (Yargıtay, Hukuk Daireleri Kurulu, 11.10.1989, 1989/11-373 E., 472 K. ; Yargıtay, Hukuk Daireleri Kurulu, 27.4.2011, 2011/17-50 E., 2011/231 K.).
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
I. Davanın Konusu Hakkında
39. Başvuran, iç hukuk yollarının etkin olmamasından şikâyet etmektedir. Başvuran, ulusal mahkemelerin oğlunun ölümünün bir dizi ihmalden kaynaklandığını kabul etmemelerinden şikâyetçi olmaktadır: Her şeyden önce, makamlar başvuranı kazadan haberdar etmemişler ve oğlunun derslerin sonunda normal olarak evine dönmesine izin vermişlerdir; ertesi gün, acil olarak yapılması gereken ameliyat gerçekleştirilmemiş ve başvuranın oğlu bir hastaneden bir diğerine nakledilmiştir; tedaviye gecikmeli olarak başlanmış ve dolayısıyla, tedavi doğru bir şekilde uygulanmamıştır.
40. Bu açılardan, başvuran, kazadan ve oğlunun tedavisinden sorumlu olanlar hakkında açılan ceza davasının herhangi bir sonuca varmamasından, zira bu ceza davasının makul bir süre içinde tamamlanmamasından ve kamu davasının zaman aşımına uğramasıyla sonuçlanmasından şikâyetçi olmaktadır.
41. Başvuran aynı zamanda, oğlunun ölümünden sorumlu olanlar hakkında yürütülen tazminat davasının kendi kanaatine göre çok uzun sürmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran, Asliye Hukuk Mahkemesini, duruşmaları sürekli olarak ertelemekle suçlamaktadır. Başvurana göre, Asliye Hukuk Mahkemesi, son olarak kendisine tazminatlar ödenmesine karar verse bile, bu tazminatların değeri zaman geçtikçe düşmüş ve böylelikle, ödenen meblağlar maruz kalınan zararı giderme kapasitesini kaybetmiştir.
42. Başvuran, açıkça Sözleşme’nin özel bir hükmünü ileri sürmemektedir.
43. Hükümet, hukuk ve ceza davalarının süresine ilişkin başvuranın şikâyetlerinin Sözleşme’nin 2. maddesinin değil, yalnızca 6. maddesinin kapsamına girdiği kanısına varmaktadır. Hükümete göre, başvuru formunda kullanılan ifadelerin hiçbiri Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında bir şikâyet olarak yorumlanamaz.
44. Başvuran, şikâyetlerinin Sözleşme’nin 2, 6. ve hatta 13. maddeleri kapsamına girdiğini ifade etmektedir.
45. Mahkeme, bir şikâyetin iki unsur içerdiğini hatırlatmaktadır: Olgusal iddialar ve hukuki argümanlar. Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi uyarınca, Sözleşme ve Protokolleri gereğince başvuranlar tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelerle sınırlı olmadığını ve bir şikâyeti, başvuranlar tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebilmektedir (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
46. Somut olayda, Mahkeme, başvuranın esasen, oğlunun ölümüne ilişkin sorumlulukların tespit edilmesini ve uygun bir tazminatın elde edilmesini sağlamaya çalıştığı hukuk yollarının etkin olmamasından şikâyet etmektedir. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönü kapsamına girdiği kanısına varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, incelemesini bu hükmün ihlali iddiasıyla sınırlandıracaktır.
47. Sözleşme’nin 2. maddesinin somut olaya ilişkin kısmı aşağıdaki gibidir:
"1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. ”
B. Kabul Edilebilirlik Hakkında
1. Tarafların İddiaları
48. Hükümet, kabul edilemezliğe ilişkin birçok itiraz ileri sürmektedir.
49. Her şeyden önce, Hükümet, kasıtlı olmayan ölüm durumunda, hukuki başvuru yoluna öncelik verilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Dolayısıyla, Hükümete göre, ceza davasının süresine ilişkin sorun incelenmemelidir. Öte yandan, Hükümet, bu şikâyetin her halükârda kabul edilemez olduğu, zira başvuranın söz konusu yargılamayı sonlandıran mahkeme kararının verildiği 2 Nisan 2007 tarihinden itibaren altı aylık bir süre içinde Mahkemeye başvurmadığı kanısına varmaktadır.
50. Son olarak, Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunması gerektiğini ifade etmektedir. Hükümet, yukarıda belirtilen hukuk yolunu oluşturan kanunun 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girdiğini ve bu tarihte, hukuk davasının halen derdest olduğunu belirtmektedir.
51. Hükümetin birinci itirazına cevap olarak, başvuran, hukuk yollarının etkinliğinin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve her hukuk yolunun ayrı şekilde incelenmemesi gerektiğini ileri sürmektedir.
52. İkinci itiraza ilişkin olarak, başvuran, Hükümet tarafından belirtilen hukuk yolunun başvurusunu yaptığı tarihte mevcut olmadığına itiraz etmektedir. Ayrıca başvuran, ileri sürdüğü olayların, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun oluşturulduğu 23 Eylül 2012 tarihinden önce gerçekleştiğini ileri sürmektedir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Altı Aylık Süre Kuralına Riayet Edilmesi Hakkında
53. Mahkeme, başvuranın Sözleşme bağlamındaki şikâyetine ilişkin etkin bir tazminat elde etmek amacıyla Türk hukuk sisteminin kendisine sunduğu başlıca hukuk yollarını kullandığını gözlemlemektedir. Başvuran özellikle, - davaya ilişkin koşullarda ilk bakışta (prima facie) en uygun dava olan - tazminat davasını açtığında, bu türden bir davanın adli mahkemeler önünde başladığı tarihten itibaren başarısızlığa uğrayacağının açık olduğunu kanıtlayamamıştır ve böylelikle, altı aylık sürenin hesaplanması için bunun dikkate alınmaması gerekmektedir (bk., örnek olarak, Rezgui/Fransa (k.k.), No. 49859/99, AİHM 2000-XI, ve Moussaïeva ve diğerleri/Rusya (k.k.), No. 74239/01, 1 Haziran 2006, ve). Gerçekte, uzun bir davanın sonunda, Asliye Hukuk Mahkemesi, başlangıçta, başvuranın lehine bir karar vermiş (yukarıda 29. paragraf), ancak Yargıtay, ikinci olarak, dava hakkında karar vermeye yetkili mahkemenin İdare Mahkemesi olduğu kanaatine varmıştır (yukarıda 30. paragraf).
54. Bu nedenle, davaya ilişkin koşullarda, yargılamaların tamamını dikkate almak ve yargılamaların Sözleşme’nin 2. maddesiyle ortaya konulan usuli yükümlülükleri yerine getirip getirmediğini incelemek gerekmektedir (Lopes de Sousa Fernandes/Portekiz [BD], No. 56080/13, §§ 127-139, 19 Aralık 2017).
55. Sonuç olarak, Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen altı aylık süre kuralına riayet edilmediği yönündeki itirazı reddetmektedir.
b) İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi
56. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi koşuluna riayet edilmesinin genel kural olarak, başvurunun Mahkemeye yapıldığı tarihte değerlendirildiğini hatırlatmakta (Valada Matos das Neves/Portekiz, No. 73798/13, § 102, 29 Ekim 2015) ve somut olayda, başvurunun Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun oluşturulduğu 23 Eylül 2012 tarihinden önce, 27 Nisan 2011 tarihinde sunulduğunu kaydetmektedir.
57. Mahkeme, bu durumda, bir diğer yaklaşımı kabul etmesini haklı gösteren herhangi bir durum fark etmemektedir.
58. Ayrıca Mahkeme, somut olayda olduğu gibi, yargılamanın yukarıda belirtilen hukuk yolunun oluşturulduğu tarihte ulusal mahkemeler önünde halen derdest olduğu bir davada bu türden bir itirazı daha önce reddettiğini hatırlatmaktadır (Öztünç/Türkiye, No. 14777/08, §§ 50-61, 9 Şubat 2016).
59. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin bu itirazını da reddetmektedir.
60. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
C. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
61. Başvuran özellikle, oğlunun ölümüne ışık tutmak ve sorumlu tuttuğu kişileri hesap vermeye zorlamak için açtığı davaların, kendi ifadesine göre çok uzun sürmesi nedeniyle etkin olmamasından şikâyet etmektedir.
62. Hükümet, Mahkemenin konuya ilişkin içtihadının farkında olduğunu belirtmekte ve aşağıdaki argümanları sunmaktadır:
- Ceza davası kapsamında suçlanan kişilerin sayısı önemlidir ve sahip oldukları hukuk yollarını kullanan ilgililer, İdare Mahkemesini ve Danıştayı soruşturma izni hakkında karar vermeye zorlamışlardır ve bu durum, ceza davasının uzamasına yol açmıştır;
- Şüphelilerin doktor olması nedeniyle, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan mevzuat, Yüksek Sağlık Kuruluna başvurulmasını ve bu kurum tarafından bir raporun hazırlanmasını gerektirmiş ve bu rapora karşı yapılan itirazlar başka raporların düzenlenmesini gerektirmiştir.
- İki disiplin soruşturması açılmış ve birçok kişi hakkında yaptırımlar uygulanmıştır.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
63. Mahkeme, sağlık alanında Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan usuli yükümlülük konusundaki genel ilkeler için, Lopes de Sousa Fernandes (yukarıda anılan karar, §§ 214-221) kararına atıfta bulunmaktadır.
64. Somut olayda, Mahkeme, başvuranın iç hukukta öngörülen birçok hukuk yolunu kullandığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, davaya ilişkin somut koşullarda, Sözleşme’nin 2. maddesi tarafından güvence altına alınan yaşam hakkının taşıdığı temel önem ve Mahkemenin bu hükümden doğan usuli yükümlülüğe atfettiği özel önem göz önünde bulundurularak, Türk hukuk düzeninin bir bütün olarak, söz konusu davanın gerektiği gibi incelenmesine imkân verip vermediğini tespit etmek gerekmektedir (Kudra/Hırvatistan, No. 13904/07, § 107, 18 Aralık 2012).
65. Ceza yargılamasına ilişkin olarak, Mahkeme, bu yargılamanın başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin sorumlulukların tespit edilmesine imkân vermediği, zira yargılamanın kamu davasının zaman aşımına uğramasıyla sonuçlandığını belirtmektedir. Dolayısıyla, bu yargılamanın etkin olarak yürütüldüğü kabul edilemez.
66. Hukuk davasına ilişkin olarak, Mahkeme, başvuranın oğlunun ölümünün 23 Haziran 1999 tarihinde meydana geldiğini ve tazminat davasının 9 Mart 2000 tarihinde hukuk mahkemelerinde açıldığını ve bu davanın, uyuşmazlığın on üç yıldan fazla bir süre sonra, 5 Haziran 2013 tarihinde adli mahkemelerin yetkisi kapsamına girmediği kanısına varan bir kararla sonuçlandığını tespit etmektedir. Mahkeme, ihmalkârlık suçlamalarına ışık tutmak amacıyla açılan bir davanın, iç hukukta uzun bir süre boyunca devam etmesinin Sözleşme’nin 2. maddesinin gerekleriyle pek bağdaşır olmadığı kanısına varmaktadır. Mahkeme, bu türden yavaşlıkların, yalnızca davacı taraf için değil, aynı zamanda ilgili sağlık çalışanları için de dayanılması güç bir belirsizliği uzatabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkemeye göre, yargı sistemini, mahkemelerine Sözleşme’nin gereklerini, bilhassa 2. maddeden doğan yükümlülüklerde yer alan gereklilikleri karşılama imkânı verecek şekilde düzenleme görevi Devlete aittir.
67. Mahkeme, disiplin soruşturmalarına ilişkin olarak, bilirkişi raporlarının ve Asliye Hukuk Mahkemesinin daha fazla kişinin sorumlu olduğunu kabul etmesine rağmen, son olarak, yalnızca iki kişi, Atatürk Hastanesinde görevli nöbetçi uzman doktor K.C. ve ilkokulun beden eğitimi öğretmeni R.K. hakkında yaptırımların (sırasıyla uyarı ve kınama cezaları) uygulandığını saptamaktadır (yukarıda 20 ve 26. paragraflar).
68. Ayrıca Mahkeme, başvuranın bu soruşturmaya katılmadığının anlaşıldığını, uygulanan yaptırımların hafif kaldığını ve bu yaptırımlarda, atfedilen olayların hayata zarar verme boyutunun dikkate alınmadığını saptamaktadır.
69. Dolayısıyla Mahkeme, bu disiplin soruşturmalarının bir yandan, sorumlulukların tamamının tespit edilmesine imkân vermemesi ve diğer yandan, bu soruşturmaların yol açtığı yaptırımların uygun bir telafi teşkil etmek için tek başına yeterli olmaması sebebiyle, Sözleşme’nin 2. maddesi anlamında etkin olarak değerlendirilemeyeceği kanısına varmaktadır.
70. Son olarak, Mahkeme, hukuk davasının sonunda, başvuranın aynı zamanda adli mahkemelerin görevsizlik kararı uyarınca, idare mahkemeleri önünde tazminat davası açma imkânına sahip olduğunu, ancak bu davayı açmadığını tespit etmektedir. Bununla birlikte, hukuk mahkemelerinin makul bir süre içinde yetkili olmadıkları sonucuna varmadıklarını belirtmek gerekmektedir. Gerçekte, hukuk mahkemeleri, davanın açılmasından on üç yıldan fazla bir süre sonra bu sonuca ulaşmışlardır. Asliye Hukuk Mahkemesi öncelikle, idare tarafından ileri sürülen itiraza rağmen yetkili olduğu kanısına varmış ve ceza davasının sonucunun beklenmesine karar verdikten sonra, on yıllık bir yargılamanın sonunda ilk derece mahkemesi olarak başvuranın lehine bir karar vermiştir. Bu unsurlar dikkate alındığında, başvuranın idare mahkemeleri önünde bir dava açarak yargılamayı sürdürmemekle suçlanması mantıksızdır.
71. Mahkeme ayrıca, başvuranın, tıbbi ihmalin oğlunun ölümüne sebebiyet verdiği iddiasında bulunduğu savunulabilir bir şikâyet karşısında, ulusal sistemin, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında Devlete düşen yükümlülüğe uygun olarak yeterince hızlı ve uygun bir cevap getirmediği değerlendirmesinde bulunmaktadır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 2. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
72. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
"Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
73. Başvuran, maddi tazminat olarak 73.160 Türk Lirası talep etmektedir. Başvuran, bu meblağın 23 Haziran 1999 tarihinden itibaren yasal faizlerle birlikte, 28 Eylül 2010 tarihli kararında Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kendisine ödenmesine karar verilen 15.250 TRY tutarındaki miktara tekabül ettiğini belirtmektedir. Başvuran ayrıca, oğlunun hastaneye yatırılma ve gömülme masrafları için 5.000 TRY talep etmektedir.
74. Başvuran, manevi tazminat olarak 43.750 avro talep etmektedir.
75. Masraf ve giderlere ilişkin olarak, başvuran, avukat masrafları için 13.320 TRY (ulusal mahkemeler önünde temsil için 3.320 TRY ve Mahkeme önünde temsil için 10.000 TRY) ve diğer yargılama masrafları için 2.000 TRY talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda, Mahkeme önünde kendisini temsil eden avukatla yapılan ve 10.000 TRY tutarının ödenmesini öngören sözleşmeyi ibraz etmektedir. Başvuran ayrıca, Asliye Hukuk Mahkemesi önünde görülen davanın sonunda, karşı tarafın avukatlarına 2.000 TRY ödemeye mahkûm edildiğini belirtmektedir.
76. Hükümet, bu taleplerin tamamına itiraz etmektedir. Hükümet, 16 Ağustos 2013 tarihinde, başvuranın yargılamanın çok uzun sürmesi nedeniyle Tazminat Komisyonunda dava açtığını ve 10.320 TRY talep ettiğini belirtmektedir. Hükümet, bu davanın söz konusu makam önünde derdest olduğunu eklemektedir.
77. Mahkeme daha önce, mağdurun, Sözleşme organları önünde haklarının ihlal edildiğine dair şikâyette bulunmadan önce iç hukuk yollarını tüketerek bir netice alamamasının ardından, Mahkemeden adil tazmin elde edebilmek için ikinci defa bu hukuk yollarını tüketmesi gerektiğinde, Sözleşme tarafından oluşturulan prosedürün toplam uzunluğunun, insan haklarının etkin şekilde korunması fikriyle pek bağdaşmadığının ortaya çıkabileceği kanısına varmıştır. Bu türden bir gereklilik, Sözleşme’nin amacı ve konusuyla bağdaşmayan bir duruma neden olabilecektir (Oğur/Türkiye, [BD], No. 21594/93, § 98, AİHM 1999‑III).
Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesine riayet edilmesi hususunda vardığı sonuçları ve ihtilaf konusu olayların on dokuz yıldan fazla bir süre önce meydana gelmesi durumunu göz önünde bulundurarak, başvuran tarafından sunulan adli tazmin talebi hakkında karar vermesi gerektiği kanısına varmaktadır.
78. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında nedensellik bağının bulunmadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme sonuç olarak, talebin bu kısmını reddetmektedir.
79. Mahkeme buna karşın, başvuranın belirli bir manevi zarara maruz kaldığı kanısına varmakta ve kendisine 10.000 avro ödenmesine karar vermektedir.
80. Masraf ve giderlerle ilgili olarak, Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlaması kaydıyla, bu masraflar iade edilebilmektedir. Mahkeme, somut olayda elinde bulunan belgeleri ve içtihadını dikkate alarak, bütün masraflar bağlamında 3.000 avro ödenmesinin makul olduğunu değerlendirmekte ve bu meblağın başvurana ödenmesine karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
3. a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna;
i) Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 10.000 avro (on bin avro),
ii) Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 3.000 avro (üç bin avro);
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 11 Aralık 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy