İKİNCİ BÖLÜM
ÖZTÜRK/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 50205/20)
KARAR
STRAZBURG
17 Mart 2026
İşbu karar kesinleşmiş olup, bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Öztürk/Türkiye davasında,
Başkan
Oddný Mjöll Arnardóttir,
Hâkimler
Gediminas Sagatys,
Juha Lavapuro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1983 doğumlu, Edirne’de tutuklu bulunan ve avukat olmayan K. Öztürk tarafından temsil edilen Türk vatandaşı Bahtiyar Öztürk’ün (“başvuran”), 16 Ekim 2020 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 50205/20);
Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun belirtilmesi yönündeki kararı;
Tarafların görüşlerini;
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine yönelik itirazının reddedilmesine ilişkin kararı dikkate alarak,
17 Şubat 2026 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVA KONUSU
1. Söz konusu tarihte, başvuran, Türk makamları tarafından “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” (bundan böyle “FETÖ/PDY” olarak anılacaktır) olarak tanımlanan ve 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de gerçekleşen darbe girişiminin arkasında olduğu düşünülen silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edilmesi nedeniyle, Menemen Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (“ceza infaz kurumu”) tutulmuştur.
2. Başvuran, 12 Mart 2019 tarihinde, olayların meydana geldiği dönemde, İzmir Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu bulunan eşiyle telefon görüşmesi gerçekleştirmiştir. Görüşme sırasında, başvuranın eşi şu ifadelere yer vermiştir: “Ya yaşattıklarını yaşamadan hiç birisi ölemesin inşallah.” Başvuran ise şu şekilde yanıt vermiştir: “Geberemesin köpek sürüleri.”
3. Başvuranın sarf ettiği yukarıda belirtilen sözler nedeniyle, 11 Nisan 2019 tarihinde, hakkında disiplin soruşturması başlatılmıştır.
4. Ceza infaz kurumu idaresi Disiplin Kurulu, 19 Nisan 2019 tarihinde, başvurana, “ceza infaz kurumu görevlilerine hakaret veya tehdit etme” suçundan, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un (“5275 sayılı Kanun”) 44. maddesinin 2. fıkrasının j) bendi uyarınca beş günlük hücre hapsi cezası vermiştir. Disiplin Kurulu, başvuranın, düzenin, güvenliğin ve disiplinin sağlanması için ceza infaz kurumu düzenlemelerini ve kanunu kasten ihlal ettiğini, davranışlarının diğer tutuklular için kötü bir örnek teşkil ettiğini ve kurumun güvenliği ve düzgün işleyişini tehlikeye attığını belirtmiştir.
5. Başvuran, 29 Nisan 2019 tarihinde, Disiplin Kurulunun kararına karşı Karşıyaka İnfaz Hâkimliği nezdinde itirazda bulunmuştur.
6. Karşıyaka İnfaz Hâkimliği, 17 Mayıs 2019 tarihinde, 5275 sayılı Kanun’un 26. maddesi uyarınca hükümlülerin ve tutukluların cezalarının infazını düzenleyen rejime uygun şekilde hareket etmekle yükümlü oldukları ve başvuranın 5275 sayılı Kanun’un 44. maddesinin 2. fıkrasının j) bendi kapsamında öngörülen ilgili disiplin suçunu kasten işlediği gerekçesiyle itirazı reddetmiştir. Başvuran, söz konusu karara karşı Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde itirazda bulunmuştur.
7. Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 30 Mayıs 2019 tarihinde, başvuranın ceza infaz kurumu görevlilerinin şeref ve onurlarına hakaret ettiğini ve bu nedenle Karşıyaka İnfaz Hâkimliği tarafından verilen kararın hukuka uygun olduğunu belirterek, başvuranın itirazını reddetmiştir.
8. Başvuran, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuş ve diğer hususların yanı sıra, eşiyle yaptığı telefon görüşmesinde sarf ettiği sözler nedeniyle kendisine uygulanan hücre hapsi cezası sebebiyle yazışmalarına saygı gösterilmesi hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
9. Anayasa Mahkemesi, 29 Temmuz 2020 tarihinde, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle başvuruyu reddetmiş; başvuranın Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerine yönelik bir müdahalenin bulunmadığını veya herhangi bir müdahalenin başvuranın haklarının ihlaline yol açmadığını belirtmiştir.
10. Başvuran, Sözleşme’nin 8 ve 10. maddelerine dayanarak, kendisine uygulanan disiplin cezasıyla ilgili olarak Mahkeme önünde şikâyette bulunmuştur.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİSÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
11. Dava konusu olayların hukuki açıdan nitelendirilmesi hususunda yetkili olan Mahkeme (bk. Radomilja ve Diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018), söz konusu şikâyetin yalnızca Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
Kabul Edilebilirlik Hakkında12. Hükümet iki hususta itirazda bulunmuştur. Hükümet, ilk olarak, başvuran tarafından kullanılan ifadelerin terör propagandası teşkil ettiğini ve Sözleşme’nin 17. maddesine aykırı olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla Hükümet, başvuranın şikâyetinin Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığını ileri sürmüştür.
13. Hükümet ayrıca, ulusal yargı makamlarının başvuranın şikâyetlerini usul kurallarına uygun olarak gerektiği gibi incelediklerinden ve bu makamların tespitlerinin sorgulanması için herhangi bir neden bulunmadığından, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmüştür.
14. Başvuran, Hükümetin iddialarına itiraz etmiştir.
15. Mahkeme, konu bakımından (ratione materiae) yargı yetkisine ilişkin itiraz ile ilgili olarak, başvuranın ihtilaf konusu ifadesinin, tartışma yaratabilecek nitelikte olmasına rağmen, şiddet ve nefreti teşvik etmeyi amaçlamadığı ya da Sözleşme ile korunan hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmak gibi bir amaç gütmediği kanaatine varmaktadır (ayrıca bk. Durukan ve Birol/Türkiye, no. 14879/20 ve 13440/21, §§ 46-47, 3 Ekim 2023, ve bu kararda yapılan diğer atıflar). Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu itirazı reddetmektedir.
16. Başvuranın şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğu yönündeki itirazla ilgili olarak, Mahkeme, Hükümet tarafından bu bağlamda ileri sürülen iddiaların, şikâyetin esasının incelenmesini gerektiren hususlar ortaya koyduğu kanaatine varmaktadır (ibid., § 45; ayrıca bk. Mehmet Çiftçi ve Suat İncedere/Türkiye, no. 21266/19 ve 21774/19, § 15, 18 Ocak 2022).
17. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
Esas Hakkında Tarafların beyanları18. Başvuran, eşiyle yaptığı telefon görüşmesi sırasında ceza infaz kurumu görevlilerine hakaret ettiği gerekçesiyle beş gün süreyle hücre hapsi disiplin cezasına tabi tutulduğunu ve bu cezanın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki ifade özgürlüğü hakkına yönelik haksız bir müdahale teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, söz konusu müdahalenin kanuna uygun olmadığını ve keyfi nitelik taşıdığını iddia etmiştir.
19. Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik herhangi bir müdahale bulunmadığını ileri sürmüş ve ihtilaf konusu disiplin cezasının, ceza infaz kurumunda düzen ve disiplinin sağlanmasını ve başvuranın topluma yeniden kazandırılmasını amaçladığını vurgulamıştır. Hükümet, söz konusu disiplin tedbirinin 5275 sayılı Kanun’un 44. maddesinin 2. fıkrasının j) bendinde yasal bir dayanağının bulunduğunu eklemiştir. Hükümet ayrıca, disiplinin sağlanması ile disiplinsizliğin ve zarar olasılığının ortadan kaldırılması yönünde meşru bir amaç izlediğini ileri sürmüştür. Dahası Hükümet, başvuranın hapis cezasına dayanak teşkil eden suçun niteliğini göz önünde bulundurarak, söz konusu tedbirin suçun ve terörizmin önlenmesi bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olduğunu ileri sürmüştür.
Mahkemenin değerlendirmesi20. Mahkeme, başvuranın eşiyle yaptığı bir telefon görüşmesi sırasında sarf ettiği sözler nedeniyle kendisine uygulanan disiplin cezasının, ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale teşkil ettiği kanaatine varmaktadır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Mehmet Çiftçi ve Suat İncedere, § 19). Mahkeme ayrıca, söz konusu müdahalenin kanunla öngörüldüğünü, yani 5275 sayılı Kanun’un 44. maddesinin 2. fıkrasının j) bendinde düzenlendiğini ve 10. maddenin 2. fıkrası anlamında kamu düzeninin korunması veya suç işlenmesinin önlenmesi meşru amacını izlediğini kabul etmektedir.
21. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğine ilişkin olarak, ihtilaf konusu cezanın gerekliliğinin somut olayda ikna edici biçimde ortaya konulup konulmadığının değerlendirilmesi için, esas olarak ulusal mahkemelerin, başvuranın cezanın yargısal denetimine ilişkin başvurusunu incelerken sundukları gerekçelere odaklanılması gerektiği kanaatine varmaktadır (bk. Kula/Türkiye, no. 20233/06, § 49, 19 Haziran 2018).
22. Mahkeme, Disiplin Kurulunun, başvuranın düzenin, güvenliğin ve disiplinin sağlanmasına yönelik kanun ve ceza infaz kurumu kurallarını kasten ihlal ettiğini, davranışlarının diğer tutuklular için kötü bir örnek teşkil ettiğini ve kurumun güvenliğini ve düzgün işleyişini tehlikeye attığını belirttiğini gözlemlemektedir. Karşıyaka İnfaz Hâkimliği, hükümlü ve tutukluların 5275 sayılı Kanun’un 26. maddesi uyarınca cezaların infazını düzenleyen rejime uygun hareket etmekle yükümlü olduklarını ve başvuranın 5275 sayılı Kanun’un 44. maddesinin 2. fıkrasının j) bendi kapsamında “ceza infaz kurumu görevlilerine hakaret veya tehdit” disiplin suçunu kasten işlediğini belirtmiştir. Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın itirazını incelerken, yalnızca başvuranın ceza infaz kurumu görevlilerinin şeref ve onuruna hakaret ettiğini, bu eylemin hukuka aykırı olduğunu belirtmekle yetinmiştir (bk. yukarıda 4, 6 ve 7. paragraflar). Mahkeme ayrıca, Anayasa Mahkemesinin genel ifadelerle, başvuranın Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerine yönelik bir müdahalenin bulunmadığını ya da herhangi bir müdahalenin başvuranın haklarının ihlaline yol açmadığını kabul ettiğini kaydetmektedir (bk. yukarıda 9. paragraf).
23. Mahkeme, başvuranların ceza infaz kurumunda disiplin cezasına çarptırıldıkları ve ulusal mahkemelerin, başvuranların ifade özgürlüğü hakkına yönelik ihtilaf konusu müdahalenin haklı gösterilmesi için kararlarında ilgili ve yeterli gerekçeler sunmadıkları bir davada benzer sorunları incelediğini kaydetmektedir (bk. yukarıda anılan Mehmet Çiftçi ve Suat İncedere, § 21). Mahkeme, söz konusu davada ulusal makamların, içtihadında belirlenen kriterlere uygun olarak, başvuranların ifade özgürlüğü hakkı ile izlenen meşru amaçları dengelemediklerini tespit etmiş ve 10. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (ibid., §§ 21-23).
24. Bu davada Mahkeme, farklı bir sonuca varması konusunda kendisini ikna edebilecek herhangi bir olay ya da argümana rastlamamıştır. Nitekim Mahkeme, ulusal mahkemelerin mevcut davadaki kararlarını incelediğinde, başvurana uygulanan cezanın, yetkili makamlarca izlenen meşru amaca ulaşmak için gerekli olup olmadığının, bu kararlara dayanılarak belirlenmesinin mümkün olmadığını kaydetmektedir. Özellikle, ulusal makamlar, başvuranın ceza infaz kurumunda eşiyle yaptığı özel bir telefon görüşmesi sırasında sarf ettiği sözlerin neden “ceza infaz kurumu görevlilerine hakaret veya tehdit” suçunu oluşturduğunu, diğer hükümlüler için kötü bir örnek teşkil ettiğini ya da ceza infaz kurumunun güvenliği veya düzgün işleyişi açısından herhangi bir risk doğurduğunu açıklamamıştır. İnfaz Hâkimliği tarafından verilen kararda, hükümlülerin cezalarının infazını düzenleyen rejime uygun hareket etmekle yükümlü olduklarına atıfta bulunulmasına rağmen, başvuranın ifade özgürlüğüne uygulanan cezanın olası etkileri ve doğurabileceği riskler değerlendirilirken, başvuranın kişisel durumu ve ihtilaf konusu sözlerin sarf edildiği koşullar dikkate alınmamıştır. Başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile düzenin korunması ya da suç işlenmesinin önlenmesi meşru amacı dengelenmemiştir. Ayrıca, Ağır Ceza Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesinin sonraki kararları da bu eksiklikleri gidermeye yönelik yeterli gerekçe içermemiştir. Mahkeme daha önce, bu tür bir yaklaşımın Sözleşme’nin 10. maddesiyle bağdaşmadığını belirtmiştir (yukarıda anılan Mehmet Çiftçi ve Suat İncedere ile karşılaştırınız, § 21).
25. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, Hükümetin, ihtilaf konusu tedbirin haklı gösterilmesi için ulusal makamların dayandıkları gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğunu ve tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ortaya koyamadığı sonucuna varmıştır.
26. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI27. Başvuran, manevi tazminat olarak 10.000 avro ve Mahkeme nezdinde oluşan masraf ve giderleri için 2.040 avro talep etmiştir. Başvuran, temsilcisi tarafından hazırlanan bir sözleşme ve avukatlık ücretlerine ilişkin ayrıntılı bir açıklama sunmuş ve toplam 1.682 avro tutarında bir meblağ belirtmiştir. Başvuran, talep ettiği ek masrafları destekleyecek herhangi bir belge sunmamıştır.
28. Hükümet, bu tutarlara itiraz etmiştir.
29. Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, yansıtılabilecek her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvurana manevi tazminat olarak 1.000 avro ödenmesine hükmetmiştir (Yıldırım Demir/Türkiye [Komite], no. 16363/19, § 17, 16 Kasım 2021 ile karşılaştırınız).
30. Mahkeme, elinde bulunan belgeleri dikkate alarak, başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, Mahkeme önündeki yargılama masraflarının karşılanması amacıyla başvurana 500 avro ödenmesine hükmedilmesinin makul olduğunu değerlendirmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE, Başvurunun kabul edilebilir olduğuna; Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine; Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç aylık bir süre içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere: Manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 1.000 avro (bin avro); Masraf ve giderler olarak, başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 500 avro (beş yüz avro) ödenmesine; Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanacağına karar vermiştir.İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 17 Mart 2026 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Oddný Mjöll Arnardóttir
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan