AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
OKAN GÜVEN VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE
Başvuru no. 13476/05
STRAZBURG
14 Kasım 2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Okan Güven ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Işıl Karakaş,
NebojšaVučinić,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 10 Ekim 2017 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, bu ülkenin (beş) vatandaşları olan Emine Çavuşoğlu ve Fatma Burakreis ve Okan Güven, Orhun Güven ve Mehmet Güven’in (“başvuranlar”), 14 Mart 2005 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları (13476/05 ) başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, Antalya Barosu’na bağlı Avukat, H.K. Elban ve S.Y. Elban tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ise (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3.Başvuranlar özellikle, mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi haklarının ihlal edildiği ve davalarının adil bir şekilde ve makul bir sürede görülmediğini iddia etmektedir.
4.Başvuru 4 Eylül 2009 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuranlar sırasıyla, 1938, 1943, 1946, 1937 ve 1941 tarihlerinde doğmuşlardır. İlk üç başvuran İstanbul’da, diğer ikisi ise Ünye’de ikamet etmektedir.
A. İhtilaflı araziyle ilgili kadastro çalışmaları
6. Dava, Karadeniz’in kıyısındaki Ünye-Gölevi köyünde bulunan ve başvuranların tapu senetlerini ellerinde bulundurdukları 479 ve 658 numaralı parsellere komşu bir taşınmazla ("ihtilaf konusu taşınmaz") ilgilidir. Başvuranlara göre söz konusu taşınmazın, güneyinde yukarıda anılan iki parsel, kuzeyinde Karedeniz kumsalı, batısında 477 numaralı parsel ve doğusunda 659 numaralı parsel bulunmaktadır.
7. Başvuranlar, söz konusu taşınmazın 479 ve 658 numaralı parsellerin bir parçası olması gerektiğini, ancak bir hata sonucunda, 1952 yılında gerçekleştirilen kadastro çalışmaları sırasında düzenlenen krokilerde, özellikle 48 planda belirtilmediğini iddia etmektedirler.
8.Ünye Belediyesi, 26 Ocak 1990 tarihli ve 7/94 numaralı dilekçeyle Ünye yakınlarındaki Nuriye, Gölevi ve Gürecülü köylerinin kadastro planlarının yenilenmesi talebi ile Ünye Tapu ve Kadastro Müdürlüğüne başvurmuştur.
9.Samsun Tapu ve Kadastro Bölge Müdürlülüğünün talebi üzerine, 2 Kasım 1990 tarihinde üç bilirkişi bir rapor düzenlemiştir. Bu raporda: 1951 ve 1952 yılları arasında kabul edilen grafik yöntemine göre üretilmiş kadastro kayıtlarının, nominal değerleme yönteminden yoksun olduğu; poligon noktalarının artık mevcut olmadığı ve bu noktaların izlerini görmenin artık mümkün olmadığı; o dönemde yapılan mimari yapıların kayıtlarının rapor tarihindeki ölçümlere uygun olmadığı; ilk kayıtların hatalar içerdiği ve bu hataların, poligon sınırları belirlenirken ölçüm yapılmamasından kaynaklandığı; komşu parseller arasındaki sınırların birbiriyle örtüşmediği ve bu tutarsızlıkların ilgili tüm köyler için geçerli olduğu belirtilmektedir. Bilirkişiler, Ünye Belediyesinin kadastro planlarının yenilenmesine ilişkin talebinin yerine getirilmesinin uygun olacağına karar vermişlerdir.
10. Devlet Bakanlığının 26 Ağustos 1993 tarihli ve 8689 onayı ile 23 Haziran 1983 tarihli ve 2859 sayılı Tapulama ve Kadastro Paftalarının Yenilenmesi Hakkında Kanun’un hükümleri uyarınca tapu kayıtlarının ve kadastro planlarının yenilenmesine karar verilmiştir.
11. Başvuranlara göre, yenileme kapsamında yapılan ölçümler 1999 yılında başlamış ve 2002 yılında tamamlanmış ve yeni krokiler 1 Ağustos tarihinden 2003 tarihine kadar asılı kaldıktan sonra kesinleşmiştir. Yine başvuranlara göre, ihtilaflı taşınmaz eski planların yerini alan 20 J-1 ve 20 J-2 planlarında yer almış ve kaydedilmiştir.
B. Hazine tarafından taşınmazın kanunsuz olarak işgal ettiği gerekçesiyle başvuranlardan birisi hakkında açılan dava
12.Kamu Hazinesi 27 Temmuz 1987 tarihinde, 479 ve 658 parsellerin kuzeyinde bulunan ve kumluktan oluşan taşınmazın, başvuran Orhun Güven tarafından kanunsuz olarak işgaline son verilmesi talebiyle Ünye Asliye Hukuk Mahkemesine (“ulusal mahkeme”) başvurmuştur.
13.Ulusal mahkeme, tanıkları dinlemiş, 4 Şubat 1988 tarihinde keşif gerçekleştirmiş ve sırasıyla, 9 Şubat 1988 tarihinde S.Y. tarafından ve 24 Şubat 1998 tarihinde E.G. tarafından olmak üzere iki bilirkişi raporu temin etmiştir. Ulusal Mahkeme 1 Mart 1988 tarihli kararı ile (E.1987/372, K. 1988/137), söz konusu taşınmazın başvuran Orhun Güven tarafından kanunsuz olarak işgal edildiğinin yeterli delillerle desteklenmediği gerekçesiyle Kamu Hazinesinin talebini reddetmiştir.
C. İhtilaf konusu taşınmazın başvuranlar adına kaydedilmesiyle ilgili dava
14. 17 Ekim 1990 tarihinde başvuranlar, Ünye Asliye Hukuk Mahkemesine başvurarak, ihtilaf konusu taşınmazın (yukarıda 6. paragraf) kendi adlarına tapu siciline tescil edilmesi için Hazineye dava açmışlardır.
Başvuranlar taleplerini desteklemek için söz konusu taşınmazın yaklaşık yetmiş yıldır, -öncelikle dedelerinin daha sonra kendilerinin- mülkiyetinde olduğunu ve kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisaba ilişkin tüm koşulları yerine getirdikleri için mal sahipleri olaraktan aralıksız bir şekilde bu mülkiyeti kullandıklarını iddia etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, bir hata sonucunda söz konusu taşınmazın, 1952 yılında gerçekleştirilen kadastro çalışmalarında kaydedilmediğini belirmekteydiler (yukarıda 7. paragraf).
15.Mahkeme hâkimi 12 Nisan 1991 tarihinde, iki teknik bilirkişi, bir zirai ve bir jeolog (mevcut durumda E.G.) bilirkişilerinden oluşan dört kişilik bir heyetle keşif düzenlemiştir. Teknik bilirkişiler 3 Haziran 1991 tarihinde, bir kısmı 479 numaralı parselin kuzeyinde bulunan 5627,37 m2den ve bir kısmı da 658 numaralı parselin kuzeyinde bulunan 10154,50 m2den oluşan taşınmazın, kroki üzerindeki yeri ve yüzölçümünü belirtikleri raporları sunmuşlardır. Zirai mühendis, 11 Haziran 1991 tarihinde taşınmazın özelliklerini tanımladığı raporunu teslim etmiştir. Jeolog bilirkişi ise, 1 Temmuz 1991, 24 Şubat 1992 ve 1 Ekim 1992 tarihli üç adet rapor hazırlamıştır. Jeolog bilirkişi, kıyı kenar çizgisinin yer aldığı 24 Şubat 1992 tarihli raporunda söz konusu çizginin kuzeyinde bulunan taşınmazın denizin etki sahası içinde kaldığını belirtmiştir. Jeolog bilirkişi, 1 Kasım 1992 tarihli raporunda, ihtilaflı taşınmazın güneyinde 479 ve 658 numaralı parsellerin, doğusunda 659 numaralı parselin, batısında 477 sayılı parselin ve kuzeyinde kumsalın ve daha kuzeyinde ise denizin bulunduğunu belirtmektedir.
16.Ulusal mahkeme, 1 Kasım 1993 tarihli kararla, başvuranları haklı bularak, ihtilaflı taşınmazın tapu siciline başvuranların adına, bilirkişi raporlarında belirtildiği gibi kaydedilmemesine karar vermiştir.
17. Yargıtay, Hazinenin 6 Haziran 1995 tarihinde temyize başvurmasının üzerine söz konusu kararı iptal etmiştir.
Yargıtay dosyada şu eksiklikleri tespit etmiştir: Başvuran Orhun Güven tarafından taşınmazın kanunsuz olarak işgal edildiğine dair 1987/372 sayılı davada (yukarıda 13. paragraf) aynı Jeolog Bilirkişi E.G. tarafından hazırlanan raporda kıyı kenar çizgisinin yeriyle ilgili farklı tespitler bulunduğunu ve bu farklılıkların aydınlatılmadığını; itiraz edilen kararı veren mahkemenin, ihtilaflı taşınmazın yukarıda belirtilen davayla ilgili olup olmadığını araştırmadığını ve başvuran Orhun Güven tarafından, söz konusu dava kapsamında 4 Şubat 1988 tarihinde gerçekleştirilen keşifte, başvuranların bahse konu taşınmazı Hazineye ait olduğu gerekçesiyle kullanmadıklarına dair ifadeleri dikkate almadığını; ihtilaf konusu taşınmazın niteliğine dair zirai bilirkişilerin görüşlerinin alınmadığını; mirasçılar listesinde yer alan bir kişinin davaya katılmadığını; talebin zamanaşımı ile iktisapla ilgili olduğu halde tanıkların dinlenilmediğini tespit etmiştir.
18.Yargıtay, söz konusu eksikliklerin giderilmesi için esas mahkemesinden aşağıdaki adımları takip etmesini istemiştir: Dava konusu taşınmazın başvuran Orhun Güven’in, 1987 tarihli anlaşmazlık kapsamında, taşınmazın Hazineye ait olduğunu beyan ettiği taşınmaz ile aynı olup olmadığını incelenmesini; söz konusu taşınmazın tarıma elverişli olup olmadığını öğrenmek amacıyla taşınmazın niteliğinin belirlenmesine yönelik bir bilirkişi incelemesi yapılmasını; taşınmazın denizin etki sahası içinde kalıp kalmadığını araştırmak için jeoloji raporu hazırlanılmasını; kıyı şeridini gösteren bir harita hazırlanmasını; komşu arazilerin tapu kayıtlarının incelemesini ve keşif yapıldığı sırada tanıkların, taşınmazın yıllardır kimin malikinde olduğu ve kimden kime kaldığıyla ilgili olarak dinlenilmesini talep etmiştir. Yüksek Mahkeme, esas mahkemesinden toplanan tüm deliller ışığında karar vermesini talep etmiştir.
19.Asliye Hukuk Mahkemesi 1 Haziran 1998 tarihinde, kazandırıcı zaman aşımı için eski Medeni Kanunu’nun 639. maddesinin 1. fıkrasında (“EMK”) gerekli kılınan koşuların bir araya geldiğini tespit ederek başvuranın talebini tekrar kabul etmiştir. Öncelikle Asliye Hukuk Mahkemesi, bir taraftan ihtilaflı taşınmazın uzun yıllardır tarımsal amaçla kullanıldığı ve burada ağaçlar ve meyve ağaçları yetiştirildiği, diğer taraftan ise yaklaşık on ila on beş yıldır toprağın ekilmediğine dair 27 Ekim 1997 tarihinde üç kişilik zirai bilirkişiler tarafından düzenlenen rapora atıfta bulunmuştur. Akabinde, Asliye Hukuk Mahkemesi, bilirkişilerin 10 Haziran 1997 tarihli jeoloji raporunda söz konusu taşınmazın, 1987/372 sayılı dava konusu taşınmaz olduğunu ve de kıyı şeridinde yer aldığını tespit ettiklerini gözlemlemiştir. Bununla birlikte mahkeme, 10 Şubat ve 25 Mart 1998 tarihli yeni bilirkişi raporlarının incelemesinden ihtilaf konusu taşınmazın kıyı şeridinde yer almadığını gözlemlemiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi ayrıca, jeolog bilirkişilerin 26 Aralık 1997 tarihli raporda, devletin hüküm ve tasarrufu altındaki kıyı alanları ile ihtilaflı taşınmazın kroki üzerindeki yerini gösterdiklerini gözlemlemiştir. Kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin Yargıtay’ın 28 Kasım 1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanmasıyla ilgili olarak (aşağıda 53. paragraf), Asliye Hukuk Mahkemesi, 1994 yılında idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisinin başvuranların talebi üzerine yapıldığını ve ama başvuranlara bu konuda herhangi bir tebliğ yapılmadığından başvuranlar için söz konusu kenar çizgisine itirazın kabil olmadığını tespit etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi tüm bu unsurlar ışığında, 10 Şubat ve 25 Mart 1998 tarihli yukarıda anılan raporlarda yer alan krokilere atıfta bulunarak taşınmazın başvuranlar adına tapu siciline kaydedilmesine hükmetmiştir.
20.Yargıtay 10 Aralık 1998 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 1 Haziran 1998 tarihinde verilen kararı bozmuştur. Yargıtay, mahkemenin taşınmazın niteliği konusundaki yaptığı araştırmaların ve incelemelerin yeterli olmadığını belirtmiştir. Yargıtay özellikle, 28 Kasım 1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı ile düzenlenen ilkelerin, kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi konusunda dikkate alınması gerektiği kanaatindeydi. Öte yandan, başvuran Orhun Güven’in, ilgililerin taşınmazı Hazineye ait olduğu gerekçesiyle kullanmadığına dair 1987/372 sayılı dava kapsamında verdiği ifade dikkate alındığında Yargıtay, mahkemenin karar vermeden önce söz konusu dava dosyasına bakması gerektiğini hatırlatmıştır. Yargıtay son olarak, dosyaya aktarılan krokilere göre, taşınmazın bir bölümünün kamulaştırmaya ayrıldığını ve bu kısmın başvuranlar adına tapu siciline kaydedilmesinin mümkün olmadığını tespit etmiştir.
21.Dava, Asliye Hukuk Mahkemesi önünde yeniden görüldüğü sırada 26 Nisan 199 tarihinde başvuranlar, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün ihtilaf konusu taşınmazı, 2859 sayılı Tapulama ve Kadastro Paftalarının Yenilenmesi Hakkında Kanun kapsamına aldığı konusunda mahkemeyi bilgilendirmişlerdir (yukarıda 8-10. paragraflar).
22. Asliye Hukuk Mahkemesi yeniden karar vermeden önce diğerlerinin yanı sıra, yeni bir bilirkişi raporu istemiştir. İki jeolog bilirkişi, bilimsel veriler doğrultusunda arazinin niteliğini incelemiş ve 8 Temmuz 1999 tarihli raporlarında, 1994 tarihinde idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisinin, arazinin jeolojik yapısı ve denizin etki sahasına göre açıklanamayacağına kanaat getirmişlerdir. Bilirkişiler, bu bağlamda birbiriyle uyumlu olduğunu düşündükleri 24 Şubat 1992 (yukarıda 15. paragraf) ve 26 Aralık 1997 tarihli (yukarıda 19. paragraf) raporların sonuçlarına dayanarak yeni bir kıyı kenar çizgisinin belirlenmesini önermişlerdir. Öte yandan, bir teknik bilirkişi 20 Temmuz 1999 tarihli raporda, ihtilaflı taşınmazın, 479 ve 658 numaralı parsellerin kuzey sınırları ile eski Terme yolu arasında bulunan iki bölümden oluştuğunu ve 1987/372 sayılı davanın eski Terme yolu ile deniz arasında kalan taşınmazı ilgilendirdiğinden ihtilaflı taşınmazın, söz konusu davadaki taşınmaz olmadığını tespit etmiştir.
23. Yargıtay tarafından 10 Aralık 1998 tarihinde verilen bozma kararına uymayacağını belirten ve yeni toplanan deliller ışığında hareket eden mahkeme, bir taraftan başvuranların, taşınmazın kamulaştırmaya ayrılan kısmıyla ilgili talebini reddetmiş, diğer taraftan ise EMK’nin 639. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ihtilaflı taşınmazın geri kalan kısmının başvuranlar adına tapuya tesciline karar vermiştir.
24.Yargıtay 4 Mayıs 2000 tarihinde bahse konu kararı bozmuştur. Yargıtay, mahkemenin, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı tarafından 18 Ağustos 1994 tarihinde düzenlenen kıyı kenar çizgisini, 8 Temmuz 1999 tarihinde bilirkişi raporunda önerilen kıyı kenar çizgisi ile kıyaslamış (yukarıda 22. paragraf) ve kıyı kenar çizgisi konusunda bu rapordaki tespitleri benimsediğini kaydetmiştir. Ancak Yargıtay, 28 Kasım 1997 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre, kesinleşmiş kıyı kenar çizgisinin bulunması halinde söz konusu kıyı kenar çizgisinin dikkate alınması gerektiğine kanaat getirmiştir. Bununla birlikte Yargıtay, 1987/372 sayılı davada görev alan bilirkişilerden bir tanesinin, bu durumda E.G.nin 24 Şubat 1988 tarihli raporunda bahse konu taşınmazın kıyı kenar şeridi içinde kaldığını tespit ettiğini kaydetmiş ve bu taşınmazın kendi önüne getirilen dava konusu taşınmazla aynı taşınmaz olduğuna kanaat getirmiştir.
25.Dava, Asliye Hukuk Mahkemesine gönderildiğinden, başvuranların talebi üzerine bu mahkeme 11 Aralık 2000 tarihinde, başvuran Okan Güven’in 18 Ağustos 1994 tarihide kıyı kenar çizgisine ilişkin kararın iptal edilmesi amacıyla Ordu İdare Mahkemesi önünde açtığı davanın akıbeti hakkında bilgilendirmek istemiştir (aşağıdaki 35. paragraf).
26.Asliye Hukuk Mahkemesi 30 Mart 2001 tarihinde, yukarıda anılan idari karara ilişkin başvurunun derdest olduğunu ve bu bağlamda başvuranlar tarafından yapılan davanın ertelenmesi talebini reddederek söz konusu davanın sonucunu beklememeye karar vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi sonrasında, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı tarafından 18 Ağustos 1994 tarihinde verilen bir bilgiye göre, ihtilaflı idari kararın söz konusu bakanlıkça onaylandığını kaydetmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi ayrıca, 8 Temmuz 1999 tarihli bilirkişi raporuna göre (yukarıda 22. paragraf) ihtilaflı taşınmazın 1994 tarihinde idare tarafından düzenlenen kesinleşmiş kıyı haritasına göre kıyı şeridinde içerisinde kaldığını saptamıştır. Delilleri tekrar inceleyen ve Yargıtay’ın 28 Kasım 1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı doğrultusunda karar veren mahkeme, kesinleşmiş kıyı kenar çizgisinin olması nedeniyle ihtilaflı taşınmazın kıyı şeridinde kaldığına kanaat getirmiştir. Bu nedenle Asliye Hukuk Mahkemesi söz konusu arazinin EMK’nin 641. maddesi uyarınca zamanaşımı yoluyla iktisap edilemeyeceğine kanaat getirmiştir. Sonuç olarak, mahkeme başvuranların talebini reddetmiştir.
27.Belirtilmeyen bir tarihte başvuranlar temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar temyiz başvurularında, kıyı kenar çizgisine ilişkin 18 Ağustos 1994 tarihli idari kararın zaman içerisinde, 17 Haziran 2003 tarihinde Danıştay tarafından onaylanan 12 Mart 2002 tarihli idare mahkemesi kararı ile iptal edildiğini belirtmişlerdir (yukarıda 36-37. paragraflar). Başvuranlar bu bağlamda, Asliye Hukuk Mahkemesinin, idare mahkemesi önündeki dava sonuçlanıncaya kadar davayı ertelememesinden şikâyetçi olmuşlardır.
Başvuranlar, mahkemenin de dikkate almış olduğu idare tarafından düzenlenen kıyı kenar çizgisinden tebliğ yoluyla haberdar edilmedikleri ve bu kenar çizgisinin yargısal denetiminin yapılmadığı gerekçesiyle Asliye Hukuk Mahkemesi kararının, Yargıtay’ın 28 Kasım 1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararına uygun olmadığını iddia etmişlerdir. Başvuranlar son olarak, eski kadastro paftalarının (1952 tarihli) hatalı olduğunu ve gerçek duruma uygun olmadığını belirtmişlerdir. Başvuranlar bu sebepten ötürü, talepte bulundukları ihtilaflı taşınmazın eski krokilerde görülmediğini ve 1987/372 sayılı dava kapsamında düzenlenen krokiye göre üzerinde kum birikintisi olan söz konusu davadaki taşınmaz ile ihtilaflı taşınmaz arasında bir karışıklık olduğu kanaatindeydiler. Başvuranlar 20 Temmuz 1999 tarihli bilirkişi raporuna dayanarak yukarıda bahsedilen davadaki taşınmaz ile ihtilaf konusu taşınmazın farklı araziler olduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar bu bağlamda, ihtilaflı taşınmaza ilişkin kadastro kayıtlarının Devlet Bakanlığının 26 Ağustos 1993 tarihli kararı ile yenilendiğini belirtmişler ve bu yenileme sonrasında çizilen yeni krokiler ve eski krokilerdeki hataların düzeltildiğini ve ihtilaflı taşınmazın varlığını açıkça ortaya koyabildiklerini iddia etmişlerdir.
28.Yargıtay 30 Mart 2004 tarihinde, başvuranların temyiz başvurusunu reddetmiştir. Yargıtay aşağıdaki değerlendirmeyi yapmıştır:
“Başvuranların avukatı, açılan davada yeri ve sınırlarının belirtildiği tapusuz taşınmazın davacılara miras bırakanlarından kaldığını belirtmiş ve söz konusu taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı uyarınca davacılar adına tapuya tescil edilmesini talep etmiştir.
Hazine temsilcisi söz konusu taşınmazın Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan kumluk olduğunu ve 1987/372 sayılı davada verilen kararın mevcut uyuşmazlık için kesin karar niteliğinde olduğunu ileri sürmüştür. Avukat sonuç olarak davanın reddedilmesini talep etmiştir. Karayolları Genel Müdürlüğü temsilcisi [ilgili taşınmazın] kamulaştırılan kısımlarıyla ilgili talebin reddedilmesini talep etmiştir.
Davacıların açtığı davanın reddedilmesinin ardından, davacıların avukatı bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
İhtilaflı taşınmaz, yörede 1952 yılında gerçekleştirilen kadastro çalışmalarında “Karadeniz kumluğu” olarak tespit dışı olarak kalmıştır. Dairemizin önceki bozma kararına uyan ve incelemeler gerçekleştiren ilk derece mahkemesi tarafından 20 Aralık 1999 tarihinde verilen karar, 4 Mayıs 2000 tarihli karar ile Dairemiz tarafından tekrar bozulmuştur. Bu son kararda şunların altı çizilmiştir: Yargıtay’ın incelemesinin ardından kesin karara bağlanan 1987/372 sayılı dava dosyasında Hazine tarafından taşınmazın yasadışı işgali nedeniyle mevcut davadaki davacılardan Orhun Güven’e karşı dava açıldığı; Orhun Güven tarafından yasadışı olarak işgal edildiğinin kanıtlanamadığı gerekçesiyle bu davanın reddedildiği; fakat Jeolog Bilirkişi E.G. tarafından 24 Şubat 1988 tarihinde düzenlenen raporda, taşınmazın kumluk olduğu, Karadeniz’in etki sahası içinde kaldığı; Orhun Güven tarafından 4 Şubat 1988 tarihinde gerçekleştirilen keşifte davalı sıfatı ile verdiği ifadelere göre [davacıların taşınmazının] eski Terme yoluna kadar uzandığı ve bu yoldan sonraki taşınmazın Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu; Aynı keşif sonunda Teknik Bilirkişisi S.Y. tarafından düzenlenen 9 Şubat 1988 tarihli krokiye göre, adı geçen eski Terme yolunun yeşil şerit ile gösterildiği ve ihtilaf konusu taşınmazın bu yola göre deniz tarafında kaldığı; bunun dışında, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 28 Kasım 1997 tarihli (...) kararına göre, idare mahkemeleri tarafından verilen kararla kıyı kenar çizgisinin onanarak kesinleşmiş olması halinde dava konusu taşınmazın kıyı şeridinde kalıp kalmadığının buna göre belirlenmesinin gerektiği; mevcut dosya kapsamında yapılan keşfe göre, dava konusu taşınmaz kıyı kenar çizgisine göre deniz tarafında kalan kumluk niteliğinde olduğu, sonuç olarak davacıların davasının reddedilmesi gerektiği belirtilmektedir.
İlk derece mahkemesi 30 Mart 2001 tarihli (...) kararında Dairemizin kesin bozma kararına uyarak [davacıların açtığı] davayı reddetmiştir. Davacılar, Orhun Güven ve diğerleri bu hükme karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
Her ne kadar yukarıda açıklanan kesin bozma kararından sonra, davacılar tarafından, Ordu İdare Mahkemesinin onanmış kıyı kenar çizgisinin iptaline ilişkin 12 Mart 2002 tarihli (...) karar, dosyaya konulmuş ise de yukarıda açıklanan Ünye Asliye Hukuk Mahkemesinin E. 1987/312, K. 1988/137 kesinleşmiş hükmü [bu ihtilaf] içerisindeki tespitler ile davacı Orhun Güven’in ifadelerine, Asliye Hukuk Mahkemesinin uyduğu bir önceki kesin bozma kararının usulü kazanılmış hak oluşturması, taşınmazın kadastro paftasında Karadeniz kumluğu olarak gösterilmesi, 24 Ekim 1997 tarihinde dosya içinde yapılan keşif sonunda üç kişilik ziraat bilirkişilerinden oluşan kurulun düzenlediği 27 Ekim 1997 tarihli rapora göre taşınmaz üzerinde 10–15 yıldır toprak işlemesinin yapılmadığı ve tarımsal faaliyette bulunulmadığının açıklanması karşısında değer verilmemiştir.
Yukarıda açıklanan gerekçeler ışığında, ilk derece mahkemesinin kararı reddetmesinde herhangi bir yersizlik bulunmamaktadır. Nitekim 30 Mart 2004 tarihinde oybirliğiyle, başvuranların avukatının temyiz başvurusunun reddedilmesine ve yasaya ve usule uygun olarak değerlendirilen kararın onanmasına karar verilmiştir (...).”
29.Yargıtay 4 Ekim 2004 tarihli kararı ile başvuranların yaptığı karar düzeltme talebini reddetmiştir.
D. Yargılamanın yenilenmesine ilişkin talep
30.Başvuranlar 28 Ocak 2005 tarihinde, ihtilaflı taşınmazın kendi adlarına tapu siciline kaydedilmesi amacıyla Ünye Asliye Hukuk Mahkemesine yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuşlardır. Başvuranlar, taleplerini desteklemek için özelikle idare mahkemeleri tarafından iptal edilen kıyı kenar çizgisine ilişkin 18 Ağustos 1994 tarihli Bayındırlık ve İskân Bakanlığının kararını ileri sürmüşlerdir. Bu durum başvuranların mülkiyet haklarıyla ilgili iki çelişkili mahkeme kararının var olmasına neden olmuştur. Başvuranlar kadastro kayıtlarının, idare mahkemelerin kararı dikkate alınarak, 30 Haziran 2003 tarihinde kesin olarak değiştirildiğini de eklemişlerdir. Başvuranlar 48 numaralı planın kaldırıldığını ve yerini 20 J-1 ve 20 J-2 numaralı planların aldığını belirtmişlerdir.
31.Asliye Hukuk Mahkemesi 3 Mayıs 2005 tarihinde, Yargıtay kararının 4 Ekim 2004 tarihinde kesinleştiği ve yargılamanın yenilenmesi talebinin Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 447. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen üç aylık sürenin dolduktan sonra yapıldığı gerekçesiyle başvuranların talebini reddetmiştir.
32.Başvuranlar 3 Haziran 2005 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar, talepleri için uygulanması gereken sürenin Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 445. maddesinin 10. bendinde öngörülen on yıllık süre olduğunu iddia etmişlerdir.
33. Yargıtay gerekçelendirilmeyen bir kararla 15 Kasım 2005 tarihinde, itiraz edilen kararın kanuna uygun olduğunu belirterek başvuranların temyiz başvurusunu reddetmiştir.
34.Yargıtay 13 Mart 2006 tarihinde, başvuranların karar düzeltme talebini reddetmiştir.
E. Kıyı kenar çizgisiyle ilgili idari kararın iptali davası
35.Başvuran Okan Güven 12 Mart 2002 tarihinde, Ordu İdare Mahkemesine, kıyı kenar çizgisine ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanlığının 18 Ağustos 1994 tarihli kararının iptal edilmesine yönelik bir talepte bulunmuştur.
36.İdare mahkemesi 12 Mart 2002 tarihinde, bilirkişi heyeti tarafından (jeolog, topograf ve ziraatçı) 2 Ocak 2002 tarihinde düzenlenen bir rapora göre kıyı şeridinin bilimsel verilere ve Kıyı Kanunu’na ilişkin hükümlere uygun olarak çizilmediği gerekçesiyle ihtilaflı idari kararı iptal etmiştir.
37.Danıştay 17 Haziran 2003 tarihinde, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı tarafından yapılan itirazı reddetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
A. Gayrimenkul mülkiyetin iktisabı
38. 1 Ocak 2002 tarihine kadar yürürlükte olan Eski Medeni Kanun’un (“EMK” / Türk Kanunu Medenisi) (17 Şubat 1926 tarih ve 743 sayılı Kanun) 633. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Gayrimenkul mülkiyetini iktisap için tapu siciline kayıt, şarttır.
Bununla beraber işgal, miras, istimlâk, cebri icra tarikleriyle veya mahkeme ilamı ile bir gayrimenkulü iktisap eden kimse tescilden evvel dahi ona malik olur. Fakat tescil merasimi ikmal edilmedikçe temliki tasarrufta bulunamaz.”
39. Bu hükmün içeriği Yeni Medeni Kanunu’nun (“YMK”) (22 Kasım 2001 tarih ve 4721 sayılı Kanun) 705. maddesinde tekrar düzenlenmiştir.
B. Olağanüstü kazandırıcı zamanaşımının genel şartları
40. EMK’nin 639. maddesinin 1. bendi şu şekildedir:
“Tapu sicilinde mukayyet olmayan bir gayrimenkulü nizasız ve fasılasız 20 sene müddetle ve malik sıfatıyla yedinde bulundurmuş olan kimse o gayrimenkulün kendi mülkü olmak üzere tescili talebinde bulunabilir.”
41. YMK’nin 713. maddesinin 1 ve 5. bentleri aşağıdaki gibidir:
“Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.
(...)
Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.”
42. YMK’nin 713. maddesinin son fıkrasında, belirtilen işleyiş şeklinin özel kanun hükümleri saklı tutulmak kaydıyla uygulandığı belirtilmektedir.
43.21 Haziran 1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi, “Tapuda kayıtlı olmayan bir taşınmaz mal (...) çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilmesini” öngörmektedir.
C. Kıyı şeridinde bulunan taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisap edilemediği durumlar
44.Anayasa’nın 43. maddesinde kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu ve de deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetildiği öngörülmektedir. 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 5. maddesinde de kıyıların, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetileceği belirtilmektedir. Dolayısıyla kıyı şeridinde bulunan araziler özel mülkiyete konu olamaz ve böylelikle kazandırıcı zamanaşımı kapsamına girmemektedir.
D. Zamanaşımı yolu ile taşınmaz mülkiyetinin kazanılacağı zaman
45. EMK yürürlükte olduğu dönemde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 16 Aralık 1964 tarihli kararla, kazandırıcı zamanaşımına ilişkin kuralların işlemesi ile mülkiyetin kazanılma zamanının, koşulların tamamının gerçekleştiği tarih olmadığını, bütün koşullara uyulduğu sonucuna varılan mahkeme kararının kesinleştiği tarih olduğunu belirtmiştir. Nitekim Yargıtay’a göre, adli karar yalnızca izhari (açıklayıcı) değil, inşai (kurucu) nitelik taşımaktaydı.
46.Bu ilke kararına rağmen, bazı daireler aksi yönde karar vermiştir. Bu kararlara göre, kazandırıcı zamanaşımına ilişkin dava, yalnızca izhari nitelik taşımakta ve taşınmaz mülkiyeti, zamanaşımı koşullarının oluştuğu andan itibaren kazanılmaktadır.
47.22 Mayıs 1996 tarihli kararla, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 1964 tarihli içtihadını onaylamıştır.
48.Son olarak, Yargıtay Büyük Genel Kurulu, 4 Aralık 1998 tarihinde, Hukuk Genel Kurulu tarafından benimsenen yaklaşımı onaylamıştır. Genel Kurul kararının somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Mülkiyet hakkı, tapu siciline kaydedilmesi gereken ayni bir haktır. Taşınmazlar konusunda, bu hak, ilke olarak, söz konusu kaydın yapılmasıyla birlikte doğmaktadır (Medeni Kanun’un (...) 633. maddesinin 1. fıkrası).
Bu kurala istisna olarak, 633. maddenin 2. fıkrası, mülkiyet hakkının tescilden önce kazanılabileceği durumları öngörmektedir. Bu durumlardan biri, bir yargı kararının bulunmasıdır. Böylelikle, mülkiyet hakkının yargı kararı nedeniyle tescilden önce kazanılabileceği öngörülmüştür.
(...)
Kazandırıcı zamanaşımı koşullarının tümünün bir araya gelmesi, zilyetlik yoluyla taşınmaz mülkiyetinin kazanılması için tek başına yeterli değildir. Bu koşullar oluştuğu takdirde, zilyet, “[hâkim huzurunda] tescil talebinde bulunma hakkı” elde etmektedir. Bu bağlamda, Medeni Kanun’un 639. maddesinin 1. fıkrasında, zilyedin [hâkimden] tescil talep “edebileceğini” belirtmektedir.
(...)
Yeni açıklanan gerekçelerle, yeni hukuki durum, tescile hükmeden karar ile doğmaktadır; hâkimin kararı, dolayısıyla, inşai nitelik taşımaktadır ve kesinleştiği tarihten itibaren ve gelecek için bazı sonuçlar doğurmaktadır. (...)
Sonuç: 4 Aralık 1998 tarihli birinci oturum sırasında, üçte ikiyi aşan bir çoğunluk ile tapu siciline kaydedilmeyen taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kazanılmasına ilişkin, Medeni Kanun’un 639. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak verilen kararların inşai mahiyette olduğuna karar verilmiştir (yapıcı – kurucu – (...)).”
49.Yukarıda belirtildiği gibi (41. paragraf), YMK’nin 713. maddesinin 5. fıkrasında bundan böyle, mülkiyetin, zilyetlik koşullarının gerçekleştiği anda zamanaşımı yoluyla kazanılacağı yer almaktadır.
E. Kadastro çalışmalarının sonuçlarına karşı itiraz süreleri
50.21 Haziran 1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nda, kadastro tutanağı düzenlendikten sonra kadastro ekibi çalışma alanında işlerini bitirinceye kadar tespitlere, idare nezdinde itiraz edilebileceği öngörülmektedir (9. madde).
51.Aynı kanunun 11. maddesinde, kadastro çalışmalarının sonuçlarının otuz gün süreyle kamuya ilan edilmesi gerektiği ifade edilmektedir. İlanda, itirazda bulunulabileceğinin belirtilmesi gereklidir.
52.Aynı kanunun 12. maddesinde, otuz günlük süre içinde itiraz edilmeyen kadastro tutanaklarının kesinleşeceği ve tapu kütüklerine kaydedileceği belirtilmektedir. Bununla birlikte, “kadastro çalışmalarından önceki hukuki sebeplere” dayanarak, tutanağın kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl içinde itirazda bulunulabilmektedir.
53.Aynı kanunun 41. maddesine göre, kadastro planları kesinleşmiş olan taşınmazlarda ölçü, tersimat veya hesaplamalardan doğan teknik hatalar ilgilinin müracaatı veya kadastro müdürlüğünce resen düzeltilir. Düzeltme, taşınmaz malikleri ile diğer hak sahiplerine tebliğ olunur. Tebliğ tarihinden başlayan otuz gün içinde düzeltmenin kaldırılması yolunda sulh hukuk mahkemesinde dava açılmadığı takdirde, yapılan düzeltme kesinleşir. Kanunun 12. maddesinde öngörülen on yıllık süre, bu düzeltmeye uygulanamaz.
F. Kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin Yargıtay’ın İçtihadı Birleştirme Kararı
54. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 28 Kasım 1997 tarihinde kabul ettiği İçtihadı Birleştirme Kararında (E. 1996/5, K. 1997/3) aşağıdaki değerlendirmeyi yapmıştır:
“Kural olarak mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi görevi adli yargıya aittir. Ancak, idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idari yargı tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin saptanması gerekir.”
G. Hukuk davalarında usule ilişkin kazanılmış hak
55. Usuli kazanılmış hak, Yargıtay İçtihadında kabul görmüş ve geliştirilmiş bir ilkedir. Bu ilke Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 9 Mayıs 1960 tarihli ((E. 1960/21, K. 1960/09) kararında aşağıdaki gibi açıklanmıştır:
“Bir mahkemenin Temyiz Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince karar verme mükellefiyeti meydana gelir. Bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, bu aykırılığın sadece bozma kararında gösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunmadıkça ve son kararı (...) değiştirecek bir mahiyet arz etmedikçe usule uygun sayılamaz ve bozma sebebidir. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen bozma gereğince muamele yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usuli müktesep hak (...) denilmektedir. Usul Kanunumuzda bu şekildeki usule ait müktesep hakka ilişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de (...) hukuki alanda istikrar gayesine dahi ermek üzere kabul edilmiş bulunması bakımından usule ait müktesep hak müessesesi; usul kanununun dayandığı ana esaslardandır ve amme intizamıyla da ilgilidir.”
(...) Bundan başka, mahkemenin bozma kararına uygun karar vermesine rağmen Temyiz Dairesinin ilk bozmasıyla benimsenmiş olan kanuna veya usule ait hükümlere aykırı şekilde ikinci bir bozma kararı vermesi, usul hükümleriyle hedef tutulan istikrarı zedeler ve hatta kararlara karşı umumi güveni dahi sarsar.
H. Yargılamanın yenilenmesi talebi
56. 12 Ocak 2011 tarihli yeni Hukuk Muhakemeleri Kanunun 1 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girerek yerini aldığı 18 Haziran 1927 tarihli eski Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 445. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Katiyen verilen veya katiyet iktisap etmiş olan kararlar hakkında aşağıdaki sebeplere binaen iadei muhakeme talep olunabilir:
(...)
10. Tarafların ve ihtilaf konusunun aynı olduğu davalarda aynı mahkeme veya diğer bir mahkeme tarafından iki çelişkili karar verilmişse.
(...)”
57. Eski Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 447. maddesi şu şekildedir:
“(...)
Dört yüz kırk beşinci maddenin 10 uncu numarasında yazılan sebepten dolayı iadei muhakeme talebi müruruzaman haddine baliği müddet geçinceye kadar muteberdir. (9 Haziran 1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 39. maddesine göre on yıl)
(...)”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. HÜKÜMETİN İLK İTİRAZLARI HAKKINDA
A. Altı aylık süreye riayet edilmemesine ilişkin itiraz hakkında
1. Hükümet, altı aylık süre kuralına riayet edilmediğine dair kabul edilemezlik itirazında bulunmuştur. Hükümet, başvuranların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, iç hukuktaki kesin karar olan Yargıtay’ın 30 Mart 2004 tarihli kararının üzerinden altı ay geçtikten sonra başvurdukları gerekçesiyle başvurunun süresinde yapılmaması nedeniyle reddedilmesi gerektiğini öne sürmektedir.
59.Başvuranlar, hükümetin bu iddiasına karşılık olarak, Mahkeme içtihatlarına göre karar düzeltme başvurusunun hukuk davalarında kullanılan bir başvuru yolu olduğunu ileri sürmektedirler. Başvuranlar ayrıca, 14 Mart 2005 tarihinde sundukları başvuruyu, karar düzeltme başvurularının reddedilmesine ilişkin 4 Ekim 2004 tarihinde açıklanan Yargıtay kararının üzerinden altı ay geçtikten sonra yapmadıklarını da belirtmektedirler.
60. Mahkeme somut olayda, iç hukuktaki nihai kararın, başvuranlar tarafından yapılan karar düzeltme başvurusunun reddedilmesine ilişkin 4 Ekim 2004 tarihli Yargıtay kararının olduğunu kaydetmektedir (bk, mutatis mutandis, Gök ve diğerleri/Türkiye, No. 71867/01 ve diğer 3 başvuru, § 47, 27 Temmuz 2006, Nacaryan ve Deryan/Türkiye, No.19558/02, § 30, 8 Ocak 2008, Kayacı ve diğerleri/Türkiye, No. 4185/05, § 16, 4 Ekim 2011 ve Sabri Güneş/Türkiye [BD], No. 27396/06, § 60, 29 Haziran 2012). Başvuranlar, Mahkeme’ye başvurularını 14 Mart 2005 tarihinde, yani 4 Ekim 2004 tarihli karara müteakip altı ay içinde yaptıkları için Hükümetin itirazı reddedilmelidir.
B. Zaman bakımından (ratione temporis) yetkisizliğe ilişkin itiraz hakkında
61. Hükümet, Mahkeme’nin, Türkiye tarafından 28 Ocak 1987 tarihinde bireysel başvuru hakkı tanınmadan önce gerçekleşen olaylara ilişkin başvuruları inceleme yetkisinin olmadığını belirtmektedir. Hükümet somut olayda, başvuru konusunun 1950 yılında gerçekleşen kadastro çalışmaları sonucunda kayıtlı olmayan bir taşınmazla ilgili olması nedeniyle Mahkeme’nin zaman bakımından (ratione temporis) yetkisizlik nedeniyle başvuruyu reddetmesi gerektiği kanaatindedir.
62.Başvuranlar olayın, AİHM’in yargı yetkisinin tanınmasından önce gerçekleşmiş olmasına rağmen etkilerinin, bu tanımanın da ardından geçerli olmaya devam ettiği için Mahkeme’nin ihlal iddialarını incelemekle yetkili olduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar, ihtilaflı taşınmazın kendi adalarına kaydedilmesi için ulusal mahkemeler önünde yaptıkları başvuruyu, Türkiye’nin bireysel başvuru hakkını tanıdıktan sonra yaptıklarını eklemektedirler. Başvuranlar son olarak, davalarının kadastro hatasıyla ilgili olduğunu ve ulusal mahkemelere, bu hatadan haberdar olmalarının ardından iç hukuka uygun bir şekilde başvurduklarını iddia etmektedirler.
63.Mahkeme, başvurunun, ihtilaflı taşınmazın 1950 yıllarında yapılan kadastro çalışmalarında başvuranların adına kaydedilmemesinden kaynaklanan bir mülkiyetten yoksun kalma iddiasıyla ilgili değil, söz konusu taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı uyarınca ilgililer adına tapu siciline kaydedilmesi talebinin ulusal mahkemeler tarafından reddedilmesiyle ilgili olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, başvuranların 17 Ekim 1990 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesi önünde yaptığı başvurunun (yukarıda 14. paragraf), Türkiye’nin bireysel başvuru hakkını tanıdıktan sonra yapıldığını tespit etmektedir. Dolayısıyla bu itirazın da reddedilmesi gerekmektedir.
C. İç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itiraz hakkında
64.Hükümet, başvuranların iç hukukta öngörülen tazminat davası açma imkânını kullanmadıklarını ileri sürmektedir. Hükümet bu bağlamda, ilgililerin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesine dayalı olarak idari işlemlerden doğan zararlarının giderilmesine yönelik bir dava açabileceklerini iddia etmektedir. Hükümet ayrıca, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan EMK’nin 917. maddesine dayalı olarak başvuranların, tapu kaydındaki hatalardan dolayı maruz kalının zararlar nedeniyle de tazminat davası açabileceklerini belirtmiştir. Buna ek olarak Yargıtay içtihadına atıfta bulunan Hükümet, söz konusu içtihada göre, taşınmazları kıyı kenar çizgisi içerisinde kalması nedeniyle tapu senetleri idarelerce iptal edilmiş kişilere, tazminat verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
65.Başvuranlar, Hükümetin belirttiği başvuru yollarının, kendi durumları bakımından makul bir başarı şansı sunmadığını ileri sürmektedirler. Bu bağlamda başvuranlar, mülkiyet haklarının iç hukukta tanınmadığı ve ulusal mahkemelerin ihtilaflı taşınmazın kendi adlarına kaydedilmesine yönelik taleplerini reddettikleri gerekçesiyle söz konusu haklarının ihlal edilmesinden dolayı idareye karşı tazminat talebinde bulunamadıklarını iddia etmektedirler.
66.Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasından doğan yükümlülüğün, başvuranlara iddia etikleri ihlallerin giderilmesi sağlamaları amacıyla mevcut ve yeterli hukuk yollarını normal bir şekilde kullanmalarını gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Vučković ve diğerleri/Sırbistan (ilk itiraz) [BD], No. 17153/11 ve diğer 29 başvuru, § 71, 25 Mart 2014, Mocanu ve diğerleri/Romanya [BD], No. 10865/09 ve diğer 2 başvuru, § 222, AİHM 2014 (özetler), Gherghina/Romanya [BD] (kabul edilemezlik hakkında karar), No. 42219/07, § 85, 9 Temmuz 2015 ve Mozer/Moldova Cumhuriyeti ve Rusya [BD], No. 11138/10, § 116, AİHM 2016). Bir başvuru yolunun, etkili olarak kabul edilmesi için şikâyet edilen duruma doğrudan çözüm üretmesi ve makul başarı imkânı sunabilmesi gerekir (Vučković ve diğerleri, yukarıda anılan, § 74, Mocanu ve diğerleri, yukarıda anılan, § 222, Gherghina, yukarıda anılan karar, § 85 ve Mozer, yukarıda anılan, § 116).
67.Mahkeme somut olayda, başvuranların bilhassa, söz konusu taşınmazı idarenin hatası nedeniyle kullanamadıkları için değil ulusal mahkemelerin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla taşınmazı kendi adlarına kaydetmeyi reddetmesinden şikâyet etmektedirler. Dolayısıyla Mahkeme bu durumda, Hükümetin önerdiği tazmin yollarının, başvuranlar tarafından sunulan şikâyetlerin çözüme kavuşturulması için uygun olmadığına kanaat getirmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Adil yargılanma hakkı
68. Başvuranlar Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokolün 1. maddesini ileri sürerek kadastro hatası nedeniyle mülkiyetlerinden, herhangi bir tazminat ödenmeksizin yoksun kaldıklarını iddia etmektedirler.
Başvuranlar bu bağlamda, Ünye Gölevi köyündeki, 479 ve 658 parseller üzerinde bulunan taşınmazlarının bir kısmının 1952 yılında gerçekleştirilen kadastro çalışmalarda yanlışlıkla kaydedilmediğini ve dolayısıyla bu çalışmalar sonucunda hazırlanan krokilerin gerçekleri yansıtmadığını iddia etmektedirler. Nitekim başvuranlar, 2003 yılında yenilenen kadastro kayıtlarında, ihtilaflı taşınmazın harita üzerinde tanımlanmış olmasına rağmen kendi adlarına kaydedilmemesinden şikâyet etmektedirler.
69.Başvuranlar öte yandan, mülkiyet haklarına yönelik iddia edilen bu ihlalin düzeltilmesi amacıyla açtıkları davanın adil olmadığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar bu konuda, Yargıtay’ın, sonuçlarının lehlerine olduğunu, Asliye Hukuk Mahkemesinden birçok inceleme yapmasını istediğini ancak Yüksek Mahkemenin 30 Mart 2004 tarihli kararında, söz konusu incelemelerin hiçbirisini dikkate almadığını belirtmektedirler. Başvuranlar ayrıca, kendi aralarından birisinin idare mahkemesi önünde 1994 tarihli kıyı kenar çizgisine ilişkin idari kararın iptal edilmesi için yaptığı itirazın sonucunu beklemeden, Asliye Hukuk Mahkemesinin söz konusu idari karara dayanarak, 30 Mart 2001 tarihli kararı ile davalarını reddetmesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, idare mahkemesi tarafından bu süre zarfında verilen yukarıda anılan idari kararın iptal edilmesine yönelik hükmün Danıştay tarafından onanmasına rağmen Yargıtay’ın, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını benimsemesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar son olarak, 26 Nisan 1999 tarihinden itibaren ulusal mahkemelere birçok kez yenilenen kadastro kayıtlarını sunsalar da, söz konusu mahkemelerin bunları dikkate almamasını eleştirmektedirler.
70.Mahkeme, başvuranların bilhassa, idare tarafından kadastro krokisinde yapılan teknik hata nedeniyle yoksun kaldıklarını iddia ettikleri taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı uyarınca tapu siciline kendi adlarına kaydedilmesini sağlamak amacıyla açtıkları davanın adil olmadığından şikâyet ettiklerini kaydetmektedir. Mahkeme bu bağlamda, başvuranların Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca mal ve mülk kavramıyla ilgili “meşru bir beklenti” içinde olup olmadıkları ve söz konusu taşınmazdan bu hüküm uyarınca yoksun kalıp kalmadıkları konusunun, ilgililerin adil olmadığından şikâyet ettikleri söz konusu davanın sonucuyla yakından ilişkili olduğuna kanaat getirmektedir.
71.Davayla ilgili olayların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, tarafların bunlara atfettiklerine bağlı değildir (Bouyid/Belçika [BD], No. 23380/09, § 55, AİHM 2015). Somut olayda yapılan şikâyetler ve başvuranların sonucuna itiraz ettikleri hukuk davasının niteliği dikkate alındığında Mahkeme, şikâyet edilen olayların sadece Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Bu maddenin somut olayla ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından, (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...)."
1. Kabul edilebilirlik hakkında
72. Hükümet, başvuranların ihtilaflı taşınmazı hiçbir zaman elde etmediklerini ve yetkili ulusal makamlar tarafından yorumlanan ve uygulanan iç hukuka göre söz konusu taşınmazın maliki olma meşru beklentilerinin olmadığını belirtmektedir. Nitekim Hükümet, başvuranların Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca bir mülke sahip olmadıklarını ve bu nedenle Sözleşme hükümleri ile konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığı gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini düşünmektedir.
73.Mahkeme, Hükümetin itirazının Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulanması koşullarıyla ilgili olduğunu kaydederek, bahse konu Protokol maddesi kapsamında hükümetin itirazının asılsız olduğuna karar verilmesi gerektiği kanaatindedir (yukarıda 71. paragraf).
74.Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına dayalı şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka hiçbir kabul edilemezlik gerekçesiyle ters düşmediğini tespit ederek şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
2. Esas hakkında
a) Tarafların iddiaları
i. Başvuranlar
75. Başvuranlar öncelikle, Gölevi köyünde bulunan bazı parsellerin tapularına sahip olduklarını belirtmektedirler. Tapu senetlerine ve bu tapu senetlerine ekli krokilere göre başvuranlar, mülklerinin kuzeyde Karadeniz kumsalına kadar uzandığını iddia etmektedirler. Başvuranlar 1950 yıllarında gerçekleştirilen kadastro çalışmalarının ardından düzenlenen krokilerde hatalı grafik yöntemi kullanılması sonucunda ihtilaflı taşınmazın bir kısmını kaybettiklerini zira bu krokilerde kuzey sınırının Karadeniz kumsalına kadar uzanmadığını iddia etmektedirler.
76. Başvuranlar, Karadeniz kumsalının yani kıyı kenar çizgisinin taşınmazın kuzey sınırını oluşturduğunu kabul etmektedirler. Başvuranlar, anlaşmazlığın kaynağının Yargıtay’ın iç hukuku yanlış uygulanmasının özellikle de kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin Yargıtay’ın 28 Kasım 1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararının olduğunu iddia etmektedirler: Başvuranlara göre, Yüksek Mahkeme kendi içtihadı birleştirme kararında öngörülen koşullara uymayarak, kıyı kenar çizgisiyle ilgili idari makamların kararının dikkate alınmasını onaylamıştır.
77.Bu noktada başvuranlar, içtihadı birleştirme kararında, kıyı kenar çizgisine dair idari kararın ilgili kişilere tebliğ edilmediği ve kesinleşmediği hallerde, kıyı kenar çizgisini belirleme yetkisi ve görevinin asliye hukuk mahkemelerine verildiğini belirtmektedirler. Bu bağlamda, başvuranlar somut olayda, Asliye Hukuk Mahkemesinin kıyı kenar çizgisini, bahse konu içtihadı birleştirme kararı uyarınca kendi inisiyatifiyle belirlediğini ve de kendi lehleri doğrultusunda karar verdiğini, ancak Yargıtay’ın söz konusu mahkemenin kararını bozarak taşınmaz üzerindeki mülkiyet haklarını reddettiğini eklemektedirler.
78. Başvuranlar, Yargıtay tarafından 1987/372 sayılı davada kabul edilenin aksine, teknik bilirkişinin raporunun kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine yönelik olmadığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Yargıtay’ın, başvuran Orhun Güven’in 1987’deki davada Hazineye ait olduğunu beyan ettiği taşınmazın ihtilaflı taşınmaz olup olmadığını araştırmamasından ve de iki taşınmazın aynı olmadığı ile sonuçlanan 20 Temmuz 1999 tarihli bilirkişi raporunu göz ardı etmesinden yakınmaktadırlar. Başvuranlar, Yüksek Mahkeme tarafından bozulan, Asliye Hukuk Mahkemesinin kıyı kenar çizgisiyle ilgili 18 Ağustos 1994 tarihli idari kararın tebliğ edilmediğini tespit ettikten sonra kıyı şeridini belirlediği 1 Haziran 1998 tarihli kararın içtihadı birleştirme kararına uygun olduğu görüşündedir. Başvuranlar ayrıca, yukarıda sözü edilen idari kararın içtihadı birleştirme kararı uyarınca yargı denetime tabi tutulması gerektiği halde bunun yapılmadığını belirtmektedir.
79.Bununla birlikte başvuranlar, Asliye Hukuk Mahkemesinin 21 Haziran 1999 tarihinde gerçekleştirdiği keşfe, jeolog bilirkişilerin 8 Temmuz 1999 tarihli raporuna ve 20 Aralık 1999 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesinin kararının dayanağını oluşturan 20 Temmuz 1999 tarihli teknik bilirkişi raporuna ve de idare mahkemelerin kararlarına gerekçe oluşturan yukarıda anılan 18 Ağustos 1994 tarihli idari kararın iptal edilmesine ilişkin 2 Ocak 2002 tarihli bilirkişi raporuna dayanarak, ihtilaflı taşınmazın kıyı şeridinde yer almadığını iddia etmektedirler.
80.Öte yandan başvuranlar, kendi parsellerini de kapsayan taşınmaz üzerinde idare tarafından gerçekleştirilen yeni kadastro çalışmalarına ilişkin iddialarını ulusal mahkemelerin dikkate almadığını iddia etmektedirler. Başvuranlara göre, Asliye Hukuk Mahkemesi, ilgili mevzuat uyarınca kadastro mahkemeleri lehine yetkisizlik kararı vermesi gerekirdi.
81. Başvuranlar sonuç olarak, Yargıtay tarafından davalarında uygulanan iç hukuk ve hukuk uygulamalarının, yorum ve uygulamasının keyfi ve öngörülemez olduğunu belirtmektedirler.
ii. Hükümet
82. Hükümet öncelikle, başvuranlar tarafından açılan davanın, başvuranların ailesinin yaklaşık yetmiş yıldır -öncelikle dedelerinin sonrasında ise kendilerinin- elinde bulundurduğu taşınmazın kendi adlarına tapuya kaydedilmesiyle ilgili olduğunu belirtmektedir. Hükümet kazandırıcı zamanaşımı koşullarının somut olayda oluşmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, bu bağlamda ihtilaflı taşınmazın devletin egemenliği altında olduğunu belirterek taşınmazın kıyı şeridinde bulunduğunu ve özel mülkiyete konu olmayacağını iddia etmektedir. Hükümet 27 Ekim 1997 tarihli bilirkişi raporuna göre taşınmazın on ila on beş yıldır tarımsal faaliyetlerde kullanılmadığını da belirtmektedir. Hükümet ayrıca, başvuran Orhun Güven’in 1987/372 sayılı davada, söz konusu taşınmazın Hazineye ait olduğuna ve başvuranlar tarafından kullanılmadığına dair ifadeleri dayanak olarak göstermektedir. Hükümet son olarak, başvuranların ihtilaflı taşınmaza hiçbir zaman sahip olmadıklarını, nitekim idari makamların söz konusu gayrimenkulü kamulaştırmamıştır ve sonuç olarak ilgililere tazminat ödenmesine gerek olmadığını iddia etmektedir.
b) Mahkeme’nin değerlendirmesi
83.Mahkeme iç hukuku yorumlama görevinin ilk öncelikle ulusal makamlara ve özellikle mahkeme ve yüksek mahkemelere ait olduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme’nin görevi, keyfi veya açıkça mantıksız bir yorum yapılmaması kaydıyla (Anheuser‑Busch Inc./Portekiz [BD], No. 73049/01, § 86, AİHM 2007‑I), bu tür yorumların etkilerinin Sözleşme ile uyumluluğunu denetlemekle sınırlı kalmaktadır (Waite ve Kennedy/Almanya [BD], No. 26083/94, § 54, AİHM 1999‑I ve Rohlena/Çek Cumhuriyeti [BD], No. 59552/08, § 51, AİHM 2015).Mahkeme’nin, ulusal mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen filli veya hukuki hataları, Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, örneğin, bu hataların istisnai olarak Sözleşme’nin 6. maddesi ile bağdaşmayan bir “adaletsizlik” olarak görülüp görülemeyeceğini inceleme yetkisi yoktur (bk. örneğin, García Ruiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999‑I ve Perez/Fransa [BD], No. 47287/99, § 82, AİHM 2004‑I). Bu madde ile adil yargılanma hakkı güvence altına alınsa da delillerin kabul edilmesi veya değerlendirilmesi gibi her şeyden önce iç hukuku ve ulusal mahkemeleri ilgilendiren konuları düzenlememektedir. İlke olarak ulusal mahkemelerin herhangi bir delil unsuruna atfettikleri önem ya da baktıkları davalarda vardıkları herhangi bir sonuç veya değerlendirme ile ilgili konuların incelemesi Mahkeme’nin denetimi dışındadır. Mahkeme, kendisini dördüncü derece hâkiminin yerine koyması gerekmemektedir ve ulusal mahkemelerin vardığı sonuçlar keyfi veya açıkça mantığa aykırı olarak görülmediği sürece, bu mahkemeler tarafından yapılan değerlendirmeleri Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde söz konusu etmemektedir. (bk. örneğin, Bochan/Ukrayna (No 2) [BD], No. 22251/08, § 61, AİHM 2015, De Tommaso/İtalya [BD], No. 43395/09, § 170, AİHM 2017 (özetler) ve Moreira Ferreira/Portekiz (No. 2) [BD], No.19867/12, § 83, 11 Temmuz 2017).
84.Somut davada Mahkeme, başvuranların ulusal mahkemeler önünde, kendilerine ait olan 479 ve 658 parsellerin bitişiğindeki taşınmazla ilgili hukuk davası açtıklarını gözlemlemektedir. Mahkeme öncelikle, başvuranların, ihtilaflı araziyle ilgili tapu siciline kaydedilmiş bir tapularının olmadığını ve söz konusu gayrimenkule hiçbir zaman kesin olarak sahip olmadıklarını kaydetmektedir. Başvuranlar, krokilerde yapılan bir hata nedeniyle 1950 yıllarında gerçekleştirilen kadastro çalışmalarında söz konusu taşınmazın tapu kütüğüne kendi adlarına kaydedilmediğini belirtmelerine rağmen Mahkeme, ilgililerin bu bağlamda, herhangi bir itirazda bulunmadıklarını ve hatta bu çalışmaların ardından düzenlenen krokiler ve yapılan tescillerle ilgili olarak kadastro kayıtlarının düzeltilmesi talebinde bulunmadıklarını tespit etmektedir. Nitekim ihtilaflı taşınmaza ilişkin kadastro çalışmaları sonuçları kesinleşmiştir.
85.Mahkeme akabinde, başvuranlar tarafından 1990 yılında yapılan başvurunun amacının, ihtilaflı taşınmazın EMK’nin 639. maddesine dayanarak (günümüz, TMK’nin 713. maddesi) kazandırıcı zamanaşımı yolu ile kendi adlarına tescil edilmesi olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme bu bağlamda, söz konusu hükme göre, tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişinin, o taşınmazın mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebileceğini tespit etmekte (yukarıdaki 40. paragraf) ve 21 Haziran 1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesinde de benzer bir hükmün yer aldığını kaydetmektedir (yukarıdaki 43. paragraf). Mahkeme öte yandan, Türk hukukunda bazı taşınmazların, özellikle kıyı şeridinde bulunanların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisabının mümkün olmadığını belirlemektedir (yukarıda 44. paragraf).
86.Mahkeme, başvuranların ulusal mahkemeler önünde açtığı hukuk davasında, ilgililerin ihtilaflı mülkiyeti kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kendi adlarına tescil ettirebilmek için Türk hukukunda öngörülen koşulları yani gayrimenkulün davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle malik sıfatıyla zilyetliklerinde bulundurma ve söz konusu mülkiyetin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisap edilebilme koşullarını yerine getirip getirmedikleri konusunun ele alındığını tespit etmektedir.
87. Mahkeme söz konusu davada, Asliye Hukuk Mahkemesinin ihtilaflı taşınmazın başvuranların adına tapu kütüğüne kaydedilmesine karar vererek başvuranların talebi doğrultusunda birbiri ardına verdiği kararları Yargıtay’ın üç kez bozduğunu tespit etmektedir. Yargıtay, 6 Haziran 1995 tarihindeki ilk bozma kararında Asliye Hukuk Mahkemesinden, özellikle, ihtilaf konusu taşınmazın başvuran Orhun Güven’in 1987/372 sayılı davada Hazineye ait olduğunu beyan ettiği taşınmaz ile aynı olup olmadığını incelemesini, taşınmazın denizin bir kısmında kalıp kalmadığının incelenmesi için jeoloji bilirkişisi görevlendirmesini ve kıyı şeridini gösteren bir harita tanzim edilmesini istemiştir (yukarıda 18. paragraf). Akabinde Yargıtay, 10 Aralık 1998 tarihindeki ikinci bozma kararında Asliye Hukuk Mahkemesinden, kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine yönelik 28 Kasım 1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararında belirtilen ilkeleri dikkate almasını ve başvuran Orhun Güven’in, ilgililerin taşınmazı Hazineye ait olduğu gerekçesiyle kullanmadıklarına dair 1987/372 sayılı davadaki ifadeleri dikkate alarak söz konusu dava dosyasına bakmasını talep etmiştir (yukarıda 20. paragraf). Son olarak Yargıtay, 4 Mayıs 2000 tarihindeki üçüncü bozma kararında, Asliye Hukuk Mahkemesinden, 28 Kasım 1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı uygun olarak idare tarafından tanzim edilen kıyı kanar çizgisini dikkate almasını talep etmiş ve 1987/372 sayılı dava dosyasındaki taşınmaz ile incelediği davadaki taşınmazın aynı olduğunu belirtmek için bir bilirkişinin 1987/372 sayılı dava kapsamında düzenlediği 24 Şubat 1988 tarihli raporunda, söz konusu taşınmazın kıyı şeridinde kaldığını tespit ettiği söz konusu dava dosyasına tekrar atıfta bulunmuştur (yukarıda 24. paragraf).
88.Mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesinin idare tarafından düzenlenen kesinleşmiş kıyı kenar çizgisine göre ihtilaflı arazinin kıyı şeridinde kaldığına ve kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisabının mümkün olmadığına kanaat getirerek başvuranların talebini reddettiği 30 Mart 2001 tarihli kararını onayan Yargıtay’ın 30 Mart 2004 tarihli nihai kararı ile yargılamanın son bulduğunu gözlemlemektedir (yukarıda 26. paragraf). Yargıtay 30 Mart 2004 tarihli kararıyla, kıyı kenar çizgisinin idare mahkemeleri tarafından reddedildiğini tespit etmesinin ardından Asliye Hukuk Mahkemesinin 30 Mart 2001 tarihli kararında benimsediği gerekçeleri kendi gerekçeleriyle değiştirerek başvuranların talebini kesin olarak reddetmiştir. Nitekim Yüksek Mahkeme, somut olayda her iki kazandırıcı zamanaşımı koşulunun da bir araya gelmediğine kanaat getirmiştir. Yargıtay özellikle, bir taraftan ihtilaflı taşınmazın kıyı şeridinde bulunduğuna, ki bu durumun kendisine göre söz konusu taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı ile iktisabını mümkün kılmadığına ve diğer taraftan ise taşınmazın on ila on beş yıldır başvuranlar tarafından kullanılmadığına ki bu durumun da malik sıfatıyla davasız ve aralıksız olarak fiilen zilyetliğinde bulundurma koşulunu karşılamadığını gösterdiğine kanaat getirmiştir. Yargıtay bu kanaate özellikle, Ünye Asliye Hukuk Mahkemesinin 1987/372 sayılı davadaki tespitlerini, dosyadaki ifadeleri, kadastro verileri ve 27 Ekim 1997 tarihli bilirkişi raporunu dikkate alarak varmıştır (yukarıdaki 28. paragraf).
89.Mahkeme, ulusal mahkemelerin kararlarını yakından inceleyerek, Yargıtay’ın, söz konusu dava boyunca 1987/372 sayılı dava dosyasındaki iki unsura birçok kez atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir: Bunlar, başvuran Orhun Güven’in 1987/372 sayılı dava kapsamında, başvuranların söz konusu dava konusu taşınmazı Hazineye ait olduğu gerekçesiyle kullanmadıklarına dair verdiği ifadeler ve bu dava kapsamında söz konusu taşınmazın kıyı şeridinde kaldığına dair hazırlanan 24 Şubat 1988 tarihli bilirkişi raporudur. Bu bağlamda Mahkeme öncelikle, 1987/372 sayılı davadaki uyuşmazlığın Hazineye ait olan bir taşınmazın kanunsuz olarak işgal edilmesiyle ilgili olduğunu ve kıyı şeridinin belirlenmesine yönelik olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme daha sonra, Yargıtay’ın özellikle ihtilaflı taşınmazın 1987/372 sayılı dava konusu taşınmazla aynı olup olmadığı sorusunu dile getirdiği bozma kararlarının ardından, Asliye Hukuk Mahkemesinin 1 Haziran 1998 ve 20 Aralık 1999 tarihlerinde verdiği kararlarda, yeni bilirkişi raporları ışığında söz konusu soruya olumsuz yanıt verdiğini kaydetmektedir (yukarıda 19, 22 ve 23. paragraflar). Oysa Yargıtay, 1 Haziran 1998 ve 20 Aralık 1999 tarihli Asliye Hukuk Mahkemesi kararlarında yer alan tespitlere rağmen daha sonradan 4 Mayıs 2000 ve 30 Mart 2004 tarihlerinde vermiş olduğu kararlarda ihtilaflı taşınmazın 1987/372 sayılı davadaki taşınmazla aynı olduğunu belirtmek için söz konusu davadaki unsurlara atıfta bulunmaya devam etmiştir. Bununla birlikte Yargıtay, söz konusu dava dosyasındaki unsurlara dayanmayı tercih etmesinin nedenleri hakkında herhangi bir açıklama yapmamıştır (yukarıdaki 24 ve 28. paragraflar).
90.Mahkeme öte yandan, Yargıtay’ın sırasıyla 10 Aralık 1998 ve 4 Mayıs 2000 tarihli bozma kararlarında Asliye Hukuk Mahkemesinden (yukarıda 20 ve 24. paragraflar), idare tarafından belirlenen kesinleşmiş bir kıyı kenar çizgisi olması halinde söz konusu kıyı kenar çizgisinin dikkate alınması gerektiğine dair kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin 28 Kasım 1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararında yer alan kuralları uygulamasını istemiştir (yukarıda 54. paragraf). Böylece Asliye Hukuk Mahkemesi 30 Mart 2001 tarihli kararında, kıyı kenar çizgisine ilişkin 18 Ağustos 1994 tarihli idari kararı göz önünde bulundurarak ihtilaflı taşınmazın kıyı şeridinde yer aldığına karar vermiştir (yukarıda 26. paragraf). Bu arada söz konusu idari karar, daha sonra idare mahkemeleri tarafından reddedilmiştir (yukarıdaki 36-37. paragraflar). Ancak Yargıtay, 30 Mart 2004 tarihinde söz konusu idari kararın iptal edilmesinin ardından vermiş olduğu kararda, 1987/372 sayılı dava dosyasındaki unsurlar dikkate alındığında söz konu iptale “değer” veremeyeceğine kanaat getirmiştir. Yargıtay ayrıca kıyı kenar çizgisine ilişkin idari kararın hala geçerli olduğu ve iptal edilmediğini göz ardı ederek, Asliye Hukuk Mahkemesinin de uyduğu bir önceki iptal kararının, söz konusu son bozma kararını verdiği sırada usuli kazanılmış hak oluşturduğu değerlendirmesinde bulunmuştur. Mahkeme özellikle, Yargıtay’ın 30 Mart 2004 tarihli kararında, 10 Ekim 1998 ve 4 Mayıs 2000 tarihli kararlarının aksine, davayı Asliye Hukuk Mahkemesine kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin 28 Kasım 1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararından doğan kuralları dikkate almasını isteyerek göndermediğini tespit etmektedir: Buna karşın idari kararın idari mahkemeler tarafından iptal edildiğini belirten Yüksek Mahkeme, dosyadaki diğer unsurlara, yani 1987/372 sayılı dosya içeriğindeki tespitlere, ifadelere ve de 27 Ekim 1997 tarihli bilirkişi raporu sonuçlarına dayanarak ihtilaflı taşınmazın Karadeniz kumsalının etki sahası içinde kaldığına karar vermiştir. Mahkeme bu bağlamda, Yargıtay’ın, bu tercihinin nedenlerini açıklamadan, dava dosyasındaki diğer birçok unsur ve bilirkişi raporları arasından söz konusu unsurlara dayandığını tespit etmektedir. Mahkeme dolayısıyla söz konusu kararda, Yargıtay’ın dosyadaki diğer unsurlar yerine neden sadece belirli unsurlara dayandığını açıklamadan yargılamanın en başından itibaren izlenen mantığa aykırı olarak beklenmedik bir tutum sergilediği kanaatindedir.
91.Mahkeme son olarak, ne Asliye Hukuk Mahkemesinin 20 Aralık 1999 ve 30 Mart 2001 tarihli ne de Yargıtay’ın 30 Mart 2004 tarihli kararlarında, başvuranların 26 Nisan 1999 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesi önünde (yukarıda 21. paragraf) ve de kadastro kayıtlarının yenilenmesine ilişkin Yargıtay önünde (yukarıda 27. paragraf), 30 Mart 2001 tarihli karara karşı yaptıkları temyiz başvurularında sundukları iddialara yanıt bulamadıklarını gözlemlemektedir. Oysa Mahkeme, somut olaydaki başvuranların şikâyetinin 1952 yılındaki kadastro çalışmalarında idare tarafından yapıldığı iddia edilen hatayla ilgili olması ve söz konusu yenilemenin ardından düzenlenen yeni krokilerde gözüken ihtilaflı taşınmazın ilgililerin yirmi yılı aşkın bir süredir söz konusu taşınmazın fiili mülkiyetiyle ilgili iddialarına -başvuranlara göre- ispatlayıcı bir değer oluşturabilecek olması nedeniyle bu iddianın davanın sonucu için özel bir öneme sahip olabileceğini düşünmektedir.
92.Yukarıdaki hususlar ışığında Mahkeme, Yargıtay’ın kararlarında, özellikle 1987/372 sayılı dava kapsamında Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen önceki cevaplara rağmen söz konusu dava dosyasındaki unsurlara sürekli olarak atıfta bulunması bakımından dosyadaki unsurlar hakkında belirleyici tercihlerde bulunduğunu ancak bu tercihlerini yeterince gerekçelendirmediğini tespit etmektedir. Ayrıca, Yargıtay, kıyı kenar çizgisine ilişkin idari karar iptal edildikten sonra 28 Kasım 1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararıyla düzenlenen ilkeler uyarınca kıyı şeridi konusunda yeni bir sınırın belirlenmesi için dava dosyasını önceki bozma kararlarının aksine Asliye Hukuk Mahkemesine göndermemiştir. Son olarak ulusal mahkemeler nedenlerini açıklamadan, Mahkeme’ye göre, davanın önemli bir konusuyla ilgili belirleyici bir delil unsuru teşkil edebilecek başvuranların kadastro kayıtlarının yenilenmesi bağlamındaki iddiasını dikkate almamışlardır.
93.Tüm bu bulgular dikkate alındığında Mahkeme, başvuranlar tarafından açılan davada verilen nihai kararda benimsenen gerekçenin, delil unsurlarının hangi sebeplerle ilgililerin aleyhine olacak şekilde değerlendirildiğini anlamaya imkân vermediği kanaatindedir. Dolayısıyla, bu karar, somut dava koşullarında keyfi olarak veya en azından açıkça dayanaktan yoksun olarak değerlendirilmesi gerekir.
94.Sonuç olarak somut olayda, ulusal mahkemeler tarafından yürütülen hukuk davası, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen adil yargılanma gereklerini karşılamamaktadır. Dolayısıyla söz konusu madde ihlal edilmiştir.
B. Makul süre hakkında
2. Başvuranlar, herhangi bir Sözleşme maddesi ileri sürmeden ihtilaflı taşınmazın kendi adlarına tapu kadına tescil edilmesi talepleriyle ilgili yargılamanın uzunluğundan şikâyet etmektedirler.
96.Mahkeme bu şikâyetin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Bu maddenin somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
1. Kabul edilebilirlik hakkında
97. Mahkeme öncelikle, Ümmühan Kaplan/Türkiye (No. 24240/07, 20 Mart 2012) davasında, pilot karar usulünün uygulanmasının ardından Türkiye’de yeni bir tazminat yolu düzenlendiğini belirtmektedir. Mahkeme, Turgut ve diğerleri/Türkiye kararında ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 4860/09, 26 Mart 2013), tüm iç hukuk yollarını, özellikle söz konusu yeni hukuk yolunu kullanmadıkları gerekçesiyle başvuranların başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu karara varırken Mahkeme özellikle, bu yeni hukuk yolunun ilk bakışta (a priori) erişilebilir ve yargılama süresine ilişkin şikâyetler için makul telafi imkânları sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır.
98.Mahkeme daha sonra, Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan, § 77), söz konusu pilot karar kabul edilmeden önce Hükümete tebliğ edilen bu türden başvuruları normal usul yoluyla incelemeye devam edebileceğini de belirttiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, Hükümetin mevcut dava kapsamında, bu yeni başvuru yoluyla ilgili olarak herhangi bir itirazda bulunmadığını kaydetmektedir. Mahkeme, yukarıdaki hususlar doğrultusunda mevcut başvurunun incelenmesini sürdürmeye karar vermektedir.
99.Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasıyla ilgili şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
2. Esas hakkında
100. 30 Mart 2001 tarihli kararın tebliğindeki gecikmenin Devlete atfedilemeyeceği göz önünde bulundurulsa da başvuranlar toplam yargılama süresinin aşırı uzun olduğu kanaatindedirler.
101. Hükümet davanın karmaşıklığı göz önünde bulundurulduğunda ihtilaflı yargılama süresinin makul olmadığının söylenemeyeceğini iddia etmektedir. Hükümet ayrıca, 30 Mart 2001 tarihli kararın tebligat masraflarını iki yıl boyunca Hazineye ödememeleri nedeniyle başvuranların, bu tutumlarıyla yargılama süresinin uzamasına sebep olduklarını ileri sürmektedir.
102. Mahkeme, dikkate alınması gereken dönemin, 17 Ekim 1990 tarihinde başladığını ve 4 Ekim 2004 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir: Söz konusu yargılamanın toplam süresi, her birine dört kez başvurulan Asliye Hukuk Mahkemesi ve Yargıtay’daki iki dereceli yargılama için yaklaşık on dört yıldır.
103. Mahkeme, yargılama süresinin makul olup olmadığının, davanın koşulları doğrultusunda ve içtihadında yer alan kıstaslar, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranların ve yetkili makamların tutumları göz önünde bulundurularak belirlendiğini hatırlatmaktadır (bk. diğerlerinin yanı sıra, Frydlender/Fransa [BD], No. 30979/96, § 43 AİHM 2000-VII ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], No. 931/13, § 209, AİHM 2017 (Özetler)).
104. Mahkeme somut davada, olayların genel bir değerlendirme gerektirdiği kanaatindedir. Mahkeme davanın bazı karmaşıklıklar içerdiğini kabul etmektedir. Başvuranların tutumuyla ilgili olarak Mahkeme, başvuranların iç hukukta kendilerine tanınan hukuk yollarından tam olarak yararlandıkları için eleştirilemeyecekleri kanaatindedir. Mahkeme bununla birlikte, 30 Mart 2001 tarihli Asliye Hukuk Mahkemesi kararının açıklanması ile yaklaşık iki yıl sonra gerçekleşen söz konusu kararın idareye tebliği arasında başvuranların hareketsiz kalmaları nedeniyle yargılamanın bir bölümünde bu sürenin uzamasına neden olduklarını ancak bu hareketsizliğin nedeninin, ilgililerin kıyı şeridinin düzenlendiği idari karara karşı itiraza ilişkin nihai kararı beklemeleri ile açıklanabileceğini kabul etmek gerektiğini kaydetmektedir. Yetkililerin tutumuyla ilgili olarak ise Mahkeme, Yargıtay’ın Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını üç kez iptal edip geri gönderdiğini ve bu durumun bu iki mahkeme arasında tekrar eden bir görüş farklılığının olduğunu gösterdiğini ve yargı sisteminin işleyişinde bir eksiklik olduğuna işaret ettiğini kaydetmektedir (bk. Paroisse Gréco-Catholique Lupeni (Greek-Catholic Parish of Lupeni) ve diğerleri/ Romanya [BD], No. 76943/11, § 147, AİHM 2016 (özetler)). Aslında yargılamanın uzun sürmesi bu iki mahkeme arasındaki anlaşmazlıkla açıklanabilir (Ekdal ve diğerleri/Türkiye, No. 6990/04, §§ 62 ve 63, 25 Ocak 2011; bk. aynı zamanda Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy, yukarıda anılan, § 211).
105. Tüm bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, dava konusunun özel bir özen gerektirmese de yargılama süresinin “makul süre” gerekliliğini karşılamadığı kanaatindedir. Dolayısıyla Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
106. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir.
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
107. İhtilaflı mülkün iddia edilen kaybı nedeniyle maruz kaldıklarını düşündükleri maddi zarar için başvuranlar, 2.692.727,50 Türk lirası talep etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edilmesi nedeniyle maruz kaldıklarını iddia ettikleri manevi zarar kapsamında ise her biri 2.000 avro talep etmektedirler.
108. Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır ve iddia edilen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmadığını ileri sürmektedir.
109. İddia edilen maddi tazminatla ilgili olarak Mahkeme, başvuranlara bu bağlamda bir tazminat ödenmesi gerektiğini düşünmemektedir: Nitekim Mahkeme, başvuranların açmış olduğu davanın, Sözleşme ihlalleri meydana gelmemiş olsaydı nasıl sonuçlanabileceğine dair bir tahminde bulunamaz (bk. mutatis mutandis, Lupaş ve diğerleri/Romanya, No. 1434/02 ve 2 diğer başvuru, § 101, AİHM 2006‑XV (özetler) ve L’Érablière A.S.B.L./Belçika, No. 49230/07, §48, AİHM 2009 (özetler)).
110. Mahkeme, yeni Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 375. maddesinin 1. fıkrasının i) bendinde, AİHM tarafından Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine dair verilmiş kesinleşmiş bir kararın yargılamanın yenilenmesi gerekçesi oluşturduğunun öngörüldüğünü tespit etmektedir. Bu koşullarda Mahkeme, ilgililerin talebi üzerine yargılamanın yenilenmesinin, ilke olarak adil yargılanma hakkının ihlalinin giderilmesi için uygun bir yol olduğunu düşünmektedir. (Tanay/Türkiye, No. 18753/04, § 41, 9 Aralık 2008 ve T.Ç. ve H.Ç./Türkiye, No. 34805/06, § 95, 26 Temmuz 2011; bk. ayrıca, mutatis mutandis, Gençel/Türkiye, No. 53431/99, § 27, 23 Ekim 2003 ve Mehmet ve Suna Yiğit/Türkiye, No. 52658/99, § 47, 17 Temmuz 2007).
111. Manevi tazminatla ilgili olarak ise Mahkeme, hakkaniyete uygun olarak, başvuranların her birine bu bağlamda 2.000 avro ödenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
B. Masraf ve giderler
112. Başvuranlar aynı zamanda, Mahkeme önündeki avukatlık masrafları için 3.000 avro ve bu tutara ilişkin katma değer vergisi için 675 avro talep etmektedirler.
Başvuranlar bu bağlamda kendi aralarında (başvuran Okan Güven’le ilgili bazı çekincelerle birlikte) ve Mahkeme önündeki temsilcileri ile imzaladıkları avukatlık ücret sözleşmesini sunmaktadırlar.
113.Hükümet, başvuranların iddiasına karşı çıkmaktadır. Hükümet söz konusu talebin bir kısmının haksız olduğu ve bu nedenle reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
114.Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvuran ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulan masraf ve harcamalarının tazminini elde edebilmektedir. Somut olayda, elinde bulundurduğu belgeleri ve içtihadını dikkate alarak Mahkeme, avukatlık masrafları için talep edilen tutarın tamamını, yani 3.675 avronun başvuranlara müştereken ödenmesinin uygun olacağına kanaat getirmiştir.
C. Gecikme faizleri
115. Mahkeme gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Oyçokluğuyla, adil yargılanmaya ilişkin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;
2. Oybirliğiyle, yargılamanın süresine ilişkin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;
3. Üçe karşı dört oyla, adil yargılanma hakkına müdahalede bulunulması nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle, yargılamanın aşırı uzun sürmesi nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir.
5.Bire karşı altı oyla,
a) Davalı devlet tarafından Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca işbu kararın kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı devletin para birimine çevrilmek üzere:
i) Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuranların her birine, manevi tazminat olarak 2.000 avro (iki bin avro) ödenmesine;
ii) Başvuranlar tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuranlara müştereken, masraf ve giderler için 3.675 avro (üç bin altı yüz yetmiş beş avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, bu miktara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin, bire karşı altı oyla reddine;
karar vermektedir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. fıkraları uyarınca 14 Kasım 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve İçtüzüğün 74. maddesinin 2. uyarınca mevcut karara ekli ayrık görüşler yer almaktadır:
– Paul Lemmens ve Georges Ravarani hâkimlerin ortak, kısmen muhalif görüşü;
– Hâkim Jon Fridrik Kjølbro’nun kısmen muhalif görüşü;
– Hâkim Stephanie Mourou‑Vikström’un kısmen muhalif görüşü.
J.L.
S.H.N.
HÂKİM LEMMENS VE RAVARANİ’NİN ORTAK KISMEN MUHALİF GÖRÜŞÜ
1. Üzülerek, çoğunluğun, adil yargılanma hakkıyla ilgili şikâyete ilişkin tespitlerine katılmadığımızı belirtmek isteriz.
2.Kararda, söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası uyarınca incelenmesine karar verilmesi konusunda hemfikiriz. (yukarıda 71. paragraf) Mahkeme’nin şikâyeti bu şekilde ele alarak şikâyetin niteliğini değiştirdiğini düşünmüyoruz.
Bu şekilde nitelendirilen şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi konusunda da hemfikiriz.
3. Buna karşın, çoğunluğun aksine, ulusal mahkemeler önünde yürütülen yargılamanın adil yargılanma gereklerini karşılamaması nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edilmediğini düşünmekteyiz (kararın 83-94. paragrafları).
Bu hususta, meslektaşımız Kjølbro’nun muhalif görüşünün ilgili kısmına tamamen katılmaktayız (9-15. paragraflar).
4.Kararda, makul sürenin aşıldığı sonucuna varılması konusunda hemfikiriz (95-105. paragraflar)
5.Yargılamanın bu son yönüyle ilgili olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği dikkate alındığında adil tazmin ödenmesi yönünde oy kullandık.
HÂKİM KJØLBRO’NUN KISMEN AYRIK GÖRÜŞÜ
(Çeviri)
1.Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği ve manevi tazminat ve masraf ve giderler için tazminat ödenmesi yönünde oy kullandım (hüküm kısmının 2, 4, 5 ve 6. paragrafları). Bununla birlikte, çoğunluğun, başvuranların Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamındaki diğer şikâyetinin, daha çok Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında bir inceleme yapılması gerektirdiğine dair tespite (kararın 70-71. paragrafları) ve özellikle, söz konusu hükmün ihlal edildiği tespitine katılmadığımı belirtmek isterim (83-94. paragraflar).
Sözleşme’nin 6. maddesi çerçevesinde bir inceleme yapılabilmesi amacıyla şikâyetin yeniden nitelendirilmesi
2. Başvuranlar Mahkeme önünde, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında, yapılan bir hata sonucu mülklerinden mahrum bırakılmaları ve mülkiyet haklarını tapu siciline kaydettirememeleri nedeniyle şikâyetçi olmuşlardır (kararın 68. paragrafı). Başvuranlar bu bağlamda, mülkiyet haklarının tescili için açtıkları davanın adil olmadığını iddia etmektedirler (kararın 69. paragrafı).
3.Dolayısıyla bana göre, bu şikâyetin, başvuranların mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi haklarının ihlal edilmesi iddiasıyla ilgili olduğu ve Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca incelenmesi gerektiği aşikârdır. Başvuranlar, bir taşınmaz parselinin mülkiyetine sahip olduklarını ve bu mülklerinden yoksun bırakıldıklarını belirtmektedirler ve de mülkiyet haklarının kabul edilmesi ve tescil edilmesi için çaba gösterdikleri davanın sonucundan şikâyet etmektedirler. Başvuranların, yargılamanın adil olmaması nedeniyle şikâyetçi olmuş olmaları, tek başına, Mahkeme içtihadı uyarınca mülkiyet hakkının ihlal edilmesi durumunda adil yargılama yükümlüğünü içeren bir madde olan Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında ilgililerin ileri sürdüğü şikâyetin yeniden nitelendirilmesini haklı kılmamaktadır (bk. örneğin, Jokela/Finlandiya, No. 28856/95, § 45, AİHM 2002‑IV, Bäck/Finlandiya, No. 37598/97, § 56, AİHM 2004‑VIII ve Paulet/Birleşik Krallık, No. 6219/08, § 65, 13 Mayıs 2014).
4.Olay ve olguların hukuki tavsifini yapmakla yetkili olan Mahkeme (bk. örneğin, Guerra ve diğerleri/İtalya, 19 Şubat 1998, § 44, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑I ve Glor/İsviçre, No. 13444/04, § 48, AİHM 2009), normalde ileri sürülen madde ilgili madde olmadığında ya da şikâyetin başka bir maddeye göre incelenmesinin daha uygun olduğunda, şikâyeti başvuranın ileri sürdüğü maddenin dışındaki bir madde kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Mahkeme normalde, başvuranın uygulanabilir ve ilgili maddeyi doğru bir şekilde ileri sürmüş olması halinde şikâyeti tekrar nitelendirmemektedir.
5.Mahkeme, başvuranların şikâyetini Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fırkası çerçevesinde incelemek için yeniden nitelendirerek Sözleşmeye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulanabilirliğini araştırmaktan imtina etmiştir. Oysa bu mesele, başvuranlar için işin içinden çıkılamaz bir sorun ortaya çıkarabilirdi ve Mahkeme belki de bu nedenle şikâyeti Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde incelemeyi tercih etmiştir.
6.Bence, Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi, başvuranların söz konusu madde uyarınca mülkler üzerinde herhangi bir hakka sahip olmamalarına bağlı basit bir nedenden dolayı burada konu bakımından (ratione materiae) uygulanabilir değildir. Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulanabilmesi için mülkiyet hakkının kullanımına müdahalede bulunulmuş olması gerekir. Oysa başvuranlar, sürekli olarak iki argümana dayanarak taşınmaz parselinin mülkiyetine sahip olduklarını iddia etmişlerdir (yukarıda 6. paragraf): Başvuranlar kazandırıcı zamanaşımı yoluyla taşınmazın mülkiyetine sahip olduklarını ve taşınmazın kıyı şeridinde yer almadığını (bu nedenden dolayı kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisap edilememiştir) iddia etmekteydiler. Başvuranların isimleri, hiçbir zaman taşınmazın malikleri olaraktan tapu siciline kaydedilmemiş ve bu nedenle hiçbir zaman söz konusu taşınmaz üzerinde fiili mülkiyet hakları olmamıştır. Dolayısıyla, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi somut olayda, sadece başvuranların taşınmazın malikleri olarak tescil edilme “meşru beklentilerinin” olması halinde uygulanabilirdi.
7.İç hukuk ve uygulaması kapsamında başvuranlar tarafından (taşınmazın kıyı şeridinde yer almadığı, kazandırıcı zamanaşımı ile taşınmaza sahip oldukları ve nitekim söz konusu taşınmazın sahipleri olaraktan tescil edilmeleri gerektiğine dair) ileri sürülen iddia ve argümanlar ulusal mahkemeler tarafından incelendiği ve Yargıtay tarafından 30 Mart 2004 tarihli bir kararla kesin olarak reddedildiğinden Mahkeme içtihadı uyarınca ilgililerin taşınmazın maliki olma “meşru beklentileri” olduğu düşünülemez. (bk. özellikle, Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, § 50, AİHM 2004‑IX, Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], No. 73049/01, § 65, AİHM 2007‑I, Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], No. 38433/09, § 173, AİHM 2012 ve Béláné Nagy/Macarsitan [BD], No. 53080/13, § 75, AİHM 2016).
8. Bu nedenle, başvuranların (mülkiyete saygı hakkının usul ve esas yönüyle ilgili) asıl şikâyetinin, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde incelenebilmesi amacıyla yeniden nitelendirilmesi yerine başvuranlar tarafından ileri sürülen Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi çerçevesinde incelenmesi gerektiğini düşünmekteyim; Mahkeme bu şekilde değerlendirmiş olsaydı dahi, şikâyeti söz konusu madde uyarınca konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmazlık sebebiyle reddederdi diye düşünmekteyim.
Şikâyetin Sözleşme’nin 6. maddesi çerçevesinde incelenmesiyle ilgili olarak
9.Başvuranların mülkiyetten yoksun bırakılma ve mülkiyet haklarının tescil edilmemesiyle ilgili şikâyetleri Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fırkası çerçevesinde incelenebileceği varsayıldığında bile söz konusu maddenin, bana göre ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterli dayanak bulunmamaktadır.
10. Çoğunluğun, Mahkeme içtihatlarında yer alan genel ilkelere doğru bir şekilde atıfta bulunduğu (kararın 83. paragrafı), fakat bu ilkeleri dava koşullarına uygulama biçimlerinin tartışmalı olduğu kanaatindeyim.
11.Mahkeme’nin, içtihadında, ulusal mahkemelerin iç hukuktaki yorum ve uygulamalarının, delil unsurlarına ilişkin değerlendirmelerinin ya da ulaştıkları sonuçların “keyfi veya açıkça dayanaktan yoksun” olduğuna karar verirken her zaman çok çekimser kalması sebepsiz değildir. Söz konusu “keyfi” ve “açıkça dayanaktan yoksun” ifadesinin bile Mahkeme’nin çok yüksek bir eşik uygulamak zorunda olduğunu açıkça göstermektedir. Aksi takdirde, Mahkeme’nin ulusal mahkemelerin karara bağladığı davaların sonucunu yeniden inceleyen dördüncü derece mahkemesinin yerine geçme riski doğacaktır. Bunun, her şeyden önce adil yargılanma usulüne ilişkin güvencelerin yer aldığı, bilhassa Sözleşme’nin 6. maddesinin uygulamasında Mahkeme’nin görev ve fonksiyonu olamayacağı açıktır.
12.Örneğin Mahkeme, “açık bir değerlendirme hatası” olması durumunda (Dulaurans/Fransa, No. 34553/97, § 38, 21 Mart 2000), -hiçbir makul hâkimin böyle bir hata yapmaması açısından- "ulusal hâkim tarafından yapılan fiili veya hukuki hatanın, “açık” olarak nitelendirilecek kadar belirgin olması durumunda (Bochan/Ukrayna (No. 2) [BD], No. 22251/08, § 62, AİHM 2015) ya da ulusal mahkemelerin olaylara ilişkin vardığı sonuçların mantıksızlığı çok “açık ve bariz” olduğunda şikâyet edilen yargılamanın “tamamen keyfi” olarak değerlendirilmesi gerekmesi halinde (Khamidov/Rusya, No. 72118/01, § 174, 15 Kasım 2007) ulusal mahkemelerin vardığı sonuçları keyfi veya açıkça dayanaktan yoksun olarak değerlendirmektedir. Mahkeme, esasen iç hukukta yasal dayanağı ve tespit edilen olaylar, yürürlükteki yasa ve davanın sonucu ile herhangi bir bağlantısı olmayan iç hukuktaki kararın bir “adaletsizlik” olarak değerlendirilebilecek nitelikte keyfilik içerdiğinde (Anđelković/Sırbistan, no 1401/08, § 27, 9 Nisan 2013) ya da ulusal hâkimlerin, Mahkeme tarafından (Bochan, yukarıda anılan, §§ 63-64) karardaki tespitleri “aşırı derecede değiştirdiklerinde” ya da ileri sürdükleri “tamamen yanlış” olduğunda da bu kanaate varmaktadır (Bochan, yukarıda anılan, § 63). Mahkeme yakın bir zaman içerisinde "bir iç hukuk kararının, ancak gerekçelendirilmemiş olması ya da bu gerekçenin ulusal hâkimin, “adaletsizliğe” yol açan, açık bir hukuki veya fiili hatasına dayandığında yargılamanın adilliğine zarar verecek derecede “keyfi” olarak nitelendirilebileceğini belirtmiştir. (Moreira Ferreira/Portekiz (No. 2) [BD], No. 19867/12, § 85, AİHM 2017).
13.Yukarıda belirtilen birkaç örnek, Mahkeme tarafından belirlenen çok yüksek eşik değerini açıkça göstermektedir. Bu eşik nedeniyle, Mahkeme yerel mahkemelerin tespitlerinin "keyfi veya açıkça dayanaktan yoksun" olduğuna nadiren karar vermektedir. Ancak Mahkeme’nin bazı durumlarda, yukarıda belirtilen kriterlerden uzaklaşmadan bu eşiği düşürdüğü görülmektedir. Nitekim Mahkeme, yakın bir zaman içinde, Türkiye ile ilgili başka bir davada verdiği kararda (Tel/Türkiye, No. 36785/03, §§ 58-76, 17 Ekim 2017), ulusal mahkemelerin kararının, iki hâkimin muhalif görüş kaleme almaya götüren, “açık bir değerlendirme hatası” sonucunda verildiğine kanaat getirmiştir.
14.Mevcut davada, Yargıtay, 30 Mart 2004 tarihli kararında, başvuranların ileri sürdüğü iddialara cevap vererek başvuranların temyiz başvurusunu reddetmesini ayrıntılı bir şekilde gerekçelendirmiştir (yukarıda 28. paragraf). Yargıtay özellikle, taşınmazın, kıyı şeridinde kaldığına ve bu nedenle de zamanaşımı ile iktisabının mümkün olmayacağına dair tespitini gerekçelendirmiştir. Yargıtay bu bağlamda, bilirkişi raporları, ifadeler, harita ve krokiler, içtihatlar ve keşif esnasında gerçekleştirilen incelemelere dayanmıştır. Yargıtay ayrıca, kıyı şeridine ilişkin idari kararı iptal eden idare mahkemesinin kararını hangi sebeple dikkate almadığını da açıklamıştır.
15.Ulusal bir mahkemenin değerlendirme ve tespitleri sorgulanabilir veya delil unsurlarını değerlendirme ya da iç hukuku yorumlama ve uygulama şekli benimsenmeyebilir ancak, somut olayda Yargıtay’ın da sunduğu gibi gerekçeli bir görüşü ve tespiti “keyfi veya açıkça dayanaktan yoksun olarak nitelendirmek çok farklı bir şeydir ve Yargıtay’ın görüş ve tespitlerinin, hangi sebeple “keyfi veya açıkça dayanaktan yoksun” olduğunu açıklamak için çoğunluğun uzun bir gerekçeye (83-94. paragraflar) ihtiyaç duymasını çarpıcı bulmaktayım.
Sonuç
16.Bana göre, bu dava, Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanması ile ilgili kamu yararının iki önemli hususunu gündeme getirmektedir: 1) Mahkeme’nin, mülkiyetten yoksun bırakılma iddiası, mülkiyet hakkının kabul edilmemesi ve tescil edilmemesi (başvuranların bu bağlamda ilgili maddeyi, yani Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi ileri sürdüğü halde) ve yargılamanın adil olmadığı iddiası ile ilgili bir şikâyeti, Sözleşme’nin 6. maddesi çerçevesinde incelemek için yeniden nitelendirmesi gerekir mi? 2) Mahkeme içtihadındaki “keyfi veya açıkça dayanaktan yoksun” ne anlama gelmekte, daha doğrusu, özenle gerekçelendirilmiş bir iç hukuk kararının adaletsizliğe yol açan keyfi veya açıkça dayanaktan yoksun olarak değerlendirilebileceği eşik nedir? Bana göre, çoğunluk her iki soruya da verdikleri cevaplarda çok ileri gitmişlerdir.
MOUROU-VIKSTRÖM’UN KISMEN AYRIK GÖRÜŞÜ
Yargılamanın adil olmaması ve aşırı uzun sürmesiyle ilgili olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiği tespitine, çoğunlukla birlikte aynı doğrultuda oy kullandım. Ancak davanın incelemesini sadece Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki şikâyetlerle sınırlandıran ve Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi çerçevesinde incelemeyi gerek görmeyen çoğunluk görüşüne katılmamaktayım.
Başvuranların, Mahkeme önündeki asıl şikâyeti, kadastro paftaları düzenlenirken idare tarafından yapılan teknik hata dolayısıyla mülkiyet haklarının ihlal edilmesiyle ilgilidir. Başvuranlar, 70 yıldır ailelerinin ellerinde bulundurdukları ve zamanaşımı ile iktisap ettikleri taşınmaz üzerindeki mülkiyet haklarından yoksun kaldıklarını iddia etmektedirler.
Nitekim başvuranların, mülkiyet haklarının tapu kütüğüne kaydedilmesi için açtıkları davada Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlaline ilişkin iddiaları, Mahkeme içtihatlarına göre Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi adil yargılanma yükümlülüğünü içerse de, bu Protokol maddesi bağlamındaki asıl şikâyeti kapsamamakta ve geçersiz kılmamaktadır. Başvuranların ileri sürmeyi tercih ettikleri hüküm, başvuru konusuyla tamamen uygun ve ilgili olduğu halde başvuranlar Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki bir incelemeden mahrum bırakılmışlardır.
Bence başvuranlar, bir "mülkiyetin" verilmesi için "meşru bir beklentiye" sahip olabilecek oldukları için Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, mevcut davada uygulanabilirdi. Yargıtay 30 Mart 2004 tarihli kararında, Ünye Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı nihai olduğu gerekçesiyle kıyı şeridinin belirlendiği kararı iptal eden 12 Mart 2002 tarihli idari mahkeme kararına değer vermek zorunda olmadığına kanaat getirmiştir. Nitekim söz konusu mahkeme kıyı şeridiyle ilgili karar verilinceye kadar davayı ertelememiştir.
Dolayısıyla 18 Ağustos 1994 tarihli idari karar, mahkemenin başvuranlar aleyhine karar vermesinin yanı sıra Yargıtay’ın kararına da esas teşkil etmiştir.
Yargıtay, "usule ilişkin kazanılmış bir hakkı" ve kıyı şeridi gerçeğinden daha önemli olduğunu düşündüğü dosyadaki olgusal unsurları ileri sürmüş ve yargılamanın sonucunu önemli derecede etkileyebilecek iptal kararını dikkate almamıştır.
Ayrıca ve doğal olarak, ihtilaflı taşınmazların tamamının ya da bir kısmının başvuranlar adına tescil edilmesine karar veren ilk derece mahkemesi tarafından verilen üç karardan meşru beklenti doğabilir.
Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin bir tespit, başvuranların ihtilaflı taşınmaz parseller üzerindeki mülkiyet hakkının tanınmasına yol açabilirdi.
Full & Egal Universal Law Academy