AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÖZGÜR KESKİN / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru no. 12305/09)
KARAR
STRAZBURG
17 Ekim 2017
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar dâhilinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Özgür Keskin / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 19 Eylül 2017 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonucunda, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Özgür Keskin (“başvuran”) tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 7 Şubat 2009 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 12305/09) bulunmaktadır.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Söz konusu başvuru, 6 Aralık 2012 tarihinde Türk Hükümetine tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1974 doğumlu olup; İzmir’de ikamet etmektedir.
5. Başvuran, 18 Haziran 1998 tarihinde, İzmir Kent Konseyine (“Kent Konseyi”) ait bir işletmede çalışmaya başlamıştır. Başvuran, askerlik hizmetini yerine getirmek amacıyla, 19 Mart 2007 tarihinde işinden istifa etmiştir.
6. Başvurana, 12 Nisan 2007 tarihinde, 16.985 Türk lirası (yaklaşık 9.200 avro) tutarında kıdem tazminatı ödenmiş ve başvuran, Kent Konseyini tüm yükümlülüklerinden ibra eden bir ibraname imzalamıştır.
7. Başvuran, askere alınmasından kısa bir süre sonra sağlık nedenleriyle terhis edilmesini takiben, 20 Nisan ve 31 Mayıs 2007 tarihlerinde eski işine iadesini talep etmiştir. Ancak, bu talepleri Kent Konseyi tarafından reddedilmiştir.
8. Başvuran, 28 Haziran 2007 tarihinde, İzmir İş Mahkemesi önünde işe iade davası açmıştır. Başvuran, şirkette yürürlükte olan toplu iş sözleşmesinin (“toplu sözleşme”) 19. maddesine dayanmıştır. Söz konusu maddede, terhis tarihlerini takip eden üç ay içerisinde başvurmaları kaydıyla, askerlik hizmetini yerine getirmek için işlerinden ayrılmış olan işçilerin işlerine iadesi öngörülmektedir.
9. İzmir İş Mahkemesi, 12 Eylül 2007 tarihinde, taraflara tefhim edilen kararında, başvuranın haklı olduğunu tespit etmiştir. İş Mahkemesi, başvuranın askere alındıktan kısa bir süre sonra terhis edilmesinin, savaş zamanında silahlı kuvvetlere çağırılmak gibi muvazzaf askerlik ödevi dışında herhangi bir sebeple silahaltına alınan işçinin iş sözleşmesinin askıya alınmasını öngören toplu sözleşme hükmünün kapsamına girdiğine karar vermiştir. Dolayısıyla, mahkeme, başvuranın toplu sözleşme hükümleri uyarınca işine iade hakkına sahip olduğuna karar vermiştir. İş Mahkemesi, tarafların yürürlükteki usul ile belirlenmiş olan süre sınırları içerisinde bu kararı temyiz etme hakkına sahip olduklarını bildirmiştir.
10. Kent Konseyi, 18 Eylül 2007 tarihinde kararla ilgili temyiz talebinde bulunmuş ve ilk derece mahkemesinin gerekçeli kararının tebliğ edilmesinin ardından ek beyanda bulunma hakkını saklı tutmuştur. Bu temyiz talebi başvurana tebliğ edilmemiştir.
11. İlk derece mahkemesinin kalemi, 15 Ekim 2007 tarihinde, dosyayı temyiz için Yargıtaya göndermiştir.
12. Kent Konseyi, 23 Ekim 2007 tarihinde, ek beyanda bulunmuştur. Diğer hususların yanı sıra, mahkemenin toplu sözleşmeyi hatalı biçimde yorumladığını iddia etmiştir. Bu beyanlar da başvurana tebliğ edilmemiştir.
13. Yargıtay, 21 Temmuz 2008 tarihinde, duruşma yapmaksızın dosya üzerinden bir inceleme yaparak ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve Kent Kenseyi lehine bir karar vermiştir. Yargıtay, başvuranın askerlik hizmetini yerine getirmek amacıyla işinden istifa ettiğini ve kendisine kıdem tazminatı ödendiğini tespit etmiştir. Yargıtay, başvuranın işe iade talebinin reddedilmesinin, başvuranın iş sözleşmesinin feshi olarak görülemeyeceği; dolayısıyla başvuranın teknik olarak işe iadesini talep edemeyeceği kanaatine varmıştır. Yargıtay, ayrıca, toplu sözleşmenin 19. maddesinin, söz konusu davaya doğrudan uygulanamayacağına temyiz yolu kapalı olmak üzere karar vermiştir.
14. Söz konusu karar, 22 Eylül 2008 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
15. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun, söz konusu tarihte yürürlükte olduğu şekliyle, ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
Madde 7
“İş mahkemelerinde şifahi yargılama usulü uygulanır.”
Madde 8
“...
İstinaf yoluna başvurma süresi, karar yüze karşı verilmişse nihaî kararın taraflara tefhimi, yokluklarında verilmiş ise tebliği tarihinden itibaren sekiz gündür.
Kanun yoluna başvurulan kararlar, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtayca iki ay içinde karara bağlanır. ”
Madde 15
“Bu Kanunda sarahat bulunmıyan hallerde Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanır.”
16. İşe iade davalarında temyize ilişkin süre sınırları ise 4857 sayılı İş Kanunu’nun ilgili hükmünde belirtilmiştir:
Madde 20
“... İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava açabilir.
...
Dava seri muhakeme usulüne göre iki ay içinde sonuçlandırılır. Mahkemece verilen kararın temyizi halinde, Yargıtay bir ay içinde kesin olarak karar verir.”
17. Olayların yaşandığı tarihte yürürlükte olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 433. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Temyiz dilekçesi, hükmü veren mahkeme aracılığı ile karşı tarafa tebliğ olunur.
Karşı taraf, tebliğ gününden başlayarak on gün içinde cevap dilekçesini mahkemeye verebilir. Cevap veren, hükmü süresinde temyiz etmemiş olsa bile, cevap dilekçesinde hükme ilişkin itirazlarını bildirerek temyiz isteğinde de bulunabilir ...”
18. İş Mahkemeleri Kanunu, söz konusu zamanda, iş uyuşmazlıklarında şifahi ve seri muhakeme usullerinin uygulanmasını öngörmekteydi. İş Mahkemeleri Kanunu’nun 15. maddesi mucibince, mahkemeler, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda bulunan ilgili hükümleri, iş uyuşmazlıklarındaki şifahi ve seri usule aktarmıştır. Ancak, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun ilgili hükümleri, Kanun’un yalnızca 178-426. maddelerinde bulunmakla birlikte; bu maddeler, temyiz dilekçesinin karşı tarafa tebliği ve karşı tarafın da temyiz isteğinde bulunma hakkını düzenleyen 433. maddeye doğrudan atıfta bulunmamaktadır. İş mahkemelerinin kararlarına karşı temyiz yoluna başvurulması bağlamında, Yargıtayın yerleşik içtihadında, temyiz süreleri dolduktan sonra karşı tarafın katılma yoluyla temyiz talep edemeyeceği ve bir tarafın temyiz dilekçesinin karşı tarafa tebliğ edilmeyeceği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, mahkeme kalemindeki dava dosyasına başvurmak suretiyle güncel bilgileri edinmek, karşı tarafın sorumluluğuna bırakılmıştır (bk. Yargıtay kararlarından bazıları: E. 1984/1150, K. 1984/2552, 9 Mart 1984; E. 1985/2323, K. 1985/2464, 18 Nisan 1985; E. 1991/9534, K. 1991/10062, 1 Temmuz 1991; E.1995/13744, K. 1995/34388, 20 Kasım 1995; E. 1998/12223, K. 1998/14537, 19 Ekim 1998; E. 2001/18951, K. 2002/4605, 20 Mart 2002).
19. Hukukun bu alanındaki son içtihadî gelişmelerle birlikte, temyiz talebinde bulunan tarafın beyanlarının karşı tarafa tebliğ edilmemesi yönündeki uygulama yürürlükten kaldırılmıştır. Anayasa Mahkemesi, 20 Mart 2014 tarihinde verdiği bir kararda, iş davalarında tarafların etkili bir itiraz hakkına sahip olmasını sağlamak amacıyla, temyiz talebinde bulunma süresinin, ancak gerekçeli kararın taraflara tebliğ edildiği tarihten itibaren başlaması gerektiğine karar vermiştir (bk. no. 2012/1023, § 39). Bu yaklaşımı takip eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ise, temyiz eden tarafın sunduğu temyiz dilekçesinin, katılma yoluyla temyiz talep edebilecek olan karşı tarafa tebliğ edilmesi gerektiğine karar vermiştir (bk. E. 2014/9-1438, K. 2015/580, 21 Ocak 2015 ve E. 2015/7-2488, K. 2015/2187, 30 Eylül 2015).
20. Yargıtay, iş uyuşmazlıklarında, kanunla öngörülmüş belli durumlar dışında, duruşma yapmaksızın dosya üzerinden incelemesini gerçekleştirmektedir. Temyiz, verilen hükümlerin ancak hukuki yönüne ilişkin olabilmektedir. Yargıtay, davayı birinci derece mahkemesine iade etmeksizin kesin karar vermektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. İLK İTİRAZ HAKKINDA
21. Hükümet, Mahkeme İçtüzüğü’nün 47 § 1 maddesinin gerektirdiğinin aksine, başvuranın Mahkemeye sunduğu başvuru formunda mesleğinin belirtilmediğini ileri sürmüştür. Dolayısıyla, Hükümet, Mahkeme İçtüzüğü’nün 47. maddesinin gereklilikleri sağlanmadığından, Mahkemenin başvuruyu reddetmesini talep etmiştir.
22. Mahkeme, davalı Hükümet tarafından öne sürülen buna benzer itirazları hâlihazırda incelemiş ve reddetmiş olduğunu hatırlatır (bk. örneğin; Yüksel/Türkiye (k.k.), no. 49756/09, § 42, 1 Ekim 2013; Öner Aktaş/Türkiye, no. 59860/10, § 29, 29 Ekim 2013 ve T. ve A./Türkiye, no. 47146/11, § 41, 21 Ekim 2014). Mevcut davada, Mahkeme, bu kararlarda vardığı sonuçlardan farklı bir sonuca varmak için herhangi bir gerekçe görmemektedir. Dolayısıyla, Hükümetin bu konudaki savları reddedilmelidir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
23. Başvuran, Kent Konseyi tarafından verilen temyiz dilekçesinin kendisine tebliğ edilmemesi nedeniyle katılma yoluyla temyiz olanağından mahrum bırakıldığına ilişkin şikâyette bulunmuştur. Başvuran, Sözleşme’nin, ilgili kısmı aşağıda verilen 6 § 1 maddesine dayanmıştır:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan, ... bir mahkeme tarafından, adil bir şekilde ve kamuya açık olarak ... görülmesini isteme hakkına sahiptir ...”
24. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
25. Hükümet, başvuranın, temyiz dilekçesinin kendisine tebliğ edilmemesine ilişkin şikâyetinin, altı aylık süre sınırına riayet edilmediği gerekçesiyle kabul edilemez olduğunun beyan edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu bağlamda, Hükümet, İş Mahkemesi kararının tefhim edildiği sırada başvuranın hazır bulunduğunu; dolayısıyla, lehine verilmiş olan kararın, davalı tarafın sekiz gün içinde temyiz talebinde bulunmaması hâlinde kesinleşeceğini bilecek konumda olduğunu beyan etmiştir. O tarihten sonra, bütün yargılama süreci boyunca bir avukat tarafından temsil edilmiş olan başvuranın, bir temyiz dilekçesi verildiğinden haberdar olacak konumda olması gerektiğini ve arzu ettiği takdirde katılma yoluyla temyiz talebinde bulunarak beyanlarını sunabileceğini de eklemiştir. Ayrıca, Hükümet, başvuranın beyanlarını sunması engellenmiş olsaydı, o tarihten sonraki altı ay içerisinde Mahkemeye başvurması gerekirdi şeklinde bir sav ileri sürerek, başvuranın, ancak 7 Şubat 2009 tarihinde, başka bir deyişle ancak Yargıtay kararını açıkladıktan sonra Mahkemeye başvurduğunu belirtmiştir.
26. Başvuran, bu hususta yorum yapmamıştır.
27. Mahkeme, söz konusu yargılamaların, taraflar arasındaki uyuşmazlığı kesin olarak hükme bağlayan 21 Temmuz 2008 tarihli Yargıtay kararıyla sona erdiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyetleri incelerken, iddia edildiği üzere usulî güvenceler bulunmamasının yargılamaların sonucu üzerinde bir etkisi olup olmadığını dikkate alması gerektiğini belirtmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, somut davadaki altı aylık sürenin, Yargıtay kararının başvurana tebliğ edildiği 22 Eylül 2008 tarihinde başladığı görüşündedir. Başvuran ise 7 Şubat 2009 tarihinde, başka bir deyişle altı aylık süre sınırı içerisinde Mahkemeye başvuruda bulunmuştur.
28. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, Mahkeme, Hükümet tarafından sunulan, başvuranın şikâyetlerini vaktinde yapmadığına yönelik itirazın reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
29. Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olarak beyan edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
B. Esas Hakkında
30. Hükümet, Yargıtay önündeki iş uyuşmazlıklarına ilişkin temyiz incelemesinde, bir tarafın sunduğu temyiz dilekçesinin diğer tarafa tebliğ edilmesinin öngörülmediğini beyan etmiştir. Hükümet, temyiz dilekçesinin tebliğ edilmemesinin, zamandan tasarruf ve masrafların düşürülmesi amaçlarına yönelik bir uygulama olduğunu vurgulamıştır. Türk Hükümeti, iş uyuşmazlıklarının, özellikle de zamanın çok önemli bir unsur olduğu, işten çıkarılan bir çalışanın işine iade davalarının, kendine has özelliklerini detaylı olarak açıklamıştır. Hükümet, söz konusu tarihte geçerli olan şifahi ve seri usuller mucibince, karşı tarafın temyiz dilekçesi verip vermediğini mahkeme kaleminden kontrol etmek suretiyle takip etme ve son durumdan haberdar olma sorumluluğunun tarafın kendisine ait olduğunu açıklamıştır. Bu bağlamda Mahkemenin dikkatini, bir kararın tefhim edildiği tarihten itibaren başlayan sekiz günlük süre sınırına çekmiş ve bu süre sınırının sonunda, başvuranın, davalı şirketin temyiz dilekçesi verip vermediğini fiili (de facto) olarak öğrenebileceğini beyan etmiştir. Hükümet, bu nedenle, başvuranın, arzu etmiş olsaydı temyiz dilekçesinden haberdar olma ve mahkemeye beyan sunma imkânından faydalanabileceğini belirtmiştir. Hükümet, tüm yargılama süreci boyunca, başvuranın bir avukat tarafından temsil edildiğini ve bu avukatın ilgili kanun ve yerleşik uygulama uyarınca böyle bir temyiz dilekçesinin tebliğine ilikin herhangi bir yükümlülük bulunmadığını biliyor olması gerektiğini ileri sürmüştür. Bununla bağlantılı olarak, avukatın mahkeme kaleminden ilgili dava dosyasını kontrol etmemesinde ve davanın hangi safhada olduğunu takip etmemesinde, yetkili makamların herhangi bir hatasının veya ihmalinin bulunmadığını iddia etmiştir.
31. Başvuran, Hükümetin beyanlarına genel olarak itiraz etmiş ve kendi savlarını sürdürmüştür.
32. Mahkeme, tarafların yargılamaya katılma imkânının Sözleşme’nin 6. maddesinin, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, konusu ve amacından ileri geldiğini hatırlatır (bk. Dilipak ve Karakaya/Türkiye, no. 7942/05 ve 24838/05, § 76, 4 Mart 2014). Mahkeme, ayrıca, silahların eşitliği ilkesinin, davanın taraflarından her birine, davasını, kendisini diğer taraf karşısında önemli ölçüde dezavantajlı bir duruma düşürmeyecek koşullar altında sunması için makul bir olanak sağlanmasını gerektirdiğini hatırlatır (bk. Dombo Beheer B.V./Hollanda, 27 Ekim 1993, § 33, A Serisi no. 274 ve Avotiņš/Letonya [BD], no. 17502/07, § 119, AİHM 2016). Adil yargılanma kavramı, aynı zamanda yargılamanın çekişmeli usulde yapılmasını öngören temel ilkeyi de içine alan genel bir ilke olarak, tüm taraflara bir davada mahkemenin kararını etkilemek amacıyla gösterilen deliller veya verilen beyanlar hakkında bilgi sahibi olma ve üzerine yorum yapma imkânı tanınmasını gerektirmektedir (bk. Nideröst-Huber/İsviçre, 18 Şubat 1997, § 24, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑I). Bu, her şeyden önce, hakkında dava açılan kişinin durumdan haberdar edilmesini gerektirmektedir (bk. yukarıda anılan Dilipak ve Karakaya, § 77). Bu durumda mevzubahis olan konu, diğer hususların yanı sıra, davanın taraflarının, adaletin işleyişine duyduğu ve dosyada yer alan her belge hakkında görüşlerini ifade etme imkânına sahip olduklarını bilmelerine dayanan güvendir (bk. Beer/Avusturya, no. 30428/96, § 18, 6 Şubat 2001).
33. Diğer yandan, Mahkeme, seri yargılama usulünün, söz konusu uyuşmazlıkta olduğu gibi verimlilik ve tasarruf taleplerine cevap verme amacıyla bazı davalarda uygulanmasının yerinde olup olmadığını sorgulamamaktadır. İçtihadında da teyit edildiği üzere, Mahkeme, bu amacın oldukça önemli olduğu kanaatindedir; ancak, bu amaca ulaşma isteği, çekişmeli yargılama gibi böylesine temel bir ilkenin göz ardı edilmesini meşru kılmaz. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi, her şeyden önce, tarafların menfaatlerini ve adaletin doğru şekilde tecelli ettirilmesinde yatan menfaatleri güvence altına almayı amaçlar (bk. yukarıda anılan Nideröst-Huber, § 30). Sonuç olarak, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesiyle ortaya konan standartlara, özellikle de silahların eşitliği ilkesine uyulmasını sağlamak, yerel makamların sorumluluğundadır.
34. Mahkeme, somut davada, diğer tarafın yerel düzeydeki dava sürecinde sunduğu ilk temyiz dilekçesinin ve ek beyanların başvurana tebliğ edilmediği hususunda bir ihtilaf bulunmadığını gözlemlemektedir. Taraflar, dava dosyasına başvurmak suretiyle güncel bilgileri edinme sorumluluğunun başvurana ait olup olmadığı konusunda ihtilafa düşmüşlerdir.
35. Mahkeme, temyiz incelemesinin söz konusu tarihte tabi olduğu seri usul kuralları nedeniyle, ilk derece mahkemesi kararının başvuran lehine verilmesinden sonra, başvuranın, kararın kesinleştiğine veya diğer tarafın temyiz talebinde bulunduğuna dair bilgiyi edinebileceği çok kısıtlı bir zaman dilimi bulunduğunu gözlemlemektedir. Ancak, başvuranın, temyiz müessesesinden haberdar olabilecek konumda olması, bu süreçle ilgili yorum yapması konusunda kendisine gerçek bir imkânın tanındığı sonucuna varılması için tek başına yeterli değildir. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın veya temsilcisinin mahkeme kaleminde bulunan dava dosyasına başvurarak katılma yoluyla temyiz hakkına teorik olarak sahip olduğuna yönelik Hükümet tarafından öne sürülen görüşü kabul etmemektedir. Ayrıca, diğer tarafın farklı tarihlerde sunulmuş olan iki beyanı bulunduğunu ve ikisinin de başvurana tebliğ edilmediğini göz önünde bulundurmak suretiyle (bk. yukarıda §§ 10 ve 12), Mahkeme, ikinci beyana ilişkin olarak, başvuranın diğer taraf karşısında önemli ölçüde dezavantajlı bir duruma düşürüldüğü, zira söz konusu beyanın ne zaman sunulacağını öngöremeyeceği kanaatindedir.
36. Söz konusu tarihte tarafların temyiz süreci boyunca davalarını takip etmelerinin mahkemelerce gerekli görüldüğüne ilişkin Hükümet beyanı konusunda, Mahkeme, bu uygulamayla tarafların söz konusu sürece etkili bir şekilde katılmasının sağlanamayacağı görüşündedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Göç/Türkiye [BD], no. 36590/97, § 57, AİHM 2002‑V). İlgili mahkeme tarafından, başvuranı temyiz dilekçesi verildiği ve cevaplarını nasıl sunabileceği konusunda bilgilendiren resmi bir tebliğ yapılmadığından, başvuran, usulen bir belirsizlik durumunda kalmıştır. Bu bağlamda, Mahkeme, seri iş yargılamalarına ilişkin usul kurallarında, temyiz dilekçesinin diğer tarafa tebliğ edilip edilmeyeceği hususunda bir hüküm yer almamasına rağmen, ulusal mahkemelerin, Hukuk Usulu Muhakemeleri Kanunu’nda yer alan, bir tarafın mahkemeye sunduğu belgelerin diğer tarafa tebliğ edilmesini öngören ilgili hükümden ilham alarak bu uygulamayı söz konusu yargılamalara aktarmalarını engelleyen bir durum görmemektedir (bk. § 17). Bu konuyla ilgili olarak, Mahkeme, seri iş yargılamalarında bir tarafın verdiği temyiz dilekçesinin diğer tarafa tebliğ edilmesini zorunlu kılan ve bu şekilde tarafların temyiz sürecine etkili bir şekilde katılmalarını sağlayan yerel içtihattaki yeni gelişmeleri takdirle karşılamakta (bk. § 19); ancak bunların başvuranın durumunu etkilemeyeceğini, zira başvuranın davasının Yargıtayın eski uygulamasına göre yürütüldüğünü gözlemlemektedir.
37. Yukarıdaki açıklamalar, Mahkemenin, temyiz dilekçesinin ve beyanların başvurana tebliğ edilmemesinin başvuranın silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama haklarının ihlaline neden olduğuna karar vermesi için yeterlidir.
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ HAKKINDA
38. Başvuran, ayrıca, Sözleşme’nin 11. maddesine dayanarak, Yargıtayın toplu sözleşme hükümlerini dikkate almadığına ilişkin şikâyette bulunmuştur. Son olarak, başvuran, Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında, şikâyetlerini sunabileceği etkili bir iç hukuk yolu bulunmamasından şikâyet etmiştir.
39. Dava konusu olayları ve Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlalini tespit ettiğini (bk. yukarıda § 37) göz önünde bulunduran Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamındaki diğer şikâyetinin veya Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamındaki şikâyetlerinin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrı bir hüküm verilmesine gerek olmadığı kanaatindedir (bk. Centre for Legal Resources on behalf of Valentin Câmpeanu/Romanya [BD], no. 47848/08, § 156, AİHM 2014 ve bu kararda atıf yapılan diğer kararlar).
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
40. Başvuran, 40.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Ayrıca, yerel mahkemeler önünde oluşan masraf ve giderleri karşılığında 1.337,56 Türk lirası (yaklaşık 528 avro) talep etmiştir. Bunların yanı sıra, başvuran, Mahkeme önünde oluşan avukatlık ücretleri karşılığında 5.000 Türk lirası (yaklaşık 1.975 avro) talep etmiştir. Bu talebini desteklemek üzere, tasdikli bir fatura ibraz etmiştir.
41. Hükümet, başvuranın adil tazmine ve avukatlık ücretlerine ilişkin taleplerinin aşırı ve dayanaksız olduğunu ileri sürmüştür.
42. Mahkeme, başvuranın ihlal tespitiyle tazmin olunamayacak derecede manevi zarara uğradığı görüşündedir. Hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, başvurana bu başlık altında 1.500 avro ödenmesini uygun bulmaktadır.
43. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Somut davada Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak yerel düzeydeki yargılama sürecinde masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmekte; başvuranın Mahkeme önünde oluşan avukatlık ücretleri karşılığında kendisine 1.975 avro ödenmesinin makul olduğuna kanaat getirmektedir.
44. Mahkeme, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden hesaplanmasını uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;
2. Temyiz dilekçesinin başvurana tebliğ edilmemesi nedeniyle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. Sözleşme’nin 11 ve 13. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirlik ve esas yönlerinden incelenmesine gerek bulunmadığına;
4.
(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere,
(i) Manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç 1.500 avro (bin beş yüz avro);
(ii) Masraf ve giderler için, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç 1.975 avro (bin dokuz yüz yetmiş beş avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 17 Ekim 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy