AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÖZGÜÇ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 3094/09)
KARAR
STRAZBURG
4 Şubat 2020
İşbu karar kesinleşmiş olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Özgüç / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 14 Ocak 2020 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonucunda aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde, Kadriye Özgüç (“başvuran”) adlı bir Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 7 Ocak 2009 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 3094/09) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat M. Erbil tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın tutukluluk durumuyla ilgili olarak 18 Haziran 2008 tarihinde gerçekleştirilen inceleme sırasında Cumhuriyet savcısının sunmuş olduğu yazılı görüşün başvurana tebliğ edilmemesine ilişkin olarak Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamında dile getirilen şikâyet ve kimliği gizli tutulan tanığın ifadelerinin yerel mahkeme tarafından kullanılmasına ilişkin olarak Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi kapsamında dile getirilen şikâyet, 19 Kasım 2013 tarihinde Hükümete bildirilmiştir. Başvuranın tutukluluk süresinin ve hakkında yürütülen ceza yargılamasının uzunluğuna ilişkin olarak Sözleşme’nin 5 § 3 ve 6 § 1 maddeleri kapsamında öne sürülen şikâyetler ve ayrıca 24 Mart 2008 tarihinde gerçekleştirilen inceleme işlemleriyle ilgili olarak ve 18 Haziran 2008 tarihli inceleme işlemleri sırasında duruşma yapılmamasına ilişkin olarak Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamında öne sürülen şikâyetler, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54 § 3 maddesi uyarınca kabul edilemez bulunmuştur.
OLAYLARDAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1985 doğumlu olup Kocaeli’de ikamet etmektedir.
5. Yasa dışı PKK (Kürdistan İşçi Partisi) örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanışının onuncu yıl dönümünü protesto etmek amacıyla, 15 Şubat 2007 tarihinde İstanbul’da bir gösteri düzenlenmiştir. Gösteri sırasında bir otobüs hasar görmüştür. Aynı gün düzenlenen tutanakta, otobüsün camlarının atılan taşlar ve molotof kokteyller nedeniyle kırıldığı ve patlama nedeniyle otobüsün içinde cam kırıkları bulunduğu belirtilmiştir.
6. Gösteriden sonraki gün, 16 Şubat 2007 tarihinde, bir muhbir, gösteriye katılan iki kişiyi tanıdığını polise bildirmiştir. Söz konusu kişi, polisin kendisine gösterdiği fotoğraflardan başvuranı ve S.S. adlı şahsı teşhis ederek, ikisini de otobüse Molotof kokteyli atarken gördüğünü ileri sürmüştür.
7. Kimliği gizli tutulan bir kişi, 19 Şubat 2007 tarihinde polise ifade vermiştir. Söz konusu kişi, Demokratik Toplum Partisi (DTP) İlçe Başkanlığına ara sıra gittiğini ve adını Kader olarak bildiği başvuranı ve S.S.’yi 15 Şubat 2007 tarihinde düzenlenen gösteride gördüğünde kendilerini tanıdığını bildirmiştir. Ayrıca, bahsi geçen iki kişinin ellerindeki molotof kokteylleri otobüse attıklarını ve başvuranın olaya karışan grubu yönlendirdiğini ileri sürmüştür. Aynı tanık, 5 Mart 2007 tarihli savcılık ifadesinde, önceki beyanlarını yinelemiş ve söz konusu iki şahsı ilk başta polise ihbar eden kişinin kendisi olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, başvuran ve S.S.’yi mahalleden tanıdığını ve DTP gençlik kolları üyesi olduklarını ifade ettiği söz konusu şahısların, kendisini de gösteriye katılmaya davet ettiklerini belirtmiştir.
8. Başvuran, 8 Mart 2007 tarihinde, yasa dışı gösteri düzenlediği ve Molotof kokteyli atmak suretiyle kamu malına zarar verdiği şüphesiyle yakalanmıştır.
9. Başvuran, 10 Mart 2007 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet savcısına ifade vermiştir. İfadesinde, gösteriye katıldığını belirtmekle birlikte, daha sonra meydana gelen olaylarda yer almadığını ileri sürmüştür. Ayrıca, kimliği gizli tutulan tanığın ifadelerine itiraz etmiştir.
10. Başvuran, 10 Mart 2007 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde ifadesini vermiştir. Duruşma sırasında, başvuran ve müşterek tanık S.S.’nin önceki ifadeleri ve kimliği gizli tutulan tanığın kolluk ifadeleri okunmuştur. Aynı gün, başvuranın tutuklanmasına karar verilmiştir.
11. İstanbul Cumhuriyet savcısı, 26 Mart 2007 tarihinde, başvuran hakkında yasa dışı PKK örgütü üyesi olduğu suçlamasıyla iddianame düzenleyerek İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine sunmuştur. Başvuran hakkında, ayrıca, sırasıyla 22 Ocak 2006 ve 15 Şubat 2007 tarihli gösteriler sırasındaki eylemleri nedeniyle, iki kez patlayıcı madde bulundurma, kamu malına zarar verme ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet suçlamalarında bulunulmuştur.
12. Başvuranın avukatı, 4 Temmuz 2007 tarihli duruşmada, başvuran hakkında sadece kimliği gizli tutulan tanığın ifadelerine dayanılarak suçlamalarda bulunulduğunu ve bu durumun silahların eşitliği ilkesine aykırı olduğunu ifade etmiştir. Avukat, yargılamayı yürüten mahkemeden, 15 Şubat 2007 tarihinde hasar gören otobüsün şoförünün tanık olarak dinlenmesini talep etmiştir. Yerel mahkeme söz konusu talebi kabul etmiştir.
13. Ağır Ceza Mahkemesi, 31 Ekim 2007 tarihli duruşmada, üçü polis memuru biri de bahsi geçen otobüs şoförü olmak üzere dört tanığın beyanlarını dinlemiştir. Polis memurları, kimliği gizli tutulan tanığın, başvuranı ve S.S.’yi, gösterilerle ilgili fotoğraflardan teşhis ettiğini ifade etmişlerdir. Otobüs şoförü, olayların yaşandığı gün, birkaç kişinin otobüse taş attığını ve neticede otobüsün camlarının kırıldığını, ancak olaya karışan kişilerin hiçbirini teşhis edemediğini belirtmiştir.
Aynı duruşmada, başvuran, Cumhuriyet savcısına verdiği ifadeyi yinelemiştir. Başvuranın avukatı, başvuranın çapraz sorgu yapabilmesi için, kimliği gizli tutulan tanığın dinlenmesini talep etmiştir. Bu talep, yerel mahkeme tarafından reddedilmiştir.
14. 7 Mart 2008 tarihinde düzenlenen bir sonraki duruşmada, başvuranın avukatı, kimliği gizli tutulan tanığın ifadelerinin doğruluğuna yeniden itiraz etmiş ve otobüs şoförünün ifadelerinin, söz konusu tanığın ifadelerini çürüttüğünü ileri sürmüştür.
15. Yerel makamlarca PKK üyesi olduğu ifade edilen R.S. isimli bir şahıs, 16 Mayıs 2008 tarihinde, polise bazı beyanlarda bulunmuş ve başvuranın adını Kader olarak bildiğini ve başvuranın yasa dışı örgütü desteklemek amacıyla düzenlenen yasa dışı gösterileri organize ettiğini ve bunlara etkin bir şekilde katıldığını belirtmiştir. Söz konusu kişi, polis tarafından kendisine gösterilen fotoğraflardan başvuranı teşhis etmiştir.
16. Başvuranın avukatı, 13 Haziran 2008 tarihli duruşmada, başvuranın gösteriye katıldığını, ancak daha sonra meydana gelen olaylarda yer aldığına dair kimliği gizli tutulan tanığın ifadeleri dışında herhangi bir delilin bulunmadığını ifade etmiştir.
Duruşma sonunda, Ağır Ceza Mahkemesi, kimliği gizli tutulan tanığın dinlenmesine karar vermiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 58. maddesinde öngörülen teknik sistemin bulunmaması ve kimliği gizli tutulan tanığın güvenliğiyle ilgili endişeleri nedeniyle, belirtilmemiş bir tarihte gerçekleştirilecek kapalı duruşmada tanığın dinleneceğini belirtmiştir.
Bu bağlamda, Ağır Ceza Mahkemesi, sanığın kimliği gizli tutulan tanığın önceki ifadelerinin içeriği hakkında zaten bilgi sahibi olduğunu göz önünde bulundurarak, başvuranı ve müşterek sanığı, on gün içinde, söz konusu tanığa sorulmasını istedikleri soruları mahkemeye bildirmeye davet etmiştir. Başvuran, herhangi bir soru bildirmemiştir.
17. Ağır Ceza Mahkemesi, 2 Eylül 2008 tarihli duruşmada kimliği gizli tutulan tanığın beyanlarını dinlemiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, tanığa yemin ettirdikten sonra, tanıkla ilgili bilgilerin yer aldığı belgenin adliyenin kasasında muhafaza edilmek üzere mühürlü bir zarf içine konulması talimatını vermiştir.
Tanık, başvuranı ve S.S.’yi, DTP İlçe Başkanlığına yaptığı ziyaretler dolayısıyla tanıdığını ifade etmiştir. Tanık, 15 Şubat 2007 tarihinde gösteri yapan gruba yaklaştığında, adını Kader olarak bildiği başvuranı ve S.S.’yi yüzleri kapalı şekilde ve ellerinde Molotof kokteyli taşırken gördüğünü ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuranın yönlendirdiği kalabalıktaki bazı kişilerin otobüse taş ve molotof kokteyli attıklarını, ancak otobüsün yanmadığını, sadece camlarının kırıldığını belirtmiştir. Grup dağıldığında polisi aradığını ifade etmiştir.
Tanık, ayrıca, kendisine gösterilen fotoğraflardan başvuranı ve S.S.’yi teşhis etmiştir.
Tanık, S.S. tarafından hazırlanarak yargılamayı yürüten mahkeme tarafından yöneltilen yedi soruya cevap olarak, diğer hususların yanı sıra, kişisel güvenlik gerekçesiyle kimliğinin gizli tutulmasını istediğini ve kendi iradesiyle ifade verdiğini belirtmiştir. Tanık, başvuran ve S.S.’nin sadece ağız ve burunlarının poşuyla kapatılmış olduğunu ve onları tanıyor olması nedeniyle kolaylıkla teşhis edebildiğini ifade etmiştir. Ayrıca, tanıdığı başka kişileri de gördüğünü düşündüğünü, ancak uzakta olmaları nedeniyle onları kesin olarak teşhis edemediğini de ilave etmiştir.
Cumhuriyet savcısı tanığa herhangi bir soru yöneltmemiştir.
18. 12 Kasım 2008 tarihli sonraki duruşmada, kimliği gizli tutulan tanığın ifadeleri okunmuştur. Başvuran ve avukatı, tanığın çelişkili ifadeler verdiğini ve kendilerinin de yer aldığı bir duruşmada dinlenmemiş olması nedeniyle tanığa soru yöneltemediklerini öne sürerek, söz konusu ifadelere ve bunların yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kullanılmasına itiraz etmiştir.
19. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Haziran 2009 tarihli kararıyla, başvuranı PKK üyesi olmaktan ve 22 Ocak 2006 ve 15 Şubat 2007 tarihli olaylarda patlayıcı madde kullanmak suretiyle kamu malına zarar vermekten suçlu bulmuştur.
Yerel mahkeme, başvuranın, yasa dışı bir örgütün faaliyetleriyle bağlantılı olarak iki kez patlayıcı madde bulundurma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 174. maddesinin 1 ve 2. fıkraları uyarınca yedi yıl altı ay hapis cezasıyla ve iki kez kamu malına zarar verme suçundan aynı kanunun 152. maddesinin 1 (a) bendi uyarınca beş yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Son olarak, yerel mahkeme, başvuranın, yasa dışı örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca altı yıl üç ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir.
20. Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Şubat 2007 tarihinde düzenlenen gösteriyle ilgili olarak başvuran hakkında yöneltilen suçlamaları sabit bulurken, olay yeri görgü tespit tutanağına, kimliği gizli tutulan tanığın verdiği ve yargılamanın tüm aşamalarında tutarlı olduğu tespit edilen ifadelere, başvuranı teşhis eden R.S.’nin ifadelerine, polis memurlarının ifadelerine ve otobüs şoförünün ifadelerine dayanmıştır. Yerel mahkeme, kimliği gizli tutulan tanığın ve otobüse taş atıldığını belirten otobüs şoförünün ifadelerinin birbiriyle çeliştiğini ileri süren başvuranın bu iddialarına yanıt olarak, otobüsün içinde bir molotof kokteyli patladığının ve otobüsün camlarının bundan dolayı kırıldığının belirtildiği olay yeri tutanağına atıfta bulunmuştur. Yerel mahkeme, otobüs şoförünün, olayın heyecanıyla molotof kokteylini fark edememiş olabileceği kanaatine varmıştır.
Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Ocak 2006 tarihli olaylarla ilgili olarak, R.S.’nin ifadelerine ve polis tutanaklarına dayanmıştır.
Son olarak, yerel mahkeme, önceki tespitlerini dikkate alarak, başvuranın PKK üyeliği suçundan cezalandırılmasına karar vermiştir.
21. Başvuran, 25 Eylül 2009 tarihinde, esas olarak, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 58. maddesinde öngörüldüğü şekilde, kimliği gizli tutulan tanığın ifade verdiği sırada Ağır Ceza Mahkemesi tarafından sesli ve görüntülü aktarma yapılması gerektiğini öne sürerek, yerel mahkemenin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, kimliği gizli tutulan tanığa ifadesini sözlü olarak vermeden önce soru sorulmasının, tanığın çapraz sorguya alınması işlemiyle sağlanan güvencelerin yerine geçebilecek bir güvence teşkil etmediğini ileri sürmüştür. Son olarak, kimliği gizli tutulan tanığın çelişkili beyanlarda bulunduğunu ifade etmiştir.
22. Yargıtay, 10 Mayıs 2011 tarihinde, yerel mahkemenin kararını, başvuran hakkında yasa dışı örgüt üyeliği ve 15 Şubat 2007 tarihli olayda patlayıcı madde bulundurma suçlarından dolayı verilen mahkûmiyet hükmü yönünden onamıştır. Yargıtay, o gün atılan molotof kokteylleri nedeniyle kamu malına zarar verildiği gerekçesiyle verilen hükmün düzeltilerek onanmasına karar vermiştir. Bu kapsamda, Yargıtay, otobüsün yanmamış olması nedeniyle, iki yıl altı aylık hapis cezasını bir yıl üç aya indirmiştir.
Yargıtay, başvuranın patlayıcı madde bulundurduğuna veya kamu malına zarar verdiğine dair yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle, 22 Ocak 2006 tarihli olaylarla ilgili olarak verilen hükmün bozulmasına karar vermiştir.
23. 14 Temmuz 2011 tarihinde, Cumhuriyet Savcılığı tarafından, başvuran hakkında verilen cezanın infazına ilişkin olarak, başvuranın toplam on bir yıl üç ay hapis cezasına mahkûm edildiğinin belirtildiği üç ayrı müddetname düzenlenmiştir.
24. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Ekim 2011 tarihinde, başvuran hakkındaki 22 Ocak 2006 tarihli gösteriyle ilgili suçlamalardan beraatine karar vermiştir.
25. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, her duruşmanın sonunda, başvuranın tutukluluk durumunu incelemiş ve üzerine atılı suçun niteliğini, suç işlediği yönünde kuvvetli şüphenin varlığını ve delil durumunu dikkate alarak tutuklu yargılanmaya devam etmesine karar vermiştir. Yerel mahkeme, ayrıca, duruşmalar arasında, sırasıyla 25 Eylül 2007, 10 Şubat 2008, 7 Nisan 2008 ve 11 Ağustos 2008 tarihlerinde, başvuranın tutukluluğunun kanuna uygun olup olmadığı hususunu da resen incelemiştir. Bu işlemi gerçekleştirirken, başvuran veya avukatının ifadesini almamış; Cumhuriyet savcısının yazılı görüşünü inceledikten sonra, kendisinin hazır bulunduğu bir ortamda ilgili husus hakkında karar vermiştir.
26. Başvuran, Ağır Ceza Mahkemesinin 7 Mart 2008 ve 13 Haziran 2008 tarihli duruşmaların sonunda verdiği tutukluluk halinin devamı yönündeki kararlarına iki kez itiraz etmiştir. İtirazda bulunurken, Cumhuriyet savcısının yazılı görüşünün bir nüshasının tarafına tebliğ edilmesini talep etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, sırasıyla 24 Mart 2008 ve 18 Haziran 2008 tarihlerinde, daha önceden ileri sürdüğü gerekçelere dayanarak başvuranın itirazlarını reddetmiştir. Yerel mahkeme, itirazları dava dosyası üzerinden ve başvurana veya avukatına tebliğ edilmemiş olan Cumhuriyet savcısının yazılı görüşleri ışığında incelemiştir.İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
27. Tutuklulukla ilgili iç hukuka ve uygulamaya ilişkin açıklamalar, Altınok/Türkiye (no. 31610/08, §§ 28‑32, 29 Kasım 2011) ve Ruşen Bayar/Türkiye (no. 25253/08, §§ 48-52, 19 Şubat 2019) kararlarında yer almaktadır.
28. Tanığın korunması ve kimliği gizli tutulan tanıkların beyanlarından faydalanılması hususlarına ilişkin hükümlerle ilgili açıklamalar, Balta ve Demir/Türkiye (no. 48628/12, §§ 24-5, 23 Haziran 2015) kararında yer almaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 5 § 4 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
29. Başvuran, tutukluluğunun incelenmesi işlemlerinin, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasına uygun olmadığı konusunda şikâyette bulunmuştur. Söz konusu fıkra aşağıdaki gibidir:
“4. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”
30. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir. Bu bağlamda, başvuranın Sözleşme’nin 35 § 3 (b) maddesi anlamı dâhilinde önemli bir zarara uğramadığını, zira Cumhuriyet savcısının yazılı görüşünün sadece başvuranın itirazının reddedilmesi önerisini içerdiğini ve yerel mahkemenin kararında önemli bir etkisinin bulunmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, ayrıca, Cumhuriyet savcısının yazılı görüşlerinin tebliğ edilmemesiyle ilgili sistematik sorunun, 6459 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesiyle birlikte Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yapılan değişiklikle giderildiğini belirtmiştir.Kabul Edilebilirlik Hakkında
31. Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin, kişinin tutukluluğunun uzatılmasına dair bir karara karşı yapılan itirazın ardından mahkeme önünde gerçekleştirilen yargılama süreci yönünden uygulanabileceğini yineler (bk. yukarıda anılan Altınok, § 39-40).
32. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin, başvuranın tutukluluk halini resen ve duruşmasız olarak incelediği 25 Eylül 2007, 10 Şubat 2008, 7 Nisan 2008 ve 11 Ağustos 2008 tarihli kararları yönünden uygulanamaz (bk. yukarıda anılan Altınok, § 40, ve Ruşen Bayar/Türkiye, no. 25253/08, § 64, 19 Şubat 2019).
33. Dolayısıyla, şikâyetin bu kısmı, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde Sözleşme hükümleriyle konu bakımından bağdaşmamaktadır ve bu nedenle Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
34. Sonuç olarak, Mahkemenin Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamında yaptığı inceleme, sadece 18 Haziran 2008 tarihli kararla sınırlıdır. Bu bağlamda, Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesinin 24 Mart 2008 tarihinde gerçekleştirdiği incelemeye ilişkin şikâyetin, Mahkeme İçtüzüğü’nün 54 § 3 maddesi uyarınca kabul edilemez olduğunu belirtir (bk. yukarıda 3. paragraf).
35. Mahkeme, önemli bir zararın bulunmadığı yönünde itiraz ileri süren Hükümetin bu itirazıyla ilgili olarak, hâlihazırda benzer bir itirazı incelediğini ve reddettiğini yineler (bk. Hebat Aslan ve Firas Aslan/Türkiye, no. 15048/09, §§ 68-83, 28 Ekim 2014). Mahkeme, mevcut davada, önceki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi özel bir durum tespit etmemiştir.
36. Mahkeme, şikâyetin bu kısmının, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Ayrıca, söz konusu şikâyetin, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığını ifade eder. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.Esas Hakkında
37. Başvuran, tutukluluğuna yönelik itirazıyla ilgili olarak İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 18 Haziran 2008 tarihinde gerçekleştirilen incelemenin, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesine uygun olmadığı hususunda şikâyette bulunmuş ve bu bağlamda Cumhuriyet savcısının yazılı görüşünün tarafına tebliğ edilmediğini belirtmiştir.
38. Hükümet, şikâyetin esasıyla ilgili herhangi bir beyanda bulunmamıştır.
39. Mahkeme, somut davada, Altınok davasındaki konulara benzer konuların gündeme geldiğini belirtir. Mahkeme, bahsi geçen davada, başvuranın tutukluluk durumuyla ilgili olarak gerçekleştirilen inceleme sırasında dayanılan Cumhuriyet savcısının görüşünün, yerel mahkeme tarafından başvurana tebliğ edilmemiş olması nedeniyle Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (yukarıda anılan §§ 57-61). Mahkeme, mevcut davada, söz konusu tespitten ayrılmasını gerektirecek herhangi bir sebep bulunmadığını belirtir. Mahkeme, Cumhuriyet savcısının görüşünün yerel mahkeme tarafından başvurana tebliğ edilmemiş olması, dolayısıyla başvuranın söz konusu görüş hakkında yorumda bulunma imkânından yoksun bırakılması nedeniyle, başvuranın tutukluluğuna yönelik itirazla ilgili olarak uygulanan 18 Haziran 2008 tarihli inceleme usulünün çekişmeli olmadığı ve silahların eşitliği ilkesine saygı gösterilmediği kanaatine varmıştır (bk. yukarıda anılan Hebat Aslan ve Firas Aslan, §§ 84-8, ve Stollenwerk/Almanya, no. 8844/12, §§ 40-5, 7 Eylül 2017).
40. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi ihlal edilmiştir.SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (d) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
41. Başvuran, yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kimliğinin gizli tutulmasına karar verilen tanığı çapraz sorguya alamaması nedeniyle, hakkında yürütülen ceza yargılamasının adil olmadığı hususunda şikâyette bulunmuştur.
Başvuran, ilgili kısmı aşağıdaki gibi olan, Sözleşme’nin 6 § 1 ve 3 (d) maddesini dayanak göstermiştir:
“1. Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) adil yargılanma hakkına sahiptir.”
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
(d) iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;...”
42. Hükümet, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin sesli ve görüntülü aktarım için gerekli teknik sistemin bulunmadığını belirtmiş olmasına rağmen, başvuranın, müşterek sanığın aksine, yargılamayı yürüten mahkeme tarafından sağlanan usuli güvenceden, yani kimliği gizli tutulan tanığa sorulmasını istediği soruları yazılı olarak mahkemeye bildirme imkânından faydalanmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, başvuranın tanığa soru soramamış olmasına karşın, sonraki duruşmada tanığın ifadelerinin başvuranın yüzüne karşı okunduğunu ve başvuranın bu ifadelere itiraz etme imkânı bulabildiğini belirtmiştir. Son olarak, Hükümet, kimliği gizli tutulan tanığın ifadelerinin, başvuran hakkında mahkûmiyet kararı verilmesinde dayanılan tek delil olmadığını ileri sürmüştür.
43. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin ne lafzının ne de özünün bir kişinin adil yargılanmayla ilgili güvencelerden kendi özgür iradesi ile, açıkça veya zımnen, feragat etmesini engellediğini yineler. Ancak, Sözleşme bağlamında etkili olabilmesi için, bu tür bir feragatin tartışmaya mahal vermeyecek şekilde tespit edilmesi ve önem derecesine uygun düzeyde asgari güvencelerin sağlanması gerekmektedir. Böyle bir feragatin açıkça yapılması gerekmemekle birlikte; haktan özgür irade ile bilerek ve bilinçli bir şekilde vazgeçilmesi şarttır. Üzerine atılı suç bulunan bir kişinin 6. madde kapsamındaki önemli bir haktan zımnen (davranışları yoluyla) feragat ettiğine kanaat getirilebilmesi için, kişinin davranışlarının sonuçlarını makul bir şekilde öngörebilecek durumda olduğunun ortaya konması gerekmektedir. Dahası, söz konusu feragat, önemli bir kamu yararına aykırı olmamalıdır (bk. Simeonovi/Bulgaristan [BD], no. 21980/04, § 115, 12 Mayıs 2017 ve bu kapsamda anılan diğer kararlar, ve Murtazaliyeva/Rusya [BD], no. 36658/05, § 117, 18 Aralık 2018).
44. Sözleşme’nin 6 § 3 maddesi kapsamında öngörülen ve adil yargılanma hakkı kavramını oluşturan haklar arasında yer alan bir tanığa soru sorma hakkından feragat, yukarıda belirtilen şartlara kati surette uygun olmalıdır (bk. yukarıda anılan Murtazaliyeva, § 118).
45. Mahkeme, somut davada, başvuranın kimliği gizli tutulan tanığın dinlenmesi yönündeki ikinci talebi üzerine, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından söz konusu tanığın kapalı duruşmada ifadesinin alınmasına karar verildiğini belirtir. Yerel mahkeme, ifade alımı sırasında sesli ve görüntülü aktarım yapılması için gerekli teknik teçhizatın bulunmadığını belirterek, başvurana ve müşterek sanığa, tanığa sorulmasını istedikleri soruları mahkemeye bildirmeleri için on gün süre vermiştir. Başvuran ise bu yönde herhangi bir bildirimde bulunmamıştır (karşılaştırınız Poletan ve Azirovik/Eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti, no. 26711/07 ve iki diğer başvuru numarası, § 87, 12 Mayıs 2016). Bunu yapmaktan neden feragat ettiğine dair herhangi bir gerekçe de sunmamıştır.
46. Mahkeme, sesli ve görüntülü aktarım için gerekli sistemin mevcut olmayışı konusunda yerel mahkeme tarafından sunulan gerekçeleri göz önüne alarak, avukatla temsil edilen başvuranın kimliği gizli tutulan tanığa soru sorma fırsatını bir daha bulamayacağını öngörebilmesi gerektiği kanaatindedir. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın konuyla ilgili uygun hukuki danışmanlık hizmetinden faydalanamadığı veya avukatının hizmetlerinin yetersiz olduğu yönünde herhangi bir iddiada bulunmadığını belirtir. Mahkeme, başvuranın yerel mahkeme tarafından sunulan güvenceden faydalanmayı açıkça reddettiğini dikkate alarak, söz konusu güvencenin, savunma makamına, tanığın çapraz sorguya alınması işleminin sağladığı teminatlarla aynı teminatları sağlayacak yeterlilikte olup olmadığı konusunda tahminde bulunamayacağı kanaatine varmıştır.
47. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları göz önünde bulundurarak, başvuranın, yargılamayı yürüten mahkemeye kimliği gizli tutulan tanığa sorulmasını istediği soruları bildirmemesi nedeniyle, tanığa soru sorma hakkından feragat ettiği sonucuna varmıştır. Bu feragat ile ilgili olarak, önem derecesine uygun düzeyde asgari güvenceler sağlanmıştır. Bu bakımdan, Mahkeme, kimliği gizli tutulan tanığın yargılamayı yürüten mahkeme tarafından Cumhuriyet savcısının da hazır bulunduğu kapalı duruşma sırasında bizzat dinlendiğini ve yerel mahkemenin tanığın güvenilirliği konusunda kendi izlenimini oluşturduğunu belirtir (karşılaştırınız, yukarıda anılan Balta ve Demir, § 56). Başvuranla aynı dava kapsamında yargılanan müşterek sanık tarafından hazırlanan sorular, kimliği gizli tutulan sanığa sorulmuş ve tanık tarafından soruların her biri yanıtlanmıştır. Cumhuriyet savcısı tarafından tanığa herhangi bir soru sorulmamıştır (bk. yukarıda 17. paragraf). Mahkeme, kapalı duruşma sırasında kimliği gizli tutulan tanığın verdiği ifadelerin, bir sonraki duruşmada başvuranın ve müşterek sanığın yüzüne okunduğunu ve başvuranın söz konusu ifadelerle ilgili görüşlerini dile getirme imkânının bulunduğunu belirtir. Ancak, başvuran, söz konusu ifadelere çelişkili olduğu iddiasıyla itiraz etmekle birlikte, kendisi veya avukatı tarafından, yargılamayı yürüten mahkeme nezdinde ifadelerin neden çelişkili olduğunu düşündüklerine dair herhangi bir beyanda bulunulmamıştır. İfadelerin içeriğiyle ilgili esaslı itirazlar da ileri sürülmemiştir (bk. yukarıda 18. paragraf). Bu bağlamda Mahkeme, kapalı duruşmanın sona ermesinin ardından, başvuranın kimliği gizli tutulan tanığın ifadelerinin güvenilirliği konusunda ileri sürdüğü tek iddiayı, yani söz konusu ifadelerle otobüs şoförünün ifadeleri arasında tutarsızlık bulunduğu şeklindeki iddiayı bir daha ileri sürmediğini belirtir. Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesinin, kimliği gizli tutulan tanığa başvuran tarafından bu konuda soru sorulmamış olmasına veya başvuranın bu hususu tanık beyanları yüzüne karşı okunduğu sırada yeniden gündeme getirmemiş olmasına bakmaksızın, 15 Şubat 2007 tarihli olayların ardından düzenlenen olay yeri tutanağına atıfta bulunarak ilgili iddiaya yanıt verdiğini belirtir (bk. yukarıda 20. paragraf).
48. Ayrıca, Mahkeme, davada, belirli usuli güvencelerden feragat edilmesinin önüne geçecek şekilde kamu menfaatini ilgilendiren herhangi bir sorunun gündeme gelmediği kanaatindedir (bk. Hermi /İtalya [BD], no. 18114/02, § 79, AİHM 2006‑XII). Başvuranın feragatinin, bir haktan bilerek ve bilinçli bir şekilde vazgeçtiği anlamına geldiğinden şüphe duyulmasını gerektirecek herhangi bir sebep söz konusu olamaz. Yukarıda belirtildiği üzere, başvuran, avukatının da yardımıyla, davranışının sonuçlarını makul olarak öngörebilecek durumdaydı (bk. yukarıda anılan Murtazaliyeva, § 127 ve bu kapsamda anılan diğer kararlar).
49. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın bu başlık altında öne sürdüğü şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
50. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”Tazminat
51. Başvuran, 60.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
52. Hükümet bu tazminat talebini aşırı yüksek bularak itiraz etmiştir.
53. Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiği yönündeki tespitin, başvuranın uğramış olabileceği her türlü manevi zarar karşısında tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiği (bk. yukarıda anılan Hebat Aslan ve Firas Aslan, § 98) kanaatine varmıştır.Masraf ve Giderler
54. Başvuran, Türkiye Barolar Birliğinin ücret tarifesine atıfta bulunarak, yargılama masrafları için 1.500 avro talep etmiştir. Ayrıca, yerel mahkemeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde meydana gelen posta, çeviri ve kırtasiye giderleri gibi diğer masraf ve giderler içinse 1.053 avro talep etmiştir. Başvuran, bu talebini desteklemek amacıyla, 3.000 Türk lirası (söz konusu tarihte yaklaşık 1.000 avro) tutarındaki masraf dökümünü sunmuştur.
55. Hükümet, söz konusu taleplere itiraz etmiştir. Bu bağlamda, başvuranın yaptığını ileri sürdüğü yargılama masraflarının aşırı yüksek olduğunu ve diğer masraflarla ilgili olarak sunulan belgenin fiilen bir ödemenin gerçekleştirildiğini kanıtlayacak nitelikte olmadığını belirtmiştir.
56. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Mahkeme, somut davada, başvuranın sadece Barolar Birliğinin ücret tarifesine atıfta bulunduğunu ve destekleyici herhangi bir belge ibraz etmediğini belirtir. Mahkeme, bu koşullarda ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 60 § 2 ve 3 maddesinde yer alan hükümleri dikkate alarak, başvuranın talep ettiği yargılama masraflarıyla ilgili olarak kendisine herhangi bir meblağ ödenmemesine karar vermiştir (bk. Hülya Ebru Demirel/Türkiye, no. 30733/08, § 61, 19 Haziran 2018). Mahkeme, başvuranın diğer masraf ve giderlerle ilgili olarak sunduğu belgeyi dikkate alarak, bu başlık altında kendisine 500 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmıştır.Gecikme Faizi
57. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvuranın tutukluluk durumuyla ilgili olarak 18 Haziran 2008 tarihinde gerçekleştirilen inceleme sırasında Cumhuriyet savcısının sunmuş olduğu görüşün başvurana tebliğ edilmediğine ilişkin Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğine;İhlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, masraf ve giderler için, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 500 avro (beş yüz avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 4 Şubat 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy