AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÖZALP / TÜRKİYE
(Başvuru No. 48583/07 ve 53717/07)
KARAR
STRAZBURG
18 Temmuz 2017
İşbu karar kesinleşmiştir. Ancak şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Özalp / Türkiye davasında,
Başkan
Ledi Bianku,
Yargıçlar
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 27 Haziran 2017 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Suat Özalp’ın (“başvuran”) 22 Ekim 2007 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu iki adet başvuru (No. 48583/07 ve 53717/07) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat F. Karakaş Doğan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran özellikle Sözleşme’nin 6 ve 10. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
4. Sözleşme’nin 6 ve 10. maddelerine ilişkin şikâyetler, 4 Kasım 2014 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir ve Mahkeme İçtüzüğünün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, başvuruların geri kalan kısımlarının kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
5. Hükümet, Komite tarafından başvurunun incelenmesine itiraz etmektedir. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra reddetmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
6. Başvuran 1975 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Azadiya Welat isimli haftalık gazetenin sahibi ve sorumlu Yazı İşleri Müdürü’dür.
A. 48583/07 No.lu Başvuru
7. Azadiya Welat isimli gazetenin manşetinde, JiKonseya Serokatiye Kadek’ê bo Tirkiye, Iraq, Iran û Suriye Danezana Careseriyĕ ("KADEK Konseyi’nden Türkiye, İran, Irak ve Suriye İçin Çözüm Deklarasyonu) başlığı altında belirtilen ve daha sonraki sayfalarda, JiKADNEK’e Danezana Careseriyĕ ("KADEK’TEN Çözüm Deklarasyonu") başlığı ile "Kürtçe dilinde bir makale 26 Nisan 2003 tarihinde yayımlanmıştır. Yasadışı silahlı örgüt KADEK’in (Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi) yaptığı açıklama söz konusudur. Somut olayda söz konusu deklarasyonun ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
"KADEK Konseyi’nin Deklarasyonu
(...)
Irak’taki savaşın sona ermesinden sonra farklı yeni bir süreç başlamıştır. Bu yeni süreçte Ortadoğu’nun karşısına iki alternatif yol çıkmıştır: birisi savaş, bir diğer ise barıştır.
(...)
Sorunlar barışçıl yolla çözüme kavuşmuyorsa, savaş seçeneği devreye girer.
(...)
Çözüme karşı çıkanlar, eğer halkların sesine kulak vermeseler, gericilerin köleleri haline geleceklerdir. Saddam rejiminin yıkılması toplumun ilerlemesini beraberinde getirecektir. (...) Bu tür rejimlerde, halkların, demokrasiye, özgürlüğe ve insan haklarına ilişkin talepleri dikkate alınmamaktadır. Söz konusu rejim, toplum üzerinde gittikçe güçlü bir baskı uygulamaktadır. Bu durum değişime giden yolları kapatmaktadır. Bu nedenle, bu tür rejimlere son vermek tarihi bir ihtiyaç haline gelmiştir.
(...)
Kürtler, yaşamakta oldukları dört bölgede, inkâr, asimilasyon ve imha politikalarıyla karşı karşıya kalmışlardır. [Söz konusu bölgeler arasında] bazı farklılıklar olmasına rağmen, Kürtlere sunulan kader aynıdır. Artık halkın, demokratik yaşamla ilgili olarak istediğini söylemesinin zamanı gelmiştir.
(...)
KADEK’in başkanı Abdullah Öcalan tarafından kaleme alınan "Demokratik Cumhuriyet" Manifestosu, Kürtler için bir demokrasi teminatıdır.
(...)
Şayet bölgedeki eyaletler önemli değişikliklerde bulunur ve demokratik reformlar gerçekleştirir ise, savaşın yolları kapanır.
(...)
Şayet Kürt Demokratik Harekât çözümde yer almak istiyorsa, şu ana kadar idame ettirdiği politikalarını gözden geçirmesi ve demokratik Cumhuriyetin arkasında yer alması gerekir. Milliyetçiliğe dayalı bir çözüm yerine, demokratik birlik temelinde bir çözümün bulunması gerekmektedir.
KADEK’İN ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:
Türkiye İçin,
– Hükümet, siyasi partiler ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla çağdaş gerekliliklere uygun bir Anayasa’nın yapılması gereklidir;
– Bütün siyasi faaliyetlerin özgürlük içinde yapılabilmesi için siyasi parti kapatmaların son bulması ve halktan her kesimin Meclis’te temsil edilmesine imkân tanıyacak yeni bir seçim sisteminin tesisi gereklidir;
– Bölgelerarası haksız ekonomik eşitsizliklerin ortadan kaldırılması gereklidir;
– Dini inançlarından dolayı kişilerin ve kuruluşların yaşadığı mağduriyetin ortadan kaldırılması ve bu bağlamda anayasal güvencenin söz konusu kişilere sağlanması gereklidir;
– "Demokratik Birlik" çözümünün hazırlayıcısı olan KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması gereklidir;
– Siyasi tutuklular için genel bir af ilanı gereklidir; bu af HPG ve KADEK gerillalarını da kapsamalıdır ve KADEK de bu sürece katılmalıdır;
– "Koruculuk" sistemiyle özel harp kurumlarının lağvedilmesi gereklidir;
– "Faili meçhul" fiillerin aydınlatılması ve faillerin cezalandırılmaları gereklidir.
– "Köye Dönüş" Projesi hayata geçirilmeli ve savaş mağdurlarının mağduriyetlerinin giderilmesi ve bunun için gerekli olan yasal düzenlemelerin yapılması gereklidir.
İran için,
– Yeni Anayasa’da Kürt sorununa özel bir yer verilmesi gerekmektedir (...)
– (...) Kürtlerin merkezi hükümete katılımını sağlayacak yasaların çıkarılması gereklidir;
(...)
– Kürtlerin özgürlüklerini sınırlandıran yasaların kaldırılması gerekmektedir (...).
Suriye için,
– Demokratik parlamenter sisteminin yerleştirilmesi ve çağdaş ihtiyaçlara cevap veren ve insan haklarına dayanan bir Anayasa’nın kabul edilmesi gereklidir.
(...)
– Siyasi partilerle ilgili yeni bir kanunun hazırlanması ve Kürtlerin Meclise girmelerini ve hükümette aktif olarak yer almalarını sağlayan seçim yasasının oluşturulması gerekmektedir.
(...)
Irak İçin,
(...)
– Yeni parlamenter ve demokratik bir rejimin kurulması gerekmektedir (...)
– Irak Anayasası’nda, Kürt Federasyonu’na ve Kürtlerin özgürlüklerine özel bir yer verilmelidir."
8. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 17 Ekim 2003 tarihinde, yukarıda belirtilen gazeteye el konulmasına karar vermiştir.
9. Başvuran hakkında soruşturma başlatılmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Temmuz 2007 tarihinde, ilgiliyi, 343 Türk lirası (TRY) (yani söz konusu tarihte yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık olarak 192 avro (EUR) para cezası ve 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkraları uyarınca, ihtilaf konusu tercümeye ilişkin masrafların dâhil olduğu 210 TL’ye (yaklaşık 118 avro) ulaşan yargılama masraflarını ödemeye mahkûm etmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, karara karşı temyiz yolunun açık olduğunu belirtmiştir.
10. Başvuran, 21 Ağustos 2007 tarihinde, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Ağustos 2007 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu kararın kesinleşmesi ve karara karşı temyiz yolunun açık olmaması nedeniyle reddetmiştir.
B. 53717/07 No.lu Başvuru
11. Haftalık gazete Azadiya Welat’ın 18-24 Ekim 2003 tarihli sayısında, Endame Konseya Serokatiya Gişti ya KADEK’e Duran Kalkan – Tezkere ilankirina şer’e ("KADEK Konseyi’nin bir üyesi –Bu bir savaş deklarasyonudur") başlığı ile Kürtçe dilinde bir makale yayımlanmıştır. Söz konusu makalede, Irak’a askerlerin gönderilmesiyle ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen bir memorandum hakkında KADEK Genel Başkanlık Konseyi’nin bir üyesinin yaptığı açıklama ele alınmıştır. Somut olayda söz konusu makalenin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
"Soru 1: Sayın Kalkan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Irak’a askeri birlik göndermesine ilişkin kararının ve söz konusu ülkenin mevcut durumuna ilişkin son olayların etkileri ne olacaktır?
D. Kalkan: Yirminci yüzyılda, Irak hiçbir zaman sorunlardan ve kaostan uzak durmamıştır. (...) Irak, Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasında ve Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında rekabetin ayrıcalıklı toprağı olmuştur. Körfez savaşı ile, Amerika Birleşik Devletleri Irak’ta üstünlüğünü kurmuştur. 23 Mart 2003 tarihli müdahaleleriyle, yalnızca siyasi üstünlüğü değil, aynı zamanda askeri ve ekonomik hâkimiyeti elde etmişlerdir. (...) Söz konusu müdahaleden bu yana, muhalefet güçleri gittikçe artan bir direniş göstermektedirler. (...) Irak’taki değişime karşı çıkan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin galibiyetini istemeyen ilgili güçler, karışıklık ve kaos yaratmaktadırlar. (...) Öte yandan, Rusya ve Avrupa yerel kuvvetlerin gösterdiğiyle aynı direnişi göstermektedir. (...). Amerika Birleşik Devletleri, kaosa son vermek amacıyla, imtiyazlarda bulunarak başka ülkeleri İrak’a çekmeye çalışmaktadır. Bir süreden beri, Türk, Pakistan ve Hint Ordusu ile koordine bir güç kurmak istiyorlar. Türkiye’nin bu gücün başında olmasını istiyorlar. Bu bağlamda, büyük çaplı diplomatik müzakereler uzun zamandan beri gerçekleşmektedir. Söz konusu görüşmelerin ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi 7 Ekim’de Irak’a Türk askeri birliklerin gönderilmesi konusunda Hükümete yetki verilmesini kabul etmiştir. Türk Hükümeti savaştan sonra pastadan payını almak ve hâlihazırda bulunduğu dezavantajlı durumu düzeltmek istemektedir. (...) Bununla birlikte, bu karar Türkiye’yi bölgede izole etmiştir. Türkiye, Güney Kürdistan’ın Kürtlerinin rolünün ne olacağını ve olayların nasıl gelişeceğini bilmemektedir. Türkiye bu durumdan endişe duymaktadır. (...) Yetkilendirmenin kapsamının ortaya koyduğu gibi, amaç Amerika Birleşik Devletleri’nin yardımı ile KADEK’i yok etmektir.
Soru 2: AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) Hükümeti açıkça yetkilendirmenin amacının KADEK’i yok etme olduğunu beyan etmiştir. Bu durumun yürüttüğünüz barış süreci üzerindeki sonuçları neler olacaktır?
D. Kalkan: Bu yetkilendirme kuşkusuz hükümet programının içinde yer almaktadır. KADEK’i yok etmek esas amacıdır. (...) Biz, bu durumu 9 Ekim’de başlayan uluslararası komplonun sonucu olarak değerlendirmekteyiz. Hükümet, Pişmanlık Yasası’nın kabul edilmesiyle Kürtler hakkında ne tür davranış sergilediğini göstermiştir (...) ve toplum üzerindeki baskı ve gerillaya karşı askeri operasyonlar artmıştır. (...) Böylelikle, Meclisin aldığı kararı bir savaş deklarasyonu ve başkanımız ve yönetim kurulu tarafından kabul edilen demokratik çözüm için (...) çizilen yolun reddedilmesi gibi kabul etmekteyiz. Bununla birlikte, söz konusu engellere rağmen, barışı ve demokrasiyi kurmak için ısrar edeceğiz. Ateşkesin karşılıklı olmasını istiyoruz. Bu doğrultuda, halk zaten itaatsizlik kampanyası başlatmıştır. Kadınlar, gençler, işçiler, emekliler, entelektüeller ve sanatçılar bu mücadeleyi her yerde sürdürmektedirler. (...)"
12. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 17 Ekim 2003 tarihinde, Azadiya Welat’a el konulmasına karar vermiştir.
13. Başvuran hakkında soruşturma başlatılmıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Temmuz 2007 tarihinde, ilgiliyi, 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2 ve 4. fıkraları uyarınca, 350 TL (söz konusu tarihte yürürlükte olan döviz kuruna göre yaklaşık olarak 200 avro) para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Ayrıca İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2 ve 4. fıkraları uyarınca, ihtilaf konusu tercümeye ilişkin masrafların dâhil olduğu, 210 TL’ye (yaklaşık 118 avro) ulaşan yargılama masraflarını ödemeye mahkûm etmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, karara karşı temyiz yolunun açık olduğunu belirtmiştir.
14. Başvuran, 21 Ağustos 2007 tarihinde, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Ağustos 2007 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu kararın kesinleşmesi ve karara karşı temyiz yolunun açık olmaması nedeniyle reddetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
15. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olduğu şekliyle, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarının somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
"Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara beş
milyon liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası verilir.
(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin 5680 sayılı Basın Kanununun 3 üncü maddesindeki mevkuteler vasıtasıyla işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de; mevkute bir aydan az süreli ise bir önceki ay ortalama fiili satış miktarının, aylık veya bir aydan fazla süreli ise bir önceki fiili satış miktarının, (...) mevkutenin bir önceki ay ortalama satış tutarının yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir (...). Ancak, bu ceza elli milyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek cezanın yarısı uygulanır.
16. 29 Haziran 2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanun ve 11 Nisan2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun ile yapılan değişikliklerin ardından, bundan böyle, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarının somut olayda ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
"Terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarını basanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden on bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur."
17. Türk Anayasa Mahkemesi, 2015 yılında, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 2 ve 4. fıkraları uyarınca basın organlarının sorumlularının mahkûm edilmesiyle ilgili olarak iki davada karar vermiştir (Ali Gürbüz ve Hasan Bayar, no. 2013/568, 24 Haziran 2015 ve Ali Gürbüz, no. 2013/724, 25 Haziran 2015). Bu iki davada, Anayasa Mahkemesi ihtilaf konusu açıklamalarda şiddete, nefrete ve silahlı direnişe çağrıda bulunulmadığı gerekçesiyle, ilgililerin ifade özgürlüklerinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Somut olayda (yukarıda anılan) Ali Gürbüz ve Hasan Bayar kararının ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
"Abdullah Öcalan’ın bazı konulardaki değerlendirmesinin yayımlanmasının "terör örgütünün açıklamalarını yayımlamak" suçunu oluşturduğuna ilişkin tespit ve akabinde verilen soruşturmaların ertelenmesine ilişkin kararın incelenmesi gerekmektedir. Herhangi bir kimsenin yalnızca kişiliğine bağlı olarak düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne müdahale edilmesi haklı kılınamayacağı gibi yasaklanmış bir örgütün bir mensubunun veya yöneticisinin görüş ve düşüncelerini açıklaması da tek başına düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne müdahale edilmesini haklı kılmaz. Nitekim, bu tür bir yaklaşım, anayasal hakların kullanılmasını engelleyecektir ve bazı kişi ve grupları Anayasa’nın 26. maddesi ile korunan haklardan yararlanmalarından yoksun bırakacaktır (Abdullah Öcalan, § 101).
Başvuranlar tarafından yayımlanan makale gibi "basın açıklamalarının" yasaklanması söz konusu olduğunda, kamu makamlarının çok sınırlı bir takdir yetkisine sahip olduklarını vurgulamak gerekir. Kamu otoriteleri veya toplumun bir kesimi için hoş olmayan düşüncelere, şiddeti teşvik etmediği, terör eylemlerini haklı göstermediği ve nefret duygusunun oluşmasını desteklemediği sürece sınırlama getirilemez.
Oysa söz konusu makale bir bütün olarak incelendiğinde şiddeti övdüğü, kişileri terör yöntemlerini benimsemeye başka bir deyişle şiddet kullanmaya, nefrete, intikam almaya veya silahlı direnişe tahrik ve teşvik ettiği değerlendirilmemiştir. (...)"
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA
18. 48583/07 ve 53717/07 numaralarla kayıtlı olan başvurulara konu olan olayların yakından ilişkili olması nedeniyle, Mahkeme, İçtüzüğünün 42. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, adaletin iyi işlemesine ilişkin menfaat çerçevesinde, başvuruların birleştirilmesine karar vermektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
19. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Somut olayda, Sözleşme’nin 10. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
"1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. (...)
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir."
20. Söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka hiçbir kabul edilemezlik engeline takılmadığını tespit eden Mahkeme, kabul edilebilirliğine karar vermektedir.
21. Mahkeme, söz konusu müdahalenin kanunla öngörüldüğünü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi gibi çok sayıda meşru amaç taşıdığını kaydetmektedir (Gözel ve Özer/Türkiye (no. 43453/04 ve no. 31098/05, §§43‑45, 6 Temmuz 2010 ve Belek/Türkiye, no. 36827/06, no. 36828/06 ve no. 36829/06, § 26, 20 Kasım 2012). Mahkeme söz konusu uyuşmazlığın, müdahalenin « demokratik toplumda gerekli » olup olmadığı meselesiyle ilgili olduğunu saptamaktadır.
22. Mahkeme, daha önce, somut olaydakine benzer sorunların bulunduğu davalarda, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (bk. örnek olarak, yukarıda anılan Gözel ve Özer kararı, § 64 ve yukarıda anılan Belek kararı, § 29). Dolayısıyla Mahkeme, mevcut davayı söz konusu içtihat ışığında inceleyecektir.
23. Mahkeme, incelemesine sunulan olguları çevreleyen koşulları bilhassa terörle mücadeleye ilişkin zorlukları dikkate alarak, ihtilaf konusu makalelerde kullanılan ifadelere (yukarıda 7 ve 11. paragraflar) ve makalelerin hangi bağlamda yayımlandığına özel bir dikkat atfedecektir (Sürek/Türkiye (no. 4) [BD], no. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999).
24. Bu bağlamda Mahkeme, söz konusu makalelerin şiddet, silahlı direniş yahut isyan çağrısı içermediğini ve kanaatine göre, dikkate alınması gereken başlıca unsur olan nefret söylemini teşkil etmediğini tespit etmektedir.
25. Mahkeme, başvuran hakkında bir mahkûmiyet kararı vermek için Ağır Ceza Mahkemesi’nin ileri sürdüğü gerekçeleri inceledikten sonra, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkına yönelik yapılan müdahaleyi haklı göstermek için söz konusu gerekçelerin yeterli olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, Gözel ve Özer (yukarıda anılan, § 64), Belek (yukarıda anılan, § 29) ve Belek ve Velioğlu/Türkiye (no. 44227/04, §§ 26 ve 27, 6 Ekim 2015) davalarda vardığı sonuçtan uzaklaşmak için bir sebep görememektedir.
26. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
27. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, kendisinin ödemeye mahkûm edildiği para cezaları nedeniyle ilk derece mahkemesi kararlarına karşı temyiz başvurusunda bulunma imkânından yoksun bırakılmasından şikâyet etmektedir. Somut olayda, Sözleşme’nin 6. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
"Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş (...) bir mahkeme tarafından (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir."
28. Söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka hiçbir kabul edilemezlik engeline takılmadığını tespit eden Mahkeme, kabul edilebilirliğine karar vermektedir.
29. Mahkeme, başvuran açısından ihtilafın konusunu dikkate alarak ve cezai alanda adil yargılanma gerekliliklerinin daha katı olması nedeniyle, ilk derece mahkemesi tarafından ödenmesine hükmedilen para cezası miktarına dayanan Yargıtay’a başvurmaya ilişkin kısıtlamanın silahların eşitliği ilkesiyle uyumlu olmadığına daha önce karar verdiğini hatırlatmaktadır (Bayar ve Gürbüz/Türkiye, no. 37569/06, §§ 40-49, 27 Kasım 2012). Mahkeme, yukarıda anılan davada, başvuranların mahkemeye erişim haklarının orantısız biçimde engellendiği ve bu nedenle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının özü itibariyle ihlal edildiği kanaatine varmıştır. Somut olayda Mahkeme, yukarıda belirtilen davada vardığı sonuçtan farklı bir sonuca ulaştırabilecek herhangi bir olgu ve argüman sunulmadığı kanısındadır.
Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği kanısına varmıştır.
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
30. Başvuran, Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında, aynı zamanda tebliğ etmiş olduğu iki başvurusuna ilişkin olarak genel bir talep sunmuştur. Başvuran, haftalık gazetesine el konulması, para cezalarının ödenmesi ve yargılama masrafları nedeniyle maruz kaldığı kanısına vardığı maddi zarar bağlamında 10.000 avro ve maddi zarar için 20.000 avro talep etmektedir. Öte yandan başvuran, herhangi bir destekleyici belge sunmadan, avukatlık masrafları ve yapmış olduğunu belirttiği masrafların geri ödenmesi için 7.000 avro talep etmektedir.
31. Hükümet bu meblağlara itiraz etmektedir.
32. Mahkeme, maddi tazminat ile ilgili olarak, başvurana verilen para cezasının, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamında tespit edilen ihlalin doğrudan sonucu olduğunu tespit etmektedir. Mahkeme, başvuranın yargılama masraflarını ödemeye mahkûm edildiğini de tespit etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, ilgiliye, para cezası ve yargılama masrafları bağlamında ödemiş olduğu meblağın tümüyle geri ödenmesine karar vermek gerektiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, başvurana 628 avro tutarının ödenmesine karar vermektedir (Yalçınkaya ve diğerleri/Türkiye, no. 25764/09, no. 25773/09, no. 25786/09, no. 25793/09, no. 25804/09, no. 25811/09, no. 25815/09, no. 25928/09, no. 25936/09, no. 25944/09, no. 26233/09, no. 26242/09, no. 26245/09, no. 26249/09, no. 26252/09, no. 26254/09, no. 26719/09, no. 26726/09 ve no. 27222/09, § 53, 1 Ekim 2013). Mahkeme, söz konusu gazeteye el konulması nedeniyle meydana gelen zarar ile ilgili olarak, başvuranın, maruz kalınan zararın kesin olarak değerlendirilebilmesine imkân verecek herhangi bir unsur iletmediğini tespit etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu talebin bu kısmını reddetmektedir.
33. Mahkeme, maddi tazminat ile ilgili olarak, konu hakkındaki içtihadını dikkate alarak (yukarıda anılan Belek ve Velioğlu kararı, § 35), dava koşullarının başvuran açısından bazı sıkıntılara yol açtığının değerlendirilebileceği kanısındadır. Mahkeme, hakkaniyete uygun olarak, Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca, ilgiliye 2.500 avro ödenmesine karar vermektedir.
34. Mahkeme, başvuranın masraf ve giderler bağlamında talebini destekleyecek nitelikte belgelerin bulunmadığını dikkate alarak, söz konusu talebi reddetmektedir (Ato/Türkiye, no. 29873/02, § 27, 8 Haziran 2010).
35. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuruları birleştirmeye;
2. Başvuruların kabul edilebilir olduğuna;
3. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna;
i. maddi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 628 avro (altı yüz yirmi sekiz) ödenmesine;
ii. manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 2.500 avro (iki bin beş yüz) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; 18 Temmuz 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy