AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÖZLÜ / TÜRKİYE
(Başvuru no. 45204/20)
KARAR
STRAZBURG
8 Ekim 2024
İşbu karar kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Özlü / Türkiye davasında,
Başkan
Pauliine Koskelo
Hâkimler
Lorraine Schembri Orland,
Frédéric Krenc
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1966 doğumlu, Isparta’da ikamet eden ve Mahkeme nezdinde Isparta Barosuna bağlı Avukat A. Avcı temsil edilen bir Türk vatandaşı olan Abuzer Serdar Özlü (“başvuran”) tarafından 30 Eylül 2020 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 45204/20),
Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”), Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin tebliğ edilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna dair kararı, davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri;
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı itirazının reddedildiği kararı dikkate alarak,
17 Eylül 2024 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU1. Somut başvuru, başvuranın Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu bazı yayınlar nedeniyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbiriyle birlikte hapis cezasına mahkûm edilmesine ilişkindir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki ifade özgürlüğünün ihlal edildiğinden şikâyet etmektedir.
2. 10 Kasım 2017 tarihli bir iddianameyle, Mersin Cumhuriyet Savcısı, başvuranı, 13 Mart 2016 ve 9 Nisan 2016 tarihleri arasında Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu dokuz farklı yayından dolayı Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi gereğince, Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılamaktan suçlu bulmuştur. İlgili yayınlar aşağıdaki gibidir:
“Eskiden canlı bombalı araç, takiple istihbaratla şehre girmeden şöyle engelleniyordu [O amirler] şimdi yargılanıyor)”
“Her yeni hukuksuzlukta bundan daha öte ne var ki yapsınlar diyorsunuz. İşte öyle”
“Madenci E.K.ya on ay hapis cezası. Tekme atana değil, tekme yiyene ceza verildiği bir ülkede Adaleti savunmak”
“S.nin verdiği rüşvetler yüzünden polisi, yargıyı tasfiye edip Anayasayı rafa kaldırdınız (...)”
“Bu adamın Bakanlarınıza dağıttığı rüşvetler yüzünden Anayasayı askıya alıp Emniyeti ve Yargıyı sıfırladınız”
“Emniyetin kimin emri ile tasfiye edildiğini görmek isteyenlere”
“Bilgi eksik, belgelere göre sadece bir bakan 52 milyon dolar almıştı.”
“Kılıçdaroğlu’na saldırdığınız gibi, [Kuranın] ayetleriyle dalga geçenlere, (...) [Kuranın] ayetlerini siyasi çıkar için kullananlara, zalimlere, hukuk tanımayanlara, yalancı müfettişlere, rüşvet alanlara, yolsuzluk yapanlara, hırsızlara, 26 yaşındaki acem oğlanlarının önüne yatanlara, tecavüzcülere, tecavüzcüler koruyanlara da aynı şekilde saldırdığınızda ben o zaman sizlerle beraber olacağım.”
“Yerli ve milli polis teşkilatı kuruluyormuş. Yani cezaevlerine tıktıkları polisler Burkina-Fasodandı! İhraç ettikleri Güneydeki ülkeden gelmişlerdi! Emekli ettikleri sanırım Avustralya-Yeni Zelanda karışımı olabilir. Çünkü bazılarını aborjinlere benzettim! Emekli edemeyip her gün ayrı bir mobing şekli uygulandıkları da muhtemelen içimizdeki İrlandalılardır! Bu durumda “”yerli ve millinin” tanımını bulalım. Seçmiş oldukları; acem oğlanlarının önüne yatan, [Kuranın] ayetleriyle bakara makara diye dalga geçen, evlerinde beş tane para sayma makinası, çelik kasalar bulunduran ve paraları ayakkabı kutularında saklayanlar öz be öz “yerli ve milli” oluyor! Üstüne örtmeye çalıştıkları çocuklara tecavüz olaylarını gerçekleştirenler de has milli! İhale alan ve milleti [soyan] işadamları da has yerli.”
3. 5 Şubat 2020 tarihinde Mersin 14. Asliye Ceza Mahkemesi, Twitter adresi üzerinden yayımlamış olduğu ihtilaf konusu mesajlarından dolayı başvuranı beş ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, gerekçesinde, iddianamede yer alan aşağıda belirtilen yayınları muhafaza etmiş ve bu yayınların, Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi gereğince, Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılama suçu teşkil ettiği kanaatine varmıştır. Asliye Ceza Mahkemesi, CMK’nın 231 § 5 maddesi kapsamında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve başvuranın beş yıl denetim süresine tabi tutulmasına karar vermiştir (hüküm metni için bk. Durukan ve Birol / Türkiye, no. 14879/20 ve 13440/21, § 23, 3 Ekim 2023).
4. 6 Şubat 2020 tarihinde başvuran, Mersin 14. Asliye Ceza Mahkemesi kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. 27 Şubat 2020 tarihinde Mersin 1. Ağır Ceza Mahkemesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının gerekçesinin ilgili olduğunu belirterek başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiştir.
5. 17 Mart 2020 tarihinde başvuran, eleştirel nitelikte olduğunu iddia ettiği ihtilaf konusu gönderilerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ve kendisine isnat edilen suçun unsurlarının oluşmadığını öne sürerek Anayasa Mahkemesi nezdinde bireysel başvuru yapmıştır. Bireysel başvuru formu, söz konusu ceza yargılamalarının her aşamasının bir özetini içermektedir ve bu bağlamda alınan tüm ilgili kararlar başvuru formuna eklenmiştir.
6. 21 Temmuz 2020 tarihinde verilen kararında Türk Anayasa Mahkemesi, iddiaların temellendirilmediğini kaydederek bireysel başvuruyu açıkça dayanaktan yoksun olması gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur.
7. Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak başvuran, sosyal medyada yaptığı yayınlardan dolayı kendisi hakkında açılan ceza yargılamalarına ilişkin olarak şikâyette bulunmuştur.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİSÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında8. Hükümet, birçok ilk itirazda bulunmuştur. İlk olarak Hükümet, ertelenen cezaların herhangi bir yükümlülük veya kısıtlama getirmediğini öne sürerek başvuranın mağdur statüsüne itirazda bulunmuştur. Hükümet, denetim süresi sona erdiğinde, mahkûmiyetin ilgili sonuçlarla bozulduğunu ve kararın denetim süresi sona ermeden önce verilmesi hâlinde başvuranın bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunabileceğini ileri sürmüştür.
9. İkinci olarak Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda Hükümet, başvuranın şikâyetlerini desteklemek adına delil ve açıklama sunma yükümlülüğüne uymadığı gerekçesiyle başvuranın Anayasa Mahkemesi nezdinde yaptığı bireysel başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle kabul edilemez olarak beyan edildiğini ileri sürmüştür. Hükümet, başvuranın, bireysel başvurusunu Anayasa Mahkemesi nezdinde, geçerli kural ve usullere uygun şekilde sunmadığından dolayı iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu öne sürmüştür.
10. Son olarak, Sözleşme’nin 17. maddesini ileri sürerek Hükümet, başvurana atfedilen mesajların açıkça bir aşağılama teşkil ettiğini ve özellikle Devletin organlarına yönelik olduğunu öne sürmüştür. Dolayısıyla, Hükümet, söz konusu hüküm kapsamında, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesinin korumasından yararlanamayacağı kanaatindedir.
11. Başvuran, Hükümetin ilk itirazlarına karşı itirazda bulunmuştur.
12. Başvuranın mağdur statüsüne yönelik ilk itiraza ilişkin olarak Mahkeme, benzer itirazları hâlihazırda incelediğini ve reddettiğini kaydeder (bk. yukarıda anılan Durukan ve Birol, §§ 43 ve 44, ve Üçdağ / Türkiye, no. 23314/19, § 58, 31 Ağustos 2021). Dolayısıyla, aynı gerekçelerle bu itirazı reddetmiştir.
13. İç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin itirazı belirleme konusunda Mahkeme, benzer bir itirazı hâlihazırda ele aldığını hatırlatmaktadır (bk. diğerlerinin yanı sıra, yukarıda anılan Durukan ve Birol, §§ 39 ve 42 ve burada yapılan atıflar). Somut davada Mahkeme, Anayasa Mahkemesine sunulan başvuru formunda, başvuranın ifade özgürlüğünü ileri sürdüğünü ve Twitter hesabında yayımladığı mesajların içeriğinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ve kendisine isnat edilen suçun unsurlarının oluşmadığını öne sürdüğünü gözlemlemektedir. Başvuran ayrıca, başvuru formuna eklediği ilgili belgelere atıfta bulunarak ceza yargılamaları sırasında kabul edilen tüm karar ve eylemlere ilişkin bir özet sunmuştur (bk. yukarıda 5. paragraf ). Mahkeme, başvuranın, ilgili tüm olgusal unsurları Anayasa Mahkemesine ilettiği ve ifade özgürlüğüne yönelik ihlal iddiasının yüksek mahkemece incelenmesine olanak sağlayacak şekilde yeterli gerekçeli şikâyetleri açık bir şekilde ifade ettiği kanaatindedir (karşılaştırınız a.g.e, § 42). Dolayısıyla, Hükümet tarafından yapılan iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itiraz reddedilmelidir.
14. Son olarak, Sözleşme’nin 17. maddesinin başvuranı 10. madde kapsamındaki korumadan mahrum bıraktığı iddiasına ilişkin olarak Mahkeme, hâlihazırda benzer bir şikâyeti ele aldığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Durukan ve Birol, §§ 46-48 ve burada yapılan atıflar). Somut davada, Mahkeme, başvuranın esasen siyasi eleştiri teşkil eden ihtilaf konusu paylaşımlarının (bk. yukarıda 2. paragraf), başvuranın Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerine halel getirmeye çalıştığını ortaya koymak için yeterli olmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 17. maddesi anlamında hakların kötüye kullanılmasını teşkil etmediği ve başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesinin korumasından mahrum bırakılamayacağı sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkemenin konu bakımından yetkisine ilişkin bu itiraz da reddedilmelidir.
15. Mahkeme, bu başvurunun Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesini karşılamadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında Tarafların beyanları16. Başvuran, Twitter hesabında paylaşmış olduğu mesajların içeriklerinin eleştiri niteliğinde ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, eleştirel görüşlerinden dolayı mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğüne yönelik uygunsuz bir müdahale teşkil ettiğini ileri sürmüştür.
17. Hükümet, hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbirinin uygulanmasından dolayı başvuranın sabıka kaydına mahkûmiyetin eklenmediğini vurgulayarak söz konusu ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulmadığını iddia etmiştir. Hükümet ayrıca, geride bırakılan hükmün gelecekte açıklanması durumunda başvuranın buna karşı temyize başvurabileceğini belirtmiştir. Dolayısıyla Hükümet, ceza yargılamaları ve başvuranın mahkûmiyetinin sebep olduğu hiçbir olumsuz sonuç veya caydırıcı etkinin mevcut olmadığını ileri sürmüştür.
18. Mahkemenin müdahale olduğu sonucuna varması hâlinde Hükümet, söz konusu müdahalenin, açıklık, erişilebilirlik ve öngörülebilirlik kriterlerini karşılayacak şekilde Ceza Kanunu’nun 301. maddesiyle öngörüldüğünü öne sürmüştür.
19. Hükümet ayrıca söz konusu müdahalenin kamu güvenliği, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğünün korunması meşru amaçlarını taşıdığını belirtmiştir.
20. İlâveten Hükümet, başvuranın söz konusu ifadelerinin Devletin organlarına yönelik hakaret ve aşağılama amacı taşıdığı kanaatine varmıştır. Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin orantılı ve demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ifade etmiştir.
2. Mahkemenin değerlendirmesi
Mahkeme, beş yıl denetim süresi dâhil olmak üzere hükmün açıklanmasının geri bırakılmasıyla birlikte cezai mahkûmiyetinin, caydırıcı etkisi göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın ifade özgürlüğü hakkının kullanımına müdahale teşkil ettiği kanaatine varmaktadır (bk. yukarıda anılan Durukan ve Birol, § 56; Vedat Şorli / Türkiye, no. 42048/19, § 41, 19 Ekim 2021; ve yukarıda anılan Üçdağ, § 75). Somut davada, Mahkeme ilk olarak, başvuranın cezai anlamda mahkûmiyetinin yasal bir temeli (diğer bir deyişle Ceza Kanunu’nun 301. maddesi ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi) olduğu hususunda taraflar arasında bir anlaşmazlık bulunmadığını kaydeder. Söz konusu hükümlerin hukuki niteliğine yönelik şüphe taşımakla birlikte (bk. Dilipak / Türkiye, no. 29680/05, §§ 57-58, 15 Eylül 2015; Fatih Taş / Türkiye (no. 5), no. 6810/09, §§ 32-33 ve 38, 4 Eylül 2018; ve yukarıda anılan Durukan ve Birol, §§ 66 ve 67) Mahkeme, müdahalenin gerekliliğine ilişkin olarak vardığı sonuç ışığında, bu husus hakkında karara varmanın gerekli olmadığı kanaatindedir (bk. aşağıda 26.paragraf ). Mahkeme, söz konusu müdahalenin toplum güvenliğini korumaya ilişkin meşru amaçlar taşıdığını kabul etmektedir (karşılaştırınız, yukarıda Fatih Taş, § 38). Müdahalenin gerekliliğine ilişkin olarak Mahkeme, söz konusu paylaşımların başvuranın güncel siyasi ve yargısal haberler ve tartışmalara ilişkin fikir ve görüşlerini ilettiğini ve dolayısıyla demokratik bir toplumda kamuoyunu ilgilendiren bir tartışmaya katkı sağladığını kaydetmektedir. Yerel mahkemeler tarafından başvuranın mahkûmiyetini desteklemek üzere göz önünde bulundurulan paylaşımları analiz eden (bk. yukarıda 2. paragraf )Mahkeme, kullanılan bazı ifadelerin ciddiyetine rağmen söz konusu paylaşımların Devlet organları ve yetkililere yönelik keskin ve abartılı bir eleştiri olarak değerlendirilebileceğini kaydetmektedir. Mahkeme, söz konusu paylaşımların gereksiz yere saldırgan veya aşağılayıcı nitelikten yoksun olduğu ve şiddete veya nefrete teşvik etmediği kanaatindedir (karşılaştırınız, yukarıda anılan Dilipak, § 68, ve yukarıda anılan Fatih Taş, § 39). Mahkeme ayrıca, hükmün açıklanması geri bırakılmasına rağmen başvuranı hapis cezasına mahkûm eden adli makamların kararının başvuranın kamu yararını ilgilendiren konularda görüşlerini ifade etme isteği üzerinde caydırıcı bir etkisinin olduğu kanaatindedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Dilipak, § 70). Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme ayrıca söz konusu tedbirin acil bir sosyal ihtiyacı karşılamadığına, meşru amaçlar ile orantılı olmadığına ve demokratik bir toplumda gerekli olmadığına karar vermiştir. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI Başvuran, manevi tazminat olarak 50.000 avro ve Mahkeme nezdinde oluşan masraf ve giderler için 1.000 avro talep etmiştir. Başvuran, hem kendisi hem de avukatı tarafından imzalanan 24 Eylül 2021 tarihli bir avukat sözleşmesi sunmuştur. Söz konusu sözleşmeye göre başvuran Mahkeme nezdindeki temsili için avukatına 1.000 avro ödeyecektir. Hükümet, başvuranın adil tazmin taleplerinin, öngörülen süre sınırı içerisinde sunulmadığından dolayı reddedilmesi gerektiğini öne sürmektedir. Ayrıca Hükümet, ilgili talepleri dayanaksız ve aşırı bularak reddedilmelerini talep etmiştir. Mahkeme, 16 Şubat 2022 tarihli bir mektupla tarafların, Mahkeme başkanının başvuranın adil tazmin taleplerini kabul ettiği ve Mahkeme İçtüzüğünün 38 § 1 maddesi uyarınca dosyaya dâhil ettiği hususlarında bilgilendirildiklerini gözlemlemektedir. Mahkeme, başvurana, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 2.600 avro; ayrıca, masraf ve giderler için, başvurana yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 1.000 avro ödenmesine hükmetmiştir.BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE, Başvurunun kabul edilebilir olduğuna; Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere:
(i) manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 2.600 avro (iki bin altı yüz avro) ödenmesine;
(ii) Masraf ve giderler için, başvurana yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 1.000 avro (bin avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 8 Ekim 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Pauliine Koskelo
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan