AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
PERİHAN VE MEZOPOTAMYA BASIN YAYIN A.Ş. / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 21377/03)
KARAR
STRAZBURG
21 Ocak 2014
NİHAİ
02/06/2014
İşbu karar AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafında belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşmiştir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Perihan ve Mezopotamya Basın Yayın A.Ş./Türkiye davasında,
Başkan,
Guido Raimondi,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Peer Lorenzen,
Dragoljub Popović,
András Sajó,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Helen Keller,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 17 Aralık 2013 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (21377/03 no’lu) davanın temelinde, Türk vatandaşı Zübeyir Perihan ve Türk şirketi Mezopotamya Basın Yayın A. Ş. (“Mezopotamya Yayınevi”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”) 23 Mayıs 2003 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır. Başvuranlar Mahkeme önünde İstanbul’da görev yapan avukat M. İriz tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ise (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
2. Başvuru 23 Kasım 2006 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
3. Birinci başvuran 1966 doğumlu olup, İstanbul’da ikâmet etmektedir. İkinci başvuran Türkiye’de 1991 tarihinde kurulmuş ve 2001 tarihinde kapatılmış bir anonim şirkettir (bk. aşağıda). Birinci başvuran 24 Aralık 2001 tarihinde Mezopotamya Yayınevi’nin Genel Müdürü pozisyonuna getirilmiştir.
A. Davaya Zemin Teşkil Eden Olaylar
Şanlıurfa Şubesi Hakkında
4. Mezopotamya Yayınevi 26 Ekim 1997 tarihinde Şanlıurfa’da bir şube açmıştır. Aynı gün Şanlıurfa Emniyet Müdürlüğünde görevli polis memurları tarafından söz konusu şubede bir arama gerçekleştirilmiş ve yasadışı oldukları iddia edilen belirli gazeteler, dergiler, kitaplar, kasetler ve belgeler müsadere edilmiştir.
5. Şanlıurfa Vali Yardımcısı 27 Ekim 1997 tarihinde Sanayi ve Ticaret Bakanlığından Mezopotamya Yayınevi’nin kapatılması için yargılamaların başlatmasını talep etmiştir.
6. Cumhuriyet savcısı 30 Ekim 1997 tarihinde Şanlıurfa şubesinin müdürü Murat Gökdağ ve Mezopotamya Yayınevi’nin söz konusu tarihte genel müdürü olan Nuray Şen aleyhine yargılamaları başlatmıştır. Murat Gökdağ ve Nuray Şen şubede yasaklı kitapları saklamakla suçlanmışlardır.
7. Şanlıurfa Sulh Ceza Mahkemesi 6 Haziran 2000 tarihinde, Türk Ceza Kanunu’nun 102. maddesi uyarınca kovuşturmanın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle ceza yargılamalarının sonlandırılması gerektiğine karar vermiştir.
Diyarbakır Şubesi Hakkında
8. Mezopotamya Yayınevi’nin Diyarbakır şubesi sırasıyla 13, 14, 20, 25, 27 ve 28 Aralık 1997 tarihlerinde polis memurları tarafından aranmıştır. Aralarında Mezopotamya Yayınevi tarafından basılan bir takvimin de bulunduğu çeşitli kitaplar ve yayınlar müsadere edilmiştir.
9. Diyarbakır şubesi 14 Ocak 1997 tarihinde Diyarbakır Valisi’nin talimatı üzerine kapatılmıştır.
10. Diyarbakır Valisi 10 Şubat 1998 tarihinde Sanayi ve Ticaret Bakanlığından, Türk Ticaret Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca Mezopotamya Yayınevi’nin kapatılması için yargılamaların başlatılmasını talep etmiştir.
11. Yasadışı Kürdistan İşçi Partisi (“PKK”) lehine propaganda yaymak üzere kullanıldığı iddia edilen bir takvimi yayınladıkları gerekçesiyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından belirtilmeyen bir tarihte Mezopotamya Yayınevi’nin yönetim kurulu üyeleri aleyhine ceza yargılamaları başlatılmıştır.
12. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 17 Eylül 1999 tarihinde, 4454 sayılı Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara ilişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun uyarınca yargılamaları ertelemiştir.
İzmir Şubesi Hakkında
13. Mezopotamya Yayınevi’nin İzmir şubesi 26 Aralık 1997 tarihinde polis memurları tarafından aranmıştır. Yasadışı olduğu iddia edilen belirli yayınlar ve bir uydu şifre çözücü müsadere edilmiştir.
14. İzmir Valisi 30 Aralık 1997 tarihinde Mezopotamya Yayınevi’nin PKK lehine propaganda yaydığını ileri sürerek, Sanayi ve Ticaret Bakanlığından yayınevinin kapatılmasına ilişkin yargılamaları başlatmasını talep etmiştir.
15. İzmir şubesi müdürü Hatice Çoban aleyhine ceza yargılamaları belirtilmeyen bir tarihte İzmir Sulh Ceza Mahkemesi tarafından başlatılmıştır.
16. İzmir Sulh Ceza Mahkemesi 14 Mayıs 1998 tarihinde Çoban’ı aleyhindeki suçlamalardan beraat ettirmiştir.
B. Başvuran Şirketin Kapatılmasına ilişkin Yargılamalar
17. Önce Şanlıurfa Valisi ve ardından Diyarbakır Valisi’nin şikâyetçi olmasının ardından, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı (“davacı”) Mezopotamya Yayınevi’nin kamu düzeni aleyhine faaliyetlerinden ötürü kapatılması için İstanbul Beyoğlu Ticaret Mahkemesi (“Ticaret Mahkemesi”) önünde söz konusu yayınevi aleyhine dava açmıştır. Ticaret Mahkemesi 27 Şubat 1998 tarihinde Mezopotamya Yayınevi aleyhindeki davayı kayıt etmiştir. Ticaret Mahkemesi, aldığı diğer kararların yanı sıra, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun, taraflardan birinin mahkeme huzuruna çıkmamasının veya savunmasını sunmamasının, mahkemenin davanın esası hakkında karar vermesini engellemeyeceği yönünde bir ihtar içeren 509 ve 510. maddeleri uyarınca, 3 Nisan 1998 olarak belirlenen duruşma tarihinin taraflara bildirilmesi gerektiğine karar vermiştir. İstanbul Beyoğlu Ticaret Mahkemesi ayrıca davacının yazılı görüşlerinin ve delillerinin Mezopotomya Yayınevi’ne tebliğ edilmesine karar vermiştir.
18. Ticaret Sicilinde kayıtlı olduğu üzere, yukarıda belirtilen belgeler 12 Mart 1998 tarihinde Mezopotamya Yayınevi’ne tebliğ edilmiştir. Söz konusu belgeler, şirket yetkilisi olarak tebligatı imzalayan M.B. adındaki şahıs tarafından teslim alınmıştır.
19. Davacı bu süre zarfında, yukarıda belirtilen aramalarla bağlantılı olay ve el koyma tutanakları gibi resmi belgelerin de aralarında bulunduğu birtakım delilleri, talebini desteklemek üzere dava dosyasına eklenmesi için ibraz etmiştir. Söz konusu deliller 17 Mart 1998 tarihinde dava dosyasına konmuştur.
20. Ticaret Mahkemesi 3 Nisan 1998 tarihinde görülen duruşmada, Mezopotamya Yayınevi’nin hazır bulunmadığını kaydetmiş; ancak tebligatın usulüne uygun bir şekilde yapıldığını gözlemlemiştir. Davacı tarafından sunulan deliller okunmuştur. Ticaret Mahkemesi, Şanlıurfa, İzmir ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcılıklarından Mezopotamya Yayınevi aleyhindeki suçlamalara ilişkin daha fazla bilgi ve belge toplanmasına karar vermiştir.
21. Ticaret Mahkemesi düzenli olarak duruşmalar gerçekleştirmiş ve 28 Temmuz 1999 tarihinde, ceza mahkemeleri önündeki davalar sonuçlanıncaya kadar yargılamaları durdurmaya karar vermiştir.
22. Ticaret Mahkemesi 19 Ekim 2001 tarihinde Türk Ticaret Kanunu’nun 274. maddesinin 2. paragrafı uyarınca Mezopotamya Yayınevi’nin kapatılmasına karar vermiştir. Ticaret Mahkemesi karar gerekçesinde, usulünce tebligat yapılmasına rağmen şirketin duruşmalarda hazır bulunmadığını ve herhangi bir görüş sunmadığını belirtmiştir. Ticaret Mahkemesi Şanlıurfa ve Diyarbakır şubelerinde meydana gelen olayları dikkate alarak, şirketin söz konusu olaylardan sorumlu olduğuna karar vermiştir. Ticaret Mahkemesi söz konusu şubelerin faaliyetlerinin kamu düzenine aykırı olduğu ve bu sebepten ötürü şirketin kapatılması gerektiği kanaatine varmıştır. Bir tasfiye memuru atanmıştır. Ticaret Sicilinde kayıtlı olduğu üzere, Ticaret Mahkemesi’nin kararı Mezopotamya Yayınevi’ne tebliğ edilmiştir.
23. Mezopotamya Yayınevi 28 Mart 2002 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını temyiz etmiştir. Mezopotamya Yayınevi temyizin usule ilişkin gerekçelerinde, diğerlerinin yanı sıra, tebligatın söz konusu zamanda yönetim kurulu üyesi olmayan M.B. adındaki şahsa yapılması nedeniyle ilk derece mahkemesi tarafından usulüne uygun bir şekilde davadan haberdar edilmediğini ileri sürmüştür. Mezopotamya Yayınevi ilaveten, yargılamalar esnasında kabul edilen delillerin kendisine tebliğ edilmediğini iddia etmiştir. Mezopotamya Yayınevi temyizin esasa ilişkin gerekçelerinde ise, ilk derece mahkemesinin, şirketin mâhkumiyetiyle sonuçlanmayan iki olay temelinde karar verdiğini iddia etmiştir.
24. Yargıtay 15 Ekim 2002 tarihli duruşmada tarafları dinlemesinin ardından müzakerelerin ertelenmesine karar vermiştir.
25. Yargıtay 17 Ekim 2002 tarihinde dava dosyasını, tarafların Yargıtay’a yaptıkları ibrazlarını ve söz konusu ibrazların içerdiği belgeleri incelemesinin ardından, Mezopotamya Yayınevi’nin itirazlarını reddetmiştir.
26. Mezopotamya Yayınevi 10 Aralık 2002 tarihinde Yargıtay’dan kararını düzeltmesi talebinde bulunmuştur. Mezopotamya Yayınevi “temyizin esasa ilişkin gerekçeleri”ne ilişkin önceki beyanlarını yinelemiştir.
27. Yargıtay 24 Ocak 2003 tarihinde yukarıda belirtilen kararı düzeltme talebini reddetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
28. Söz konusu tarihte yürürlükte olan 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 12 ve 13. maddeleri uyarınca, tebliğin tüzel kişilerin yetkili mümessilerine yapılması gerekmektedir. Yetkili mümessillerin birden fazla olması halinde, tebliğ mümessillerden yalnız birine yapılır. Tüzel kişiler adına kendilerine tebliğ yapılacak kimseler herhangi bir sebeple mütat iş saatlerinde iş yerinde bulunmadıkları veya o sırada evrakı bizzat alamayacak bir halde oldukları takdirde tebliğ, orada hazır bulunan memur veya müstahdemlerden birine yapılır.
29. Söz konusu tarihte yürürlükte olan Ticaret Kanunu’nun 274. maddesinin 2. paragrafı uyarınca, kanuna, esas sözleşme hükümlerine veya kamu düzenine aykırı işlemler ve faaliyetlerde bulunduğu anlaşılan şirketler aleyhine özel kanunlardaki hükümler saklı kalmak kaydıyla Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca kapatma davası açılabilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BİRİNCİ BAŞVURANIN MAĞDUR STATÜSÜ
30. Mahkeme öncelikle somut davada, yerel yargılamaların taraflarının Mezopotamya Yayınevi ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı olduğunu belirtmektedir. Birinci başvuran 24 Aralık 2001 tarihinde şirketin genel müdürü pozisyonuna getirilmesine rağmen, söz konusu yargılamaların tarafı olmamıştır. İtiraz edilen karar özel kişi olarak birinci başvuranla ilgili olmayıp, şirketle ilgilidir. Mahkeme bu bağlamda ayrıca, hem başvuru formunda hem de akabinde Mahkeme’ye ibraz edilen görüşlerinde başvuranların şikâyetlerinin merkezinde şirketin kapatılmasının bulunması nedeniyle, birinci başvuranın haklarının ayrı ve başka bir müdahaleye maruz kaldığının ortaya konmadığını gözlemlemektedir (Bk. Kaya ve Diri/Türkiye (k. k.), no. 60813/00 ve 61317/00, 11 Aralık 2007).
31. Mahkeme bu koşullar altında, birinci başvuranın Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki haklarının ihlâlinin mağduru olduğunu iddia edemeyeceği kanaatindedir. Dolayısıyla başvurunun bu kısmı Sözleşme’nin hükümleriyle kişi bakımından bağdaşmamaktadır ve 35. maddenin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
32. İkinci başvuran, savunma haklarının yerel mahkemeler tarafından gözetilmemesi sebebiyle adli bir şekilde yargılanmadığını iddia etmiştir. İkinci başvuran bu bağlamda, aleyhindeki davanın veya dava dosyasında derlenen delillerin kendisine usulüne uygun bir şekilde tebliğ edilmediğini ileri sürmüştür. Böylelikle ikinci başvuran savunmasında delil ibraz etme hakkından yoksun bırakılmıştır. Sözleşme’nin 6. maddesinin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar konusunda karar verecek olan ... [bir] mahkeme tarafından, adil bir şekilde görülmesini isteme hakkına sahiptir...”
33. Hükümet, M.B.’nin şirketin uğramasına neden olduğu iddia edilen zarara ilişkin olarak M.B. aleyhine tazminat davası açılmadığı gerekçesiyle, Mahkemeyi iç hukuk yollarının tüketilmesi koşuluna riayet edilmemesinden ötürü yukarıdaki şikâyeti reddetmeye davet etmiştir.
34. Hükümet, ikinci başvuranın kendisine tebligat yapılması suretiyle aleyhindeki davadan usulüne uygun bir şekilde haberdar edildiğini ve hazırda bulunan M.B.’nin şirketin çalışanı olarak tebliğ evrakını teslim aldığını ileri sürmüştür. Hükümet bu bağlamda, iş yerine kimlerin geldiğini ve belgeleri kendi adına kimin teslim aldığını kontrol etmesi gerekenin başvuran şirket olduğunu vurgulamıştır. Hükümet ayrıca, internetteki bilgilere göre, M.B.’nin başvuran şirketle bağlantılı Mezopotamya Kültür Merkezi’nde çalıştığını belirtmiştir. Hükümet ilaveten, delillerin toplanması esnasında mahkemeler arasında kayda değer çoklukta yazışma yapıldığından, başvuran şirketin ceza yargılamalarına ilişkin dava dosyalarını incelemek suretiyle aleyhindeki yargılamaların farkında olabileceğini değerlendirmiştir. Hükümet son olarak, başvuran şirketin temyiz işlemi esnasında savunmasında delil ibraz etme hakkının bulunduğunu belirtmiştir.
35. İkinci başvuran davadan haberdar edilmemesinden dolayı tüm işlemlerin ve duruşmaların gıyabında gerçekleştirildiğini iddia etmiştir. Bunun sonucunda ikinci başvuran, delil ve karşıt görüşlerini ileri sürme hakkından mahrum bırakıldığını iddia etmiştir. Başvuranlar bu bağlamda, M.B.’nin şirketin ne yasal mümessili ne de çalışanı olduğunun altını çizmişlerdir.
36. Mahkeme, başvuranların şikâyetlerine ilişkin tazmin sağlamayan hukuk yollarına başvurma yükümlülükleri bulunmadığını vurgulamaktadır (Bk. İhsan ve Satun Önel/Türkiye, no. 9292/02, § 12, 21 Eylül 2006). Mahkeme, somut davada ikinci başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında yapmış olduğu şikâyetin tazminat davası açılması suretiyle giderilebileceği kanaatinde değildir. Mahkeme yukarıdakileri göz önünde bulundurarak, Hükümetin itirazını reddetmektedir.
37. Ancak Mahkeme, ikinci başvuranın bu başlık altındaki şikâyetinin aşağıdaki gerekçelerden ötürü kabul edilemez olduğunu değerlendirmektedir. Mahkeme’nin içtihatında yerleşik olduğu üzere, 6. madde çekişmeli yargılama hakkını güvence altına almaktadır. Söz konusu hak ilke olarak, cezai veya medeni yargılamaların taraflarının ileri sürülen tüm kanıtlar ve ibraz edilen tüm görüşler hakkında bilgi sahibi olma ve üzerine yorum yapma olanağına sahip olması anlamına gelmektedir (Bk. Lobo Machado/Portekiz, 20 Şubat 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar Derlemeleri 1996-I, § 31). Çekişmeli yargılama hakkı sadece hazır bulunma hakkını değil, aynı zamanda yargılamaları dinleme ve takip etme hakkını içermektedir (Bk. diğerlerinin yanı sıra, Ziliberberg/Moldova, no. 61821/00, § 40, 1 Şubat 2005). Mahkeme bu bağlamda, davanın taraflarından birinin iç hukukta öngörülen, duruşmada hazır bulunma hakkından yararlanmaya karar vermesi ve duruşmaya katılmasına olanak verecek şekilde davadan haberdar edilmemesi halinde, aleni duruşma hakkının esastan yoksun kalacağı kanaatindedir (Bk. Yakovlev/Rusya, no. 72701/01, § 22, 15 Mart 2005).
38. Mahkeme somut davada, Ticaret Sicilinde kayıtlı olduğu üzere, davacının talebine ilişkin belgelerin, davacı tarafından sunulan delillerin ve duruşma tarihinin ikinci başvurana kendi adresinde tebliğ edildiğini gözlemlemektedir. Bu hususta herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Ancak başvuranlar belgelerin teslim edildiği kişinin, yani M.B.’nin başvuran şirketin ne yönetim kurulu üyesi ne de çalışanı olduğunu iddia etmiştir. Mahkeme, ilgili belgelerin mevcut olmayışından ötürü, söz konusu kişinin şirkette çalışıp çalışmadığı hususunda yorumda bulunamamaktadır. Mahkeme, başvuran şirketin yerel mahkemeler tarafından gönderilen tüm yazışmaların kendi belirttiği adreste etkin bir şekilde teslim alınmasını sağlamak üzere gerekli tedbirleri almamış olmasından ötürü, söz konusu kişinin şirkette çalışmadığı varsayılsa dahi, mevcut davanın koşulları altında makamların tek başına sorumlu tutulamayacağı kanısındadır.
39. Ayrıca Mahkeme, 6. maddede belirli tebligat türlerinin öngörülmediğini dikkate almaktadır (Örneğin bk. Weber/Almanya (k. k.), no. 30203/03, 2 Ekim 2007). Her ne kadar davacı tarafından dava dosyasına eklenmesi için 17 Mart 1998 tarihinde ibraz edilen belgelerin iletilmesi ikinci başvuranı aleyhindeki yargılamalar hakkında bilgilendirmek için diğer bir fırsat olsa dahi, mevcut davada izlenen basit usul ile incelenen davalara uygulandığı üzere Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun bu tür bir yükümlülük öngörmemesinden dolayı Mahkeme söz konusu belgelerin iletilmemesinde herhangi bir keyfilik olmadığı kanaatindedir.
40. Mahkeme son olarak, Sözleşme’nin 6. maddesine riayet edilip edilmediğini tespit ederken, temyiz işlemleri dâhil olmak üzere yargılamaları bir bütün olarak dikkate almak mecburiyetinde olduğunu vurgulamaktadır. Mahkeme bu bağlamda, ikinci başvuranın davayı bilhassa usul açısından inceleme yetkisine sahip Yargıtay önündeki bir duruşmada ilk derece mahkemesinin kararını temyiz edebildiğini ve savlarını ileri sürebildiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, yukarıdaki değerlendirmeleri göz önünde bulundurarak ikinci başvuranın Yargıtay önünde savunmasını yapmak üzere yeterli imkâna sahip olduğu kanaatindedir. Ayrıca Mahkeme, ikinci başvuranın ilk derece mahkemesi önündeki dava hakkında usulüne uygun bir şekilde bilgilendirilmediği yönündeki iddiasını desteklemek üzere Yargıtay önünde yalnızca, M.B.’nin yönetim kurulu üyesi olmadığını ifade ettiğini göz ardı edemez. İç hukukta tebliğin sadece yönetim kurulu üyelerine yapılması gerektiğine ilişkin bir koşul bulunmamaktadır. İkinci başvuran bu başlık altındaki şikâyetinin açıkça esastan yoksun olmadığını ortaya koymak üzere başka herhangi bir iddia veya belge ileri sürmemiştir. İkinci başvuran Yargıtay’dan önceki kararını düzeltmesi talebinde bulunduğu esnada şikâyetini de sürdürmemiştir.
41. Bu koşullar altında Mahkemenin ikinci başvuranın adil bir şekilde yargılanmadığı kararına varması mümkün değildir. Dolayısıyla başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
III. SÖZLEŞME’NİN 10 ve 11. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
42. İkinci başvuran, bir mahkeme kararı ile kapatılmasının, Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerine aykırı olarak, ifade ve dernek kurma özgürlüğü hakkını ihlâl ettiğini ileri sürmüştür.
43. Mahkeme, söz konusu şikâyetlerin sadece 10. madde kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatindedir. 10. madde şu şekildedir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar...
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ... toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi ... için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
44. Hükümet, ikinci başvuranın özü itibariyle dâhi yerel mahkemeler önünde Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki hakkını ileri sürmediği gerekçesiyle, Mahkemeden, iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunun karşılanmamasından ötürü başvurunun bu kısmının kabul edilemez olduğunu beyan etmesini talep etmiştir.
45. İkinci başvuran, Ticaret Mahkemesi önündeki duruşmalardan usulüne uygun şekilde bilgilendirilmediğinden, 10. madde kapsamındaki haklarını ileri sürme imkânı bulunmadığını belirtmiştir.
46. Mahkeme, insan haklarının korunması mekanizması kapsamında, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının aşırı şekilci olmayan ve belli ölçüde esnek bir biçimde uygulanması gerekse dahi; söz konusu kuralın sadece, başvuruların uygun yerel mahkemelere yapılmasını ve bir Sözleşme hakkını ihlâl ettiği iddia edilen ihtilaf konusu kararlara itiraz edilmesine yönelik olarak tasarlanmış hukuk yollarına başvurulmasını gerekli kıldığını vurgulamaktadır. İç hukuk yollarının tüketilmesi koşulu normalde, sonradan uluslararası düzeyde yapılması planlanan şikâyetlerin en azından esasen aynı mahkemeler önünde, iç hukukta belirlenmiş resmi gerekliliklere ve süre sınırlarına uygun bir şekilde yapılmasını gerektirmektedir (Bk. diğer kararlar arasında, Fressoz ve Roire/Fransa [BD], no. 29183/95, § 37, AİHM 1999-I).
47. İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacı, ulusal makamların (bilhassa adli mercilerin) bir Sözleşme hakkının ihlâl edildiği iddiasını ele almasına ve uygun olduğu takdirde söz konusu iddianın Mahkemeye sunulmasından önce ihlâli tazmin etmesine imkân vermektir (Bk. Kudła/Polonya [BD], no. 30210/96, § 152, AİHM 2000-XI). Ulusal mahkemelerin en azından esasen bir Sözleşme hakkının ihlâl edildiği iddiasını ele almasına olanak veren bir hukuk yolu ulusal düzeyde mevcut ise, bu hukuk yoluna başvurulmalıdır. Başvuranın ulusal mahkemeler önünde açıkça veya esasen şikâyette bulunabileceği bir hukuk yoluna başvurması mümkünken söz konusu şikâyeti Mahkemeye sunması halinde, ulusal yargı düzeni, iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunun kendisine sağlamayı amaçladığı olanaktan yoksun bırakılmış olacaktır. Başvuranın Sözleşme hakkının ihlâl edildiğine ilişkin şikâyetle bağlantılı olmayan diğer gerekçelerden ötürü ihtilaf konusu tedbirin iptalini sağlayabilecek başka bir hukuk yoluna başvurmuş ve sonuç alamamış olması yeterli değildir.”Etkili hukuk yollarının” tüketilmesi için, Sözleşme’ye ilişkin şikâyetin ulusal düzeyde yapılması gerekmektedir. Bir başvuranın olası bir Sözleşme savını göz ardı ederek, ihtilaf konusu bir tedbire itiraz etmek için ulusal makamlar önünde başka bir gerekçeye dayanması ve ardından Sözleşme savı temelinde Mahkemeye başvuruda bulunması mümkün olsaydı, bu durum Sözleşme mekanizmasının tamamlayıcı karakterine aykırı olurdu (Bk. Azinas/Kıbrıs [BD], no. 56679/00, § 38, AİHM 2004-III).
48. Mahkeme mevcut davada ikinci başvuranın bir yayınevi olduğunu ve iki şubesinin yasadışı olduğu iddia edilen faaliyetlerinden ötürü kapatılması emrinin yerel mahkemeler tarafından verildiğini kaydetmektedir. Mahkeme dava dosyasından, Diyarbakır ve Şanlıurfa şubelerinde gerçekleştirilen aramalar esnasında belirli gazetelerin, kitapların, dergilerin, kasetlerin, belgelerin ve Mezopotamya Yayınevi tarafından yayımlanan bir takvimin müsadere edildiğini gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, ikinci başvuranın Yargıtay önünde yaptığı savunmasında, soruşturmaların hiçbirinin ceza mâhkumiyetiyle sonuçlanmadığını belirttiğini kaydetmektedir.
49. Mahkeme bu koşullar altında, Yargıtay önündeki meselenin zımni olarak da olsa ifade özgürlüğü olduğunu ve ikinci başvuranın 10. madde kapsamındaki şikâyetini en azından özü itibariyle temyiz mahkemesi önünde yaptığı kararına varmıştır. Mahkeme yukarıdaki 23. paragrafa atıfta bulunarak ikinci başvuranın ilk derece mahkemesinin şirketin mâhkumiyetiyle sonuçlanmayan iki olay temelinde karar verdiğini iddia ettiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin itirazının reddedilmesi gerektiği görüşündedir (Bk. yukarıda anılan Fressoz ve Roire, §§ 37–39).
50. Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. paragrafının (a) bendinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvurunun başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olarak nitelendirilemeyeceğini kaydetmektedir. Dolayısıyla başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
51. Mahkeme ilk olarak, ikinci başvuranın bir yayınevi olduğunu gözlemlemektedir. Bu nedenle yayınevinin iki şubesinin yasadışı olduğu iddia edilen faaliyetlerine dayalı olarak mahkeme emriyle kapatılmasının Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki haklarının ihlâlini teşkil ettiğinin inkâr edilemeyeceğini gözlemlemektedir. Bu tür bir müdahale 10. maddenin 2. fıkrasında yer alan koşulları karşılamadığı takdirde Sözleşme’ye aykırı olacaktır. Dolayısıyla Mahkemenin saptaması gereken, müdahalenin “kanunda öngörülüp öngörülmediği”, söz konusu paragrafta belirtilen meşru hedeflerin birini veya daha fazlasını izleyip izlemediği ve bu hedeflere ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığıdır.
1. Müdahalenin Kanunda Öngörülüp Öngörülmediği ve Meşru Bir Hedef İzleyip İzlemediği Hakkında
52. Mahkeme, ihtilaf konusu tedbirin Ticaret Kanunu’nun 247. maddesinin 2. fıkrasına dayandığını ve ulusal güvenliğin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi meşru hedeflerini izlediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla saptanması gereken, şikâyet konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığıdır.
2. Müdahalenin Demokratik Bir Toplumda Gerekli Olup Olmadığı Hakkında
53. Mahkeme sıklıkla, “gerekli” ile zımni olarak “acil bir toplumsal bir ihtiyacın” ifade edildiğine ve Sözleşmeci Devletlerin bu tür bir ihtiyacın mevcut olup olmadığını değerlendirmede takdir payına sahip olduğunu; ancak bunun Avrupa tarafından incelemeyle birlikte yürütülmesi gerektiğine karar vermiştir (Bk. Zana/Türkiye, 25 Kasım 1997, § 51, Derlemeler 1997‑VII). Mahkemenin inceleme yetkisini kullanırken, dava konusu müdahaleyi davanın tamamının ışığında ele alması gerekmektedir. Mahkeme bilhassa, söz konusu müdahalenin “izlenen meşru hedeflerle orantılı” olup olmadığını ve ulusal makamlar tarafından müdahaleyi gerekçelendirmek üzere ileri sürülen sebeplerin “geçerli ve yeterli” olup olmadığını saptalamalıdır (Bk. yukarıda anılan Fressoz ve Roire, § 45).
54. Somut davada Ticaret Mahkemesi çok kısa olan kararında Mezopotamya Yayınevi’nin iki şubesi; yani Şanlıurfa ve Diyarbakır şubelerinin yasadışı olduğu iddia edilen faaliyetlerden sorumlu olduğuna karar vermiş ve kamu düzenine aykırı olmasından ötürü kapatılmasını emretmiştir. Ancak Mahkeme mevcut davada, Ticaret Mahkemesinin kararından başvuran şirketin nasıl ve neden kamu düzenine aykırı olduğunu öğrenememiştir. Mahkeme bu bağlamda, iki şube aleyhine başlatılan ceza yargılamalarını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, Şanlıurfa şubesinde gerçekleştirilen arama esnasında polis memurlarının yasadışı olduğu iddia edilen belirli gazeteleri, kitapları, kasetleri ve belgeleri müsadere ettiğini gözlemlemektedir. Ancak akabinde yasaklı kitapları saklamaktan ötürü başlatılan ceza yargılamaları, Türk Ceza Kanunu’nun 102. maddesi uyarınca kovuşturmanın zamanaşıma uğraması nedeniyle sonlandırılmıştır. Ayrıca, Diyarbakır şubesinden aralarında Mezopotamya Yayınevi tarafından hazırlanan bir takvimin de bulunduğu çeşitli kitaplar ve yayınlar müsadere edilmiş ve akabinde yasadışı örgütün propagandasını yaymaktan ötürü Diyarbakır şubesi aleyhine açılan ceza yargılamaları benzer şekilde 4454 sayılı Kanun uyarınca ertelenmiştir. Sonuç olarak Mezopotamya Yayınevi herhangi bir ceza mâhkumiyeti almamıştır. Mahkeme bu noktada, Türk hukuku uyarınca, ceza mahkemelerinin kararlarının hukuk mahkemeleri için bağlayıcı olmadığını hatırlatmaktadır. Ancak, yukarıda belirtildiği üzere, Ticaret Mahkemesinin kısa gerekçesinin, Mezopotamya Yayınevi’nin ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı kılacak derecede yeterli ve geçerli olduğu değerlendirilemez.
55. Mahkeme, ikinci başvuranın kamu düzenini ihlâl eden faaliyetlerde bulunduğunun ortaya konulmadığını dikkate alarak ve bir yayınevi şirketinin kapatılmasına ilişkin kararın bilhassa ağır sonuçlarını göz önünde bulundurarak, söz konusu müdaalenin izlenen meşru hedefle orantılı olmadığı ve demokratik bir toplumda gerekli olarak nitelendirilemeyeceği sonucuna varmıştır.
56. Dolayısıyla Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİNE İLİŞKİN DİĞER İDDİALAR HAKKINDA
57. İkinci başvuran ayrıca Sözleşme’nin 6, 14 ve 18. maddelerine dayaranak, Ticaret Mahkemesi tarafından yürütülen yargılamaların bağımsız ve tarafsız olmadığını ve ulusal mahkemelerin kararlarının gerekçelendirilmediğini ve ceza mâhkumiyeti ile sonuçlanmayan kovuşturmaları dikkate aldıklarını iddia etmiştir. Bu nedenle Mezopotomya Yayınevi’nin kapatılması haklı gerekçelere dayanmamıştır. Kapatma kararı, şirketin Kürt haklarını desteklemesi nedeniyle verilmiş olup, şirketin haklarına ve özgürlüklerine getirilen kısıtlamalar Sözleşme’de izin verilmeyen amaçlara yönelik olmuştur.
58. Ancak Mahkeme, elindeki tüm belgelerin ışığında, ikinci başvuranın beyanlarının Sözleşme’de veya Protokollerinde öngörülen hak ve özgürlüklerin ihlâlinin gerçekleştiğine işaret etmediği kanaatine varmıştır. Dolayısıyla başvurunun bu kısmı, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
59. İkinci başvuran manevi tazminat ve avukatlık ücretlerine karşılık tazminata hükmedilmesini talep etmiş; ancak miktarları Mahkemenin takdirine bırakmıştır.
60. Mahkeme manevi tazminata ilişkin olarak, başvuran şirketin manevi zarara uğramış olduğunu değerlendirmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, hakkaniyet temelinde karar vererek, ikinci başvurana 5,000 avro (EUR) manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir.
61. Mahkeme’nin içtihadına göre, başvuranın masraf ve giderlerini geri alabilmesi için, söz konusu masraf ve harcamaların fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerekmektedir. Mahkeme mevcut davada başvuranın talebini destekleyen herhangi bir belge ibraz etmediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme bu başlık altında herhangi bir tazminata hükmetmemiştir.
62. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmektedir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
1. 10. madde kapsamındaki şikâyetin ikinci başvurana ilişkin olarak kabul edilebilir olduğunu oy çokluğuyla beyan etmiştir;
2. Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunu oy birliğiyle beyan etmiştir;
3. İkinci başvurana ilişkin olarak Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiğine üçe karşı dört oyla karar vermiştir;
4. (a) Davalı Devlet tarafından ikinci başvurana, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere, manevi tazminata karşılık, miktara yansıtabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 5,000 avro (EUR)(beş bin avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağa basit faiz uygulanmasına üçe karşı dört oyla karar vemiştir.
5. İkinci başvuranın adil tazmine ilişkin taleplerinin geri kalanını oy birliğiyle reddetmiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 21 Ocak 2014 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithGuido Raimondi
Bölüm Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve AİHM İçtüzüğünün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Yargıçlar Raimondi, Karakaş ve Lorenzen’in ayrık görüşü işbu karara eklenmiştir.
G.R.A.
S.H.N.
YARGIÇLAR RAIMONDI, KARAKAŞ ve LORENZEN’İN MUHALİF GÖRÜŞÜ
10. maddeye ilişkin şikâyetin kabul edilebilir olduğu ve Sözleşme’nin söz konusu maddesinini ihlâl edildiği hususularında çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz.
İçtihadımıza göre, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının aşırı şekilci olmayan bir şekilde ve belli ölçüde esneklikle uygulanması gerekmektedir. İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı normalde, sonradan uluslararası düzeyde yapılması planlanan şikâyetlerin en azından özü itibariyle aynı mahkemeler önünde, iç hukukta belirlenmiş resmi gerekliliklere ve süre sınırlarına uygun bir şekilde yapılmasını gerektirmektedir (Örneğin bk. Fressoz ve Roire/Fransa [BD], no. 29183/95, § 37, AİHM 1999-I).
Somut davada ikinci başvuran hiçbir zaman ifade özgürlüğüne ilişkin herhangi bir iddia ibraz etmemiş, ileri sürmemiş ve beyan etmemiştir. İkinci başvuran 24 Mart 2010 tarihli görüşlerinde, ilk derece mahkemesi önündeki yargılamalar hakkında usulüne uygun bir şekilde bilgilendirilmemesinden dolayı Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki haklarını ileri sürmekten mahrum edildiğini iddia etmiştir. Ancak ikinci başvuran ilk derece mahkemesinin kararına itiraz edebilmiş ve Yargıtay’a yaptığı temyizin hem usule hem de esasa ilişkin gerekçelerini ibraz edebilmiştir.
İkinci başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesine veya Türk Anayasası’nın ilgili hükmüne dayanmadığını belirtmekteyiz. İkinci başvuran ayrıca, ilk derece mahkemesinin şirketin kapatılması için dayandığı faaliyetlerin ifade özgürlüğü hakkının kapsamına girdiği gerekçesiyle şirketin kapatılmasının haklarının ihlâline yol açtığı hususunda şikâyetini özü itibariyle ileri sürmemiştir. İkinci başvuranın savunması her zaman, ilk derece mahkemesinin dayandığı olayların asla ceza mâhkumiyetiyle sonuçlanmadığı ve dolayısıyla kamu düzenine aykırı olduğu gerekçesiyle şirketin kapatılmasına dayanak teşkil etmediğiyle sınırlı olmuştur.
İlke olarak Sözleşmeci Devletlere, şikâyet konusu olan belirli bir Sözleşme ihlâli iddiasının ele alınması ve böylelikle ihlâlin önlenmesi veya giderilmesi amacıyla Sözleşme’nin 35. maddesi tarafından verilen imkânın, ikinci başvuran tarafından yerel mahkemelere verilmediği kanaatindeyiz (Örneğin bk. Lazerevic/Hırvatistan (k. k.), no. 61435/08, 30 Eylül 2010, ve Çakar/Türkiye, no. 42741/98, §§ 30-33, 23 Ekim 2003).
İkinci başvuranın mevcut iç hukuk yollarını tüketmemesinden ve başvurunun kabul edilemez olmasından ötürü Sözleşme’nin 35. maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği görüşündeyiz.
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmemiştir.
Full & Egal Universal Law Academy