© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2014. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Daha fazla bilgi için, bu belgenin sonunda bulunan yazarın telif hakkı ile ilgili kısmı okuyabilirsiniz.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2014. This translation was commissionned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court. For further information see the full copyright at the end of this document.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2014. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour. Pour plus de renseignements veuillez lire l’indication de copyright/droits d’auteur à la fin du présent document.
BÜYÜK DAİRE
O’KEEFFE - İRLANDA
(Başvuru no. 35810/09)
Karar
[Özet]
STRAZBURG
28 Ocak 2014
Bu karar kesindir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
O’Keeffe – İrlanda davasında,
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Büyük Dairesi, aşağıdaki yargıçlarla toplanmıştır:
Başkan: Dean Spielmann
Üyeler: Josep Casadevall,
Guido Raimondi,
Ineta Ziemele,
Mark Villiger,
Isabelle Berro-Lefèvre,
Boštjan M. Zupančič,
Alvina Gyulumyan,
Nona Tsotsoria,
Zdravka Kalaydjieva,
Nebojša Vučinić,
Vincent A. de Gaetano,
Angelika Nußberger,
André Potocki,
Krzysztof Wojtyczek
Valeriu Griţco
Ad hoc üye: Peter Charleton,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı: Michael O’Boyle
6 Mart ve 20 Kasım 2013’te kapalı olarak müzakerede bulunarak,
20 Kasım 2013’te aşağıdaki kararı kabul etmiştir:
USUL
1. Bu dava, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine göre, İrlanda vatandaşı olan Bayan Louise O’Keeffe (“başvurucu”) tarafından 16 Haziran 2009 tarihinde İrlanda’ya karşı Mahkeme’ye yapılan bir başvurudan (no. 35810/09) kaynaklanmıştır.
2. Başvurucu, Cork’ta avukatlık yapan Bay E. Cantillon tarafından temsil edilmiştir. İrlanda Hükümeti (“Hükümet”) Dışişleri Bakanlığı görevlisi Bay P. White tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurucu, temel olarak 3. maddeye göre temel eğitim sisteminin kendisini 1973 yılında bir öğretmen tarafından cinsel olarak istismar edilmekten koruyamadığından ve 13. maddeye göre bu bakımdan etkili bir hukuk yolunun bulunmadığından şikayetçi olmuştur. Ayrıca hem tek başlarına hem de Sözleşme’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 8. maddeye ve 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesine de başvurmuştur. Yine Sözleşme’nin 6. maddesine hem tek başına hem de 13. maddeyle bağlantılı olarak başvurarak, hukuk davasının uzunluğu ve bu konuda etkili bir iç hukuk yolunun bulunmadığından da şikayet etmiştir.
4. Başvuru, Mahkeme’nin Beşinci Dairesi’ne gönderilmiştir (Mahkeme İçtüzüğü’nün 52 § 1 maddesi). İrlanda bakımından seçilmiş yargıç Ann Power-Forde, Büyük Daire’deki yargılamadan çekilmiştir (Mahkeme İçtüzüğü’nün 28. maddesi). 23 Haziran 2012’de Daire Başkanı, Yargıç Peter Charleton’un ad hoc yargıç olarak görevlendirilmesine karar vermiştir (Sözleşme’nin 26 § 4 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 29 § 1 maddesi).
5. 26 Haziran 2012’de, bu Daire’nin bir heyeti (Yargıçlar Dean Spielmann, Mark Villiger, Karel Jungwiert, Boštjan M. Zupančič, Ganna Yudkivska, André Potocki ve ad hoc yargıç Peter Charleton’un yanı sıra Daire Kalemi Claudia Westerdiek’ten oluşan) davayı incelemiştir. Daire, taraflar arasında bu meseleler üzerinde dostane çözüme varıldığını dikkate alarak, iç hukuktaki yargılamanın süresi ve bu bakımdan etkili bir iç hukuk yolunun bulunmamasıyla ilgili şikayetlerin düşürülmesine oybirliğiyle karar vermiştir. Ayrıca oybirliğiyle şikayetin geri kalanının kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
6. 20 Eylül 2012’de Daire, (Yedek Yargıç Angelika Nußberger, davanın geri kalan kısmında yer alamayan Ganna Yudkivska’nın yeri almıştır (Mahkeme İçtüzüğü’nün 24 § 3 maddesi)), yargılama yetkisini Büyük Daire’ye bırakmış, taraflardan buna itiraz eden olmamıştır (Sözleşme’nin 30. maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 72. maddesi).
7. Büyük Daire heyeti, Sözleşme’nin 26 §§ 4 ve 5 maddeleri ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 24. maddesine uygun olarak oluşturulmuştur. Yargıç Peter Charleton ad hoc yargıç olarak görev yapmaya devam etmiştir (Sözleşme’nin 26 § 4 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 29 § 1 maddesi).
8. Başvurucu ve Hükümet, esasa ilişkin ek yazılı görüşlerini sunmuşlardır (Mahkeme İçtüzüğü’nün 59 § 1 maddesi). Buna ek olarak, yazılı usule müdahil olarak katılmalarına Daire Başkanı tarafından izin verilen İrlanda İnsan Hakları Komisyonu ve Hukuk ve Adalet için Avrupa Merkezi’nin Daire’ye sundukları görüşleri Büyük Daire dosyasına eklenmiştir (Sözleşme’nin 36 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 44 § 3 maddesi).
9. 6 Mart 2013’te İnsan Hakları Binası’nda kamuya açık bir duruşma yapılmıştır (Mahkeme İçtüzüğü’nün 59 § 3 maddesi).
10. Bu duruşmada şu kişiler bulunmuştur:
(a) Hükümet adına
BayP. White, Hükümet Görevlisi
Bay F. McDonagh, Başvekil
BayC. Power, Dava vekili,Vekil,
Bayan S. Farrell, Savcılık
Bayan M. McGarry, Eğitim Bakanlığı,Danışmanlar.
(b) başvurucu adına
BayD. Holland, Başvekil,
BayA. Keating, Başvekil,Vekil,
BayE. Cantillon, Hukuk müşaviri,
Bayan M. Scriven, Hukuk müşaviri,Temsilciler.
Duruşmaya başvurucu da katılmıştır.
11. Mahkeme, Messrs Holland ve McDonagh’ın beyanlarını dinlemiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
12. Başvurucu 1964 doğumludur ve Cork, İrlanda’da ikamet etmektedir.
A. Arka plan
13. Aşağıda aktarılanlar taraflar arasında tartışmalı değildir.
14. Başvurucu, 1968 yılından itibaren Dunderrow Devlet Okulu’nda okumuştur. Okul, mütevelli heyeti aracılığıyla okulun Patronu olarak kabul edilen Cork ve Ross Katolik Piskoposluğu’na aittir. Piskoposluk, Eğitim ve Bilim Bakanlığı (“Bakanlık”) tarafından okulun okulun Patronu olarak kabul edilmiştir. Piskopos adına çalışan Yönetici, yerel kilisenin papazıdır (“S”). S, yaşlı ve hasta olduğu için, onun adına ve menfaatine hareket eden yerel bir rahip (“Ó”) okulun de facto yöneticisidir. Aşağıda “Yönetici”ye yapılan referanslar Ó’nun yanı sıra, yerine getirdiği yönetim işlevini de kapsamaktadır. Dunderrow Devlet Okulu’nda iki öğretmen bulunmaktadır. Bunlardan biri, okulun müdürü olup evli bir erkektir (“LH”). Dunderrow, başvurucunun içinde bulunduğu dini bölgedeki (parish) dört okuldan biridir.
15. 1971 yılında bir çocuğun ebeveyni, Yönetici’ye LH’nin çocuğunu cinsel olarak istismar ettiğinden şikayetçi olmuştur. Bu şikayet polise, Bakanlığa ya da herhangi bir devlet makamına bildirilmemiştir ve Yönetici tarafından bu şikayete ilişkin hiçbir eylemde bulunulmamıştır.
16. 1973 yılının Ocak ayından aynı yılın ortalarına değin, başvurucu, LH’nin sınıfında müzik dersleri sırasında, yaklaşık 20 kez LH’nin cinsel saldırısına uğramıştır. Bu derslere katıldığı sırada, başvurucu ve anne babası, LH hakkında 1971 yılında yapılan şikayetten haberdar değildir.
17. Eylül 1973’te başka anne babalar da, LH’ye ilişkin benzer iddialar konusunda başvurucunun anne babasının dikkatini çekmişlerdir. Buna ilişkin olarak Yönetici’nin başkanlığında anne babalarla yapılan toplantının ardından, LH hastalık iznine ayrılmıştır. Eylül 1973’te LH işinden istifa etmiştir. LH hakkındaki iddialar, o dönemde polise, Bakanlığa ya da herhangi bir devlet makamına bildirilmemiştir. Kısa bir konuşma sırasında, başvurucunun annesi başvurucuya LH’nin kendisine dokunup dokunmadığını sormuştur. Başvurucu, cinsel nitelikte bir şey olduğu benzeri bir yanıt vermiştir; fakat konuşmanın daha öteye gittiğini anımsamamıştır. Ocak 1974’te Yönetici, Bakanlığa LH’nin istifa ettiğini ve onun yerini alan kişinin ismini bildirmiştir. Kısa bir süre sonra, LH, emekli oluncaya dek öğretmenlik yapacağı başka bir devlet okulunda çalışmaya başlamıştır.
18. 1969 ve 1973 yılları arasında, bölgede görevli Müfettiş, Dunderrow Devlet Okulu’nu altı kez ziyaret etmiştir ve daha sonra açık biçimde ifade ettiği üzere bu da ortalama ziyaret sayısının üzerindedir. Müfettiş, LH ve S ile tanışmıştır. Dunderrow’un diğer okullarla birleşmesi konusunda yapılan anne baba toplantılarına katılmıştır. Kendisine LH hakkında hiçbir şikayette bulunulmamıştır. LH’nin öğretim performansını gözlemlemiş ve tatmin edici bulmuştur.
19. Başvurucu, uğradığı cinsel istismarı bastırmıştır. Önemli psikolojik güçlükler yaşadıysa da, bunları uğradığı istismarla ilişkilendirmemiştir. 1996 yılında Dunderrow Devlet Okulu’nun eski bir öğrencisinin 1995 yılında LH hakkında yaptığı bir şikayeti soruşturan polis başvurucuyla irtibat kurmuştur. Başvurucu polise Ocak 1997’de ifade vermiş ve danışmanlık almaya yönlendirilmiştir. Soruşturma boyunca, birçok başka öğrenci de ifade vermiştir. LH, yaklaşık 10 yıllık bir süre boyunca okulun 21 eski öğrencisini kapsayan 386 cinsel istismar suçu işlemekle suçlanmıştır. 1998 yılında 21 örnek suç isnadı bakımından suçlu bulunmuş ve hapis cezasına mahkum edilmiştir. Öğretim ruhsatı, 1965 tarihli Devlet Okulları Yönetmeliğinin 108. maddesi uyarınca Eğitim Bakanlığı (“Bakanlık”) tarafından geri alınmıştır.
20. Haziran 1998’de ya da o sıralarda ve ceza yargılaması sırasında diğer mağdurların sunduğu delillerin ve başvurucunun daha sonra gördüğü tedavinin neticesinde, başvurucu yaşadığı psikolojik sorunlar ve LH tarafından uğradığı istismar arasındaki bağlantının ve bu sorunların boyutlarının farkına varmıştır.
B. Suç Sonucu Oluşan Zararları Tazmin Kurulu (Criminal Injuries Compensation Tribunal) (“Kurul”)
21. Ekim 1998’de başvurucu, tazminat için Kurula başvurmuştur. Yargıç tarafından bir başlangıç tazminatına (44,814.14 Euro) hükmedilmiştir. Başvurucu bir Kurul heyetine itirazda başvurusunda bulunmuştur. Kurulun kendisine temyize devam etme (ve Kurul başvurusunun süre aşımından dolayı reddedilmesi riskini alma) ya da bazı ek masraflarla beraber Kurulun başlangıçta yaptığı teklifi (27,000 Euro tutarındaki bölümü manevi zarara ilişkin olan 53,962.24 Euro) kabul etme seçeneği sunduğunu ileri sürmüştür. Başvurucu 5 Kasım 2002 tarihli bir dilekçeyle teklifi kabul etmiş ve standart bir uygulama olan aynı zarara ilişkin olarak herhangi bir başka kaynaktan aldığı tazminatla Kuruldan aldığı tazminatı geri ödeme taahhüdünde bulunmuştur. Tazminat ex gratia olarak ödenmiştir. Devlet Kuruldaki yargılamaya hiçbir zaman taraf olmadığı için, bu tazminattan daha sonra ilk derece mahkemesi önünde haberdar olmuştur (hemen aşağıya bakınız).
C. Zararların tazmini için açılan hukuk davası (No. 1998/10555P)
1. İlk Derece Mahkemesi (High Court)
22. 29 Eylül 1998’de başvurucu, LH’nin işlediği cinsel istismar da dahil saldırı ve müessir fiil (battery) sonucunda uğradığı kişisel zararlar için tazminat talebiyle, LH, Bakanlık ve bunların yanı sıra İrlanda ve Başsavcılık aleyhinde bir hukuk davası açmıştır. Başvurucunun son üç davalıya (“davalı idare (state defendants)”) ilişkin iddiaları üç bölümden oluşmaktadır: (a) davalı idarelerin okulun tanınması, araştırılması ve gözetimiyle bağlantılı başarısızlıklarından doğan ve 1962’den itibaren LH’nin sistematik istismarından koruyacak ve buna bir son verecek uygun tedbirlerin alınmasında gösterdikleri ihmal (b) davalı idarelerin başka şeylerin yanı sıra devlet ve kendileri arasındaki ilişki bir iş ilişkisi olduğu için, LH’nin eylemleri üzerindeki dolaylı sorumlulukları (vicarious responsibility); ve (c) başvurucunun vücut bütünlüğüne ilişkin anayasal hakkından doğan sorumluluk, davalı idarelerin Anayasanın 42. maddesi uyarınca temel eğitim sağlama sorumluluğu ve bu sorumluluğu yerine getirmek için alınması gereken tedbirler.
23. LH savunma yapmadığı için, 8 Kasım 1999’da başvurucu, LH’nin yokluğunda onun aleyhinde bir karar elde etmiştir. 24 Ekim 2006’da ilk derece mahkemesi, LH tarafından ödenecek zararları değerlendirmiş ve 305.104 Euro tazminata hükmetmiştir: genel zararlar için 200.000 Euro; ağır zararlar için 50.000 Euro; cezai tazminat olarak 50.000 Euro; yan zararlar için 5.104 Euro. Başvurucu, ilamlı takip kararı almış, LH yeterli ödeme imkanının olmadığını iddia etmiş ve başvurucu aylık 400 Euro taksitli ödeme kararı elde etmiştir. İlk ödeme, Kasım 2007’de yapılmış, dolayısıyla bugüne değin başvurucuya 31.000 Euro civarında ödeme yapılmıştır. Başvurucu, LH’nin ailesine ait olan evin bir kısmına ipotek koydurmuştur.
24. Davalı idarelere karşı açtığı davaya ilişkin olaraksa, başvurucu Profesör Ferguson’dan 1970’lerde İrlanda’daki çocuk koruma mekanizmalarının yeterliliği konusunda mütalaa istemiştir. Profesör Ferguson, 14 Nisan 2003 tarihinde, bir mektupla bu talebe yanıt vermiştir. Profesör Ferguson, eğer 2003 yılında var olan çocuk koruma protokolleri 1973 yılında yürürlükte olsalardı, başvurucuya yapılan istismara karşı onun esenliğinin artırılmasını sağlayacak şekilde müdahale edilmesinin muhtemel olduğunu kabul etmiştir. Davayı o dönemde devletin neyi bilmiş olması gerektiği temelinde açmanın başarısız olabileceğinden endişe duymuştur, çünkü bugün sahip olunan bilgi ve hesap verebilirlik mekanizmalarını geçmişe yansıtmak mümkün olmayacaktır.
25. Davalı idarelere karşı ilk derece mahkemesi önündeki dava 2 Mart 2004’te görülmeye başlanmıştır. 5 Mart 2004’te, başvurucu delillerini sunarken, ilk derece mahkemesi yargıcı, başvurucunun Devlet Okullarında cinsel istismarı konu edinen ve ele alan bir devlet sisteminin yokluğuna ilişkin şikayetine cevaben, Konsey’e başvurucu adına şu soruları yöneltmiştir:
“Elimdeki delillerden ya da sunulan delillerden çıkarttığım, ya yürürlükteki sistemin kötü bir sistem olduğu, -bu konuya daha sonra geri döneceğim- ya da uygulanması gereken alternatif bir sistem bulunduğu ve o alternatif sistemin ne olabileceği.”
26. Başvurucunun davası sonuçlandığında, Davalı İdareler, başka şeylerin yanı sıra ihmale ilişkin hiçbir delilin bulunmadığını belirterek, başvurucunun üç konuya ilişkin olarak da ilk bakışta (prima facie) bir dava tanzim edemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi için başvuruda bulunmuşladır. 9 Mart 2004’te ilk derece mahkemesi, mahkemenin “davacının [Davalı İdarelere] karşı ihmal iddiasını kanıtlayamadığı kanısına vararak” Davalı İdarelerin başvurusunu kabul etmiştir (“dava açılmasına gerek olmadığı (non-suit)” kararı). Mahkeme, ihmal iddiasının iki dayanağı arasında bir ayrım yapmamıştır ve kendisinden böyle bir ayrım yapması istenmemiştir. Fakat dolaylı ve anayasal sorumluluk konularında ilk bakışta (prima facie) bir dava ortaya konmuştur ve davalılardan bu konuda delil istenecektir. Yargılama 12 Mart 2004’te sona ermiştir.
27. 20 Ocak 2006’da ilk derece mahkemesi kararını açıklamıştır. Mahkeme, davanın zamanaşımına uğramadığını tespit etmiştir. Ayrıca devlet ve Devlet Okullarının mezhepler tarafından yönetimi arasındaki ilişki dikkate alındığında, devletin LH’nin cinsel saldırılarından dolaylı sorumluluğunun bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır. Konsey, başvurucu için sözlü olarak devletin Yönetici’nin edilgenliğinden ötürü dolaylı olarak sorumlu tutulması gerektiğini önermişse de, ilk derece mahkemesi kararı bu hususa değinmemiştir. Son olarak, ilk derece mahkemesi, anayasal bir hakkın var olan yasalarla korunduğu durumlarda (bu davada haksız fiil), o hakkın ihlaline karşı bir dava türü bulunmadığı tespitinde bulunmuştur. Davalı İdarelere karşı açılan davanın masrafları başvurucuya yüklenmiştir.
2. Yüksek Mahkeme (Supreme Court) (O’Keeffe v. Hickey, [2008] IESC 72)
28. Mayıs 2006’da başvurucu, Yüksek Mahkeme’ye başvurmuştur. İtiraz dilekçesinde, dolaylı sorumluluğa ilişkin tespite itiraz edilmiş ve iki konuya gönderme yapılmıştır: 9 Mart 2004 tarihli ara kararın gerekçesiz olması ve ilk derece mahkemesinin kararının Yönetici’nin hareketsizliği bakımından dolaylı sorumluluğa hükmetmemiş olması. Yargıç Hardiman, kararında başvurucunun başlangıçta ileri sürdüğü diğer iki iddia (doğrudan ihmal ve anayasal iddia) üzerine de yorum yapmış olmasına rağmen, itirazı LH ve Yönetici’nin eylemleri bakımından dolaylı sorumlulukla sınırlı olarak tanımlamıştır. Yargıç Fennelly de, devletin Yönetici bakımından dolaylı sorumluluğunun olduğunu kabul etmeyi reddetmişse de, itirazı yalnızca LH’nin eylemleri bakımından dolaylı sorumlulukla ilişkili olarak değerlendirmiştir.
29. Başvurucunun itirazı, 11-13 Haziran 2006’da görüşülmüştür. 19 Aralık 2008 tarihli bir çoğunluk kararıyla (Yargıç Murray ve Denham’la Hardiman ve Fennelly aynı yönde oy kullanmış, Yargıç Geoghegan ise karşı yönde oy kullanmıştır) Yüksek Mahkeme itirazı reddetmiştir.
30. Yargıç Hardiman, Devlet Okullarının yasal statüsünü ayrıntılı olarak tarif etmiştir. Devlet Okulları eğitimine ilişkin düzenlemeler, “bugün ziyadesiyle tuhaf görünebilirse” de, bu düzenlemelerin 19. yüzyılın başlarındaki İrlanda tarihi bağlamında anlaşılmaları gerekir. Mezhep çatışmalarının ve 1829’daki Katolik özgürleşmesinin kabul edilmesinin ardından, ayrılan kiliseler ve Katolik Kilisesi, mezheplerinden olan çocukların devletin ya da Resmi (Anglican) Kilise’nin değil, kendi mezheplerinin kontrolünde olan okullarda eğitim almasının sağlanmasını istemişlerdir. Bu kiliseler, bu amacın gerçekleştirilmesinde “dikkat çekici bir biçimde başarılı” olmuştur: İrlanda milli eğitim sisteminin başlangıcından itibaren (1831 tarihli “Stanley mektubunda” özetlenmiştir), devlet yetkilileri milli eğitime kaynak sağlamış, “fakat eğitimin tedariki noktasında yönetim ya da idareye karışmamıştır.” Bu yetkiler yerel mezhep üyesi Yönetici’ye bırakılmıştır. Devletin kaynak aktarımı bütün mezhep okullarına orantılı bir şekilde gerçekleştirilmişse de, o dönemde nüfusun ezici çoğunluğu Katolik olduğu için, Devlet Okullarının çoğunluğunda Katolikler Patron ve Yönetici olmuştur.
31. Yargıç Hardiman, 19. yüzyılda Avrupa’da Kilise ve devlet arasındaki sınır daha sert bir biçimde çizilirken ve Kilise’nin kamu hizmetlerinin (eğitim dahil) sağlanmasındaki etkisinin azalmasına rağmen, İrlanda’da Kilise’nin pozisyonunun güçlenmiş ve daha çok kök salmış olmasını “dikkat çekici” olarak tanımlamıştır. İrlanda Bağımsız Devleti’nin 1922’deki kuruluşundan sonraki pozisyonunu tarif eden ve “yönetsel” sistemdeki Katolik Yöneticilere ilişkin olarak şunları kaydeden (İrlanda’da eğitimin tarihi konusunda) uzman bir tanığın sözlerini kanıt olarak kullanmıştır:
“Yeni İrlanda’da devlet okullarının durumunun ne olduğunu nasıl tanımlayacaklarında açıkça net ve titizlerdi ... Katoliklerin yönetiminde, Katolik öğretmenleri ve Katolik çocukları olan Katolik Okullar olması gerekiyordu.”
32. Uzman tanık, Katolik Kilisesi’nin 1950’lerde bir öğretmen sendikasının okul binalarının bakımı/onarımıyla ilgilenecek yerel komiteler bulunmasına ilişkin bir talebine verdiği cevabı aktararak devam etmiştir. Katolik Kilisesi, “öğretim konusundaki yönetim haklarına ilişkin miras kalmış geleneğe” hiçbir müdahalede bulunulamayacağı yanıtını vermiştir. Sendikanın sınırlı önerisi tehlikeli bir gelişmenin başlangıcı olarak görülmüştür; çünkü talep, zamanla yıllar içerisinde mücadele verilerek kazanılmış asıl endişe konusu öğretmenlerin atanması ve işten çıkartılmasına ilişkin olarak Yönetici’nin yetkisinin diğer unsurlarına müdahale edilmesine de dönüşebilir. Yargıç Hardiman, mezheplerin temel eğitimdeki rollerini sürdürme konusundaki “ısrarlı arzularına” işaret etmiştir.
33. Anayasa, Yargıç Hardiman’ın açıkladığına göre, bu yönetim yapısını şöyle tanımlar: Madde 42(4)’teki devletin ücretsiz temel eğitim “sağlama” yükümlülüğü, büyük ölçüde devlet tarafından finanse edilen, fakat bütünüyle kiliseler tarafından idare edilen bir eğitim sistemini yansıtır. Bunun sonucu olarak da İrlanda’da yaklaşık 3000 Devlet Okulu bulunmaktadır: Çoğunluğu Katolik Patron ve Yöneticilerin kontrolündedir; birkaçı diğer mezheplerin denetimindedir ve bundan çok daha azı mezhep dışı grupların denetimindedir.
34. Son zamanlarda ve bir buçuk yüzyılın ardından, 1998 tarihli Eğitim Yasası ile eğitimin sağlanması, vaktinden sonra ve en azından kısmi olarak yasal bir temele oturtulmuştur: bu yasadan evvel sistem 1965 Kuralları’nın yanı sıra Bakanlık mektupları, genelgeler ve tezkerelerle idare edilmekteydi.
35. 1965 Kuralları’ndan ne çıkartılabileceğine ilişkin olarak Yargıç Hardiman şunları belirtmiştir:
“Bakan, devlet okulları için kuralları koymuştur ama bu kurallar genel niteliktedir ve kendisine hiçbir öğretmenin faaliyetlerinin ayrıntılarını yönetme izni vermemiştir. Okulların din eğitimi dışındaki akademik performanslarını denetlemiş; fakat bunun ötesine geçmemiştir. Okulları doğrudan denetleme yetkisine ve bunun getirdiği geniş yetkilere ... sahip değildir; çünkü “devlet ve çocuk arasında yönetici ya da yönetim kurulu vardır.” Aynı şekilde, Bakan Yöneticiyi ya da öğretmeni atayamaz ya da onu doğrudan denetleyemez. Aslında bu “yönetsel sistemin” özüdür. Bakanın bu iki bireyden herhangi biri hakkında kişisel herhangi bir yargıda bulunabileceği bir alan göremiyorum. Üstelik şikayeti kabul etmek ve buna ilişkin bir şey yapmak için doğrudan yetkiye sahip olanın ruhban sınıfı ve onun atadığı Yönetici olduğu, ilk davalı hakkında şikayette bulunan anne babalar tarafından sezgisel olarak kabul edilmiş gibi görünüyor. Delillere göre, Bakanlığa ya da herhangi bir devlet organına hiçbir şikayet yönlendirilmemiştir. Tabiri caizse mesele şikayetçilerin seçimiyle “ev içinde” halledilmiştir. Sürecin nihai sonucu, [LH’nin] kendi isteğiyle işten ayrılması ve ardından aynı çevrede başka bir okul tarafından işe alınması olmuştur.
Bakanı ve devlet yetkililerini okulun yönetiminden ve birinci davalının denetiminden uzaklaştırma eğilimindeki bütün bu faktörler, yukarıda tarif edilen ve Bakanın finanse etmesini ve bir ölçüde düzenlemesini, ama okul ve öğretmenlerin dini yöneticiler ve patronlar tarafından denetlenmesini öngören Anayasa’nın zorunlu kıldığı köklü eğitim sisteminin doğrudan sonuçlarıdır. Bu sistemi onaylamak ya da eleştirmek, Mahkeme’nin işi değildir; Mahkeme, yalnızca bu sistemin varlığını ve bu sistemin Bakanı ve devleti, okulların, öğretmenlerin ve öğrencilerin doğrudan denetimi yetkisinden açıkça yoksun kıldığını ortaya koymakla ilişkilidir.”
36. Yargıç Hardiman, bir öğrenciye yönelik cinsel istismarın, LH’nin işe alınma nedeniyle çeliştiğini gözlemlemiş; ama aynı zamanda 1973’te “bunun alışıldık olmayan, çok az tartışılmış ve katiyen bir okula gitmenin sıradan öngörülebilir risklerinden biri olarak görülmediğini” de tespit etmiştir. Başvurucunun Patrona, piskoposu olduğu dini bölgeye, onun varislerine ya da terekesine, Cork ve Ross bölgesi piskoposluğu mülklerinin mütevelli heyetine (okulun sahipleri), Yöneticiye ya da onların terekesine veya varislerine karşı dava açmamasını “dikkat çekici” olarak değerlendirmiştir.
37. Yargıç Hardiman, dolaylı sorumluluğa ilişkin testi ve Devlet Okullarının denetim ve yönetimine ilişkin yukarıda aktarılan düzenlemeleri dikkate alarak, davalı idarelerin başvurucuya yapılan haksızlıklar için ona karşı sorumlu olmadıkları sonucuna ulaşmıştır. Özellikle de başvurulan dolaylı sorumluluk daha geniş bir biçimde uygulansa bile, Bakanın LH üzerinde denetimin bulunmayışı, bu yetkinin uzun zaman önce Yönetici ve Patrona bırakılmış olması, Bakan aleyhine herhangi bir tespitte bulunmayı engellemiştir. LH’nin devletle olan ilişkisi -Kilise’yi de içeren üçlü bir ilişki- bütünüyle kendine özgü (sui generis) bir ilişkidir ve İrlanda’nın emsalsiz tarihi tecrübesinin bir ürünüdür. Yönetici,
“Patronun temsilcisiydi, yetkisi Bakanınkinden ayrı bir yetkiydi ve [LH] ile ilgili hiçbir güçlüğü ya da şikayeti ya da istifasını ve öğretmen olarak başka bir yerde görevlendirilmesini bunlar olup bitinceye (fait accomplis) değin Bakana bildirmemişti. Bakanın değil, Bakanın okul yönetiminin dışında bırakılmasına yol açan güç olan Katolik Kilisesi’nin bir görevlisiydi.”
38. Yargıç Hardiman, başvurucunun “dava konusu edilmeyen” iki iddiasını da yorumlamıştır.
39. Devletin ihmalinin olduğu iddiasına ilişkin olarak şunları söylemiştir:
“... bu iddianın Yöneticiye yöneltilmesi daha uygundur. Uygun tedbirleri ve okulun çalışmasını düzenleyen usulleri devreye sokmak onun yetkisindedir. Bakanın tümüyle habersiz olduğu bir eylemin “sonlandırılmasındaki” başarısızlıktan sorumlu tutulması güçtür.”
40. Devletin Anayasa’nın 42. maddesi uyarınca temel eğitimi sağlama sorumluluğuna ve bu sorumluluğu yerine getirmek için alması gereken tedbirlere ilişkin iddia bakımından ise, Yargıç Hardiman şöyle demiştir:
“Bakanın, bu devlet okulunun durumunda, okulun işletilmesini özel ya da kurumsal teşekküllere bırakarak, sadece özel ve kurumsal girişime (yani Roman Katolik) destek ve ödenek sağladığını gösteren Anayasa’nın 42. maddesinin koşullarını daha evvel incelemiştim. Dolayısıyla Yargıç Kenny’nin Crowley - İrlanda [1980] I.R. 102] kararında dikkat çektiği üzere, Bakan, Patron ve Yönetici’nin, kendisi ve çocukların arasına girmesi suretiyle eğitimin denetimi yetkisinden mahrum kılınmıştır. Bu kişiler ve özellikle de Yönetici, okula Bakan ve Bakanlıktan çok daha yakındır ve okulla çok daha sık irtibat halindedir.
Madde 42.4’ün hükümlerini, Bakanın “özel ve kurumsal eğitim girişimlerine tamamlayıcı destekte bulunması ve makul ölçüde yardım etmesi”ni, “ücretsiz temel eğitimi sağlaması”ndan daha fazla şey gerektirecek şekilde yorumlamıyorum. ... Benim görüşüme göre, Anayasa açıkça okulların işletilmesi işini vekaleten değil, yetki devrederek Patron ve Yönetici’nin temsil ettiği menfaatlere bırakılmasını öngörmüştür.”
41. Yargıç Hardiman, karardaki hiçbir şeyin, sorumluluğun Kilise’de olduğunu ima eder şekilde yorumlanamayacağının ve her halükarda böyle olmasının imkansız olduğunun, çünkü başvurucu onlara karşı dava açmadığı için, bu yetkililerin Mahkeme tarafından dinlenmediklerinin altını çizerek sözlerini bitirmiştir.
42. Çoğunluk kararına katılan bir diğeri olan Yargıç Fennelly, çocukları istismar etmek için onlar üzerindeki otoritenin kötüye kullanılmasının vahametinin, toplumu temellerinden sarsmış olduğunu belirterek söze başlamıştır. Cinsel istismar davaları ceza mahkemelerini ve Yüksek Mahkeme’yi uzun yıllardır meşgul etmektedir ve bu mahkemenin ilk kez bir Devlet Okulundaki bir öğretmen tarafından öğrencilere yönelik cinsel istismardan ötürü devlet de dahil olmak üzere kurumların sorumluluğuna ilişkin meselelerle karşılaşmış olması şaşırtıcıdır.
43. Yargıç Fennelly de Devlet Okullarının tarihini ve 1922’de bağımsızlığını kazanan Devlet Okulu sisteminin yasal statüsünü ve 1937’de Anayasa’nın kabulünü bir ölçüde ayrıntılı olarak anlatmıştır. Bunun bir devlet sistemi değil, “devlet destekli bir sistem” olduğuna ilişkin uzman görüşünü kabul etmiştir. Devlet okullarının mezhep temelinde gelişmeleri için, farklı dinlerin kendi farklı dini eğitimlerini sürdürmek ve korumak konusundaki kararlılıklarına dikkat çekerek, devlet (fon sağlama ve müfredatı düzenleme) ve Yönetici (öğretmenlerin işe alınması ve işten atılması da dahil olmak üzere okulun günlük çalışması) arasındaki açık yetki paylaşımını vurgulamıştır.
44. Yargıç Fennelly, Müfettişleri, Bakanın sistemin kalitesi konusunda tatmin olmasını sağlayan devlet gözetimi ve himayesi sisteminin kritik öneme sahip parçaları olarak değerlendirmiştir. Fakat teftiş rejiminin devlet ve Yönetici arasındaki sorumluluk dağılımını değiştirmediğini, müfettişlerin görevlerini yerine getirirken öğretmenler üzerinde doğrudan hiçbir yetkilerinin bulunmadığını kaydetmiştir. 1965 Kuralları, Kilise ve devlet yetkilileri arasındaki bu sorumluluk paylaşımını yansıtmıştır. Modern zamanlarda, devlet daha müdahaleci bir rol oynamaya başlamışsa da, okulların günlük idaresinden sorumluluk Yöneticide kalmıştır. Devletin LH’nin eylemlerinden ya da aynı nedenlerle Yönetici’nin 1971’de yapılan şikayeti devlete rapor etmemesinden dolayı, dolaylı olarak sorumlu olmadığı sonucuna ulaşmıştır. LH, devlet tarafından değil, hukuken Yönetici tarafından işe alınmıştır. LH, Bakanlıkça belirlenen nitelikleri taşımak ve 1965 Kurallarına uymak zorundaysa da ve devlet bu açılardan disiplin yetkisine sahipse de, LH devlet tarafından göreve getirilmemiştir ve devlet onu işten çıkartamaz.
45. Yönetici’nin 1971’de yapılan şikayeti rapor etmemesinden dolayı devletin sorumluluğuna ilişkin itiraz dilekçesinde yapılan göndermeye geri dönerek, Yargıç Fennelly şu sonuca ulaşmıştır: “Aynı nedenle, [Yönetici’nin] 1971’de yapılan şikayeti rapor etmemesinden dolayı da sorumluluk doğmamıştır. [Yönetici], ikinci davalının çalışanı değildir.”
46. Yargıç Geoghegan, karşı yönde oy kullanmıştır. Bakanlığın ya da müfettişlerinin saldırılar hakkında bilgilerinin olmadığını kabul etmiştir. Pratik amaçlarla İrlanda’da temel eğitimin çoğunluğunun, Kilise ve devletin ortak teşekkülü biçimini aldığını kaydetmiş ve özellikle okul müfettişlerinin rolüne değinerek bu ilişkinin devlet ve devleti sorumlu kılma riskinin yaratılması arasında yeterli bir bağlantı oluşturduğu değerlendirmesinde bulunmuştur. Bir ölçüde ayrıntılı olarak müfettişler tarafından sunulan ve müfettişlerin rolüne ilişkin delilleri incelemiştir. Başka şeylerin yanı sıra, bir öğretmenin bir Devlet Okulu öğrencisine cinsel istismarda bulunduğuna ilişkin bir iddia, Bakanlığın başlattığı araştırma sonucunda iyi temellendirilmiş bulunulursa, tanımanın geri alınmasına ya da polis soruşturmasına ve eğer polis şikayeti haklı bulursa öğretmenin öğretme ruhsatının geri alınmasına yol açabilir.
47. 9 Mayıs 2009 tarihli bir kararla, Yüksek Mahkeme, başvurucunun davası önemli ve karmaşık bir emsal dava olduğu için, ilk derece mahkemesinin masrafları başvurucunun ödemesine ilişkin kararını iptal etmiştir. İdari Davalılara karşı açılan davaya ilişkin olarak, tarafların her birinin kendi masraflarına katlanması gerektiğini tespit etmiştir.
48. Başvurucu, hukuki yardım almamasına rağmen, dava boyunca hukuken temsil edilmiştir.
II. İÇ HUKUKTAKİ İLGİLİ HÜKÜMLER VE UYGULAMALAR
A. İrlanda’da Temel Eğitim
1. Arka plan
49. Mahkeme, mevcut davada (O’Keeffe v. Hickey, [2008] IESC 72), Yüksek Mahkeme’nin ve özellikle de Yargıç Hardiman ve Yargıç Fennelly’nin sunduğu Devlet Okulları sisteminin tarihi ve yapısına ilişkin betimlemeye atıfta bulunur (bkz. yukarıda 30-35 ve 42-44 paragraflar).
50. 1926 tarihli Okula Devam Yasası’nın 4. bölümü, çocuğun başka bir yerde uygun bir temel eğitim alması, anne babanın dini nedenlerle reddetmediği erişilebilir bir Devlet Okulunun bulunmaması ya da diğer başka gerekçelerle çocuğun okula gidememesi gibi makul bir mazeret bulunmadıkça, anne babaların çocuklarının bir Devlet Okuluna ya da uygun diğer bir okula gitmelerini sağlamalarını gerektirir. Dolayısıyla okuldan ayrılma yaşının 16’ya yükseltildiği 1969 yılına değin, tam zamanlı bir okula devam, 6 ve 14 yaş arasındaki bütün çocuklar için zorunlu olmuştur. Temel eğitim, İrlanda’da on dokuzuncu yüzyıldan bu yana evrensel olarak ücretsizdir.
51. Temel eğitim alan çocukların büyük çoğunluğu, devlet tarafından finanse edilen ve mezhepler tarafından işletilen temel eğitim kurumları olan “Devlet Okullarına” devam etmiştir. Bakanlık, 1972-1973 ve 1973-1974 yılları için sırasıyla 3776 ve 3688 okulun mevcut olduğunu rapor etmektedir. Bakanlığın Şubat 1973’e ilişkin istatiksel raporu, okulların % 94’ünün Devlet Okulu olduğuna işaret etmiştir. 1965 tarihli 1962/63 yıllarında Eğitim Yatırımları Raporu (Investment in Education Report of 1962/63), Devlet Okullarının % 91’inin Katolikler tarafından işletildiğine ve Devlet Okullarına devam eden çocukların % 97.6’sının ihtiyaçlarını karşıladığına ve Devlet Okullarına devam eden çocukların % 2.4’ünün ihtiyaçlarını karşılayan okulların % 9’unun ise Protestanlar tarafından işletildiğine işaret etmiştir. 2011 tarihli bir Bakanlık Raporuna göre, temel eğitim veren okulların yaklaşık % 96’sı mezheplerin himayesi ve yönetiminde kalmıştır (% 89.65’i Katolik himayesi ve yönetiminde olmak üzere).
52. 1963/1964’te, temel eğitimdeki öğrencilerin % 4-4.5’uğunu temsil eden yaklaşık 21.000 çocuk için devlet desteği almayan ücretli 192 okul bulunmaktaydı. Bu okulların ezici çoğunluğu kentlerde bulunmaktaydı ve bunların da büyük çoğunluğu Dublin’deydi.
53. Yeni İlköğretim Okulları Açılmasına ilişkin Gözden Geçirilmiş Ölçütlere dair Okul Yerleştirmeleri Komisyonu Raporu (The Commission on School Accommodation’s Report on the Revised Criteria for the Establishment of New Primary Schools), Şubat 2011’de, 1970’lere değin anne babalara etkili bir şekilde açık olan tek seçeneğin yerel Devlet Okulları olduğunu teyit etmiştir. 1970’lerin sonlarından itibaren, 1978’de açılan ilk çok-mezhepli okulla beraber bir değişimin başladığını ve İrlanda dilinde eğitim yapan çok-mezhepli/mezhepler-arası okulların sayısında bir artışın olduğunu gösteren kanıtların olduğuna değinmiştir.
2. 1937 Anayasası
54. 42. madde “Eğitim” başlığını taşır ve şöyle der:
“1. Devlet, Ailenin çocuğun ilk ve doğal eğitimcisi olduğunu kabul eder ve ailelerin kendi olanaklarına göre çocuklarının dini ve ahlaki, entelektüel, fiziksel ve sosyal eğitimini sağlama devredilemez hakkına ve ödevine saygıyı güvenceye alır.
2. Anne babalar bu eğitimi evlerinde ya da özel okullarda ya da devletçe tanınan veya kurulan okullarda sağlamakta özgürdür.
3(1) Devlet, anne babaları kendi vicdanlarına ve hukuka uygun tercihlerine aykırı olarak devletin kurduğu okullara ya da devletin belirlediği herhangi tipte bir okula göndermeye zorlayamaz.
(2) Bununla beraber devlet, ortak iyinin koruyucusu olarak, var olan koşulları göz önünde bulundurarak, çocukların belli bir asgari ahlaki, entelektüel ve sosyal eğitimi almalarını zorunlu kılabilir.
4. Devlet ücretsiz temel eğitimi sağlar ve özel ve kurumsal eğitim teşebbüslerine destek olmak ve makul yardımlarda bulunmak için çaba gösterir ve kamu yararı gerektirdiğinde, anne babaların özellikle de dini ve ahlaki formasyon konusundaki haklarına gereken saygıyı göstererek başka eğitim olanakları ya da kurumları temin eder.
5. Anne babaların fiziksel ve ahlaki nedenlerle çocuklarına karşı taşıdıkları sorumlulukları yerine getiremedikleri istisnai durumlarda, ortak iyinin koruyucusu olarak devlet, uygun araçlarla ve ancak çocuğun doğal ve devredilemez haklarına saygı çerçevesinde anne babaların yerini alır.”
55. McEneaney v. the Minister for Education ([1941] IR 430) davasında, Yüksek Mahkeme, “bir yüzyıldan fazla bir zamandır temel eğitimin sağlanmasının ulusal bir yükümlülük olduğunun kabul edildiğini” vurgulamıştır. Madde 42(4), çocuklara ücretsiz temel eğitim alma hakkı tanımıştır ve “sağlamak” kelimesi, devletin kendi başına çocukları eğitmek zorunda olduğu değil, daha ziyade onlara uygun eğitimin verilmesini güvence altına almak zorunda olduğu anlamına gelir (Crowley v. Ireland [1980] IR 102).
3. İlgili Mevzuat
56. 1908 tarihli Çocuk Yasası, çocukların korunmasını ve aile içi istismar durumlarında çocuğun bakımının üstlenilmesi biçimindeki devlet müdahalesini düzenlemiştir. 1998 tarihli Eğitim Yasası (“1988 tarihli Yasa”), devletin kurulmasından bu yana yapılmış en kapsamlı mevzuat olmuştur. Devlet tarafından finanse edilen/özel olarak yönetilen temel eğitimi, buna hiçbir temel yapısal değişiklik getirmeksizin yasal bir temele oturtmuştur.
4. Devlet Okulları Kuralları (“1965 Kuralları”) ve ilgili Bakanlık Genelgeleri
57. 1922’deki bağımsızlıktan önce yürürlükte olan kurallar, Bakanlığın 1965 Kurallarını kabul etmesine kadar uygulanmıştır. 1965 Kuralları ne birincil ne de ikincil mevzuat niteliğinde olsalar da, yasal güce sahiptir ve ilgili yasal rejimin bir parçasını teşkil etmektedir (Brown v. Board of management of Rathfarnham Parish National School ([2006] IEHC 178). Bunun dışında Bakanlık, kendi görev alanına giren konuları Sirküler, Genelge ve diğer resmi Bakanlık araçlarıyla düzenlemiştir. Bakan, 1965 Kurallarına uyulmaması halinde, bir okula ilişkin tanımayı ya da bir öğretmenin ruhsatını geri alabilir (sırasıyla 1965 Kurallarının 30 ve 108. maddeleri)
5. Yöneticiler ve Yönetim Kurulları
58. 1965 Kurallarının 15. maddesi, Yöneticinin okulun doğrudan yönetimi, öğretmenlerin atanması ve Bakanlık onayına tabi olarak onların işten çıkartılmasıyla görevli olduğunu belirtmektedir. Bir Yöneticinin, bir okulu ziyaret etmesi ve 1965 Kurallarına uyulmasını sağlaması gerekir. Yöneticinin otoritesine tabi olarak, Müdür (Principal) disiplinden, öğretim elemanlarının diğer üyelerinin denetiminden ve okul düzenlemeleriyle bağlantılı bütün diğer konulardan sorumludur (Kural 123(4)).
59. Kural 121, öğretmenlerin davranışlarına ilişkin kuralları düzenler: başka şeylerin yanı sıra hukuka itaat duygusuyla hareket etmeleri; öğrencilerinin ahlaki ve genel davranışlarına büyük bir özenle dikkat etmeleri; öğrencilerinin güvenliği için bütün makul tedbirleri almaları; Yöneticinin verdiği bütün hukuka uygun talimatları yerine getirmeleri gerekir. Kural 130, öğretmenlerin, öğrencilerinin gelişimi ve genel esenliğine önem vermelerini, onlara hem samimi hem de kibar davranmalarını ve onları şiddet ve zorla değil, duyguları ve akılla yönetmelerini gerektirir.
60. Şu an birçok ilkokulda Yönetim Kurulu bulunmaktadır. Kurulları yasal bir temele kavuşturan 1998 tarihli Yasa’ya değin, kurullar bir Bakanlık sirküleriyle (16/76) düzenlenmekteydi. Bu Yasanın 14. maddesi, uygulanabilir ve “ortaklık ilkesi”ne uygun olduğunda, Patronun görevini, Bakan ve eğitim ortakları arasında uzlaşılarak oluşturulmuş bir Kurulun oluşturulması olarak düzenlemiştir. Kurullar, devamlılığa sahip olan tüzel kişilerdir, dolayısıyla da dava açabilirler ve haklarında dava açılabilir.
6. Müfettişler
61. 1965 Kuralları, Bakan ve onun yetkilendirdiği kişilerin (Müfettişler), uygun buldukları herhangi bir zamanda okulları ziyaret edebileceklerini ve inceleyebileceklerini öngörmüştür (Kural 11). Müfettişleri Bakanın memurları olarak tanımlayan Kural 161, Bakanın sistemin etkin idaresi için ihtiyaç duyabileceği yerelden gelecek bu tür bilgilerin Bakana sunulmasını gerektirmiştir. Müfettişlerin, ihlal edildiği izlenimi uyandıran kurallar konusunda Yönetici ve öğretmenlerin dikkatini çekmesini gerektirir. Müfettişler, okulun genel durumu veya “yöneticinin dikkatini gerektiren konulara” ilişkin olarak “bu tür önerilerde bulunmayı gerekli gördüklerinde” Yöneticiyle irtibat kurmaya yetkili kılınmışlardır. Bir müfettişin kendi bölgesindeki okullara sık sık ani ziyaretlerde ve öğretmenlerin çalışmalarını değerlendirmek üzere zorunlu yıllık ziyaretlerde bulunması gereklidir. 16/59 numaralı Sirküler, Müfettişler için, onların Yönetici ve öğretmenlere ilişkin rolleri, ani ve genel teftişlerin yöntemi ve öğretmenlerin çalışmalarına ilişkin değerlendirmeleri konusunda bir kılavuz sağlamaktadır.
7. Şikayetler
62. 6 Mayıs 1970 tarihli bir Yönlendirici Not, öğretmenlere karşı yapılan şikayetler konusunda izlenecek uygulamanın ana hatlarını oluşturmuştu. Şikayetçi, konunun Yöneticinin alanına girdiği konusunda bilgilendirilecek ve kendisinden Yöneticiyi şikayetten haberdar edip etmediğini açıklaması istenecekti. Yönetici, ilgili öğretmenden yorumlarını almak ve bu yorumları, Yöneticinin kendi yorumlarıyla beraber Bakanlığa iletmek zorundaydı. Bunun üzerine Bakanlıktaki Baş Müfettiş Yardımcısı, bir soruşturma başlatılmasının gerekip gerekmediğine karar verecekti. Eğer gerektiğine karar verilirse, Müfettiş, Yönetici, öğretmen ve anne babalarla görüşecekti. Bir soruşturmanın öğretmen aleyhine ilgili bulgulara ulaşması halinde, eğer öğretmen uygunsuz davranmışsa ya da 1965 Kurallarına uymamış ya da uymayı reddetmişse, Kural 108, Bakana öğretmene karşı işlem yapma yetkisi vermekteydi. Bakan öğretmen hakkındaki soruşturmayı devam ettirebilir, hakkındaki tanıma kararını geri alabilir ve/veya ücretini kesebilir/azaltabilirdi. Yukarıda belirtildiği gibi, Yönetici Bakanın onayına tabi olarak bir öğretmeni kovabilirdi.
B. Ceza Hukuku ve ilgili konular
63. Bir küçüğe yönelik cinsel istismar, 1861 tarihli Kişilere Karşı Suçlar Yasası’nın (değişik) 50 ve 51. maddelerinde yasaklanmıştı. 1935 tarihli Ceza Yasasında Değişiklik Yapılmasına dair Yasa genç kızların korunması için daha ayrıntılı hükümler getirmek ve cinsel suçlara ilişkin yasada değişiklik yapmak üzere oluşturulmuştu. 1935 tarihli Yasanın 1. ve 2. maddeleri, 15 yaşın altında ve 15 ile 17 yaş arasındaki kızlara yönelik kızlık bozma (defilement) suç olarak düzenlemiştir. 1935 tarihli Yasanın 14. maddesi ayrıca şunu öngörür:
“On beş yaşın altındaki bir kişinin toplumun ahlak anlayışına aykırı saldırı oluşturduğu iddia edilen eyleme rıza gösterdiğinin kanıtlanması, toplumun ahlak anlayışına aykırı saldırı suçlamasına karşı bir savunma oluşturamaz.”
Dolayısıyla on beş yaşın altındaki kızlar, cinsel ilişkinin herhangi bir biçimine rıza gösteremezlerdi ve bu tür herhangi bir ilişki bir suçtu (bugün hala suçtur). Bu yasaya dayanan suçlara ek olarak, bu eylemler adi saldırı da oluşturmaktaydı.
64. İrlanda’da toplumun ahlak anlayışına aykırı saldırılar için uygulanan bir süre sınırı yoktu, dolayısıyla suçlu hayatının sonuna kadar yargılanabilirdi.
65. Bir mağdur, şiddet suçunun bir sonucu olarak oluşan zararın tazmini için Suç Sonucunda Oluşan Kişisel Zararların Tazmini Sistemi’ne başvurabilmektedir. Sistem, Suç Sonucu Oluşan Zararları Tazmin Kurulu (Kurul) tarafından idare edilmektedir. Başvuru için hak düşürücü süre üç aydır, fakat bu süre uzatılabilir. İlk karar, duruşma yapılmaksızın alınır ve duruşma bir Kurul dairesinde gizli olarak yapılır. İtiraz üzerine alınan karar nihaidir. Tazminat ex gratia olarak ödenir. Harcamaları ve kayıpları (cepten yapılan harcamalar ve faturasız sosyal yardım ödemeleri, hastalık izni sırasında alınan maaş ve ücretler) kapsamaktadır ve 1986 yılına kadar maddi olmayan kayıpları da kapsamaktadır.
C. Medeni Hukuk ve ilgili konular
66. Haksız fiil, bir kimsenin zarara uğramasına sebep olan bir eylemdir ve haksız fiilde bulunanın hukuki sorumluluğu sonucunu doğurur. İhmal haksız fiili, davacıyla davalı arasında bir özen sorumluluğunun bulunduğunun (taraflar arasında bir tarafın diğer tarafın özen yükümlülüğünü yerine getirmesini isteyebildiği yakınlıkta bir ilişkinin kurulması da dahil), sorumluluğun ihlal edildiğinin ve ihlalle zarar arasında nedensellik bağının bulunduğunun kanıtlanmasını gerektirir (örneğin Beatty -v- The Rent Tribunal, [2005] IESC 66).
67. Dolaylı sorumluluk, sorumluluğun, zarara yol açmayan ve kusuru bulunmayan, fakat ihmal yoluyla ya da icrai olarak zarara yol açan ve kusur kendisinde olan kişiyle özel bir hukuki ilişkisi bulunan bir kişi ya da tüzel kişiye atfedilmesidir. Dolaylı sorumluluğa yol açabilecek hukuki ilişkiler işveren ve işçi arasındaki ilişkiyi de kapsar.
68. Bir bireye karşı anayasal hakların ihlalinin giderimi için Anayasa’ya dayanmak da mümkündür. Meskell v. CIÉ [1973] IR 121) davasında mahkeme şöyle demiştir:
“... eğer bir kimse anayasal bir hakkının ihlalinden dolayı zarara uğramışsa, o hakka tecavüz eden kişi ya da kişilerden giderim talep etmeye hak sahibidir.”
Anayasaya dayanarak üretilmiş haksız fiillere başvurmak, ancak mevcut borçlar hukukunda doldurulması gereken bir boşluğun bulunması halinde mümkündür.
D. Konuya ilişkin kamu araştırmaları ve çocukların korunmasına ilişkin gelişmeler
1. 1931 tarihli Carrigan Raporu
69. Carrigan Komitesi, 1930 yılında bazı ceza hukuku düzenlemelerinde değişiklik yapılmasına ihtiyaç olup olmadığı ve “çocuk fahişeliği sorununa” çare olacak öneriler geliştirmek üzere atanmıştır. Komite 17 toplantı yapmış ve 29 tanık dinlemiş ve diğer yazılı ifadeleri değerlendirmiştir.
70. 20 Ağustos 1931’de Komite, Adalet Bakanına nihai raporunu sunmuştur. Rapor, başka şeylerin yanı sıra çocuklara yönelik cinsel suçlar bakımından toplumsal ve yasal reformlar önermiştir.
71. Emniyet Müdürü, Komite önüne çıkan önemli bir tanıktır. Komitenin önüne çıkmadan evvel, 1924 ve 1930 arasında “Kızlık Bozma (Defilement), Cinsel Birleşme (Carnal Knowledge) ya da Tecavüz (Rape)” de dahil olmak üzere 10 yaşın altı, 10-13 yaş arası, 13-16 yaş arası, 15-18 yaş arası ve 18 yaş üzerindeki kızlara karşı işlenen cinsel suçların kovuşturulmasına ilişkin 800’ün üzerinde karakoldan kendisinin hazırladığı bir sirkülere verilen yanıtlardan toplanan istatistiksel bilgiyi sunmuştur. Başka şeylerin yanı sıra “bir kısmı 10 yaşın altındaki çocuklara ilişkin birçok vaka da dahil olmak üzere 16 yaş altındaki kızlara ve çocuklara çok sayıda suç oluşturan müdahale vakaları olan cinsel suçların her yıl endişe verici düzeyde arttığına” değinerek, bu istatistiklerin ayrıntılı bir analizini sunmuştur. Anne babaların çeşitli nedenlerle konuyu takip etmekteki isteksizlikleri de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle cinsel suçların %15’inden daha azının kovuşturulduğunu sandığını belirtmiştir.
72. Adalet Bakanlığı’nın tavsiyesi üzerine (Rapora ekli bir memorandumda), Carrigan Komitesi’nin önündeki deliller de, Raporu da yayımlanmamıştır. Adalet Bakanlığı bu tavsiyeyi verirken Raporu çeşitli açılardan eleştirmiş ve rapordan çıkarılabilecek açık sonucun, İrlanda’da sıradan ahlak duygusunun ve dinin etkisinin kaybolduğu ve tek çarenin polislerin çalışmaları olduğunu kaydetmiştir. Rapor üzerindeki tartışma bir meclis komitesinde gerçekleşmiştir. 1935 tarihli Ceza Yasasında Değişiklik Yapılmasına dair Yasa da (bkz. yukarıda 63. paragraf) dahil olmak üzere, raporda yer verilen birkaç tavsiye uygulamaya konmuştur. Adalet Bakanlığı’nın bu Rapora ilişkin dosyaları 1991’de yayımlanmıştır. Diğer arşiv belgeleri 1999’da açıklanmıştır.
2. Çocuk Islahevleri ve meslek okulları
73. Islahevleri 1850’lerde ve meslek liseleriyse 1860’larda kurulmuştur. Bu okullar genellikle mezheplerce yönetilmiş ve devlet tarafından finanse edilmiştir. Islahevleri, genç suçluları kabul ederdi; fakat bu okulların sayısı hiçbir zaman birkaç taneden daha fazla olmamıştır. Bununla beraber, çocukların mesleki eğitimi için olan meslek okullarının sayısı yaklaşık 50 idi: Bu okullarda çocuklara öğretimin yanı sıra barınma, kıyafet ve yiyecek sağlanırdı (1908 tarihli Çocuk Yasası’nın 44. maddesi). 1936’dan 1970’e değin, toplam 170.000 çocuk ve genç (ilgili yaş grubunun yaklaşık %1.2’sini içerirdi) meslek okullarına girmişti. Bu okullarda kalış süresi yaklaşık yedi yıldı. Çocukların büyük çoğunluğu, yoksul oldukları için meslek okullarına yönlendirilirdi ve bu okullara gitmenin diğer yaygın nedeni ise bir suç işleme ya da okula devamsızlıktı. Bu iki temelde de çocukların Bölge Mahkemesi’nce sevki söz konusu olurdu. Meslek Okulları Kuralları ve Düzenlemeleri’nin 7. maddesi, çocukların yazılı eğitiminin Ulusal Okullardaki programa uygun olmasını öngörmüştür ve hem yazılı eğitim hem de meslek eğitimi için tavsiye edilen saatleri düzenlemiştir.
3. Islahevleri ve meslek okullarına ilişkin Cussen ve Kennedy raporları
74. 1936’da yayımlanan Cussen Raporu, devlet tarafından ıslahevleri ve meslek okullarının çalıştırılmasına ilişkin olarak görevlendirilmiştir. Rapor, sistemi ulaştığı 51 sonuç ve tavsiyenin uygulanmasına bağlı olarak onaylamıştır. Sistem, daha sonra devlet tarafından kurulan, Yargıç Eileen Kennedy’nin başkanlığını yaptığı bu okulları araştıran bir komitenin kurulmasına değin büyük oranda değişmeden kalmıştır. Kennedy Raporu, ıslahevleri ve meslek okulu sisteminin önemlerinin azalmaya başladığı 1970 yılında yayımlanmıştır. Raporda bazı okulların kapatılması tavsiye edilmiş ve bazı değişiklik önerileri getirilmiştir. Rapor, özellikle teftiş sisteminin tamamen etkisiz olduğunu bulgulamış ve diğer raporlama mekanizmalarının yanı sıra çocuk bakımının en yüksek standartlarını güvenceye alacak ve başka şeylerin yanı sıra bir bekçi köpeği (watch dog) gibi hareket edecek bağımsız bir hukuki organın kurulması tavsiyesinde bulunmuştur.
4. Islahevleri ve meslek okullarına ilişkin Ryan Raporu
75. 1980’lerin sonları ve 1990’ların başlarında İrlanda’da çocukların özellikle dini kurumlarda istismarına ilişkin bilgilerin kamusallaşmasının ve ortaya çıkan tartışmaların ardından, Başbakan 11 Mayıs 1999’da aşağıdaki demeci yayımlamıştır:
“Devletin ve devletin tüm vatandaşlarının adına Hükümet, çocuk istismarı kurbanlarından müdahale etmekte, acılarını hissetmekte ve onları kurtarmaktaki kolektif başarısızlığımızdan ötürü, içten ve çok geç kalınmış bu özrü dilemek istemektedir.”
76. 2000 tarihli Çocuk İstismarını Araştırma Komisyonu Yasası (2005’te değiştirilmiş) kabul edilmiştir. Bir Komisyon (daha sonra Ryan Komisyonu olarak tanınmıştır) asıl olarak ıslahevleri ve meslek okullarındaki çocuk istismarını araştırmış ve raporlamıştır. Görece az sayıda ıslahevi bulunduğu için, Komisyon’un çalışması asıl olarak meslek okullarıyla ilgilenmiştir.
77. Komisyonun yetkisi, temel olarak 1930’lardan 1970’lere kadarki dönemi kapsamıştır. Dokuz yılın üzerindeki bir dönem için delil toplanmış ve hacimli bir belgeleme, dokümantasyon, uzman görüşü ve 1500 civarında şikayetçinin ifadesini içermiştir. “Soruşturma Komitesi” iddialarının araştırılmasını isteyen tanık ifadelerini dinlerken, “Özel (Confidential) Komite” yaşadıkları istismarı anlatan tanıklar için özel bir forum alanı sağlamıştır. Dolayısıyla Özel Komite’ye sunulan delillere itiraz edilememiştir (unchallenged).
78. Komisyon, raporunu (“Ryan Raporu”) 2009 yılının Mayıs ayında açıklamıştır. Islahevleri ve meslek okullarında, çocukların genel olarak din görevlileri tarafından cinsel istismar da dahil olmak üzere fiziksel istismarının yaygın, kronik ve ağır olduğunu bulgulamıştır. Dini otoriteler mezhepleri korumak ve olayların kamuoyuna ifşa edilme riskini azaltmak için istismar vakalarını kendileri halletmişlerse de, Rapor ruhani sınıftan olmayan kişilerce gerçekleştirilen cinsel istismar şikayetlerini polise ilettiklerini tasdik etmiştir. Bakanlık Genel Sekreteri, Soruşturma Komitesi’ne sunduğu bilgilerde, ıslahevi ve meslek okullarındaki çocuklara karşı sorumluluklarını yerine getirememelerinden pişmanlık duyduğunu belirtmiştir: Bu kurumlar özel kişilere ait ve onlar tarafından işletiliyor olsa da, devletin çocuklara uygun bir özen gösterme konusunda açık bir sorumluluğu bulunmaktadır ve Bakanlık tatmin edici düzeyde bir özen gösterememiştir. Dini görevlilerin çocuk istismarına ilişkin şikayetler Bakanlığın kendisine nadiren rapor edilmişti ve alınan bu şikayetlerle yeterli düzeyde ilgilenilmemişti.
79. I. Cildin 14. Bölümü (“Brander Bölümü”), 10 kadar okulda (6 Devlet Okulu da dahil) 1980’e değin 40 yıl boyunca laik bir öğretmen olarak çalışan “seri bir cinsel ve fiziksel istismarcının” meslek yaşamını incelemiştir. Bu istismarcı emekliliğinin ardından, öğrencilerin cinsel istismarına ilişkin çok sayıda suçlama sonucunda mahkum edilmiştir. Rapor, anne babaların öğretmenin davranışlarına karşı çıkmaya çalıştıkları 1960’lar ve 1970’lerde, öğretmenin piskopos ve okul yetkililerince korunduğunu ve okuldan okula yer değiştirdiğini kaydetmiştir. 1960’larda polise yapılan şikayetlere ilişkin kanıt sunulmuştur. 1980’lerin başlarında yapılan şikayetler görmezden gelinmiştir; Bakanlık, Komisyon önünde bu tutumun dönemin standartlarıyla dahi savunulmasının imkansız olduğunu kabul etmiştir. Sadece soruşturmanın kendisi şok edici değildir; aynı zamanda “cinsel istismar faillerinin açığa çıkma ya da yaptırım korkusu duymaksızın devlet eğitim sisteminde kolaylıkla hareket edebildiklerini” de göstermiştir.
80. III. Cilt, 1930-1990 arasında 1090 kişiden çoğu ıslahevi ve meslek okullarına ilişkin olan ama Devlet Okullarını da içeren 216 kuruma ilişkin istismar tanıklığı dinleyen Özel Komite’nin raporundan oluşmuştur. Komite 70 tanıktan 73 ilk ve orta dereceli okula ilişkin 82 istismar vakası dinlemiştir: Bunların çoğu bu okullardan 1970’lerden önce ya da 1970’ler sırasında ayrılan çocuklara ilişkindir ve tanıkların yarısından fazlası cinsel istismarı rapor etmiştir. Bugün şikayetler, diğerlerinin yanı sıra, polise ve Bakanlığa yapılmaktadır.
81. IV. Cildin 1. Bölümü, 1908 tarihli Çocuk Yasası’na göre ıslahevi ve meslek okullarına giden çocuklar için hukuki sorumluluğu bulunan Bakanlığa ilişkindir. Bakanlık, teftişlerin yetersizliğinden ötürü konuya ilişkin yeterli bilgiye sahip değildir. Bakanlık çalışanları, istismarın gerçekleştiğinin farkındadır. Dolayısıyla ilgili okullarda bir Yöneticiyi görevden alma yetkisi gibi çocukların menfaatine olan geniş hukuki yetkilerini daha çok kullanmış olmaları gerekirdi. Bununla beraber Bakanlık, tutulan çocukların birçoğunun durumunu iyileştiren değişiklikler yapmak için hiçbir girişimde bulunmamıştır. Gerçekten de:
“Bakanlığın ... hataları, mezheplerin sistem üzerindeki egemenlik ve mülkiyetinin zımni kabulü olarak da görülebilirdi. Bakanlık Genel Sekreteri, Bakanlığın dini mezheplere ‘önemli ölçüde riayet (deference)’ ettiğini [belirtmiştir]. Bu riayet, değişimi engellemiş ve uzun zaman önce miadını doldurmuş olan sistemin yürürlükten kaldırılması 1970’de Kennedy Raporu vasıtasıyla bağımsız bir müdahale biçiminde gerçekleştirilebilmiştir.
82. V. Cilt, başka şeylerin yanı sıra uzman raporlarının örneklerini içermiştir. Bazı şikayetçiler, devletin politika düzeyinde küçüklerin fiziksel istismarından 1970’lerde ve cinsel istismarından 1980’lerde haberdar olduğu önermesini ele alması için İrlanda tarihi alanında kıdemli bir hocayı, Profesör Ferriter’i bilgilendirmiştir. Komisyon sponsor olarak Ferriter’in raporunu üzerine almış ve raporu kendi raporuna eklemiştir. Profesör Ferriter’in raporu, olayları Komisyon’a tarihsel bir bağlam içerisinde sunmuştur. Carrigan Raporunu (1931), İrlanda’da cinsel suçların soruşturulma oranlarına ilişkin derlenmiş bilgi sağlanması bakımından bir “mihenk taşı” olarak nitelendirmiştir. Ayrıca ceza mahkemesi arşivlerinden taranan daha sonraki soruşturma istatistiklerini (1930’lar ve 1960’lar) sunmuş ve analiz etmiştir. Polis, pedofillerin soruşturulmasında çok etkin olmuştur; fakat birçok cinsel suçun gerçekten rapor edilmemiş olması, bu tür suçların 20. yüzyıl boyunca İrlanda’da ciddi bir sorun oluşturduğuna işaret etmiştir. Profesör Ferriter, ceza mahkemesi arşivlerinin “genç erkek ve kızlara yönelik cinsel suçların sürekli olarak yüksek düzeylerde olduğunu” gösterdiğine işaret ederek sözlerine devam etmiştir. Bu vakaların çoğu medyada yer almamışsa da, polisin bu tür suçların varlığına ilişkin kapsamlı bir güncel bilgiye sahip olduğunu düşünmüştür.
83. V. Cilt, Ryan Komitesi’nin kendisinin talep ettiği ve “Yatılı Çocukların Bakımı (Residential Child Care), 1948-1975: Tarihçe ve Rapor” başlığını taşıyan Bay Rollison tarafından tamamlanan bir araştırmaya yer vermiştir. Bay Rollison, 1948-1975 arasındaki dönem boyunca İngiltere’de yatılı okullardaki bakımın tarihçesini sunmuştur. Bay Rollison, “istismar” başlığı altında, 1980’lerin ortalarından evvel, “profesyonel ve yetişkinlerin istismar lafına ya da ihtimaline pek hassasiyet göstermediklerine” ve bu dönemi bugünün standartlarıyla yargılamanın “tuzakları ve potansiyel aşırılıklarından kaçınmanın önemli” olduğuna işaret etmiştir.
84. Ryan Raporu’nda çeşitli tavsiyelere yer verilmiştir. Bir ilk adım olarak, devletin çocuk istismarının, ıslah evleri ve meslek okullarından sorumlu kıdemli personelin yanı sıra mevcut sistem ve politikaların, yönetim ve idarenin başarısızlığından kaynaklandığını kabul etmesinin önemli olduğu belirtilmiştir. Çocuk merkezli devlet politika ve hizmetlerinin geliştirilmesi ve gözden geçirilmesi, çocuklara yönelik hizmetlerin yeterli ve bağımsız bir denetime tabi tutulmasının gerekliliği ve “Önce Çocuklar: Çocukların Korunması ve Refahı için Ulusal İlkeler”in (aşağıda 89. paragraf) tam olarak uygulanmasına ilişkin bir dizi tavsiyede bulunulmuştur.
5. Cinsel istismara ilişkin daha sonraki raporlar
85. Daha sonraki kamu araştırmaları ve raporlar, Katolik Kilisesi’nin çocukların dini görevliler tarafından cinsel istismarına ilişkin iddialara verdiği yanıtı eleştirmiştir.
86. 2005 tarihli Ferns Raporu, 1962 ve 2002 arasında Ferns Piskoposluğuna bağlı 21 rahibe karşı 100’ün üzerinde çocuk istismarı şikayeti tespit etmiştir. Rapor, Kilise’nin yanıtını eleştirmiş, fakat konuya ilişkin 1970’ler öncesinde ya da sırasında yapılmış şikayetlerin sadece birkaçının devlet yetkililerine rapor edildiğini belirtmiştir.
87. 2009 tarihli Murphy Raporu, 1975 ve 2004 arasında Dublin Piskoposluğuna bağlı dini görevlilere karşı yapılmış çocuk istismarı şikayetlerinin Kilise ve devlet tarafından nasıl ele alındığına ilişkindir. Rapor, anılan dönemde dini görevliler tarafından çocuk istismarının yaygın olduğunu kabul etmiştir. Çocukların korunmasına ilişkin yasal çerçeveye duyulan ihtiyacın 1970’lerin başlarında açıkça kabul edilmiş olmasına rağmen, 1990’ların başlarına değin yasama organından kaynaklanan gecikme, sıra dışı olarak tanımlanmıştır.
88. 1996 yılında İrlanda Piskoposları, “Çocukların Cinsel İstismarı: Bir Kilise Yanıtı için Çerçeve (Child Sexual Abuse: Framework for a Church Response)” başlıklı bir çerçeve belge hazırlamıştır. 2011 tarihli Cloyne Raporu, Katolik Kilisesi yetkililerinin, çerçeve belgenin kabulünün ardından, yani bu yetkilerin sorunun boyutları ve ele alınma biçiminden haberdar olduklarının düşünülmesinin makul olduğu bir dönemde, kendilerine yapılan dini görevliler hakkında cinsel istismar şikayetlerine verdikleri tepkiyi incelemiştir. Rapor, bu daha geç dönemde bile, Kilise’nin verdiği tepkiye oldukça eleştirel yaklaşmıştır.
6. Çocukların korunmasına ilişkin diğer gelişmeler
89. Kasım 1991’de Bakanlık, çocuk istismarı şüphesi iddialarını ele alma usullerine ilişkin bir yönerge yayımlamıştır (Sirküler 16/91). Yönerge hükümleri 2001 yılında (“Çocukların Korunması – Yönlendirici İlke ve Usuller”) ve 2006’da (“İlköğretimde Çocukların Korunması için Yönlendirici İlke ve Usuller”) güncellenmiştir. 1999’da çocukların korunması için ilk kapsamlı çerçeve düzenleme kabul edilmiştir (“Önce Çocuklar: Çocukların Korunması ve Refahı için Ulusal İlkeler”). Bu ilkeler çocuk istismarının tespiti ve raporlanmasında yardımcı olmayı ve çocuklar ve ailelere hizmet sağlayan kuruluşların profesyonel uygulamalarını geliştirmeyi amaçlamıştır. Bu düzenleme, en son 2011’de olmak üzere o zamandan bu yana birkaç kez güncellenmiştir. Hükümet, bu yönlendirici ilkelerin etkili bir şekilde uygulanmasını sağlamak için 2012 tarihli Önce Çocuklar Beyannamesi’ni (Children First Bill) yayımlamıştır.
90. Çocuk hakları konusunda kamusal farkındalığı artırmak üzere 2002 yılında çocuklar için ombudsmanlık kurulmuştur. Bir çocuğun ihtiyatsızlık sonucunda tehlikeye atılması da (reckless endangerment of a child) (2006 tarihli Ceza Adaleti Yasası’nın 176. maddesi) dahil olmak üzere, yeni ve konuya odaklanmış suçlar oluşturulmuştur. Temel olarak ıslahevleri ve meslek okullarındaki istismar mağdurlarına giderim sağlayan çeşitli tazmin planları oluşturulmuştur. 2012 “çocuk hakları” referandumu, Anayasa’nın 42. maddesine çocuk haklarına ve korumaya yönelik hükümlerin eklenmesini teklif eden 31. Anayasa değişikliğinin kabulüyle sonuçlanmıştır. Değişiklik, itiraz süreci nedeniyle yürürlüğe girmemiştir.
III. İLGİLİ ULUSLARARASI HUKUK VE UYGULAMA
A. Avrupa Konseyi
91. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (“AKPM”), çocukların korunmasına ilişkin tavsiyelerini ilk kez Küçüklerin Kötü Muameleye Karşı Korunması başlıklı 561 Numaralı Tavsiyesiyle 1969 yılında yapmıştır. Öncelikli olarak çocukların aile içinde dövülmesine ilişkin olsa da, devletlerin “yetkili bakanlık ve dairelerin fiziksel ya da zihinsel zalimliğe maruz bırakılan çocuklar sorununun ciddiyeti ve boyutlarından haberdar olmalarının sağlanması için gerekli bütün tedbirleri almaya” ve ayrıca “kötü muamele görmüş çocukların bakımından sorumlu resmi hizmetlerden, faaliyetlerini özel kuruluşların yürüttüğü çalışmalarla koordinasyon içinde yürütmelerini istemeye” davet edilmelerini önermiştir. Çocukların kötü muameleden korunmasına ilişkin Bakanlar Komitesi’nin R (79) 17 Numaralı Tavsiyesi, bu AKPM tavsiyesine göre geliştirilmiştir: Hükümetlerin “istismarın çocuğun bakımından sorumlu kişilerin ya da onlar üzerinde geçici ya da sürekli denetimi olan diğerlerinin eylem ya da ihmallerinden kaynaklandığı durumlarda” istismara uğramış çocukların güvenliğini sağlamak için gerekli bütün tedbirleri almaları gerekir.
92. 1961 tarihli Avrupa Sosyal Şartı, 7. maddesinde çocukların ve gençlerin maruz bırakıldıkları fiziksel ve ahlaki tehlikelere karşı özel olarak korunma haklarını temin eder.
B. Birleşmiş Milletler
93. Çocuk Haklarına Dair Cenevre Bildirisi, Milletler Cemiyeti’nce 1924 yılında kabul edilmiştir ve beş koruyucu ilkesinin önsözünde insanlığın çocuklara “vermek zorunda olduğunun en iyisini” borçlu olduğunun altını çizmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1959’da oybirliğiyle 1924 bildirisini genişleten Çocuk Hakları Bildirisi’ni kabul etmiştir. 1959 tarihli bu Bildiri, bir çocuğun fiziksel ve zihinsel olarak tam olarak olgunlaşmamasından ötürü özel koruma ve bakıma ihtiyaç duyduğu genel ilkesinden yola çıkar. 2 numaralı ilke, çocuğun üstün yararı her zaman öncelikli tutularak, çocuğun özel korumadan yararlanmasını ve çocuğa fiziksel, zihinsel, ahlaki, ruhsal ve sosyal olarak sağlıklı ve normal bir şekilde ve özgür ve onurlu şartlarda gelişmesi için fırsat ve imkanlar tanınmasını temin eder. 8. ilke, çocuğun bütün koşullarda koruma ve yardım almada ilkler arasında olmasını şart koşar ve 9. ilke çocuğun her tür ihmal, zalimlik ve istismardan korunması gerektiğini belirtir.
94. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (İHEB), zalimane, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleye tabi tutulmama hakkı da dahil olmak üzere bütün insanlara uygulanan insan hakları kataloğunun yanı sıra, açıkça çocuklara değinen iki madde içerir – özel bakım ve yardım başlıklı 25. madde ve ücretsiz temel eğitim hakkına dair 26. madde.
95. Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin (MSHS) 24. maddesine göre “her çocuğun ... hiçbir ayrım yapılmaksızın, ailesi, içinde yaşadığı toplum ve devlet tarafından bir küçük olarak statüsünün gerektirdiği koruma tedbirlerine hakkı vardır.” Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin (ESKHS) 2. maddesi, devletlerin Sözleşme’de güvenceye alınan hakların tedricen gerçekleştirilmesi için yasa yapımı dahil gerekli adımları atmalarını gerektirir. ESKHS’nin 10. maddesi, gençler adına koruma ve yardım amaçlı özel tedbirlerin alınmasını şart koşar. 12. madde, herkesin “mümkün olan en yüksek seviyede fiziksel ve zihinsel sağlık standartlarından yararlanması” hakkından söz eder ve devletlere çocukların sağlıklı gelişimini temin eden adımları atma zorunluluğu getiren özel bir hüküm içerir. Her iki Sözleşme de 1966 yılında imzaya açılmış ve İrlanda tarafından sırasıyla 1973’te ve 1989’da imzalanmış ve onaylanmıştır.
96. Çocuk Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme’nin önsözü, başka şeylerin yanı sıra, 1924 ve 1959 Bildirilerinin, İHEB’in ve MSHS’nin çocukları koruyan hükümlerini hatırlatır. 19. madde, devletin, çocuğu anne babanın veya çocuğun bakımından sorumlu olan diğer kişilerin kötü muamelesinden korumasını ve istismarın önlenmesini ve mağdurların tedavisi için uygun sosyal programlar oluşturmasını şart koşar.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
97. Başvurucu, okuduğu Devlet Okulu’ndaki bir öğretmen tarafından uğradığı cinsel istismardan devletin kendisini koruyamadığından ve bu konuda devlete karşı etkili bir hukuk yolunun bulunmadığından şikayet etmiştir. Sözleşme’nin 3. maddesinin (tek başına ve 13. maddeyle birlikte), 8. maddesinin, 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesinin ve bu maddelerle bağlantılı olarak 14. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
...
II. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN MADDİ YÖNÜ BAKIMINDAN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
122. 3. madde şöyledir:
“Hiç kimse işkence ya da insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
A. Tarafların görüşleri
1. Başvurucu
123. Başvurucunun temel şikayeti, devletin, 3. maddeden doğan pozitif yükümlülüğüne aykırı olarak, çocukları bir risk oluşturduğunu bildiği ya da bilmesinin gerektiği cinsel istismar vakalarından korumaya yetecek ve Devlet Okullarının devlet-dışı yönetimine karşılık verecek bir yasal çerçeve oluşturmakta başarısız olmasıdır. İlgili aktörlerin, çocuklara yönelik muameleyi takip etmek ve istismar da dahil olmak üzere herhangi bir kötü muamele şikayeti karşısında harekete geçmek için etkin bir biçimde çalışmalarını sağlayacak hiçbir açık veya yeterli yasal yükümlülük veya yönlendirici ilke bulunmamaktadır. 3. ve 8. maddelerin yanı sıra 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesi birlikte okunduğunda, devlete, Anayasa’nın 42. maddesinin imkan verdiği ama zorunlu kılmadığı bir yükümlülüğü olan eğitim sistemini, çocukları koruma yükümlülüğünü yerine getirmesini sağlayacak biçimde düzenleme görevi yükler.
124. Eğitim, bütün ileri demokrasilerde olduğu gibi, ulusal bir yükümlülüktür (yukarıda geçen McEneaney ve Crowley). Anayasa’nın 42. maddesi, devletin eğitimi kendisinin sağlamasına hem izin hem de yetki verir. Devlet bu yükümlülüğü devlet-dışı kurumlar aracılığıyla yerine getirse dahi, Devlet Okulları modeli çocukların korunmasına ilişkin daha çok düzenleme tanzim edebilirdi ve etmesi de gerekirdi. Şu veya bu şekilde, bir devlet temel eğitimi özel bir teşekküle devretmekle, Sözleşme’den doğan pozitif yükümlülüklerinden kaçamaz (Costello-Roberts – Birleşik Krallık). Son olarak devlet, başvurucunun başka eğitim seçeneklerinin bulunduğunu söyleyerek bu yükümlülükten kurtulamaz; zaten her halükarda başvurucunun böyle seçenekleri yoktur.
125. Başvurucu, devletin Devlet Okullarındaki çocuklara yönelik istismar riskini bildiği ya da bilmesinin gerektiği iddiasını temellendirmek için bazı belgelere, özellikle de Carrigan ve Ryan Raporlarına dayanmıştır. Ryan Raporu’nun, soruşturmadan 9 yıl ve Yüksek Mahkeme’nin açtığı hukuk davasını karara bağlamasından sonra yayımlanmış olduğunun altını çizmiştir. Ayrıca devletin bu istismarları önlemek için yeterli izleme ve raporlama mekanizması da dahil olmak üzere uygun koruyucu tedbirlerin bulunmadığı bilgisine sahip olmak zorunda olduğunu ya da sahip olmasının gerektiğini ileri sürmüştür. Kısaca başvurucu, Devlet Okulu öğrencilerinin uğradığı istismarın, cinsel istismarı önlemek ve saptamak için etkili koruma tedbirlerinin alınmaması ve onunla birleşen temel eğitimde Devlet Okulu modeliyle mümkün kılındığını ileri sürmüştür.
126. Hükümetin dayandığı tedbirler yetersizdir ve aslında başvurucu bunların devlet denetiminin yokluğunu teyit ettiği görüşündedir. 1965 Kuralları ve Sirkülerler, ne birincil ne de ikincil mevzuat niteliğindedir, yasal temelleri belirsizdir, yürürlükte kaldıkları süreyi belirsiz kılacak ölçüde çok sayıda ve üst üste geçmiş durumdadır ve kolayca erişilebilir değildir. Her halükarda, bu Kural ve Sirkülerler etkili değildir: Cinsel istismara bir gönderme yapmamakta; istismar hakkında şikayette bulunmak için hiçbir usul, istismarın izlenmesi, soruşturulması ya da bir devlet yetkilisine rapor edilmesi için hiçbir bağlayıcı koşul içermemektedir. Ailelerin irtibat kurabilecekleri kişi Yönetici olarak kalmıştır. Devlete yapılan bir şikayetten dolayı harekete geçilse de geçilmese de, etkili bir tespit ve şikayet mekanizmasının bulunmaması, şikayetlerin devlete iletilmemesine neden olmuştur.
127. Başvurucu ayrıca, Teftiş sisteminin çocukları istismardan koruyabileceği, fakat bunu yapmadığı kanaatindedir. Bu sistem, öğretimin kalitesini güvenceye almak için tasarlanmıştır, öğretmenlerin davranışlarını denetlemek veya istismar şikayetlerini kabul etmek için değil. Dolayısıyla anne babalar şikayetlerini Yönetici’ye iletmek zorunda olduklarını düşünmüşlerdir ve gerçekten de 6 Mayıs 1970 tarihli Yönlendirici Not onları böyle yapmaya yönlendirmiştir. Ne ilkesel olarak ne de uygulamada Müfettişle anne babalar arasında bir ilişki vardır ve yönlendirici ilkeler ya da sirkülerlerin hiçbiri anne babalar ve Müfettişler arasındaki bir iletişim olanağından bahsetmemiştir. Başvurucuya göre, diğerlerinin yanı sıra Ryan Raporu, o zamandan bu yana kabul edilen kapsamlı çocuk koruma ilkeleriyle yapılacak bir mukayese ve mevcut davaya ilişkin olgular, devletin Teftiş sisteminin yetersizliğini ortaya koymaktadır. Mevcut davaya ilişkin olgular bakımından, 1960’ların ortalarından itibaren Dunderrow Devlet Okulu’nda LH tarafından gerçekleştirilen 400 istismar vakası vardır ve bu konuda bir Müfettişe yöneltilmiş tek bir şikayet dahi bulunmamaktadır.
128. Daha genel olarak, başvurucu, devletin –okul yönetiminde ya da öğretmenlerin davranışları veya eğilimleri üzerinde denetimi, bilgisi ya da rolü olmadığını iddia ettiği- iç hukuktaki yargılamada ileri sürdüğü ayrıntılı argümanlarla -devlet korumasına ilişkin açık bir yasal çerçevenin yürürlükte olduğunu ileri sürdüğü- bu Mahkeme önündeki pozisyonu arasındaki güçlü karşıtlığın altını çizmiştir.
129. Son olarak, nedensellik testi E. ve Diğerleri – Birleşik Krallık davasında (bkz. yukarıda adı geçen karar, para. 98-100) oluşturulmuştur. Başvurucu, etkili bir raporlama mekanizmasının bulunması halinde, 1971’de yapılan şikayetin rapor edileceğini ve bu nedenle de 1973’te gerçekleşen istismarın gerçeklememiş olması için “gerçek bir ihtimal”den daha fazlasının bulunduğunu belirtmiştir.
2. Hükümet
130. Hükümet, Yüksek Mahkeme’nin İrlanda temel eğitim sisteminin gelişimi ve yapısına ilişkin tanımlamasını benimsemiştir. Sistemin, İrlanda Devleti 1922 yılında kurulduğunda var olduğunu ve 1937’de İrlanda Anayasası’nın 42. maddesinin halk tarafından kabulüyle korunduğunu eklemiştir. Bu nedenle Dunderrow Devlet Okulu, Katolik Kilisesi’nin mülkiyetinde olup, Katolik Kilisesi’nce işletilip yönetilmektedir. LH bir devlet çalışanı değildir; Patronun adına okulu yöneten Yönetici tarafından işe alınmıştır. Bu teknik bürokratik bir ayrım değildir; fakat okulların mülkiyeti ve yönetiminin mezheplere gerçek anlamda “bırakılması”dır. Bu durum, çoğunluk ve azınlık mezheplerine uygundur, İrlanda halkının iradesini yansıtmıştır ve İrlanda temel eğitim sisteminin önemli bir kısmının temelini oluşturan ilişkilere yeni bir biçim vermek, bu Mahkeme’nin işi değildir. Temel eğitimin tamamen devlet tarafından yürütülmesi gereken ulusal bir teşebbüs olduğu düşüncesi, bütün Sözleşmeci Devletler tarafından paylaşılması zorunlu olmayan ve İrlanda’nın paylaşmadığı belli bir ideolojik bakış açısından kaynaklanmıştır. Hükümet, başka okullara gitmek hukuken mümkün olduğu için, hiçbir yasal düzenlemenin bir çocuğu bir Devlet Okuluna gitmeye mecbur etmediğinin altını çizmiştir.
131. Hükümet, 3. madde uyarınca koruma yükümlülüğünün yerine getirilmediğine ilişkin esas hakkındaki şikayet bakımından devletin sorumluluğunun bulunmadığını ileri sürmüştür. Van der Mussele – Belçika kararı (23 Kasım 1983, Series A no. 70) bu davadan açıkça farklıdır; çünkü 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesi devletlerin yalnızca hiç kimsenin eğitimin dışında bırakılmamasını sağlamasını gerektirdiği için, bu yükümlülüklerin “devri”ne ilişkin bir sorun yoktur. Costello Roberts farklıdır; çünkü LH’nin davranışları bir öğretmene düşen rolün “tam olarak reddi” niteliğindeyken, o davadaki bedensel ceza disiplin sisteminin bir parçasıydı ve bu nedenle eğitimin kapsamı içerisindeydi. Bir Sözleşme hakkını güvenceye almakla ilgisi olmayan suçlar bakımından devletin sorumluluğu, bu nedenle operasyonel bir koruma yükümlülüğü ile sınırlıdır (Osman – Birleşik Krallık, 28 October 1998, Reports 1998‑VIII) ve devletin 1973 yılında bir öğretmenin bir öğrenciyi istismar etmesine ya da LH’nin başvurucuyu istismar edeceğine ilişkin gerçek bir riskin bulunduğunu bildiği ya da makul olarak bilmesinin gerektiğine ilişkin hiçbir delil yoktur.
132. Devletin gerçekten neyi bildiği bakımından ise, Hükümet, ne açıklanan belgelerin ne de Dunderrow Devlet Okulu Müfettişinin ilk derece mahkemesine sunduğu kanıtların, devlet yetkililerinin LH’nin davranışları hakkında bir şikayet aldığını gösterdiğini kaydetmiştir.
133. Devletin 1970’lerde Devlet Okullarında öğretmenlerin çocukları cinsel olarak istismar etmesi riskinin bulunduğunu bilmesinin gerektiği de söylenemez. Sonradan edinilmiş bilgiden istifade etmeksizin devletin zımni bilgisi sorununu değerlendirmek elzemdir: 1973’te çocuk istismarı riskine ilişkin farkındalık yok denecek düzeydedir ve bugün sahip olunan geniş bilgi ve standartlara dayanılarak, standartlar 1970’lerin başlarına geriye dönük olarak uygulanamazlar. Temel soru, öğretmenler tarafından çocukların cinsel olarak istismar edilmesine ilişkin algılanan riskin 1970’lerin başlarında ne kadar olması gerektiğidir ve bunun yanıtı hiçtir. Hükümet, Yargıç Hardiman’a referansla, neden anne babaların hiçbirinin o dönemde devlet yetkililerine doğrudan bir şikayette bulunmamış olduklarını açıklayan 1970’lerin kendine özgü değer ve inançlar sisteminin altını çizmiştir. Hükümet ayrıca Ryan Raporu’na ekli “Yatılı Çocukların Bakımı (Residential Child Care), 1948-1975: Tarihçe ve Rapor” başlıklı araştırma raporuna dayanmıştır. Başvurucunun kendisi, 1970’lerdeki risk farkındalığı düzeyine ilişkin hiçbir kanıt sunmamıştır ve aslında kendi uzmanı (Profesör Ferguson) 1970’lerin başlarında önleyici stratejilere ihtiyaç duyulduğunu destekleyen hiçbir kanıtın bulunmadığı görüşüne varmıştır. Carrigan Raporu, kendisini desteklememiştir: Cinsel suçlarda bir artışa ilişkin biraz bilgi içermiş ve polisin genç kızlara yönelik bu tür suçları soruşturmada aktif olduğuna işaret etmişse de, bir okulda bir kızın öğretmeni tarafından cinsel istismar riski altında olduğuna ilişkin bir öneriye yer vermemiştir. Hükümet, Bakanlığın Bay Brander hakkındaki bir şikayeti yanlış bir şekilde ele aldığını kabul etmişse de, bundan devletin 1970’lerde çocukların genel olarak okullarda cinsel istismara uğrama riskinin bulunduğuna ilişkin zımni bir bilgisinin olduğu anlamı çıkartılamaz. Devlet durumu fark edip meseleyi anladığında, ilgili yönlendirici ilkeleri oluşturmuştur.
134. Her halükarda, iç hukukta o dönemde algılanabilecek risklerle orantılı olan etkili koruma mekanizmaları düzenlenmiştir. LH’nin eylemleri ceza hukukuna göre suçtur ve aslında şikayetler 1990’ların ortalarında polise yönetilir yöneltilmez, tam bir ceza soruşturması yapılmış ve LH mahkum edilmiş ve hapse atılmıştır. Medeni hukuktaki haksız fiiller, LH’ye ve din görevlilerine karşı bir hukuk davası açılmasına dayanak oluşturmuştur.
135. 1965 Kuralları da koruma sağlamıştır. Bunlar bir öğretmeni ve bir Yöneticiyi açıkça bağlayan ve bir şikayetin nasıl yapılıp takip edileceğini belirleyen hukuk kurallarıdır. Hükümet, özellikle öğretmenlerin davranışlarına ilişkin standartları belirleyen Kural 121 ve 130’un yanı sıra, uygun davranışlarda bulunmayan öğretmenlere yönelik mekanizmalara ilişkin Kural 108 ve 6 Mayıs 1970 tarihli Yönlendirici Nota dayanmıştır. Üstelik Müfettişin rolü, başka şeylerin yanı sıra, sistemin kalitesi ve özellikle de 1965 Kurallarına uyulup uyulmadığı hakkında Bakanlığa rapor vermek ve bütün ilkokullarda “eğitimin belli bir standardı” korumasını sağlamaktır. Buna ek olarak, her Yönetici, öğretmen ve anne babanın, çocukların korunmasında bir rolü bulunmaktaydı ve her biri şikayetlerini Müfettişe, Bakanlığa ya da polise doğrudan iletebilirlerdi; fakat başvurucunun durumunda hiçbiri bunu yapmamıştır. Bu tür herhangi bir şikayet, ilgili araştırma ve soruşturmanın başlatılmasına ve uygun olduğunda öğretmenin öğretme lisansının Bakanlıkça geri alınması gibi bir yaptırıma yol açardı. Gerçek sorun, var olan usullerin kullanılmamış olmasıdır: LH hakkındaki ilk şikayet Yönetici’ye yapılmıştı, bir devlet yetkilisine değil.
136. Özetle Hükümet, devletin o dönemde bilmesi gerektiği riskle orantılı koruyucuların yürürlükte olduğunu; zımni bilginin, 1970’lerin bakış açısından ve sonradan edinilmiş bilgiden istifade etmeksizin ve özellikle de bugünün bilgi ve standartlarını 40 yıllık bir bağlama dayatmaksızın değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
B. Müdahil Görüşleri
1. İrlanda İnsan Hakları Komisyonu (The Irish Human Rights Commission) (“İİHK”)
137. İİHK, 2000 yılında İrlanda’daki herkesin haklarını desteklemek ve korumak için yasayla kurulmuştur ve kökenleri 1998 tarihli Good Friday Anlaşması’na dayanmaktadır. Daha önce de Mahkeme önünde görülen davalara müdahil olarak katılmıştır.
138. İİHK, başka şeylerin yanı sıra, bir kamu hizmetini özel bir kuruma devretmekle sakınılamayacak yükümlülükler olan, temel eğitim sistemini çocukları koruyacak biçimde yapılandırmaya ilişkin daha genel bir görev de dahil olmak üzere, 3. maddeye aykırı muameleleri önleme pozitif yükümlülüğüne değinmiştir. Bu çerçevede, İİHK, devletin Sözleşme haklarının korunmasını sağlamak için kamusal olarak finanse edilen Devlet Okulları üzerinde yeterli düzeyde denetimi sürdürüp sürdürmediği konusunda ciddi bir sorunun belirdiği düşüncesindedir. 1965 Kurallarının yasal statüsü açık değildir. Kurallar, bir Müfettişin bir öğretmenin davranışlarına ilişkin rolü konusunda açık değildir ve öğretmenlerin “uygunsuz davranışları”ndan söz etmişse de, bunu tanımlamamış ya da bu tür davranışlara karşı ne yapılacağına ilişkin hiçbir usul göstermemiştir. Ücret ödenen okullar ve evde eğitim, İrlandalı anne babaların büyük çoğunluğu için elverişli seçenekler olmadığı için, temel eğitimin etkili bir şekilde zorunlu kılınması, anne babaların çocuklarını Devlet Okullarına göndermelerini gerektirmiştir. Bu gerekliliğe uymamak anne babalar için ceza yargılaması, para cezası ve çocuklarının bakım için kendilerinden alınması ihtimali riskini doğurmaktadır. Özetle, çoğu İrlandalı çocuğun kaçınılmaz olarak gittiği tipik bir Devlet Okulunda, okul yönetimi, istismar iddiaları ya da şüphelerini nasıl ele alması gerektiği konusunda çok az yönlendiriciye sahipti; okullar bu tür iddiaları Bakanlığa ya da polise rapor etmekle yükümlü değillerdi; sosyal hizmetler bu tür iddia veya şüpheler konusunda yapılması gerekenlere ilişkin sınırlı yetkilere sahipti ve son olarak da çocuklar ve anne babaları bu tür şikayetleri yapmakta güçlüklerle karşılaşmaktaydı.
2. Hukuk ve Adalet için Avrupa Merkezi (The European Centre for Law and Justice) (“HAAM”)
139. HAAM, kendisini temel olarak din özgürlüğünün savunusuna adamış bir hükümet dışı kuruluş olarak tanımlamıştır. Daha evvel müdahil olarak bu Mahkeme önündeki davalara katılmıştır. HAAM, LH’nin başvurucuya yönelik istismarından devletin sorumlu tutulup tutulamayacağı sorusu üzerinde odaklanmıştır.
140. HAAM, eğitim sisteminin oluşturulmasından bu yana, devletin bu konudaki rolünün sistemi finanse etmekle ve müfredat ve öğretimin kalitesini denetlemekle sınırlı olduğuna değinmiştir. Bu sistem, devlet ve okullar/öğretmenler arasında hiyerarşik ilişkiler ya da aslında okulların/öğretmenlerin devleti bilgilendirmesine ilişkin bir yasal dayanak oluşturmamıştır. 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesi de, bir devletin disipline ilişkin bütün meselelere el atacak ölçüde okulları doğrudan yönetmesini gerektirmez.
141. HAAM, devletin 3. maddeyi ihlal eden muameleyi önleme pozitif yükümlülüğünü yerine getirip getirmemesi bakımından ise, 1970’lerin başlarında ceza davası ve hukuk davası açılmasının sağlanmasına ek olarak devletin başka tedbirler almasını gerekli görmemiştir.
142. İç hukuk ya da Sözleşme, devletin temel eğitimin gündelik yönetimini üstlenmesini gerektirmediği için, devlet bir ilkokul öğretmeninin eylemlerinden sorumlu değildir. Devletin bir öğretmenin eylemlerinin önlenmemesi nedeniyle sorumlu olduğunu ileri sürmek, devlete katı bir sorumluluk yüklemek anlamına gelir. Okul Yönetiminin özel ve mezheplere dayalı niteliği, hiçbir zaman istismarın önlenmesi ya da caydırılması önünde engel oluşturmamış ve hiçbir zaman hukukun uygulanmasını engellememiştir.
C. Mahkeme’nin değerlendirmesi
143. Mevcut davaya ilişkin olaylar, 1973 yılında yaşanmıştır. Mahkeme, Hükümetin altını çizdiği gibi, devletin herhangi bir sorumluluğu olup olmadığını 1973 yılının olguları ve standartları çerçevesinde, İrlanda’daki de dahil olmak üzere konu hakkındaki kamusal tartışmaların sonucunda edinilmiş bilginin sonucu olan, küçüklerin eğitim kurumlarında cinsel istismarına ilişkin toplumdaki bugünkü farkındalığı ihmal ederek değerlendirmelidir (yukarıda 73-88 paragraflar).
1. Devlete uygulanacak pozitif yükümlülük
144. Mahkeme, 3. maddenin demokratik toplumun en temel değerlerinden birini koruduğunu hatırlatır. İşkence ya da insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezayı mutlak terimlerle yasaklar. Sözleşme’nin 1. maddesine göre, Yüksek Sözleşmeci Tarafların Sözleşme’de tanımlanan hak ve özgürlükleri yargı yetkileri içerisindeki herkes için güvenceye alma yükümlülükleri, 3. maddeyle bağlantılı olarak, devletlerin yargı yetkileri içindeki bireylerin, özel kişilerin gerçekleştirdiği kötü muamelelerde dahil olmak üzere işkence ya da insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleye maruz bırakılmamalarını sağlamak için oluşturulmuş tedbirler almalarını gerektirir. Bu koruma amaçlı pozitif yükümlülük, özellikle insan davranışının öngörülemezliği ve öncelikler ve kaynaklara göre yapılması gereken operasyonel tercihler akılda tutularak, yetkililere aşırı bir külfet yüklemeyecek şekilde yorumlanmalıdır. Buna uygun olarak, her kötü muamele, o riskin gerçekleşmesini önleyecek tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmaz. Bununla beraber, gerekli tedbirler, en azından özellikle çocukların ve diğer incinebilir kişilerin etkili bir şekilde korunmasını sağlamalı ve yetkililerin bildiği ya da bilgi sahibi olmasının gerektiği kötü muamelelerin önlenebilmesi için atılması gereken makul adımları içermelidir (26 Mart 1985 tarihli X ve Y – Hollanda kararı, Series A no. 91, §§ 21–27; , 23 Eylül 1998 tarihli A. – Birleşik Krallık kararı, Reports 1998‑VI, § 22; Z ve Diğerleri – Birleşik Krallık, yukarıda geçen, §§ 74-75, ECHR 2001‑V; D.P. ve J.C. – Birleşik Krallık, no. 38719/97, § 109, 10 Ekim 2002; ve M.C. - Bulgaristan, no. 39272/98, § 149, ECHR 2003‑XII).
145. Üstelik mevcut davadaki temel eğitim çerçevesi, büyük ölçüde bu yükümlülüğün niteliği ve önemini tanımlamaktadır. Mahkeme’nin içtihadı, koruma pozitif yükümlülüğünün, temel eğitim gibi önemli bir kamu hizmetinin tedariki bağlamında özel bir önem taşıdığına açıklık kazandırmaktadır. Okul yetkilileri, öğrencilerin, özellikle de özel olarak kırılgan olan ve münhasıran bu yetkililerin kontrolünde olan genç çocukların sağlığını ve refahını korumak zorundadır (Grzelak - Polonya, no. 7710/02, § 87, 15 Haziran 2010; ve Ilbeyi Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu - Türkiye, no. 19986/06, § 35, 10 Nisan 2012).
146. Özetlemek gerekirse, 3. maddede korunan hakların temel niteliği ve çocukların özellikle kırılgan olan doğaları dikkate alındığında, özellikle de temel eğitim bağlamında, gerekli olan özel tedbirleri ve güvenceleri sağlayarak, onların kötü muameleden korunmalarını sağlamak, devletin doğal bir yükümlülüğüdür.
147. Üstelik bu davayla ilişkili olayların gerçekleştiği 1973 yılında da uygulanabilir olan bir yükümlülüktür.
Bu dönemden önce kabul edilen, yukarıda 91-95. paragraflarda özetlenen uluslararası belgeler dizisi, devletlerin çocukların korunması için özel tedbirler almalarının gerekliliğini vurgulamıştır. Mahkeme, özellikle 1966’da imzaya açılan, İrlanda tarafından 1989’da onaylansa da 1973 yılında imzalanan MSHS ve ESKHS’yi kaydeder (yukarıda paragraf 95).
Buna ilaveten, bu Mahkeme’nin içtihadı, Sözleşme’nin devletler üzerinde pozitif yükümlülükler doğurduğunu kabul etmiştir. Üstelik bunu daha beşinci kararında, eğitim hakkında ilişkin 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesi bağlamında yapmıştır ( “Belçika’da eğitimde dillerin kullanımına ilişkin kanunların bazı unsurlarına ilişkin dava” (esas hakkında), 23 Temmuz 1968, § 3, Series A no. 6). Marckx davasında (Marckx - Belçika, 13 Haziran 1979, § 31, Series A no. 31), 8. maddeye göre çocuğun bir aileye entegrasyonunun sağlanması pozitif yükümlülüklerini tarif etmek için kullanılan formülasyon, daha sonra sıklıkla alıntılanmıştır (özellikle Airey – İrlanda kararında, 9 Ekim 1979, § 25, Series A no. 32). Bunlardan konuyla en ilgili olanı, yukarıda geçen seminal dava X ve Y – Hollanda, zihinsel engelli bir gence cinsel yakınlaşmayı kriminalize eden hukuki düzenleme yokluğunun, devletin mağdurun 8. maddedeki haklarını koruma pozitif yükümlülüğünü yerine getirmemesi anlamına geldiğini tespit etmiştir. Mahkeme, bu sonuca ulaşmakla, Hükümetin olayların “istisnai” olduğu ve mevzuattaki boşluğun öngörülemez olduğu iddiasını reddetmiştir. Davalı devletin çocuklar için özel olarak çalıştırılan bir bakım evinde zihinsel engelli bir gence yönelik cinsel istismar riskinin farkında olması ve bu olasılığa ilişkin yasal düzenleme yapması gerekirdi. Bu davalar, mevcut başvuruya konu olan olaylardan önceki ya da onunla aynı zamanda gerçekleşen olaylara ilişkindir.
Bu ilk davalardan bu yana Mahkeme, devletler üzerindeki pozitif yükümlülüklerin genişliği ve niteliğine daha da açıklık kazandırmıştır. Fakat bu, geriye dönük olarak uygulama sorunu doğmaksızın eski olaylara uygulanabilir olan içtihadın açıklığa kavuşturulması olarak düşünülmüştür (Varnava ve Diğerleri - Türkiye [BD], no. 16064/90, 16065/90, 16066/90, 16068/90, 16069/90, 16070/90, 16071/90, 16072/90 ve 16073/90, § 140, ECHR 2009).
148. Koruma pozitif yükümlülüğünün içeriği bakımındansa, Mahkeme, mevcut davada söz konusu olana benzer ağır eylemlerin caydırılmasına yönelik etkili tedbirlerin alınmasının, ancak hukukun uygulanmasını sağlayan bir mekanizmayla desteklenen etkili ceza hukuku hükümlerinin varlığıyla sağlanabileceğini hatırlatır (X ve Y - Hollanda, yukarıda adı geçen karar, § 27; bunun gibi örneğin, Beganović – Hırvatistan, no. 46423/06, § 71, 25 Haziran 2009; Mahmut Kaya - Türkiye, no. 22535/93, § 115, ECHR 2000‑III; ve M.C. - Bulgaristan, yukarıda adı geçen karar, § 150). Özellikle istismarcının çocuk üzerinde otorite oluşturan bir pozisyona sahip olduğu durumlarda, çocuk istismarının doğası gereği, kullanışlı tespit ve raporlama mekanizmalarının varlığı, ilgili ceza yasalarının etkili bir şekilde uygulanması için elzemdir (Juppala - Finlandiya, no. 18620/03, § 42, 2 Aralık 2008). Mahkeme, Hükümet’le aynı yöndeki, başvurucunun korunmasında operasyonel bir başarısızlık bulunduğuna dair kendi önünde delil bulunmadığı görüşüne açıklık getirecektir (Osman – Birleşik Krallık, §§ 115-16). LH hakkındaki şikayetler 1995’te devlet yetkililerinin önüne getirilinceye değin, devlet, bu öğretmenin, yani LH’nin, bu öğrenciye, yani başvurucuya karşı bir risk oluşturduğunu ne biliyordu ne de bilmesi gerekirdi.
149. Ayrıca devletin ihmali “olmasaydı” kötü muamelenin gerçekleşmeyeceğini göstermenin gerekli olmadığını da hatırlamak gerekir. Sonucu değiştirme ya da zararı hafifletmek konusunda gerçek bir beklenti yaratabilecek makul biçimde elverişli olan tedbirlerin alınmaması, devletin sorumluluğunun doğması için yeterlidir (E. ve Diğerleri – Birleşik Krallık, yukarıda adı geçen karar, § 99).
150. Başvurucunun vurguladığı gibi, aslında mesele, bir devletin ilkokullardaki küçüklere yönelik yükümlülüklerinden, o yükümlülükleri özel kuruluş ya da bireylere devretmekle kurtulamamasıdır (Costello-Roberts – Birleşik Krallık, yukarıda adı geçen karar, § 27. Ayrıca bkz. ayrıntılardaki farklılıklarla beraber Storck- Almanya, no. 61603/00, § 103, ECHR 2005‑V). Fakat bu, mevcut davanın, Hükümetin önerdiği gibi temel eğitimin devlet-dışı yönetimi modeline ve onun altında yatan ideolojik tercihlere karşı çıktığı anlamına gelmemektedir. Daha ziyade, mevcut davanın ortaya koyduğu soru, bu haliyle korunan sistemin yeterli çocuk koruma mekanizması içerip içermediğidir.
151. Son olarak, Hükümetin başvurucu Dunderrow Devlet Okulu’na gitmeyi seçtiği için, devletin Sözleşme’den doğan yükümlülüklerinden muaf kılındığını ileri sürdüğü görülmektedir. Fakat Mahkeme, başvurucunun ilkokul çağındaki çocukların büyük çoğunluğuyla beraber kendi bölgesindeki Devlet Okulu’na gitmekten başka “gerçekçi ve kabul edilebilir bir alternatif”inin bulunmadığı görüşüne varmıştır (Campbell ve Cosans – Birleşik Krallık, 25 Şubat 1982, § 8, Series A no. 48). Temel eğitim zorunlu (1926 tarihli Okula Devam Yasası’nın 4. ve 17. maddeleri), devlet okulları ücretsiz ve geniş bir ağa sahipken, çok az anne baba diğer iki okul seçeneğinden (evde eğitim ya da az bulunan ücretli ilkokullar) yararlanmaya yetecek kaynağa sahiptir. Başvurucunun bulunduğu dini bölgede dört devlet okulu bulunmaktadır ve bu bölgenin en yakın ücretli okula mesafesine ilişkin hiçbir bilgi verilmemiştir. Her halükarda, devlet, sadece bir çocuk Devlet Okulu, ücretli okul ya da hatta evde eğitim fark etmeksizin, devletin onay verdiği eğitim seçeneklerinden birini seçtiği için koruma pozitif yükümlülüğünden kurtulamaz (Costello-Roberts, yukarıda adı geçen karar, § 27).
152. Özetlemek gerekirse, bu nedenle mevcut amaçlar bakımından sorulması gereken soru, devletin hukuk düzenlemelerinin ve özellikle de tespit ve raporlama mekanizmalarının, Devlet Okullarına giden çocuklar için, yetkililerin 1973 yılında bildiği ya da bilgi sahibi olmalarının gerektiğinin söylenebileceği cinsel istismar riskine karşı etkili bir koruma sağlayıp sağlamadığıdır.
2. Pozitif yükümlülük yerine getirilmiş midir?
153. Başvurucunun 1973 yılında LH tarafından cinsel olarak istismar edildiği tartışmalı değildir. LH, aynı Devlet Okulundan öğrencilere yönelik çeşitli örnek cinsel istismar vakalarıyla suçlanmıştır. LH, başvurucunun açtığı hukuk davasını reddetmemiş ve Yüksek Mahkeme LH’nin başvurucuyu istismar ettiğini kabul etmiştir. Ayrıca Mahkeme, bu kötü muamelenin Sözleşme’nin 3. maddesinin kapsamına girdiği görüşündedir ve buna itiraz edilmemiştir. Özellikle başvurucu 9 yaşındayken ve yaklaşık 6 ay boyunca, yaklaşık 20 kez öğretmeni ve okul müdürü olarak başvurucu üzerinde otorite ve kontrole sahip olduğu bir pozisyonda olan LH tarafından cinsel saldırıya uğramıştır (örneğin bkz. E. ve Diğerleri – Birleşik Krallık, yukarıda adı geçen karar, § 89).
154. Ayrıca devletin iç hukuk ve Sözleşme bakımından doğan sorumluluğunu tartışmalarına rağmen, taraflar arasında İrlanda temel eğitim sisteminin yapısı bakımından küçük bir anlaşmazlık bulunmaktadır.
155. Dini toplulukların ve devletin İrlanda eğitim sistemindeki kendi rolleri, 19. yüzyıldan bugüne değin aynı şekilde korunmuştur. Devlet eğitimin verilmesini sağlamış (müfredatın oluşturulması, öğretmenlere lisans verilmesi ve okulların finanse edilmesi); fakat temel eğitimin çoğu Devlet Okulları tarafından verilmiştir. Dini kurumlar, Devlet Okullarının sahibidir (Patronlar) ve yöneticisidir (Yöneticiler). Yargıç Hardiman’ın altını çizdiği gibi, Devlet Okullarının dini kurumlar tarafından yönetimi, yalnızca temel eğitimin temininde yer almak üzere devletçe tanınan bir yetki değildir; daha ziyade Devlet Okullarının işletmesinin, devletle çocuk arasına giren kurumlar olan dini aktörlere ve onların menfaatlerine “bırakılması”dır. Bu nedenle Eğitim Bakanı, Devlet Okullarının gündelik yönetimi ve denetiminde yetki sahibi değildir (yukarıda 35 ve 40. paragraflar). Yargıçlar Hardiman ve Fennelly tarafından altı çizildiği gibi, mezhepler bu Devlet Okulu modelinin ve bu sistem üzerindeki denetimlerinin korunmasına yönelik güçlü isteklerini dile getirmiştir. Mezheplerin amacı değer ve inançlarının okullara yansıtılmasını sağlamak olduğu için, Devlet Okulları baskın olarak mezheplere dayalı bir sisteme evrilmiştir: Buna göre, Katolik öğretmenleri ve öğrencileri olan Katolik yönetimindeki bir Devlet Okulu genellikle Katolik bir Yöneticiye (genellikle o dini bölgedeki pedere) verilir (bkz. Yargıçlar Hardiman ve Fennelly, yukarıda 31-32 ve 43. paragraflar).
156. Bu Devlet Okulu modeli, 1922’deki bağımsızlıkla devam ettirilmiş ve 1937’de kabul edilen Anayasa’nın 42(4) maddesince öngörülmüş ve güvenceye alınmıştır. 1970’lerin başlarında Devlet Okulları bütün ilkokulların %94’ünü temsil etmekteydi. Katolik yönetimindeki Devlet Okullarında hizmet alan ilkokul çocuğu oranının daha yüksek olması muhtemelse de, bu Devlet Okullarının yaklaşık %91’i Katolik Kilisesi’ne aitti ve onun tarafından yönetilmekteydi.
157. Dolayısıyla 1970’lerin başlarında, 12/13 yaşın altındaki İrlandalı çocukların büyük çoğunluğu, başvurucu gibi, kendi yerellerindeki Devlet Okuluna gitmiştir. Yüksek Mahkeme Yargıçları Hardiman ve Fennelly’nin değindikleri gibi, Devlet Okulları devlet denetimini dışarıda bırakarak, devlet-dışı bir aktör tarafından sahip olunan ve bu aktör tarafından ve onun menfaatine göre yönetilen eğitim kurumlarıydı. Üstelik bu, özellikle öğrenciler ve anne babaları üzerinde önemli bir etkiye sahip olan ve pozisyonunu korumakta kararlı olan bir devlet-dışı aktördü.
158. Bu temel eğitim modelinin Avrupa içerisinde başka bir örneğinin olmadığı anlaşılmaktadır. Yüksek Mahkeme, sistemi, İrlanda’nın özgün tarihsel deneyimlerinin bir ürünü olan bütünüyle kendine özgü bir sistem olarak tanımlayarak bunu kabul etmiştir.
159. Bu özgün eğitim modelinin devlet tarafından korunmasına paralel olarak, devlet, konuya ilişkin ceza kanunlarının uygulanması sayesinde, küçüklere yönelik cinsel suçların düzeyinin de farkındaydı.
160. İrlanda Devleti, 1922’deki bağımsızlığın ardından özellikle küçüklere yönelik cinsel istismarı kriminalize eden yasaları muhafaza etmiş ya da yeni yasalar yapmıştır. Bunların arasında 1861 tarihli Kişilere Karşı Suçlar Yasası’nın 50 ve 51. maddeleri (değişik) ve 1935 tarihli Ceza Kanunu (Değişik) bulunmaktadır. Bu tür eylemler ayrıca ahlaka aykırı ve adi saldırı biçimindeki common law suçlarını da oluşturmaktadır.
161. Üstelik Mahkeme’nin önündeki deliller, 1970’lerden önce çocuklara karşı işlenen cinsel suçların yargılanmasında sabit bir düzeyin korunduğuna işaret etmektedir. Mahkeme, özellikle Carrigan Komitesi’ne Emniyet Müdürü tarafından daha 1931 yılında sunulmuş olan ayrıntılı istatistiksel delillere değinmiştir (yukarıda 71. paragraf). Emniyet Müdürü, İrlanda’daki 800 polis merkezinden topladığı bilgiye dayanarak, İrlanda’da, içerisinde 10 yaş altındaki çocuklar da dahil olmak üzere küçüklere ilişkin çok sayıda vakanın bulunduğu endişe verici miktarda cinsel suçun işlendiği sonucuna ulaşmıştır. Aslında bu tanık, kovuşturmaların, gerçekte işlenen suçların bir bölümünü temsil ettiği kanısına varmıştır. Komite raporu, çocuklara yönelik saldırıların sıklığıyla istismarcıların beklentisi içinde oldukları cezasızlık arasında bir nedensellik ilişkisi kurarak, yasal değişiklik ve cezaların ağırlaştırılması tavsiyesinde bulunmuştur. Bu tavsiye, başka şeylerin yanı sıra, genç kızlar bakımından bazı cinsel suçların düzenlendiği 1935 tarihli Yasa’nın kabulüne yol açmıştır. Ryan Komitesi’nin sponsor olduğu ve onun raporuna eklenen Profesör Ferriter’in Raporu (yukarıda 82. paragraf), Carrigan Raporu’ndan 1960’lara kadarki dönemi kapsayan ceza mahkemesi arşivlerinden toplanan adli takibatlara ilişkin istatistiksel verileri incelemiştir. Profesör Ferriter raporunda, başka şeylerin yanı sıra, bu arşiv kayıtlarının genç erkek ve kızlara yönelik cinsel suçların yüksek düzeyde olduğunu gösterdiği sonucuna ulaşmıştır. Son olarak Ryan Raporu, çocukların yetişkinler tarafından cinsel olarak istismar edilmeleri hakkında 1970’lerin öncesinde ve 1970’ler boyunca devlet yetkililerine yapılan şikayetleri ortaya çıkarmıştır (yukarıda 78-81. paragraflar). Bu Rapor öncelikli olarak Devlet Okullarından farklı bir programa sahip olan ve yatılı çocukların ailelerinden ve toplumdan izole edildikleri meslek okullarına ilişkinse de (meslek okullarına ilişkin olarak bkz. yukarıda 73. paragraf), bu erken şikayetler yine de devletin eğitim kurumlarında küçüklerin yetişkinler tarafından cinsel olarak istismar edildiklerine dair bir uyarı niteliğindedir. Her halükarda, 1970’lerin öncesinde ve 1970’ler boyunca devlete yapılan şikayetler, diğerlerinin yanı sıra, Devlet Okullarına ilişkindir (yukarıda 80. paragraf).
162. Bu nedenle devlet, yetişkinler tarafından küçüklere karşı işlenen cinsel suçların boyutlarından haberdardır. Dolayısıyla devletin, küçük çocukların büyük çoğunluğunun eğitiminin kontrolünü devlet-dışı aktörlere bırakırken, bu bağlamda çocukları korumaya ilişkin doğal yükümlülüğü düşünüldüğünde, uygun bir koruma çerçevesi bulunmaması halinde, onların güvenliği üzerinde oluşabilecek risklerin de farkında olması gerekirdi. Bu riskin, orantılı tedbir ve koruyucular oluşturularak giderilmesi gerekirdi. Bunların, asgari olarak, herhangi bir kötü muamelenin devlet denetimindeki bir kurum tarafından tespiti ve bu kuruma raporlanması için etkili mekanizmaları içermesi gerekirdi. Bu tür usuller, ceza kanunlarının uygulanması, bu tür kötü muamelelerin önlenmesi ve dolayısıyla daha genel olarak da devletin koruyucu pozitif yükümlülüklerini yerine getirmesi için gereklidir (bkz. yukarıda 148. paragraf).
163. Hükümetin dayandığı ilk mekanizma, ana hatları 1965 Kurallarında ve 6 Mayıs 1970 tarihli Yönlendirici Notta çıkartılan bir raporlama usulüydü (bkz. yukarıda 62. paragraf). Fakat bu belgelerin hiçbiri, devlet yetkililerinin bir öğretmenin çocuklara yönelik davranışlarını izleme yükümlülüğünden bahsetmemiş, hiçbiri bir çocuğu ya da anne babayı kötü muamele hakkında doğrudan bir devlet yetkilisine şikayette bulunmaya teşvik eden bir usul getirmemiştir. Aksine, öğretmenler hakkında şikayetçi olanlar, Hükümetin dayandığı 6 Mayıs 1970 tarihli Yönlendirici Not tarafından açıkça devlet-dışı mezhep üyesi Yöneticiye yönlendirilmiştir. Bir anne babanın bir Yöneticiyi atlayarak (mevcut davada olduğu gibi genellikle yereldeki bir rahip) bir devlet yetkilisine şikayette bulunmakta tereddüt etmesi halinde, ilgili kurallar onları bunu yapmaktan caydırmıştır.
164. Başvurulan ikinci mekanizma, 16/59 numaralı Sirkülerin (yukarıda 61. paragraf) yanı sıra, yine 1969 Kuralları tarafından düzenlenen Okul Teftiş sistemidir. Fakat Mahkeme, Müfettişlerin temel görevinin eğitimin ve akademik performansın kalitesini denetlemek ve rapor etmek olduğunu kaydeder. Hükümetin dayanak olarak kullandığı belgelerde, Müfettişlerin bir öğretmenin çocuklara yönelik davranışlarını araştırma ya da izlemeleri gereğine, çocukların ya da anne babaların şikayetlerini doğrudan bir Müfettişe yöneltmelerine ilişkin bir imkana, bir Müfettişin ziyaretini anne babalara önceden haber vermesi gereğine ya da aslında Müfettişler ve öğrenciler ve/veya onların anne babaları arasında doğrudan bir irtibata ilişkin hiçbir özel atıf bulunmamaktadır. Müfettişlerin ziyaret sıklığı (yukarıda 61. paragraf), yerelde bu konularda kayda değer bir varlık gösterdiklerinin kanıtı değildir. Bununla tutarlı biçimde, Hükümet bir öğretmenin bir çocuğa kötü muamelede bulunması hakkında bir Müfettişe iletilmiş şikayetlerle ilgili herhangi bir bilgi sunmamıştır. Yüksek Mahkeme Yargıcı Hardiman’ın dikkat çektiği gibi, Bakan (Müfettişleri aracılığıyla) akademik performans bakımından okulları teftiş etmiş, fakat bundan öteye geçmemiştir: Bakan okulların doğrudan denetimi imkanından mahrumdur; çünkü devlet görevlisi olmayan Yönetici, devletle çocuk arasında konumlanmıştır (yukarıda 35. paragraf).
165. Bu nedenle Mahkeme, Hükümetin dayanak olarak gösterdiği mekanizmaların devlet yetkilileri ve ilkokul çocukları ve/veya onların anne babaları arasında etkili bir koruyucu bağ oluşturmadığı ve aslında bunun Devlet Okulu modelindeki sorumlulukların dağıtılmasına ilişkin özel biçimle de tutarlı olduğu görüşündedir.
166. Mahkeme’ye göre, mevcut davaya ilişkin olaylar, bu koruma yokluğunun sonuçlarını resmetmektedir ve 1973’ten önce etkili bir düzenleyici koruma çerçevesinin yürürlükte olması halinde, bunun “makul biçimde değerlendirildiğinde” mevcut başvurucunun “yaşadığı riski ve gördüğü zararı engellemesi ya da hiç değilse azaltmasının umulabileceğini” göstermektedir (E ve Diğerleri – Birleşik Krallık, yukarıda adı geçen karar, § 100). 1960’ların ortasından itibaren Dunderrow Devlet Okulu’nda LH’yle ilişkili 400’ün üzerinde istismar vakası yaşanmıştır. 1971 ve 1973 yıllarında LH hakkındaki şikayetler, mezhep üyesi Yönetici’ye yapılmıştır; fakat Yüksek Mahkeme’nin kabul ettiği gibi, Yönetici bu şikayetleri herhangi bir devlet yetkilisinin dikkatine sunmamıştır. Okula atanan Müfettiş, 1969’dan 1973’e kadar 6 ziyaret gerçekleştirmiş ve kendisine LH hakkında hiçbir şikayette bulunulmamıştır. Gerçekten de LH’nin faaliyetleri hakkında LH’nin emekli olduğu 1995 yılından sonrasına değin bir devlet yetkilisine hiçbir şikayette bulunulmamıştır. Böyle yaygın ve ağır kötü davranış biçiminin bu kadar uzun bir süre boyunca devam ettirilmesine müsaade eden herhangi bir tespit ve raporlama sisteminin etkisiz olarak değerlendirilmesi gerekir (C.A.S. ve C.S. - Romanya, no. 26692/05, § 83, 20 Mart 2012). Oysa 1971 yılında yapılan şikayet karşısında gerekenlerin yapılmış olması halinde, mevcut başvurucunun iki yıl sonra aynı öğretmen tarafından aynı okulda istismar edilmesinin önlenmesi makul olarak beklenebilirdi.
167. Son olarak, Hükümetin dayanak gösterdiği Profesör Ferguson’un mektubu, araştırmaya dayalı bir uzman raporu değildir, daha ziyade dava öncesi verilmiş bir tavsiye niteliğindedir ve dolayısıyla da kaçınılmaz olarak davanın başarı şansı, doğabilecek masraflar gibi konulara da değinmiştir. Yine Hükümetin dayanak gösterdiği Profesör Rollison’un yorumları, cinsel istismar riskine ilişkin Birleşik Krallık’taki farkındalık durumuna yöneliktir; fakat Mahkeme’nin önündeki mesele, ülke bazlı bir değerlendirmenin yapılmasını gerektirmektedir.
168. Sonuç olarak, bu başvuru, doğrudan LH’nin, dini Yöneticinin ya da Patronun sorumluluğuna, bir anne babanın ya da aslında herhangi bir bireyin, başvurucunun 1973 yılında uğradığı cinsel istismara ilişkin sorumluluğuna ilişkin bir dava değildir. Başvuru, daha ziyade bir devletin sorumluluğuna ilişkindir. Daha somut olmak gerekirse, davalı devletin, ilgili dönemde başvurucu bakımından olduğu gibi, Devlet Okullarında küçüklere yönelik cinsel istismar riskinden haberdar olmasının gerekip gerekmediğini ve hukuk sistemi aracılığıyla çocukları böyle davranışlardan yeterince koruyup korumadığını incelemektedir.
Mahkeme, 1970’lerde çocukları kötü muameleden korumanın hükümetin doğal bir pozitif yükümlülüğü olduğunu tespit etmiştir. Üstelik bu, temel eğitim bağlamında hayati bir yükümlülüktür. Başka şeylerin yanı sıra yüksek oranda gerçekleşen bu tür suçların adli takibi aracılığıyla yetişkinlerin çocukları cinsel olarak istismar ettiğinden haberdar olduğu kanaatine varılan İrlanda Devleti, buna rağmen küçük İrlandalı çocukların büyük çoğunluğunun temel eğitiminin idaresini, bu tür istismar vakalarının meydana gelmesi riskine karşı etkili herhangi bir devlet denetim mekanizmasını yürürlüğe sokmaksızın, devlet-dışı aktörlere (Devlet Okulları) devrettiğinde, bu yükümlülüğünün gereklerini yerine getirilmemiştir.
Tam tersine, potansiyel şikayetçiler devlet yetkililerinin uzağına ve devlet görevlisi olmayan dini Yöneticilere yönlendirilmiştir (yukarıda 163. paragraf). Bunun mevcut davadaki sonuçları, devlet görevlisi olmayan Yöneticinin LH tarafından gerçekleştirilen cinsel istismar vakalarına ilişkin daha evvelki şikayetler üzerine harekete geçmemesi, LH’nin daha sonra başvurucuyu istismar etmesi ve daha genel olarak da LH’nin aynı Devlet Okulunda başka çok sayıdaki çocuğa karşı işlediği uzun süreli ve ağır cinsel suçlar olmuştur.
169. Bu koşullarda, devletin, başvurucuyu Dunderrow Devlet Okulu’nda öğrenci olduğu 1973 yılında maruz kaldığı cinsel istismara karşı koruma pozitif yükümlülüğünün gereklerini yerine getirmediği düşünülmelidir. Bu nedenle başvurucunun Sözleşme’nin 3. maddesindeki hakları ihlal edilmiştir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin bu şikayetin açıkça temelsiz olduğu yönündeki ilk itirazlarını reddetmektedir.
III. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN USUL YÖNÜNDEN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
170. Başvurucu, ayrıca devletin savunulabilir bir kötü muamele vakasını düzgün bir biçimde soruşturmakta ve uygun yargısal karşılığı vermekte de başarısız olduğunu ileri sürmüştür. Etkili bir tespit ve raporlama mekanizmasının bulunmamasının, LH hakkında 1971’de yapılan şikayetin rapor edilmemesi anlamına geldiğini ve LH hakkında ceza soruşturması açılmasını ve mahkumiyet kararı verilmesini çok geciktirdiğini iddia etmiştir.
171. Hükümet, 1973 yılında yeterli usulün bulunduğunu; fakat 1995 yılına değin devlet görevlilerine hiçbir şikayetin yapılmadığını ileri sürmüştür. 1995’te ise, devlet usul yükümlülüklerinin gereğini yerine getirmiştir: Polis soruşturma başlatmış; LH mahkum edilmiş; başvurucuya suç sonucunda oluşan zarar tazminatı (Kurul) ödenmiş; başvurucunun LH’ye karşı açtığı hukuk davası başarılı olmuş ve sadece devlete karşı açtığı ihmale ilişkin dava kanıtlara dayalı olarak başarısız olmuştur.
172. Mahkeme, C.A.S. ve C.S. – Romanya davasında (yukarıda adı geçen karar, §§ 68-70) özetlediği ilkeleri hatırlatır. 3. madde, özel kişilerce yapıldığı ileri sürülen kötü muameleye ilişkin olarak yetkililerin etkili bir resmi soruşturma yapmasını gerektir. Bu soruşturmanın, ilkesel olarak, davaya ilişkin olayların ortaya çıkartılmasını ve sorumluların tespiti ve cezalandırılmasını sağlamaya uygun olması gerekir. Soruşturma bağımsız olarak yürütülmeli, derhal başlatılmalı ve makul sürede sonuçlandırılmalıdır. Mağdur soruşturmaya etkin biçimde katılabilmelidir.
173. Yeterli tespit ve raporlama mekanizmasının varlığı, Sözleşme’nin 3. maddesinin maddi yönü bakımından devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde yukarıda incelenmiştir. Usul yükümlülükleri, bir meselenin yetkililerin dikkatine sunulmasıyla birlikte doğar (bu davada atıf yapılan diğer kararlarla birlikte C.A.S. ve C.S. - Romanya, § 70). Mevcut davada, Dunderrow Devlet Okulu’ndan bir çocuğun LH’nin kendisine cinsel istismarda bulunduğuna ilişkin şikayetini 1995 yılında polise iletmesi üzerine soruşturma başlatılmıştır. 1997’de verdiği bir ifadeden dolayı başvurucuyla irtibat kurulmuş ve başvurucu danışmanlık almaya yönlendirilmiştir (örneğin C.A.S. ve C.S. - Romanya, § 82). LH, Dunderrow Devlet Okulu’ndan 21 öğrenciye ilişkin olarak 386 kez cinsel istismarla suçlanmıştır. LH, 21 örnek suçlama bakımından suçunu kabul etmiş, mahkum edilmiş ve hapsedilmiştir. Başvurucunun davasının örnek suçlamalar arasına dahil edilip edilmediği ifadelerden anlaşılmamaktadır: Fakat başvurucu LH’nin temsili suçlamalar bakımından suçunu kabul etmesine müsaade edilmesine ya da hakkında verilen karara itiraz etmemiştir. Başvurucunun, devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğinin kabul edilmesini ya da bundan doğan zararlarının tazmin edilmesini sağlayamamasına ilişkin bütün sorular, aşağıda Sözleşme’nin 3. maddesiyle bağlantılı olarak 13. madde kapsamında incelenecektir.
174. Bu nedenlerle Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesine göre, devletin usul yükümlülükleri bakımından bir ihlalin bulunmadığına karar vermiştir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN MADDİ YÖNÜYLE BAĞLANTILI OLARAK 13. MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
175. Sözleşme’nin 13. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Bu Sözleşme’de hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi sıfatla hareket eden kişilerden başka kimseler tarafından işlenmiş olsa da, ulusal bir makam önünde etkili bir hukuki yola başvurma hakkında sahiptir.”
176. Başvurucu, devletin kendisini cinsel istismardan koruyamamasına ilişkin olarak, devlete karşı etkili bir iç hukuk yoluna başvurmaya hak sahip olduğunu, fakat böyle bir yolun bulunmadığından şikayetçi olmuştur. Hükümet, devlete ve devlet-dışı aktörlere karşı etkili hukuk yollarının bulunduğunu ileri sürmüştür.
177. Mahkeme, yukarıdaki 115. paragrafta yaptığı gibi, mevcut davaya benzeyen davalarda, 13. maddenin, devlet görevlilerinin ya da kurumlarının, Sözleşme’yi ihlal eden eylem ya da ihmalleri için sorumluluklarını tespit etmeye elverişli bir mekanizmayı ve bundan doğan manevi zararlar için tazminatın da mevcut hukuk yollarının bir parçasını oluşturmasını gerektirdiğini hatırlatır (Z ve Diğerleri – Birleşik Krallık, yukarıda adı geçen karar, § 109). Mahkeme, ayrıca konuya ilişkin içtihadını ve McFarlane – İrlanda kararının ([BD], no. 31333/06, 10 Eylül 2010) 107-108. paragraflarında belirlenen ilkeleri hatırlatır. Özellikle Mahkeme’nin rolü, tarafların görüşleri ışığında, önerilen usullerin başvurucuya teorik olarak ve pratikte elverişli iç hukuk yolları oluşturup oluşturmadığını, yani erişilebilir, giderim sağlamaya elverişli olup olmadığını ve makul bir başarı şansı vaat edip etmediğini tespit etmektir. Yazılı bir Anayasaya sahip bir common law sisteminde hukuk yollarının gelişmesine izin verilmesinin önemi de ayrıca vurgulanmaktadır (özellikle bkz. D - İrlanda, no. 26499/02, (k.k.), § 85, 27 Haziran 2006).
A. Devlet-dışı aktörlere karşı başvurulabilecek hukuk yolları
178. Hükümet, başvurucunun okulun daha önceki ve/veya şimdiki Patronuna, Yöneticinin piskoposu olduğu piskoposluğa, Yönetici ve/veya de facto Yöneticiye ya da onların varis veya terekesine karşı dava açabileceğini ileri sürmüştür. Yüksek Mahkeme Yargıcı Hardiman’ın, bunun yapılmamasının “dikkate değer” olduğunu tespit ettiğinin altını çizmiştir. Başvurucu, devlete karşı bir hukuk yolunun gerekli olduğuna ilişkin ilk beyanını saklı tutarak, Patron ve Yönetici’nin dava açtığı sırada ölmüş olduklarını, mevcut piskoposun dava öncesinde verdiği dilekçeye cevaben sorumluluğunun bulunduğunu reddettiği ve hukukun piskoposun lehine olduğunu, çünkü piskopos bir tüzel kişi olmadığı için devamlılığa sahip olmadığını kaydetmiştir.
179. Mahkeme, başvurucunun devletin sorumluluğunu saptayan bir hukuk yoluna hak sahibi olduğunu düşündüğü için, diğer bireylere ve devlet-dışı aktörlere karşı var olduğu ileri sürülen hukuk yolları, sunduğu başarı şansına (Patron ve Yönetici) ve verilen zararı telafi edebilmesine bakılmaksızın (LH’ye karşı hukuk davası), mevcut davada etkisiz olarak kabul edilmelidir. Aynı şekilde Hükümet’in dayanaklarından biri olan LH hakkındaki mahkumiyet de, 3. maddenin usul güvenceleri için merkezi olsa da, başvurucu için Sözleşme’nin 13. maddesi anlamında etkili bir hukuk yolu oluşturmamıştır.
B. Devlete karşı başvurulabilecek hukuk yolları
1. Tarafların görüşleri
180. Hükümet, başvurucunun, devletin dolaylı sorumluluğunu Patron ve/veya Yönetici bakımından ileri sürmesinin gerektiğini ileri sürmüştür. Bununla beraber, Hükümet temel olarak iki başka hukuk yoluna dayanmıştır. İlk olarak, Anayasa’nın 42. maddesinde düzenlenen temel eğitim sisteminin, metinde belirtilmemiş anayasal vücut bütünlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia eden bir dava (anayasaya dayanan haksız fiil davası) açılabileceğinden söz etmiştir. İkinci olarak, başvurucunun, Yüksek Mahkeme’ye yaptığı itirazda, devletin temel eğitim sistemini kendisini istismardan koruyacak şekilde yapılandırmadığını ileri sürerek, devletin ihmalinin olduğunu iddia etmeye devam edebileceğini savunmuştur. Bu, başvurucunun Sözleşme’nin 3. maddesine ilişkin şikayetidir. İlk derece mahkemesi, başvurucunun iddialarını özetle herhangi bir delil gösteremediği için reddetmiştir (“davanın açılmasına yer olmadığı kararı”): Gerçekten de başvurucunun kendisinin görüş aldığı uzman (Profesör Ferguson, yukarıda 24. paragraf), devletin riskin farkında olmadığına dayanarak dava açmaması yönünde tavsiyede bulunmuştur. Bu nedenle başvurucunun davası delil yokluğu gerekçesiyle reddedildiği için, şimdi temyizden muaf tutulmasının gerektiğini savunmak samimi değildir. Hükümet, her halükarda bazı iç hukuk kararlarının, delil yokluğu nedeniyle davanın reddine karşı temyize gidilebildiğini gösterdiğini ve üstelik ilk derece mahkemesi davanın reddine ilişkin kararında açık gerekçe göstermediği ve ihmal iddiasını ayrıca incelemediği için başvurucunun bu kararı temyiz edebileceğini ileri sürmüştür.
181. Başvurucu, iç hukukta açtığı davada, devletin Patron ve/veya Yönetici için dolaylı sorumluluğunun olduğu iddiasında bulunduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca Hükümetin dayandığı diğer iki hukuk yolunun etkililiğini de tartışmıştır. İlk derece mahkemesinin anayasaya dayalı haksız fiil iddiasını reddine karşı temyize gidilememektedir. Devletin metinde belirtilmemiş anayasal vücut bütünlüğü hakkını koruması, haksız fiil hukuku aracılığıyla gerçekleştirilmektedir ve bu hakkın ihlalinden doğan zararlar için ayrı bir dava yolu bulunmamaktadır. İhmal iddiasıyla dava açmak da etkili bir yol değildir. İlk derece aşamasında davası reddedilmiştir ve hiçbir sebep gösterilmemiş olmasına rağmen, bu açıkça delillerinin ilk bakışta (prima facie) bir ihmal izlenimi yaratmamasından kaynaklanmıştır. Fakat başvurucu, daha sonra Ryan Komisyonu’nun çok fazla devlet kaynağı kullanarak yaptığı araştırma ve hazırladığı raporun (yukarıda 77. paragraf) ölçülerinde bir araştırmayı gerçekleştirebilecek kaynaklara sahip değildir. Hükümetin dayandığı içtihada başvurulsa da başvurulmasa da, ilk derece mahkemesinin delillere ilişkin tespitine karşı bir itirazın başarılı olma ihtimali yoktur.
2. İİHK’nın görüşleri
182. İİHK, anayasaya dayalı haksız fiil yolunun etkili olmadığı kanısındadır. Mahkemeler, özellikle de teorik olarak, anayasal hakların ihlal edildiğine ilişkin iddialar bakımından hukuk yolları oluşturulması düşüncesini benimsemişlerse de (Byrne - İrlanda [1972] IR 241, p. 281; ve Meskill - İrlanda [1973] IR 121), aynı mahkemeler, anayasa mahkemelerinin haksız fiil gibi mevcut hukuk yollarına dayanması için, var olan yasaya ve common law’a dayalı hukuk yollarını ayrı bir anayasal hukuk yolu rejimiyle değiştirmekten kaçınma eğiliminde olmuştur (W - İrlanda (no. 2) ([1999] 2 IR 141). İİHK, bu davada da tam olarak bu durumun görüldüğünü belirtmiştir: Devlete karşı anayasal bir iddianın ileri sürülmesinden kurtulmak için, başvurucuyu vücut bütünlüğü/mahremiyet haklarının ihlali için haksız fiile dayalı bir dava açmaya yöneltmek yeterlidir. Fakat haksız fiil oluşturan ilişkinin niteliği, devletin devlet eğitim sisteminde bir çocuğun haklarını (ihmal/dolaylı sorumluluk) koruma biçimindeki muhtemelen daha geniş olan görevini değil, devletin yükümlülükleri/sorumluluklarını tanımlamıştır. Dolayısıyla bu, özellikle özel hukuk yolunun başvurucunun haklarından ziyade devletin davranışına yönelmesinden dolayı, başvurucunun anayasal haklarının özünün korunması için bir özel hukuk yolu olan haksız fiilin yeterli olup olmadığı sorusunu doğurmuştur.
3. Mahkeme’nin değerlendirmesi
183. Mahkeme, mevcut davada Hükümet tarafından gösterilen devlete karşı başvurulabilecek hukuk yollarının hiçbirinin etkili olduğuna ikna olmamıştır.
184. Öncelikle Yüksek Mahkeme, maaşını devletin ödediği bir öğretmen olan LH’nin eylemlerinden dolayı devletin sorumluluğunu reddetmiştir. Maaşı devlet tarafından ödenmeyen din görevlileri olan Patron ve/veya Yönetici bakımından devletin dolaylı sorumluluğunun ise, daha bile az başarı şansının olduğu kabul edilmelidir. Yargıç Fennelly, buna uygun olarak, Yönetici devlet için çalışmadığı için, devletin Yönetici bakımından sorumluluğunun olamayacağını kaydetmiştir (yukarıda 45. paragraf).
185. İkinci olarak, devlete karşı bir doğrudan ihmal iddiası, başka şeylerin yanı sıra, devlet ve başvurucu arasında devletin başvurucuya özen yükümlülüğünü doğuran yakınlıkta bir ilişkinin bulunmasını gerektirir (yukarıda 66. paragraf). Fakat ruhban sınıfından yöneticilerin devletin Devlet Okullarındaki denetimini dışlayacak şekilde araya girmeleri, bu tür bir özen yükümlülüğünün varlığıyla bağdaşmaz görünecektir (ayrıca bkz. yukarıda 35 ve 29. paragraflarda Yargıç Hardiman).
186. Üçüncü olarak, Hükümet, başvurucunun anayasaya dayalı haksız fiil iddiasını Yüksek Mahkeme önünde ileri sürebileceğini iddia etmiştir (yukarıda 180. paragraf). Fakat Yüksek Mahkeme, başvurucuyu ilk derece mahkemesinin yaptığı gibi var olan haksız fiile dayalı hukuk yollarına yöneltmeyecekse bile, Hükümet konuya ilişkin içtihatla, başvurucunun Anayasa’nın 42. maddesinde özel olarak öngörülen bir sistem yüzünden vücut bütünlüğüne ilişkin anayasal hakkının ihlal edilmesinden dolayı devletin nasıl sorumlu tutulabileceğini göstermemiştir. Bu iddianın Yüksek Mahkeme önünde tam anlamıyla ileri sürülmüş olup olmadığına bakılmaksızın, Yüksek Mahkeme Yargıcı Hardiman’ın bu iddiayı reddettiğini kaydetmek yerinde olur (yukarıda 40. paragraf).
C. Mahkeme’nin ulaştığı sonuç
187. Bu gerekçelerle Mahkeme, başvurucunun Sözleşme’nin 3. maddesinin maddi yönüne ilişkin şikayetleri bakımından etkili bir hukuk yoluna başvurmasının mümkün olduğunun kanıtlanamadığını düşünmektedir. Bu nedenle Sözleşme’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin bu şikayetin açıkça temelsiz olduğuna ilişkin ilk itirazlarını reddetmektedir.
...
VI. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
196. Sözleşme’nin 41. maddesi şunu öngörmektedir:
“Mahkeme, Sözleşme’nin veya Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse ve ilgili Sözleşmeci Devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen giderme imkanı veriyorsa, Mahkeme, gerekli olması halinde zarara uğrayan tarafa adil bir tazminat verilmesine hükmeder.”
A. Zarar
1. Tarafların görüşleri
197. Başvurucu manevi zararlar için 223.000 Euro talep etmiştir: Kurul’un verdiği 27.000 Euro manevi tazminat düşülerek ve devletin bu tazminatın geri ödenmesi istemeyeceği farz edilerek, ilk derece mahkemesinin hükmettiği 250.000 Euro tazminat (genel ve ağırlaşmış zararlar için). Başvurucu, LH tarafından cinsel olarak istismar edilmesinin etkilerine ilişkin olarak ilk derece mahkemesi önündeki tıbbi ve psikiyatrik delillere atıfta bulunmuştur. İstismarın niteliği, süresi ve kendisi üzerindeki etkileri dikkate alındığında, başvurucu 3. madde ihlalinin aşırı düzeyde ağır olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Başvurucu ayrıca, özel zararlar olarak, ilk derece mahkemesi önünde talep ettiği ve ilk derece mahkemesince hükmedilen eşit miktarda 5104 Euro maddi zarar iddiasında bulunmuştur. Bu tazminat, geçmiş ve gelecek tıbbi bakım, seyahat ve başvurucunun maruz bırakıldığı cinsel istismarla ilişkili diğer zararları kapsamaktadır. Başvurucu, Kurul tarafından hükmedilen tazminatın yanı sıra, LH’den şimdiye kadar aldığı paranın da kısmi bir giderim sağladığını kabul etmiştir.
198. Hükümet, başvurucunun manevi ve maddi kayıp iddialarının unsurlarının tam olarak gösterilmediği ya da temellendirilmediğini ve tespit edilen ihlalle herhangi bir zarar arasında hiçbir nedensellik bağının bulunmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, manevi zarar için bir miktar önermemiştir; fakat başvurucunun, başka bir kanıt göstermeksizin, ilk derece mahkemesinin manevi tazminata ilişkin hükmünü dayanak olarak kullanmasına itiraz etmiştir. Başvurucunun bu hükme dayanması (ilk derece mahkemesi bu hükmü devletin değil, LH’nin eylemlerine ilişkin olarak verdiği için) yanlıştır ve (LH ilk derece mahkemesinin hükmüne itiraz etmediği için) yetersizdir. Başvurucu, bugüne değin ödemelerin bir miktarını almıştır, LH’ye karşı çeşitli icra mekanizmalarına başvurması mümkündür ve devlet LH’nin mali durumundan sorumlu değildir. Hükümet ayrıca Kurul’un verdiği devlet tarafından ödenen tazminata dikkat çekmiştir ve başvurucunun bu tazminatın adil tazminatla ilişkisini kabul ettiğini kaydetmiştir. Hükümet, başvurucunun bu Mahkeme’ye yaptığı maddi zarar iddiası bakımından, ilk derece mahkemesinin özel zararlara ilişkin hükmüne dayanmasına da benzer bir biçimde itiraz etmiştir.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
199. Mahkeme, 41. maddenin, uygun olduğunda zarar gören tarafa adil tazminat vermesi için kendisini yetkilendirdiğini tekrar eder.
200. Mahkeme, önemli bir Sözleşme hakkının ihlal edildiğini tespit ederse, manevi zararlar için bir miktar tazminata hükmedebilir (örneğin El Masri – Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti [BD], no. 39630/09, § 269, ECHR 2012).
201. Maddi kayıp bakımından, iddia edilen zararla tespit edilen Sözleşme ihlali arasında açık bir nedensellik ilişkisi bulunmalıdır. Tam bir giderimin sağlanabilmesi için gerekli miktarın kesin hesabının yapılması (restitutio in integrum), ihlalden kaynaklanan zararın doğası gereği belirsiz karakterinden ötürü mümkün olmayabilir; fakat bir tazminata hükmedilebilir: Tazmini gereken geçmiş ve gelecek kayıplar bakımından adil karşılığın düzeyinin hakkaniyete göre belirlenmesi sorunu, Mahkeme’nin takdirindedir (E. ve Diğerleri – Birleşik Krallık, yukarıda adı geçen karar, §§ 120-121).
202. Mahkeme, başvurucunun geçmiş ve gelecek maddi kayıpları (temel olarak geçmiş ve gelecek tıbbi ve psikiyatrik muayene harcamalarından oluşan) bakımından, ilk derece mahkemesinin kabul ettiği delilleri ve bu bakımdan hükmedilen 5.104 Euro tutarındaki tazminatı kaydetmiştir. Üstelik Mahkeme, maruz bırakıldığı ağır kötü muamelenin niteliğini dikkate alarak, başvurucunun Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespit edilmesiyle tam olarak tazmin edilemeyecek manevi bir zarara uğradığını düşünmektedir. Devletin sorumluluğuyla ilgili olmaksızın, iç hukukta verilen tazminatlar ve devlet sorumluluğuna odaklanmış mevcut şikayet arasında bir ayrım yapmak gerekirse de, Mahkeme, 41. maddeye göre verilecek herhangi bir tazminat kararının, ilk derece mahkemesinin hükmettiği tazminatın (toplam 305.000 Euro) yanı sıra, bunun LH tarafından ödenmiş ve ödenecek kısmını da dikkate alması gerektiği görüşündedir. Ayrıca başvurucudan geri ödenmek zorunda kalınmayacağı farz edilerek, Kurul’un başvurucuya ödediği tazminat da dikkate alınmalıdır (53.962, 24 Euro). Her iki tazminat da hem maddi hem de manevi unsurlar içermektedir.
203. Bugüne değin başvurucunun aldığı tazminatlar ve LH’nin gelecekte yapacağı ödemelerin belirsizliği dikkate alınarak, Mahkeme maddi ve manevi zarar için toplam bir rakamın verilmesine karar vermiştir. Bu nedenle Mahkeme, hakkaniyet temelinde, maddi ve manevi kayıplar ve başvuruya yüklenebilecek vergiler için toplam 30.000 Euro tazminata hükmeder.
...
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
...
3. On bire karşı altı oyla, devletin başvurucuyu koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği için Sözleşme’nin 3. maddesinin maddi yönü bakımından ihlal edildiğine ve dolayısıyla Hükümetin şikayetin açıkça temelsiz olduğuna ilişkin itirazının reddine;
4. On bire karşı altı oyla, devletin başvurucuyu koruma yükümlüğünü yerine getirmemesi bakımından etkili bir hukuk yolunun bulunmamasından ötürü 3. maddenin maddi yönüyle bağlantılı olarak 13. maddenin ihlal edildiğine ve dolayısıyla Hükümetin şikayetin açıkça temelsiz olduğuna ilişkin itirazının reddine;
5. Oybirliğiyle Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edilmediğine;
...
7. On bire karşı altı oyla,
(a) Davalı devlet başvurucuya üç ay içerisinde aşağıdaki miktarları ödeyecektir:
(i) maddi ve manevi zarar bakımından 30.000 Euro (otuz bin Euro) ve başvurucuya yüklenebilecek ödenebilecek herhangi bir verginin ödenmesine; ...
KARAR VERMİŞTİR.
İngilizce ve Fransızca yazılan bu karar, 28 Ocak 2014 tarihinde Strazburg’taki İnsan Hakları Binası’nda gerçekleştirilen açık duruşmada alınmıştır.
Michael O’BoyleDean Spielmann
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Sözleşme’nin 45(2). fıkrası ile Mahkeme İçtüzüğü’nün 74(2). fıkrası gereğince, aşağıdaki ayrık görüşler bu karara eklenmiştir:
(a) Yargıç Ziemele’nin mutabık görüşü;
(b) Yargıçlar Zupančič, Gyulumyan, Kalaydjieva, De Gaetano ve Wojtyczek’in birleşik karşı oyu;
(c) Yargıç Charleton’un kısmi karşı oyu.
D.S.
M.O’B.
Ayrık görüşler çevrilmemiştir; fakat kararın İngilizce ve/veya Fransızca olan, Mahkeme’nin içtihat veritabanı HUDOC üzerinden ulaşılabilen orijinal dillerindeki versiyonlarında bulunmaktadır.
© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2014.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin resmi dilleri Fransızca ve İngilizce’dir. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır ve Mahkeme, kalitesi konusunda herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının veritabanı olan HUDOC üzerinden () veya HUDOC’un bildirdiği başka veritabanları üzerinden yüklenebilir. Davanın isminin tamamen yazılması, yukarıdaki telif hakkıyla ilgili ifadeler kullanılması ve insan haklarına destek Fonu’na referans yapılması şartıyla ticari olmayan amaçlarla kullanılabilir. Bu çevirinin tamamını veya bir kısmını ticari amaçlarla kullanmak isteyen herkesin, bu durumu belirtilen adrese bildirmesi rica olunur: publishing@.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2014.
The official languages of the European Court of Human Rights are English and French. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court, nor does the Court take any responsibility for the quality thereof. It may be downloaded from the HUDOC case-law database of the European Court of Human Rights () or from any other database with which the Court has shared it. It may be reproduced for non-commercial purposes on condition that the full title of the case is cited, together with the above copyright indication and reference to the Human Rights Trust Fund. If it is intended to use any part of this translation for commercial purposes, please contact publishing@.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2014.
Les langues officielles de la Cour européenne des droits de l’homme sont le français et l’anglais. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund) Elle ne lie pas la Cour, et celle-ci décline toute responsabilité quant à sa qualité. Elle peut être téléchargée à partir de HUDOC, la base de jurisprudence de la Cour européenne des droits de l’homme (), ou toute autre base de données à laquelle HUDOC l’a communiquée. Elle peut être reproduite à des fins non commerciales, sous réserve que le titre de l’affaire soit cité en entier et s’accompagne de l’indication de copyright ci-dessus ainsi que de la référence au Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme. Toute personne souhaitant se servir de tout ou partie de la présente traduction à des fins commerciales est invitée à le signaler à l’adresse suivante : publishing@.
Full & Egal Universal Law Academy