AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÖZER / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 47257/11)
KARAR
STRAZBURG
5 Eylül 2017
Bu karar kesindir. Şekli değişiklikler yapılabilir.
Özer / Türkiye davasında,
Başkan,
Ledi Bianku,
Yargıçlar,
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’ nın katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 4 Temmuz 2017 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (47257/11 No.lu) davanın temelinde, bu Devlet’in vatandaşı olan Aziz Özer’in («başvuran»), 16 Haziran 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin («Sözleşme») 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosu’na kayıtlı Avukat Ö. Kılıç tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (« Hükümet ») kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru 25 Ağustos 2014 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
4. Hükümet, başvurunun komite tarafından incelenmesine itiraz etmiştir. Mahkeme, yaptığı incelemenin ardından Hükümetin itirazını reddetmiştir.
OLAY
I. SOMUT OLAYIN KOŞULLARI
5. Başvuran, 1964 doğumludur ve İstanbul’da ikâmet etmektedir.
6. Başvuran, olaylar döneminde « Yeni Dünya için Ҫağrı » dergisinin yazı işleri müdürüdür.
7. İstanbul Cumhuriyet Savcısı 30 Aralık 2003 tarihli bir iddianameyle, başvuranı, söz konusu derginin Kasım 2003 sayısında yayınlanan « Irak’ta İşgal Ortaklığına Hayır » başlıklı bir makalenin içeriği nedeniyle Devlet’i ve Hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif etmekle suçlamıştır. Savcı, yazarının ismi bildirmeyen başvuranın bu makale bağlamında sorumlu yazı müdürü sıfatıyla âdli makamlar önünde sorumlu tutulduğunu belirtmiştir. Savcı, 18 Aralık 2003 tarihinde, ceza soruşturması açılması için Adalet Bakanlığından izin alındığını bildirmiştir. Savcı, eski Ceza Kanunu’nun (CK) 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ilgilinin mahkûmiyetini talep etmiştir.
8. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi (« Asliye Ceza Mahkemesi ») 22 Aralık 2005 tarihinde, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu’nun (YCK) 301. maddesi uyarınca, Devlet’i tahkir ve tezyif etmek ve Hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif etmek suçlarından beşer ay yani toplam on ay başvuranı hapis cezasına mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, bu cezaları toplamda altı bin Türk lirası adli para cezasına çevirmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi dava konusu makalenin kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşmış olduğunu ve Devlet’i tahkir ve tezyif etmek ve Hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif etmek suçlarının konusunu oluşturduğunu değerlendirmiştir.
9. Yargıtay, yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından, cezaların belirlenmesi hususunda lehe olan kanunun uygulanmadığı, bu cezaların kesinleşmeden önce toplandığı gerekçesiyle, temyize konu kararı 8 Ekim 2007 tarihinde bozmuştur.
10. Ceza davası Asliye Ceza Mahkemesinde yeniden ele alınmıştır.
11. Asliye Ceza Mahkemesi 4 Kasım 2008 tarihinde, yeni Ceza Kanunu’nun 301. maddesi uyarınca başvuranı Devlet’i tahkir ve tezyif etmek ve Hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif etmek suçlarından yeniden on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Bu ceza toplamda 2.700 Türk lirası (hüküm tarihinde yaklaşık 1.775 avro (EUR)) adli para cezasına çevrilmiştir. Mahkeme gerekçesine dayanak olarak, ihtilaf konusu makalenin şu bölümlerine yer vermiştir:
« AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) hükümeti işbirlikçi yüzünü gizlemek için yalan söylüyor! Tezkerenin (Türk ordusunun Irak’a müdahale etmesine ve bu amaç doğrultusunda yabancı askeri birliklerin Türk topraklarına alınmasına imkân veren) onayı Recep Tayip Erdoğan Başkanlığındaki AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) hükümetinin de kendinden önceki bütün hükümetler gibi emperyalizmin işbirlikçisi bir hükümet olduğunun kanıtıdır. Gerçekte emperyalizme uşaklık, Türk hâkim sınıflarının çıkarlarını korumak, yayılmacılık gibi konularda bu muhalif kesimlerin tezkere kararı alarak emperyalizme uşaklık gösteren AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) hükümetinden özde farkları yoktur. En ufak hak talebimiz bile askeri, polisiyle, zoruyla zorbalıkla geri çeviren işgalci yayılmacı faşist Türk Devletine karşı devrim mücadelesini yükseltmeye (...) »
12. Yargıtay 21 Şubat 2011 tarihinde başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusunu reddetmiş ve 4 Kasım 2008 tarihli kararı onamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
13. 1 Haziran 2005 tarihine kadar yürürlükte olan eski Ceza Kanunu’nun (CK) (1 Mart 1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun) 159. maddesi 1. fıkrasının somut olayla ilgili kısımları şu şekilde düzenlenmişti:
«Türklüğü, Cumhuriyeti, Büyük Millet Meclisini, Hükümetin manevi şahsiyetini, Bakanlıkları, Devletin askeri veya emniyet muhafaza kuvvetlerini veya Adliyenin manevi şahsiyetini alenen tahkir ve tezyif edenler altı aydan üç seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
(...)
Birinci fıkrada sayılan organları veya kurumları tahkir ve tezyif kastı bulunmaksızın, sadece eleştirmek maksadıyla yapılan yazılı, sözlü veya görüntülü düşünce açıklamaları cezayı gerektirmez.»
14. 30 Nisan 2008 tarihli ve 5759 sayılı Kanun ile değiştirilen yeni Ceza Kanunu’nun 301. maddesi (YCK) (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 26 Eylül 2004 tarihli ve 5237 sayılı Kanun) şu şekildedir:
«Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Devlet’in askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi birinci fıkra hükümlerine göre cezalandırılır.
Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.»
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
15. Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasını ileri süren başvuran, ceza mahkûmiyetinin ifade özgürlüğü hakkını ihlâl ettiğinden yakınmaktadır.
16. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri süren başvuran, Adalet Bakanının, olur verdiği kovuşturma izni vasıtasıyla kamu davasına müdahil olduğu gerekçesiyle, davasında hüküm veren mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadıklarından şikâyet etmektedir.
17. Olayların hukuki nitelendirilmesinde takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, bu şikâyetlerin yalnızca Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır. Bu hüküm şu şekildedir:
«1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.»
A. Kabul edilebilirlik hakkında
18. Başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve bunun yanı sıra herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi ile bağdaşmadığını tespit eden Mahkeme, başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmiştir.
B. Esas hakkında
1. Tarafların iddiaları
19. Başvuran, Adalet Bakanının kovuşturma yapılmasına izin vermekle ceza davasına müdahil olduğu gerekçesiyle, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede âdilane yargılanmış olmadığını iddia etmektedir. Başvuran, ihtilaf konusu makalenin, Devlet’in genel politikası ve dış politikası hakkında düşünce ve eleştirilerini içerdiğini ve şiddete teşvik etmediğini beyanlarına eklemiştir.
20. Hükümet, başvuran hakkında adli makamlar tarafından verilen kararın, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale oluşturduğunu kabul etmektedir.
21. Bununla birlikte Hükümet, başvuranın, uyarınca mahkûm edildiği yeni Ceza Kanunu’nun 301. maddesinin, Mahkeme’nin içtihadı ile gerekli kılınan kanun statüsüne sahip olduğunu ve başvuranın, ihtilaf konusu yayından doğabilecek ceza sorumluluğunu kolayca tahmin edebileceğini ifade etmektedir.
22. Hükümet, bu müdahalenin, kamu güvenliğinin, milli güvenliğin sürdürülmesi, düzenin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesine dair meşru amaçlar izlemiş olduğunu da belirmektedir.
23. Hükümet son olarak, başvuran tarafından yayınlanan makalenin, kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşmış olduğunu ve Türk Devleti ve Hükümeti’ne yönelik bir hakaret oluşturduğunu değerlendirmektedir. Dolayısıyla başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin, demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunu göz önünde tutmaktadır.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
24. Mahkeme, bilhassa Karácsony ve diğerleri / Macaristan ([BD], no. 42461/13, § 132, 17 Mayıs 2016) ve Dilipak / Türkiye (no. 29680/05, §§ 60-64, 15 Eylül 2015) kararlarında özetlenen, ifade özgürlüğü konusunda yerleşik içtihadından doğan ilkeleri hatırlatmaktadır.
25. Mahkeme, başvuranın ceza mahkûmiyetinin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasınca korunan ifade özgürlüğü hakkının başvuran tarafından kullanılmasına bir müdahale oluşturmasının taraflar arasında bir tartışmaya mahal vermediğini gözlemlemektedir.
26. Mahkeme, bu müdahalenin yasal bir zemine yani yeni Ceza Kanunu’nun 301. maddesine sahip olduğu görüşündedir. Ancak Mahkeme, bu bağlamda « Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni aşağılamak » terimlerinin kapsamının geniş olması nedeniyle, başvuranın bu hüküm çerçevesinde mahkûmiyetinin öngörülebilirliği konusunda ciddi şüpheler doğabileceğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Dilipak kararı §§ 57-58). Mahkeme yeni Ceza Kanunu’nun 301. maddesince öngörülen suçun kovuşturulması için Adalet Bakanının izninin alınması koşulu konusunda, siyasi durumun değişmesinin, Adalet Bakanının tutumu üzerine etki yapabileceği ve keyfi kovuşturmalara imkân sağlayabileceğini değerlendirmiş olduğunu yine hatırlatmaktadır (Altuğ Taner Akçam / Türkiye, no. 27520/07, § 94, 25 Ekim 2011). Bununla birlikte, müdahalenin gerekliliği konusunda (aşağıdaki 30. paragraf) varacağı sonucu dikkate alan Mahkeme, bu sorunun çözümüne gerek olmadığını değerlendirmektedir.
27. Mahkeme, ihtilaflı müdahalenin, kamu güvenliği, düzenin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesine dair meşru amaçlar izlediğini kabul etmektedir (yukarıda anılan Dilipak kararı § 59).
28. Mahkeme, müdahalenin gerekliliği konusunda, ihtilaf konusu makalenin yazarın, tartışmasız olarak demokratik bir toplumda genel menfaat ile ilgili bir sorun yani Devlet’in dış politikası hakkında fikir ve düşüncelerini bildirdiği sonucuna varmaktadır. İlgili bazı bölümleri (yukarıdaki 11. paragraf) incelemeye alan Mahkeme, kullanılan bazı ifadeler belli bir sertlikte olmasına rağmen, bu bölümlerin Devlet’e ve Hükümete karşı ideolojik bir dilde yazılan sert bir eleştiri olarak değerlendirilebileceğini tespit etmektedir. Mahkeme, bu makalenin, « sebepsizce saldırgan » ya da aşağılayıcı her türlü karakterden uzak olduğu ve şiddete ya da nefrete teşvik etmediği kanaatine varmaktadır. Mahkeme’nin bakış açısına göre ilgili metin, Devlet ya da devlet memurları aleyhinde şiddet eylemlerine teşvik edici söylemler ya da yanlış olaylar üzerine kurulu karalayıcı ifadeler ya da hakaretler içermemektedir (yukarıda anılan Dilipak kararı § 68).
29. Mahkeme, ayrıca söz konusu derginin sorumlu yazı işleri müdürü sıfatıyla başvuranı adli para cezasına mahkûm eden adli makamların, kamu yararına olan bazı konularda kendisini ifade etmesi hususunda ilgilinin iradesi üzerine caydırıcı bir etkide bulunduklarını dikkate almaktadır (bkz., mutatis mutandis, yukarıda anılan Dilipak kararı § 70).
30. Mahkeme önceki belirtilenleri dikkate alarak, şikâyet konusu tedbirin, zorunlu sosyal bir ihtiyaca cevap vermediğini, her halükarda hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığını ve bu tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olmadığını değerlendirmektedir.
31. Bu nedenle, Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiğini tespit etmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
32. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
« Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.»
A. Tazminat
33. Başvuran, maruz kaldığını değerlendirdiği maddi zarar nedeniyle 3.000 avro (EUR), manevi zarar nedeniyle 3.000 avro (EUR) talep etmektedir.
34. Hükümet, başvuranın maddi ve manevi zarar bağlamındaki taleplerinin aşırı olduğunu ve Mahkeme içtihadı ile orantılı olmadığını değerlendirmektedir.
35. Mahkeme, başvurana, maddi zarar bağlamında 1.775 avro, manevi zarar bağlamında 2.500 avro ödenmesinin yerinde olacağı kanaatindedir.
B. Masraf ve giderler
36. Başvuran, içinde avukat ücretinin yer aldığı, ulusal mahkemelerde ve Mahkeme önünde yaptığını bildirdiği masraf ve giderlerin iadesi için 2.000 avro talep etmektedir. Bu bağlamda başvuran, avukatlık ücretine karşılık 1.800 avro tutarın ve tercüme, posta ve tedarik masraflarına karşılık 200 avro tutarın gösterildiği, avukatı tarafından yapılan bir çalışma saati hesap dökümü sunmuştur.
37. Hükümet, başvuranın masraf ve giderlere ilişkin talebine dayanak olarak herhangi bir belge sunmadığını ileri sürmektedir.
38. Mahkeme elinde bulundurduğu belgeler ve yerleşik içtihadını göz önünde bulundurarak, ulusal mahkemelerde ve kendi önündeki yargılama nedeniyle yapılan tercüme, posta ve tedarik masraflarına ilişkin talebi, bu bağlamda başvuran tarafından sunulan kanıtlayıcı belge olmaması nedeniyle reddetmiştir. Buna karşın, avukat masrafları için başvurana 500 avro ödenmesinin makul olduğunu değerlendirmiştir.
C. Gecikme faizi
39. Mahkeme gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan eder;
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiğine;
3. a) Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak davalı Devletin, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarların başvurana ödenmesine:
i. Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, maddi tazminat için 1.775 avro (bin yedi yüz yetmiş beş) ödenmesine;
ii. Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat için 2.500 avro (iki bin beş yüz) ödenmesine;
iii. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 500 avro (beş yüz) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, bu miktara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. fıkraları uyarınca 5 Eylül 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy