AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
OĞUZ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 37404/18)
KARAR
STRAZBURG
28 Kasım 2023
İşbu karar kesinleşmiş olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Oğuz / Türkiye davasında,
Başkan,
Pauliine Koskelo,
Hâkimler,
Lorraine Schembri Orland,
Davor Derenčinović ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1989 doğumlu ve Giresun’da ikamet eden, Mahkeme önünde Mersin Barosuna kayıtlı Avukat A. Bozan tarafından temsil edilen bir Türk vatandaşı olan Aydın Oğuz (“başvuran”) tarafından 27 Temmuz 2018 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 37404/18),
Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türkiye Hükümetine (“Hükümet”), başvurunun tebliğ edildiğine dair kararı,
Tarafların beyanlarını,
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı itirazının reddedildiği kararı dikkate alarak;
7 Kasım 2023 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru; yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranı birçok suçtan mahkûm ederken ifadelerini kullandığı gizli tanığı başvuranın sorgulayamaması nedeniyle kendisi aleyhindeki ceza yargılamalarının adil olmadığı iddiası ile ilgilidir.
2. 9 Ekim 2011 tarihinde başvuran, Mersin ili Demirtaş mahallesinde düzenlenen yasa dışı gösterinin ardından bir ara sokakta polis memurları tarafından yakalanmış ve üzerinde bir bıçak bulunmuştur. Başvuran aynı gün serbest bırakılmıştır. Başvuran, olay tarihinde on yedi yaşında olan ve 9 Ekim 2011 tarihinde düzenlenen yasa dışı gösteriye katılan M.T. adlı bir şüpheli ve “Yeter Artık” müstear adlı bir gizli tanığın (“gizli tanık”) 19 Ekim 2011 tarihinde başvuran hakkında suçlayıcı ifadeler vermesinin ardından 24 Ekim 2011 tarihinde tekrar yakalanmıştır.
3. Bu kişilerin her ikisi de avukat yokluğunda Cumhuriyet savcısına ifadelerini vermiş olup başvuranın silahlı terör örgütü Kürdistan İşçi Partisine (PKK) bağlı bir örgüt olan Demirtaş Apocu Gençlik İnisiyatifi adlı bir gruba üye olduğunu belirtmişlerdir. Gizli tanık, 9 Ekim 2011 tarihinde düzenlenen gösteride iki markete Molotof kokteyl atan ve bir MOBESE direğini yakan kişiler arasında başvuranın da olduğunu belirtmiştir. M.T. verdiği ifadede aynısını söylemiştir. Bununla birlikte gizli tanık, başvuranın 10 Mayıs 2011 tarihinde Demirtaş mahallesinde bir postaneyi (PTT) kundaklayan ve camlarını kıran kişilerin arasında da olduğunu belirtmiştir.
4. 14 Şubat 2012 tarihinde Adana Cumhuriyet savcısı aralarında başvuranın da bulunduğu birkaç kişi hakkında bir iddianame hazırlamış; başvuranı Ceza Kanunu’nun 314 § 2 maddesi kapsamında silahlı terör örgütüne üye olmak, Terörle Mücadele Kanunu’nun 7(2) maddesi kapsamında silahlı terör örgütü propagandası yapmak, Ceza Kanunu’nun 152 § 2 (a) maddesi kapsamında kamu malına zarar vermek ve Ceza Kanunu’nun 174 § 1 maddesi kapsamında tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurmakla suçlamıştır.
5. 16 Mayıs 2012 tarihinde yargılamayı yürüten mahkeme başvuran ve avukatının yokluğunda, Cumhuriyet savcısının katılımıyla düzenlenen bir duruşmada gizli tanığın ifadesini dinlemiştir. Gizli tanık daha önce verdiği ifadeleri tekrarlamış, ancak başvuranın söz konusu postaneye ne fırlattığını hatırlamadığını eklemiştir.
6. 29 Kasım 2012 tarihinde düzenlenen duruşmada yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın avukatının gizli tanığı başvuranın önünde tekrar sorgulamaya yönelik talebini, tanığın ifadesinin hâlihazırda 16 Mayıs 2012 tarihinde alınmış olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.
7. 7 Mayıs 2013 tarihinde Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi başvuranı, diğerleri arasında, 10 Mayıs 2011 tarihinde düzenlenen yasa dışı gösteri esnasında işlediği iddia edilen aşağıdaki suçlardan mahkûm etmiştir:
(i) beş yıl hapis cezası ile cezalandırıldığı, Ceza Kanunu’nun 152 § 2 maddesi kapsamındaki kamu malına (yani postaneye) zarar verme suçu; ve
(ii) iki ay hapis cezası ve adli para cezası ile cezalandırıldığı, Ceza Kanunu’nun 174 § 1 maddesi kapsamındaki tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma suçu.
8. Ayrıca yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın Demirtaş Apocu Gençlik İnisiyatifine bağlantısı ve hem 10 Mayıs 2011 hem de 9 Ekim 2011 tarihlerindeki olaylara katılımına dayanarak, Ceza Kanunu’nun 314 § 2 maddesi kapsamında silahlı terör örgütüne üyelik suçundan da başvuranın mahkûmiyetine karar vermiştir. Son olarak yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın 9 Ekim 2011 tarihinde iki market ve MOBESE direğine zarar verme ve bu olayla bağlantılı olarak tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma suçundan mahkûmiyetine ve toplamda yirmi yedi yıl on bir ay hapis cezası ve adli para cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.
9. Yargılamayı yürüten mahkeme verdiği hükümde diğer hususlar arasında gizli tanık ve M.T.’nin verdiği ifadelere atıfta bulunmuştur. Yargılamayı yürüten mahkeme, gerekçesinde, her bir olay için ayrı değerlendirme yapmadan, saldırganlar yüzlerini kapattıkları için MOBESE video kayıtlarından söz konusu saldırıları kimin yaptığını tespit etmenin imkânsız olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, gizli tanık ve M.T.’nin verdikleri ifadelerin, başvuranın Demirtaş Apocu Gençlik İnisiyatifinin bir üyesi ve saldırıları düzenleyen kişilerin arasında olduğunu belirttiği sonucuna varmıştır.
10. 6 Mart 2014 tarihinde Yargıtay, başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararlarını onamıştır.
11. 10 Haziran 2014 tarihinde başvuran Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuş; yargılamayı yürüten mahkemenin, diğerleri arasında, kendisi ve avukatının yokluğunda gizli tanığın verdiği ifadeleri başvuranı mahkûm etmede kullanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur.
12. 7 Mart 2018 tarihinde Anayasa Mahkemesi, gizli tanığın verdiği ifadelerin başvuranı mahkûm etmede kullanılan tek veya belirleyici delil olarak kullanılmamasından dolayı ceza yargılamalarının adilliğine halel gelmediği gerekçesiyle, başvuranın adil yargılanma hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, M.T.’nin verdiği ifadeler ve 9 Ekim 2011 tarihinde meydana gelen olaydan hemen sonra başvuranın diğer şüphelilerle birlikte kaçarken üzerinde bir bıçakla yakalandığını gösteren MOBESE kayıtları ve gözaltına alma raporu gibi diğer delillerin de olduğunu belirtmiştir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 ve 3 (d) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
10 Mayıs 2011 tarihinde meydana gelen olay temelinde başvuran hakkında Ceza Kanunu’nun 152 § 2 (a) ve 174 § 1 maddeleri kapsamında verilen mahkûmiyet kararları13. Başvuran, gizli tanığı sorgulayamaması ve bu tanığın verdiği ifadelerin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kendisini mahkûm etmede kullanılması nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyette bulunmuştur.
Kabul edilebilirlik hakkında14. Hükümet, yaptığı ilk itirazda, başvuranın şikâyetinin aslen yerel mahkemelerin deliller üzerinde yaptığı keyfi olmayan ve açıkça makul değerlendirmeye ilişkin olması nedeniyle, dördüncü derece mahkemesi şikâyeti niteliğinde olduğunu belirtmiştir.
15. Mahkeme, somut davadaki asıl hukuki konunun yerel mahkemelerin deliller üzerinde yaptığı değerlendirmenin keyfi veya açıkça makul olup olmaması değil; Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi kapsamındaki usuli bir hakka ilişkin olması nedeniyle Hükümet’in itirazını reddeder.
16. Mahkeme, bu başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinde sıralanan gerekçeler kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve kabul edilebilir olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
Esas hakkında(a) Genel ilkeler
17. Gizli tanıklar da dâhil olmak üzere, tanıkların davet edilmesi ve dinlenmesi hakkına ilişkin hükümler, Al‑Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık ([BD], no. 26766/05 ve 22228/06, §§ 118-47, AİHM 2011); Schatschaschwili/Almanya ([BD], no. 9154/10, §§ 100-31, AİHM 2015); ve Süleyman/Türkiye, (no. 59453/10, §§ 61‑66, 17 Kasım 2020) kararlarında görülebilir. Özetle, yukarıdaki hükümlere göre Mahkemenin aşağıdakileri incelemesi gerekmektedir: (i) gizli tanığın kimliğinin gizli tutulması ve tanığın duruşmaya katılmaması veya tanığın başvuranın yokluğunda sorgulanması için iyi bir gerekçe olup olmadığı (bu kapsamda özellikle bk. yukarıda anılan Süleyman, § 66, ve yukarıda anılan Al-Khawaja ve Tahery, § 127); (ii) gizli tanık tarafından verilen ifadenin başvuranın mahkumiyetinde tek ya da belirleyici delil olup olmadığı veya bu anlamda büyük bir rol oynayıp oynamadığı; ve (iii) gizli tanık tarafından verilen ifade karşısında, savunma makamının maruz kaldığı olumsuzlukların telafisi için yeterli düzeyde dengeleyici faktörlerin bulunup bulunmadığı.‑‑ Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 6 § 3 maddesi kapsamındaki tüm şikayetlerde olduğu gibi, sanığın tanığa soru soramamasının, davanın bütününün adilliği üzerindeki etkisi ışığında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
(b) Genel ilkelerin somut davaya uygulanması
18. Mahkeme öncelikle başvuranın 10 Mayıs 2011 tarihinde meydana gelen olaylar, yani bir postanenin kundaklanması ve pencerelerinin kırılmasına ilişkin olarak (i) Ceza Kanunu’nun 152 § 2 (a) maddesi kapsamında mala zarar verme ve (ii) Ceza Kanunu’nun 174 § 1 maddesi kapsamında tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma suçlarından mahkûm edildiğini gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca yargılamayı yürüten mahkemenin, başvuranın sorgulayamadığı gizli bir tanık tarafından verilen suçlayıcı ifadeleri başvuranı mahkûm etmede kullandığını da kaydeder. Yukarıdaki ilkeler göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın bu kapsamda adil yargılanıp yargılanmadığı buna göre değerlendirilmelidir.
(i) Tanığın kimliğinin gizli tutulması ve başvuran ve avukatının yokluğunda dinlenmesi için geçerli nedenlerin var olup olmadığı hakkında
19. Mahkeme, gizli tanığın eski bir PKK üyesi olduğunu ve ceza yargılamalarının bu silahlı terör örgütü adına işlendiği iddia edilen şiddet eylemlerine dayandığını kaydeder. Dolayısıyla Mahkeme, gizli tanığın kimliğinin gizli tutulması ve başvuran ve avukatının yokluğunda dinlenmesi için geçerli bir neden olduğunu, bu nedenin de tanığın kendisi ve ailesinin muhtemel misilleme veya tehditlerden korunması olduğunu kabul etmeye hazırdır.
(ii) Gizli tanıktan elde edilen delillerin başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararında dayanak alınan tek veya belirleyici delil olup olmadığı veya bu anlamda büyük bir rol oynayıp oynamadığı hakkında
20. Mahkeme, özellikle dava dosyasındaki diğer delillerin (yani M.T.’nin ifadeleri, MOBESE kayıtları ve 9 Ekim 2011 tarihli gözaltına alma raporunun) 10 Mayıs 2011 tarihli olaya ilişkin olan kısımlarının başvuranın mahkûmiyetiyle ilgili olmadıklarını göz önünde bulundurarak, gizli tanığın verdiği ifadelerin başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararları için kullanılan tek delil olduğunu gözlemler. Dolayısıyla Mahkeme, bu noktada yerel mahkemelerin uygun bir şekilde değerlendirme yapamadığı sonucuna varmıştır.
(iii) Savunmanın karşı karşıya kaldığı engelleri telafi edecek yeterlikte dengeleyici faktörlerin mevcut olup olmadığı hakkında
21. Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin gizli tanığın verdiği ifadelere temkinli bir şekilde yaklaşmadığını ve tanığın ifadesinin başvuran veya avukatının yokluğunda alınması nedeniyle bu delilin daha az ağırlık taşıdığının farkında olup olmadığının anlaşılmadığını kaydeder (yukarıda anılan Süleyman, § 89 ile karşılaştırınız). Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın 10 Mayıs 2011 tarihli olayla ilgili olarak (bk. yukarıdaki 5. paragraf) tehlikeli madde taşıma suçundan aldığı mahkûmiyet konusunda, yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranın söz konusu saldırıda Molotof kokteyl taşıyıp taşımadığı veya kullanıp kullanmadığına dair net bir gösterge içermeyen gizli tanık ifadeleri üzerinde detaylı bir inceleme yapmadığını gözlemler. Yargıtay da başvuranın mahkûmiyetini onadığı kararında bu eksikliğe değinmemiştir.
22. Buna ek olarak ve daha önemlisi, yargılamayı yürüten mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 58 § 3 maddesi kapsamında öngörülen belirli bir tedbiri, yani gizli tanıklar da dâhil olmak üzere bir tanığın görüntü ve ses aktarımı yoluyla dinlenmesi tedbirini uygulamayı neden göz önünde bulundurmadığı hakkında bir açıklama yapmamıştır (bk. Balta ve Demir/Türkiye, no. 48628/12, § 58, 23 Haziran 2015). Benzer şekilde, yargılamayı yürüten mahkeme gizli tanığın dinlenmesinde daha hafif alternatiflerin kullanılıp kullanılamayacağı hakkında bir değerlendirme yapmamıştır. Somut davadaki usuli dengesizlik, yargılamayı yürüten mahkemenin gizli tanığı başvuran ve avukatının yokluğunda ancak Cumhuriyet savcısının huzurunda dinlemesiyle daha da ağırlaşmıştır (ayrıca Ürek ve Ürek/Türkiye, no. 74845/12, §§ 52 ve 63, 30 Temmuz 2019 ile karşılaştırınız).
23. Mahkeme, Hükümetin sunduğu görüşlerde öne sürdüğü tedbirlerin, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki adil yargılanma güvenceleri doğrultusunda, başvuranın gizli tanık ifadelerinin güvenilirliğini ve doğruluğunu yeterli düzeyde kontrol edebilmesi için yetersiz olduklarını da kaydetmektedir. Bilhassa, gizli tanığın verdiği ifadelerin duruşmada okunmasına başvuranın özellikle itiraz etmemesi, başvuranın tanığı sorgulama hakkından açıkça feragat etmesi olarak yorumlanamaz (ayrıca Asani/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, no. 27962/10, § 52, 1 Şubat 2018 ile karşılaştırınız). Gizli bir tanığa yazılı olarak soru sorma hakkı da kavram olarak, gizli tanığa bizzat soru yöneltme veya tanığı sorgulatma hususundaki temel hakkın yerini alamaz (özellikle bk. yukarıda anılan Süleyman, §§ 94‑95, bu kararda yer alan diğer atıflarla birlikte). Cumhuriyet savcısının gizli tanığın kimliğini kaydetmiş olması ve yargılamayı yürüten mahkemenin gizli tanığı bizzat dinlemiş olması, dolayısıyla da gizli tanığın güvenilirliğine dair kendi izlenimini oluşturma fırsatını yakalaması, Sözleşme’nin 6 § 3 maddesi kapsamında değerlendirme açısından belirleyici olarak kabul edilemez (ayrıca bk. yukarıda anılan Ürek ve Ürek, § 66, ve Pesukic/İsviçre, no. 25088/07, § 50, 6 Aralık 2012 ile karşılaştırınız). Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin başvuranın şikâyetini dikkatli bir şekilde incelediği ve bu eksikliği giderdiği söylenemez (yukarıda anılan Pesukic, § 51 ile kıyaslayınız ve karşılaştırınız). Her halükarda, yukarıda belirtildiği üzere, Hükümetin atıfta bulunduğu tedbirlerden hiçbiri, bilhassa yargılamayı yürüten mahkemenin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 58 § 3 maddesinde öngörülen önlem gibi mevcut olan daha hafif alternatifleri uygulamaması göz önünde bulundurulduğunda, yeterli düzeyde dengeleyici bir faktör olarak kabul edilemez (bk. yukarıdaki 22. paragraf).
24. Mahkeme, yukarıdaki hususları dikkate alarak; başvurana şikâyetinin niteliğine uygun ve başvuran bakımından önem arz eden, beş yıl iki aylık hapis cezası ve adli para cezası ile ilgili güvencelerin sunulmadığı sonucuna varmıştır. Bu nedenle Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin yeterli düzeyde dengeleyici usuli güvenceleri uygulamadan, verdiği ifadeleri başvuranı mahkûm etmede tek delil olarak kullandığı gizli tanığı başvuranın sorgulayamaması veya sorgulatamaması nedeniyle, ceza yargılamalarının adil olarak yürütülmediği sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi ihlal edilmiştir.
Başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararlarının geri kalan kısmı25. Mahkeme öncelikle, yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranı (i) PKK’ya bağlı olduğu iddiası ve (ii) başvuranın 10 Mayıs 2011 ve 9 Ekim 2011 tarihlerinde meydana gelen dört olayda rol aldığı iddiasına dayanarak, Ceza Kanunu’nun 314 § 2 maddesi kapsamında silahlı terör örgütüne üyelik suçundan mahkûm ettiğini gözlemler.
26. Ayrıca Mahkeme, söz konusu dört olaydan biri olan, 10 Mayıs 2011 tarihinde meydana gelen olaya ilişkin gizli tanığın ifadeleri tek delil olarak kullanılmış olsa da, bu durumun diğer üç olay için, yani 9 Ekim 2011 tarihinde iki markete ve MOBESE direğine zarar verilmesi ve başvuranın Demirtaş Apocu Gençlik İnisiyatifine bağlı olduğu iddiası için geçerli olmadığını da kaydeder. Yargılamayı yürüten mahkeme, bu üç olay ve başvuranın PKK’ya olan bağlarının tespitinde, hüküm verirken hem gizli tanığın verdiği ifadeye hem de, en azından önemli bir düzeyde, tanık M.T.’nin verdiği ifadeye ağırlık vermiştir. Dahası, başvuran tanık M.T.’yi sorgulayamaması veya bu tanığın verdiği ifadelerin kullanılmasına dair bir şikâyette bulunmamıştır.
27. Dolayısıyla Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranı silahlı terör örgütüne üyelik suçundan mahkûm ederken, sadece veya belirleyici ya da önemli bir düzeyde, gizli tanığın verdiği ifadeye dayandığı hususunda ikna olmamıştır.
28. 9 Ekim 2011 tarihinde işlendikleri iddia edilen diğer suçlar hususunda Mahkeme, geri kalan delillerin, özellikle gözaltına alma raporu ve tanık M.T.’nin ifadesinin kuvveti dikkate alındığında, başvuran hakkında bu suçlar için verilen mahkûmiyet kararlarının da sadece veya belirleyici ya da önemli bir düzeyde gizli tanığın verdiği ifadelere dayanmadığı kanaatindedir.
29. Dolayısıyla, Mahkeme, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
30. Başvuran manevi tazminat olarak 10.000 avro ve yerel mahkemeler ve Mahkeme önündeki masraf ve giderler için 1.380 avro talep etmiştir. Bu talebini desteklemek adına, herhangi bir makbuz veya ilgili belge ibraz etmeksizin, İstanbul Barosunun ücret tarifesine atıfta bulunmuştur.
31. Hükümet başvuranın taleplerine itiraz etmiştir.
32. Manevi tazminat hakkında Mahkeme, davanın kendine has koşullarını dikkate alarak, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinin ihlal edildiğine dair tespitinin tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir ve bu başlık altında herhangi bir miktara hükmetmemiştir. Mahkeme, isteği doğrultusunda, başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesinde öngörülen gerekliliklere uygun olarak yeniden yargılanmasının en uygun giderim yolu olduğu kanısındadır (bk. Daştan/Türkiye, no. 37272/08, § 44, 10 Ekim 2017).
33. Masraf ve giderler hususunda başvuran, talep ettiği masrafları yaptığını kanıtlayamamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, bu başlık altında herhangi bir miktara hükmetmemiştir (ayrıca bk. Altay/Türkiye (no. 2), no. 11236/09, §§ 87‑88, 9 Nisan 2019).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvuran hakkında Ceza Kanunu’nun 152 § 2 (a) ve 174 § 1 maddeleri kapsamında verilen mahkûmiyet kararlarının 10 Mayıs 2011 tarihinde meydana gelen olayla ilgili olan kısmına ilişkin olarak Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;Başvuran hakkında Ceza Kanunu’nun 152 § 2 (a) ve 174 § 1 maddeleri kapsamında verilen mahkûmiyet kararlarının 10 Mayıs 2011 tarihinde meydana gelen olayla ilgili olan kısmına ilişkin olarak gizli tanığı sorgulayamaması nedeniyle Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinin ihlal edildiğine;İhlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;Başvuranın adil tazmine ilişkin talebinin reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 28 Kasım 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Pauliine Koskelo
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan