AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÖĞRÜ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 19631/12)
KARAR
STRAZBURG
17 Ekim 2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Öğrü / Türkiye davasında,
Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar,
Julia Laffranque,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 19 Eylül 2017 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USULTürkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Adnan Öğrü’nün ("başvuran") 8 Mart 2011 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 19631/12) bulunmaktadır.Başvuran, Adana Barosuna bağlı Avukat B. Günyeli tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Başvuran, basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle para cezası ödemeye mahkûm edilmesi nedeniyle, ifade ve toplantı özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuru, 5 Eylül 2014 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1954 doğumlu olup Adana’da ikamet etmektedir. Olayların meydana geldiği dönemde, başvuran, İnsan Hakları Derneğinin yerel şube yöneticisi olarak görev yapmaktaydı.Adana Valiliği, 6 Kasım 2009 tarihinde, diğerlerinin yanı sıra, adli binaların yakınında basın açıklamalarının düzenlenmesini yasaklayan ve kendi şehrinde bu türden açıklamalarının yapılmasını düzenleyen bir karar kabul etmiştir. Başvuran, 13 Ekim 2010 tarihinde, KESK’e ("Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu") bağlı Eğitim-Sen Sendikası tarafından Adana Adalet Sarayının önünde düzenlenen bir basın açıklamasına katılmıştır.Makamlar tarafından hazırlanan olay tutanağında şu hususlar yer almaktadır: Söz konusu gün, saat 12.30 sularında, polis, Adalet Sarayı önünde bir kalabalığın bulunduğuna dair haberdar edilmiştir; polis, olay yerine geldiğinde, KESK’in yerel şubesine mensup olan kırk beş kişinin Adalet Sarayının giriş merdivenlerinde toplandığını gözlemlemiştir; göstericiler, bağlı oldukları kamu kurumlarında kreşlerin kurulmasını talep ettikleri basın açıklamasının okunmasının ardından saat 12.45 civarında sakin bir şekilde dağılmışlardır; polis, göstericilerin 6 Kasım 2009 tarihli Valilik kararını ve Adalet Sarayının otuz metre çevresinde gösteriler düzenleme yasağını ihlal edecek şekilde hareket ettiklerini tespit etmiştir.Başvuran hakkında, 6 Kasım 2009 tarihli Valilik kararına aykırı davranması nedeniyle, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 32. maddesine dayanılarak, 143 Türk lirası ((TRY), yaklaşık 70 avro (EUR)) para cezasına hükmedilmiştir. 15 Mayıs 2011 tarihinde, başvuran tarafından itiraz talebiyle başvurulan Adana 1. Sulh Ceza Mahkemesi, ilgili hakkında yukarıda belirtilen Kanun uyarınca para cezası verildiğini ve tutanağın güvenilirliğine itiraz edilmediğini veya bu güvenilirliğin delillerle sorgulanmadığını tespit etmiştir. Söz konusu mahkeme, para cezasının hukuka uygun olduğu kanısına varmış ve başvuran tarafından yapılan itirazı reddetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI İlgili iç hukuk ve uygulaması, Yılmaz Yıldız ve diğerleri/Türkiye, (No. 4524/06, §§ 17-22, 14 Ekim 2014) ve Akarsubaşı/Türkiye (No. 70396/11, §§ 14-26, 21 Temmuz 2015) kararlarında belirtilmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, hakkında verilen para cezasının, Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleriyle güvence altına alınan ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini iddia etmektedir. Davaya ilişkin olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, bu şikâyetin yalnızca Sözleşme’nin 11. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanısına varmaktadır (Akarsubaşı/Türkiye, No. 70396/11, § 28, 21 Temmuz 2015). Sözleşme’nin 11. maddesi aşağıdaki gibidir:
"1. Herkes, barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarıda anılan hakların kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir."
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Hükümet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının b) bendi anlamında, önemli bir zararın bulunmamasına ilişkin itirazını ileri sürmektedir. Hükümet, hükmedilen para cezasının miktarının 143 TRY olduğunu ve bu durumun başvuran açısından önemli bir zarar teşkil edemeyeceğini belirtmektedir. Hükümet, para cezasının verilmesine ilişkin herhangi bir ifadenin, ilgilinin adli sicil kaydında yer almadığını eklemektedir. Hükümet, Kılıç ve diğerleri/Türkiye (No. 33162/10, 3 Aralık 2013) ve Görgün/Türkiye (No. 42978/06, 16 Eylül 2014) kararlarına atıfta bulunarak, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının b) bendinde belirtilen iki güvence maddesine somut olayda riayet edildiği, zira davanın yerel mahkemeler tarafından gerektiği gibi incelendiği ve insan haklarına saygı ilkesinin başvurunun esas yönünden incelenmesini gerektirmeyeceği kanısına varmaktadır. Başvuran, buna karşılık olarak, dikkate alınan süre boyunca, aylık gelirinin yaklaşık 750 TRY olduğunu ve dolayısıyla para cezası ödemesinin mali durumunu büyük ölçüde etkilediğini belirtmektedir. Başvuran, emekli olduğunu ve cebri icra prosedürüne tabi tutulduğunu ifade etmektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının b) bendinde öngörülen kabul edilebilirlik kriterinin, Sözleşme ve Protokolleri ile güvence altına alınan hakların Avrupa düzeyinde hukuksal açıdan korunmasını sağlama yönündeki temel görevine yoğunlaşabilmesi için önemsiz başvuruların ivedilikle incelenmesini desteklemek amacıyla oluşturulduğunu hatırlatmaktadır (Stefanescu/Romanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 11774/04, § 35, 12 Nisan 2011, ve Liga Portuguesa de Futebol Professional/Portekiz (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 49639/09, § 35, 3 Nisan 2012). Hâkim ehemmiyetsiz meselelerle uğraşmaz ("De minimis non curat praetor") ilkesinden doğan yeni kabul edilebilirlik koşulu, bir hak ihlalinin, tamamen hukuki açıdan gerçekliği ne olursa olsun, uluslararası bir mahkeme tarafından inceleme yapılmasını haklı göstermek amacıyla asgari ağırlık eşiğine ulaşması gerektiği yönündeki görüşe atıfta bulunmaktadır (Korolev/Rusya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 25551/05, 1 Temmuz 2010). Bir hak ihlalinin yalnızca asgari ağırlık eşiğine ulaşıp ulaşmadığını tespit etmek amacıyla özellikle şu unsurları dikkate almak gerekmektedir: İhlal edildiği iddia edilen hakkın niteliği, bir hakkın kullanımında iddia edilen ihlalin etkisinin ciddiyeti ve/veya ihlalin başvuranın kişisel durumu üzerindeki olası sonuçları. Bu sonuçlara ilişkin değerlendirme çerçevesinde, Mahkeme bilhassa, ulusal yargılamanın konusunu veya sonucunu inceleyecektir (yukarıda anılan Liga Portuguesa de Futebol Profissional kararı, § 36, ve Hebat Aslan ve Firas Aslan/Türkiye, No. 15048/09, § 75, 28 Ekim 2014). Somut olayda, Mahkeme, ihtilaf konusu para cezasının miktarının ilk bakışta (a priori) çok yüksek görünmediğini kaydetmektedir. Bu durumda, Mahkeme, dikkate alınan süre boyunca başvuranın gelirlerini göz önünde bulundurarak, bu para cezasının ilgilinin ekonomik durumunu önemli ölçüde etkilediğini kolaylıkla kabul edebilmektedir. Diğer taraftan, davanın mali yönünün ötesinde, başvuranın bir insan hakları aktivisti olduğunu kaydetmek gerekmektedir; bu bağlamda, iddia edilen ihlal, ilgili tarafından gösteri özgürlüğü hakkının kullanılmasında ciddi etkilere yol açabilecek niteliktedir. Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında ve ifade özgürlüğü gibi, demokratik bir toplumun temellerinden birini teşkil eden barışçıl toplanma özgürlüğünün büyük önem taşıması nedeniyle (bk., diğerlerinin yanı sıra, Plattform « Ärzte für das Leben »/Avusturya, 21 Haziran 1988, § 5, A serisi No. 139, ve kısa bir süre önce verilen, Lashmankin ve diğerleri/Rusya kararı, No. 57818/09 ve diğer 14 başvuru, § 142, 7 Şubat 2017), başvuranın "önemli bir zarara" maruz kalmadığı sonucuna varamayacaktır (Berladir ve diğerleri/Rusya, No. 34202/06, § 34, 10 Temmuz 2012). Dolayısıyla, mevcut şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının b) bendi uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilemeyecektir. Böylelikle Mahkeme, Hükümetin bu konuya ilişkin itirazını reddetmektedir. Mahkeme ayrıca, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir.
B. Esas hakkında
1) Tarafların argümanları Başvuran, devletin muhalifleri ekonomik bir mengene içine almaya çalıştığını ileri sürmektedir: Başvurana göre, birçok kişi, idari para cezalarına tabi tutulmuştur ve hâlihazırda gösterilere katılmaktan korkmaktadır. Başvuran aynı zamanda, söz konusu gösterinin üçüncü kişilerin haklarını ihlal etmediğini ve kamu düzeninin bozulduğunu gösteren herhangi bir unsurun bulunmadığını ileri sürmektedir. Başvuran, Adana’da hâlihazırda yapılan basın açıklamaları sırasında, herhangi bir saldırgan davranışın sergilenmediğini veya taşkınlık yapılmadığını ifade etmektedir. Başvuran, Hükümetin ileri sürdüğünün (aşağıda 38. paragraf) aksine, ihtilaf konusu para cezasının miktarının sembolik olmadığını belirtmektedir. Hükümet ise hükmedilen para cezasının kamu düzeninin korunması ve başkasının hak ve özgürlüklerinin korunması yönünde meşru amaçlar izlediğini ve "zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca" karşılık geldiğini ileri sürmektedir. Hükümet, Yüksek Sözleşmeci bir Taraf’ın toplantı yapılmasını yerle ilgili kısıtlamalara tabi tutabilmesinin Sözleşme’nin 11. maddesinin ruhuna aykırı olmadığını belirtmektedir. Hükümete göre, basın açıklamalarının yapılması için izin verilen ve yasaklanan yerlerin belirlenmesiyle hedeflenen amaç, göstericilerin ve gösterilerle herhangi bir ilgisi olmayan vatandaşların güvenliğini sağlamaktır. Hükümet aynı zamanda, somut olayda göstericileri dağıtmak için polisin müdahale etmediğini, makamların göstericilere karşı gereken toleransı gösterdiklerini ve ancak sonradan (a posteriori) mercilerin başvuran hakkında, 6 Kasım 2009 tarihli Valilik kararını ihlal edecek şekilde hareket ettiği gerekçesiyle para cezası verdiklerini belirtmektedir. Hükümet, bu kararda belirtilen birçok merkezi yere toplantılar için izin verildiğini eklemektedir. Dahası Hükümet, ihtilaf konusu para cezasının miktarının sembolik olduğu ve aranan amaç ile bu miktar arasında bir orantılılık ilişkisinin bulunduğu kanısına varmaktadır. Hükümet, başvuran hakkında verilen para cezalarının iptal edildiğini ileri sürmekte ve bu bağlamda 19 Nisan 2010 tarihli Adana 6. Sulh Ceza Mahkemesinin kararına atıfta bulunmaktadır (yukarıda 24. paragraf). Hükümet, somut olayda hükmedilen para cezasının başvuranın toplantı özgürlüğünü kullanmasını engelleyecek nitelikte olmadığını eklemekte ve para cezasının miktarının Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının b) bendi anlamında ilgili için "önemli bir zarara" yol açmadığını tekrarlamaktadır. Sonuç olarak, Hükümet, söz konusu para cezasının herhangi bir caydırıcı etkisinin bulunmadığı kanısına varmaktadır.
2) Mahkemenin değerlendirmesi
Barışçıl toplanma özgürlüğü hakkına ilişkin genel ilkelerle ilgili olarak Mahkeme, Lashmankin ve diğerleri/Rusya (No. 57818/09 ve diğer 14 başvuru, § 412, 7 Şubat 2017) kararına atıfta bulunmaktadır. Mahkeme, M. Akarsubaşı hakkında 6 Kasım 2009 tarihli Valilik kararını ihlal etmesi nedeniyle verilen para cezasının "demokratik bir toplumda gerekli" olarak değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığı, yukarıda anılan Akarsubaşı davası çerçevesinde, mevcut başvuruya konu edilen gösterinin bir incelemeye tabi tutulduğunu gözlemlemektedir (yukarıda anılan Akarsubaşı kararı, §§ 46-47). Oysa M. Akarsubaşı gibi, mevcut davadaki başvuran hakkında da, yalnızca Adana Adalet Sarayı önünde 13 Ekim 2010 tarihinde düzenlenen basın açıklamasına katılması nedeniyle idari bir para cezası verilmiştir. Ayrıca, mevcut davanın koşullarını incelemesinin ardından, Mahkeme, farklı bir sonuca varmasını sağlayacak herhangi bir neden görmemektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 32. maddesinin neden olduğu müdahalenin, Sözleşme’nin 11. maddesi anlamında, "demokratik bir toplumda gerekli" olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır. Gerçekte, Mahkeme, bir yandan, kamu düzeninin korunmasını gerektiren kamu yararı ile diğer yandan, başvuranın gösteri yapma özgürlüğü arasında adil bir dengenin kurulmadığı kanaatine varmaktadır. Başvuranın para cezasına mahkûm edilmesi, makul bir şekilde, "zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca" karşılık geldiği şeklinde değerlendirilemeyecektir. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Şayet Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku, bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat Başvuran, Adana’da 13 Ekim 2010 tarihinde yapılan basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle verilen para cezasını ödemeye mahkûm edilmesi sebebiyle maruz kaldığı kanaatine vardığı maddi zarar bağlamında bir tazminat talep etmektedir. Başvuran ayrıca, rakamla belirtmeksizin, maruz kaldığını belirttiği manevi zararın tazmin edilmesini talep etmektedir. Hükümet, bu talepleri kabul etmemektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlali ile başvuranın ödemek zorunda kaldığı para cezasına karşılık gelen, iddia edilen maddi zarar arasında bulunan nedensellik bağını dikkate alarak (Özbent ve diğerleri/Türkiye, No. 56395/08 ve 58241/08, § 60, 9 Haziran 2015), maddi zarar bağlamında ilgiliye söz konusu para cezasının güncelleştirilen miktarına karşılık gelen 120 avro tutarının ödenmesine karar vermektedir. Başvuranın manevi zarar bağlamındaki taleplerine ilişkin olarak, Mahkeme, ihlal tespitinin tek başına, ilgili tarafından maruz kalınan manevi zarar açısından yeterli bir adil tazmin sağladığı kanısına varmaktadır.
B. Masraf ve giderler
Başvuran, masraf ve giderlerini, rakamla belirtmeksizin veya haklı göstermeksizin, bunların geri ödenmesini talep etmektedir. Hükümet, bu talebi reddetmektedir. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir.
Başvuranın talebinin rakamla belirtilmemesi ve haklı gösterilmemesi nedeniyle, Mahkeme, bu bağlamda, herhangi bir meblağ ödenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;İhlal tespitinin tek başına, başvuran tarafından maruz kalınan manevi zarar açısından yeterli bir adil tazmin sağladığına;a) Davalı devletin, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvurana maddi tazminat olarak 120 avro (yüz yirmi avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranının uygulanmasının uygun olduğuna;Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş, ardından Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 17 Ekim 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy